İBN ARABÎ SOYTARISININ EDEPSİZ “MARİFET” DOLANDIRICILIĞI: KOMŞUNUN KIZI İÇİN AŞK ŞİİRİ YAZIYOR, “YAZDIM, AMA NİYE YAZDIM, HELE BİR SOR” DİYOR

 



Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde keşf kalpazanının “Üslubu”na dair yazdıkları üzerinde duruyorduk.

Kılıç, sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“Eserlerinin şeklî özelliklerinin yanı sıra muhtevaları konusuna da temas eden İbnü’l-Arabî, verdiği bilgileri bazı kişilerin söz ve görüşlerinden veya kitaplardan aktarmadığını söylemiştir. Kendisinin başkasına ait sözleri tekrarlayanlardan, bir başka eseri veya herhangi bir müellifin yolunu izleyenlerden, filozofların veya benzeri düşünürlerin sözlerini ve görüşlerini nakledip duranlardan olmadığını, kitaplarının sadece Hakk’ın kendisine keşif yoluyla verdiği ve imlâ ettirdiği şeyleri içerdiğini (a.g.e., I, 64; II, 432, 479), sahip olduğu ilmin vecd sultanının veya vücutta ["varlık"ta, yani Allah'ta] fâni olma halinin kendisinde galebe ettiğinde kalbinde tecelli eden şeylerden ibaret olduğunu ileri sürer (Kitâbü’l-Mesâʾil, s. 6).”

Soytarı öyle böyle değil, büyük yalancı.. Tarihin en büyük şarlatan ve madrabazlarından..

*

Bir defa, yazdıklarının bir bölümünün Eski Yunan filozoflarının (özellikle de Plotinus’un) ve de İhvan-ı Safa Risaleleri’ndeki hurafelerin bir tekrarı olduğu biliniyor.

Tasavvufî kavramlar etrafında söyledikleri de ister istemez (büyük ölçüde) daha önce yaşamış mutasavvıfların sözlerinin tekrarından ibaret.

“Verdiği bilgileri bazı kişilerin söz ve görüşlerinden veya kitaplardan aktarmadığını” söylemesi, kişiliği hakkında bilgi veriyor.

Bu, ne ayıp birşeydir, ne de bir alim ya da mütefekkirin değerini düşürecek bir kusurdur.

İlim, üstadlardan, daha önce yaşamış alimlerden ve hikmet sahiplerinden öğrenilir.

Allahu Teala’nın doğrudan ilim verdiği kimseler ise, peygamberlerdir.

Bu sözü, soytarının kişiliği hakkında bilgi veriyor.. Gurur, kibir ve enaniyet heykeli.. Kendini beğenmişlik ve hodbinliğin cisimleşmiş hali..

*

Bırakın “kamil” bir mutasavvıfı, aklı başında sıradan bir müslüman bile böyle çirkin bir “üslup”la konuşmaz.

Soytarının yalanını, Kılıç’ın şu sözleri de ortaya koyuyor:

“Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-FütûḥâtKitâbü’l-ḲuṭbDürretü’l-fâḫire ve Rûḥu’l-ḳuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir.”

Şarlatan soytarının kendisinden de, yazdıklarından da haberi yok. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor.

İşte, isim vererek başkalarının sözlerini aktarmışsın..

İsim vermeden (ya da kimden duyduğunu unutarak) çalıp yazdığın sözler ise kim bilir ne kadardır!

Dangalak, utanmadan bir de “başkalarına ait sözleri tekrarlayanlardan olmadığını” da söylüyor.

Dedik ya, maneviyat kalpazanının kendisinden ve ağzından çıkanlardan haberi yok.

*

“Bir başka eseri veya herhangi bir müellifin yolunu izleyenlerden” de değilmiş..

Yani eser vermiş herhangi bir alimin ya da mutasavvıfın yolunu izlememişmiş..

"Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" lafı da bildiğim kadarıyla bu soytarıya ait.. Böylece, şeyhinin Şeytan olduğunu söylemiş oluyor, haberi yok.

Bununla birlikte, Kılıç’ın aktardığına göre, Mekke’de vatandaşın birine İmam Gazzalî’nin İhya’sını okutmuş.

Alimin yolunu izlemek başka nedir, dangalak?!

Birinin yolunu izlemiyorsan, dönüp kitaplarına da bakmazsın..

Filistin’in Halîl kasabasında İbrâhim Camii’nin imamı Zâhir el-İsfahânî’den Hakîm et-Tirmizî’nin eserlerini niçin okudun?

Yine Kılıç’ın aktardığına göre, “Ebû Medyen’in ruhaniyetinden hayatı boyunca istifade ettiğini sık sık belirtmiş”..

İstifade ediyorsan, yolunu şu veya bu düzeyde izliyorsun demektir.. Ya da hiç istifade etmiyor, yolunu izlemiyorsundur.

Evet, dangalağın ne yazdığından haberi yok.. 

Bu beyinsizin palavralarına önem veren ve inananlara şaşırmamak mümkün değil.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ümmî” idi, okuma yazma bilmiyordu, sonradan da öğrenmedi. (İslam uleması, Rasulullah s.a.s. için ümmîliğin olumlu bir haslet ve meziyet olduğunu, fakat başka insanlar söz konusu olduğunda ümmîliğin bir kusur durumunda bulunduğunu söylemektedir.)

Eline herhangi bir kitabı alıp okumuş değil.

Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında da bilgisi yoktu.. O kadar ki, Cebrail aleyhisselam kendisine ilk geldiğinde olayın mahiyetini kavrayamamış, ancak Varaka bin Nevfel’in verdiği bilgi sayesinde meseleyi anlamaya başlamıştı.

İbn Arabî denilen sahtekâr soytarıya gelince, Kılıç’ın hayatıyla ilgili olarak yazdıklarının da gösterdiği gibi, hem gençliğinde hem de daha sonra birtakım alimlerin kitaplarını okumuş ve okutmuş, şurda burda ders halkalarına katılmış.

Madem herşeyi keşf yoluyla öğreniyordun, bu kitaplarla ve ders halkarıyla niye boş yere vakit öldürüyorsun?

*

Diyelim ki sen bilgi bakımından kendini diğer insanlardan daha iyi durumda buluyorsun, gidip şuna buna talebelik yapar mısın?!

Herşeyi bildiğini düşünüyorsan, başkalarının kitaplarıyla vakit öldürmeye razı olur musun?!

Kendi içindeki keşf hazineleri kalbini yarıyor ve ciğerlerini parçalıyorsa onları anlatmak varken tutup İhya okutur musun?!

Hayır, adam büyük dolandırıcı, sıradışı evsafta şarlatan, eşine az rastlanır cinsten kalpazan.

*

Kılıç’ın heybesinde daha büyük turplar da var (Hepsi büyük de, bazıları daha büyük, heybeye sığmayacak kadar).

Sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Elde ettiği mârifete dair fenleri velî kullarına da öğretmesini Allah’ın kendisinden istediğini belirten İbnü’l-Arabî bu iş için lisanına akıttığı bilgilerden dolayı Allah’a hamdeder. Önceleri bunları yazmak gibi bir niyeti olmadığını, insanlara nasihat etme emrini almasıyla beraber içinde bu yönde bir gayret ve şevk uyandığını, bunu da sadece Allah’ın izniyle yapabildiğini söyler; ancak sahip olduğu bütün bilgileri açıklamadığını, kendisine verilen izin kadar konuştuğunu belirtir (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], I, 72, 264-265).

At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

Allahu Teala’nın velayet mertebesine ulaşmış kulunun senin “marifete dair fenler”ine (zırvalarına) ne ihtiyacı olabilir, dangalak?!

Allahu Teala’yı bilmeyen (marifetullahtan nasipsiz) adam velî olabilir mi?!

Sanki Allahu Teala “dinini tamamlamamış”, ortada Kitab (Kur’an) ve Sünnet yok, “velîler” bunun zırvalarına muhtaçlar.

Allahu Teala bundan özel istekte bulunuyormuş.. Fenleri açıklama emrini almış, fakat bazılarını açıklamasına izin yokmuş.. Herhalde kendisine “açıklanacak ve açıklanmayacak marifet fenleri” diye bir liste verilmiş..

Böylece, “Bende daha ne keşfler, ne marifetler var da, açıklamaya izin yok, benim kıymetimi burdan anlayın” demeye getiriyor soytarı.

Az buz hilekâr değil.

*

Kılıç, sözlerini şöyle sürdürüyor:

İbnü’l-Arabî, bütün eserlerinde mârifetullahı ilimler dairesinin merkezine almış ve bu noktadan hareketle hakikate dair ilimlerin (ilm-i hakāik) çeşitli konularına açıklamalar getirmiştir. Tasavvuf, tefsir, hadis, fıkıh, tarih, ilm-i havâs gibi çok geniş bir alanda yazmış olduğu yüzlerce eserinin hareket noktası hep “mârifetullah”tır.

İbnü’l-Arabî şiire de bu açıdan bakmıştır. Ona göre şiir şaire Zühre feleğinin ve Yûsuf peygamberin bir hediyesidir.

Soytarının marifetullahtan anladığı işte bu!

Şiir şaire Zühre feleğinin ve Yusuf aleyhisselam’ın bir hediyesi imiş..

İşte bu tür zırvalara adam keşf ve marifetullah adını veriyor.

Mesela şairlerden İmrulkays’ı alalım, Yusuf aleyhisselam buna bol bol hediye göndermiş, Zühre feleği durur mu, o da koşturmuş.

Mesela Nazım Hikmet, o da Yusuf aleyhisselam’dan epeyce bir hediye almış.

Hayır, şiir hiç kimseye Zühre bilmem nenin ya da Yusuf aleyhisselam’ın hediyesi değildir, fakat şarlatan İbn Arabî’nin bu zırvaları ona İblis’in bir hediyesidir.

*

Soytarının sahtekârlığı, Kılıç’ın şu sözlerinden daha iyi anlaşılıyor:

“Bizim şiirlerimiz ister sevgiliyle hasbihal ile başlasın, ister bir methiye olsun ve isterse de kadın isimleri ve sıfatlarıyla, ırmak, yer, yıldız isimleriyle dolu olsun, hepsi de bütün bu sûretler altındaki maârif-i ilâhiyyeden ibarettir” diyerek (a.g.e., III, 622) bu sanatların birer araç olduğuna işaret eder. Tercümânü’l-eşvâḳ adlı manzum eserinde rabbânî mârifetleri, ilâhî nurları, kalbî ilimleri ve şeriatın hükümlerini cismanî aşk temaları kullanarak anlatma yoluna gittiğini, zira bu tür izahların bazı nefislerin daha çok dikkatini çektiğini söyler (Zeḫâʾir ve’l-ʿalaḳ, s. 5). Mekke’de iken İsfahanlı âlim Mekînüddin’in Nizâm ismindeki kızının adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâḳ’taki şiirler, zâhir ehli tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını ve maksadının sadece ilâhî aşkı anlatmak için Nizâm’ı bir sembol olarak kullanmaktan ibaret olduğunu, bunu onun da babasının da bildiğini söylemiştir (a.g.e., s. 2).

Kılıç’ın heybesindeki akla ziyan büyüklükteki turplardan biri bu..

Sahtekâr soytarı, bir sembole ihtiyacın varsa, yaşayan bir kızın adını vermek zorunda mısın?!

Sözde ilahî aşkı, muhabbetullahı bir kıza olan aşk ile anlatıyor.. “Tamam, bu kıza aşık olduğumu, onun için yanıp tutuştuğumu söyledim ama, hele bir sor, bunu niye dedim!”

Tarihte bu üçkâğıtçı Endülüslü kadar büyük şarlatan az gelmiştir.

İlahî aşk ve muhabbetullah dilde değil kalpte olmalıdır, diyelim ki senin bu aşktan dolayı “kalbin yarılıyor, ciğerlerin parçalanıyor”, o zaman da bunu şiirle terennüm ettiğinde komşunun kızına ilan-ı aşk etmezsin.

Ediyorsan, sen dört dörtlük, kusursuz mükemmellikte bir maneviyat dolandırıcısı, “marifet” kalpazanısındır.

İlla da şiirinde bir kadın adı kullanacaksan niye Leyla gibi bir anonim isim kullanmıyorsun da (Ki bu bile ilahî aşkı anlatma bahsinde akla ziyan bir edepsizlik anlamına gelir), komşunun kızının adını veriyorsun?

Yok, sahtekâr soytarı günahına ve edepsizliğine bile “marifetullah” madalyası takıyor. (Kıza talip olup da yazsa, evlenme niyetini ortaya koysa, anlayacağız, fakat böyle birşey söz konusu olmadan yazması edepsizlik ve ahlâksızlığın ta kendisidir. Bir nevi fuhşiyattır. Buna bir de "marifetullah" etiketi yapıştırarak edepsizliğinin üstüne tüy dikiyor; bu, "fuhşiyat"tan da büyük bir cürüm. Özrü kabahatinden beter.. İmam Matüridî gibi alimler "hikmet"i "herşeyi layık olduğu yere koyma, yerli yerince yapma" olarak tarif ederler.. Şarlatanda hikmet sıfır.)

Neymiş kızın babasının da, kızın da, kastının/niyetinin başka olduğundan haberi varmış.

“İyi niyet”, edepsizlik ve ahlâksızlığı, fuhşiyatı “fazilet” haline getirir mi, dangalak?!

Düşünün, soytarının biri çıkıyor, sizin ananıza, karınıza, bacınıza, kızınıza şiirle ilan-ı aşk ediyor, sonra da “Ben bunu sembolik olarak söyledim, bununla anlatmak istediğim bendeki cuş u huruşa gelmiş derin ilahî aşk” diyor, resmen sizinle dalgasını geçiyor, ne yaparsınız?

İşin açıkçası, adam ya zır deli, ya da deccallerden bir deccal.

Küçük deccallerden bir deccal.

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir bedele satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


DÜŞMANIN ÜMMETE FIRLATTIĞI KARİKATÜR OKLARI, KUR'AN YAKMALAR, VE ANLATTIĞI “BÜYÜK MİSTİK” MASALI

 





İbn Arabî’nin el-Fütûâtü’l-Mekkiyye adlı saçmasapan derleme ve zırvalar koleksiyonunun “23 yılda yazıldığının”, ve “eserdeki bütün bilgilerin” (Evet, bütün bilgilerin, Prof. Mahmut Erol Kılıç, İbn Arabî’den naklen öyle diyor) ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunun iddia edilmesinin,

Eserin (Cebrail aleyhisselam’ın vahiy getirmesine benzer şekilde) bir genç suretinde görünen Levh-i Mahfuz tarafından yazdırılmış olması palavrasının atılmasının,

Böylece el-Fütûâtü’l-Mekkiyye adlı çoğu anlamsız laf kalabalığından ibaret paçavranın Kur’an’a denk kutsallıkta bir kitap gibi gösterilmeye çalışılmasının,

Keşf şampiyonu şarlatanın “altın ve gümüş kerpiç” kıyaslamasıyla Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşmeye kalkışmasının,

Evet bütün bu kepazelik ve saçmalıkların, İbn Arabî denen şarlatanın Rasulullah s.a.s.’in yanısıra İslam’ın adeta adı konulmamış (resmen değil fakat fiilen) ikinci peygamberi gibi konuşlandırılmasına hizmet ettiği açık.

*

İşte, İngiliz keferesinin bir The Muhyiddin Ibn Arabi Society kurarak İbn Arabîcilik sapıklığını yaymaya çalışıyor olmasının nedeni bu.

İslam’ı, Şeyh-i Ekber denilerek şişirilmiş bir şarlatan balon vasıtasıyla dönüştürmeye, aslını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Bir yandan Avrupa ülkelerinde birileri (mesela Charlie Hebdo) Peygamber Efendimiz s.a.s.’i çirkin karikatür topçu birliğiyle hedef alıp araziyi işgale hazır hale getiriyor, Kur'an yakılıp hakarete maruz bırakılıyor, diğer yandan İngiliz keferesi İslam anlayışımızı tümden bozmak için İbn Arabîci sapıklık müfrezeleriyle yürüyüşe geçiyor.

*

Bir önceki yazıda, Prof. M. Erol Kılıç’ın, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu “el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye” maddesinde şunu yazmış olduğunu görmüştük:

“İbnü’l-Arabî’nin, daha sonra Mekke Şerifi Yûnus b. Yûsuf’un kızı Fâtma’dan doğan oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr’e verdiği bu ilk nüshayı [el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’nin ilk nüshası] tamamlayınca ciltsiz ve cüzler halinde Kâbe’nin damına koyduğu, bir yıl boyunca orada kalan esere yağmur ve fırtınaya rağmen hiçbir şey olmadığı rivayet edilir (Şa‘rânî, el-Yevâīt ve’l-cevâhir, s. 12; Kārî el-Bağdâdî, s. 57). Bu nüsha bugün mevcut değildir.

İbn Arabî’nin kerameti gibi anlatılan bu masalı, İngiliz'in Gözde Şeyhi İbn Arabî adlı (internetten okunabilecek ve indirilebilecek) kitabımızda konu edinmiştik.

Aynı şeyi Cübbeli Ahmet diye bilinen medya şovmeni de diline dolamış.

Fütuhât-ı Mekkiyye isimli o hacimci ve değerli eserini Allâh-u Teâlâ’nın kabul edip etmediğini ortaya çıkarmak için yazma eserin tamamını bir sene boyunca Kâbe-i Muazzama’nın tavanında bıraktığı halde o kadar rüzgarlar ve yağmurlara rağmen kitabının bir yaprağı dahi bozulmayan” bir İbn Arabî’den bahsediyor..

Bir defa, bu şarlatanın böyle yapması, yazdığı eserin ilâhî bir işaretle vs. yazılmış olması iddiasının yalan olduğunu, kendisinin, kitabını yazdığı sırada, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda bir fikrinin bulunmadığını gösterir.

İkincisi, bu ifadeler “kendinden menkul keramet” durumunda.. Bozacının şahidi (şıracı bile değil) yine kendisi..

Üçüncüsü, bir insanın, eserini Allahu Teala’nın kabul edip etmediğini anlamasının, yukarıda anlatılan türden bir yolu yoktur. Bunu yapan insanın herşeyden önce aklından şüphe edilir.

Dördüncüsü, bir insan bir eser yazmışsa, ve bu eserini yayıp yaymama konusunda mütereddit ise, yapması gereken şey, istişare ve istihareye başvurmasıdır. Eserin içerdiği konuların uzmanı olan kişilerle istişare edilir, fikirleri alınır; insan yine de mutmain olamıyorsa, istihare yapar. Şeriat’e (Sünnet’e) uygun olan budur.

Yukarıdaki örnekte ise, adam bir kitap yazıyor, sonra da yaptığı işin Allahu Teala’nın rızasına uygun olup olmadığını anlamak için hurafe ve bid’at kabilinden bir yol icat ediyor.

Senin yazdığın kitap çürüse ne olur, çürümese ne olur!

Söz konusu nüsha bugün mevcut olsaydı, sonradan kitapta (yaklaşık üçte biri) ne gibi değişiklikler yapmış olduğu anlaşılırdı.

*

Prof. Kılıç, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde keşf kalpazanının hayat hikayesini özetledikten sonra “Üslubu” başlığı altında şunları söylüyor: 

İbnü’l-Arabî eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmadığını, bu eserlerde yer alan bilgilerin zihinsel ürünler olmaktan ziyade birer “ilâhî imlâ” olduğunu özellikle vurgular (el-Fütûḥât, I, 59). Bu tür bir biliş tarzıyla sahip olunan bilgileri yazıya geçirirken yaşadıklarını bir doğum sancısına benzetir ve bütün eserlerinin, ya Allah’tan gelen mevâridin kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamayıp bunlardan zaptedebildiklerini kaydetmek suretiyle veya hakikatin doğrudan doğruya mükâşefesiyle yahut da bizzat Allah’ın emriyle imkân dairesine geldiğini söyler (a.g.e., III, 477). Rûhulemîn (Cebrâil, bk. eş-Şuarâ 26/193) kalbinin üzerine indiğinde beşerî terkibinin dağıldığını, kendisine zan, tahmin ve şüpheden arınmış bilgiler verdiğini belirtir (et-Tenezzülâtü’l-Mevṣıliyye, s. 7). Hatta bu sebeple kitaplarında yer yer düzensizliklerin göze çarpabileceğini, ancak bunların kendi iradesiyle olmadığını da vurgular. Nitekim el-Fütûḥât’ın usulden bahseden 88. bölümünün mantıkî olarak şimdi bulunduğu yerden daha önce gelmesi gerektiğini, ancak tıpkı Bakara sûresinden talâk, iddet ve nikâhla ilgili âyetlerin orta yerinde, “Namazlarınızı ve orta namazı muhafaza ediniz” (el-Bakara 2/238) âyetinin gelmesi gibi bunun da kendi iradesi dışında bu şekilde yerleştirildiğini belirtir (el-Fütûḥât, I, 59-60; II, 163). … Ciltler tutan eserleri bulunan müellifin müsvedde yapma âdeti olmadığını ve bütün yazılarını kendisine geldiği gibi kaleme aldığını söylemesi de ilginçtir (a.g.e., IV, 611).

İlk cümleden başlayalım. 

Eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmadığı kesin, kitabı için “doğrularla yanlışların harmanlandığı, akletmeden ve düşünmeden yazılmış zırvalar demeti” demek daha doğru olur.

Dolayısıyla kitabındaki ifadelerin zihinsel ürünler olmadığı “işkembesel ürünler” olduğu söylenebilir.

Onların “ilâhî imlâ” mahsulü olduğu iddiası ise Allahu Teala’ya yapılmış bir iftira kabul edilebilir.

İkinci cümleye geçelim.. Yazdıklarının bir kısmı Allah’tan gelen mevâridmiş (Allah tarafından varid olan / ortaya çıkan şeylermiş).. Bunlar kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamıyor ve onlardan zaptedebildiklerini kaydediyormuş. Yani zaptedemedikleri buhar oluyor.  

Lafa bak, bu mevarid kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geliyormuş.. 

Vatandaş kurnazlıkta yekta.. Zırvalarının, “Zavallı ne yapsın, kalbi mi yarılsın, ciğerleri mi parçalansın?!” denilerek baş tacı edilmesi için edebiyat paralıyor.

Zırvalarının “Allah’tan gelen mevarid” olmayan kısmı da varmış.. Peki bunlar Şeytan’ın vesvesi ve ilkası olabilir mi?.. Hayır, bunlar hakikatin doğrudan doğruya (Allah tarafından olmayan) mükâşefesiyle ulaştığı bilgilermiş.

Allahsız mükaşefe!..

Yazdıkları bazen de bizzat Allah’ın emriyle imkân dairesine geliyormuş.

Allahu Teala artık buna “bizzat” nasıl emir veriyorduysa?

Zırvanın bini bir para!

Şarlatan, daha önce aktardığımız gibi, el-Fütûâtü’l-Mekkiyye’si için “Allah’ın bizzat emir vermesi” ve “Allah’tan gelen mevarid” hikayesi anlatmıyor, araya “vasıta” ve “aracı” olarak Levh-i Mahfuz’u koyuyordu; sonradan tümden zıvanadan çıkıp gemi azıya almış, işi büyütmüş, ayağı arasıra bile yere değmeden uçmaya başlamış..

Tut tutabilirsen!

*

Üçüncü cümleye geçelim:

“Hatta bu sebeple kitaplarında yer yer düzensizliklerin göze çarpabileceğini, ancak bunların kendi iradesiyle olmadığını da vurgular.”

Böylece şarlatan soytarı “Ben beceriksiz bir yazarım, kafam karışık, yazılarım da bu yüzden darmadağın, çorba gibi” demek zahmetinden kurtuluyor! Adama Allah’tan öyle emir gelmiş, ne yapsın!

Düzensizlik kusuru kendisinden değil, haşa Allah'tan..

Ancak aynı soytarı, ölümünden önce dört yıl boyuncu kitabında düzeltmeler, ekleme ve çıkarmalar yapabiliyor.

Sahtekâr soytarı, madem yazan sen değildin, sana yazdırılıyordu, yazılmış olanları olduğu gibi bıraksaydın ya! 

Diyeceğin başka birşey vardıysa ayrıca yazaydın!

*

Bir sonraki cümleye geçelim:

Nitekim el-Fütûḥât’ın usulden bahseden 88. bölümünün mantıkî olarak şimdi bulunduğu yerden daha önce gelmesi gerektiğini, ancak tıpkı Bakara sûresinden talâk, iddet ve nikâhla ilgili âyetlerin orta yerinde, “Namazlarınızı ve orta namazı muhafaza ediniz” (el-Bakara 2/238) âyetinin gelmesi gibi bunun da kendi iradesi dışında bu şekilde yerleştirildiğini belirtir (el-Fütûḥât, I, 59-60; II, 163).

İstikşafî sahtekâr, yerini değiştirsen kim sana ne diyecekti?

Böylece, İblis’in bu kurnaz müridi, “Benim kitabım Kur’an’a eşdeğer; tıpkı onun gibi bir kitap” mesajını vermiş oluyor.

*

Son cümle:

“Ciltler tutan eserleri bulunan müellifin müsvedde [temize çekilmemiş ilk nüsha; karalama] yapma âdeti olmadığını ve bütün yazılarını kendisine geldiği gibi kaleme aldığını söylemesi de ilginçtir.”

Evet, ilginç.

Soytarının sadece utanmaz bir yalancı olduğunu göstermesi bakımından değil, aynı zamanda herkesi akletmez salak zannediyor olduğunu ispatlaması bakımından da ilginç.

Madem müsvedde yapma adetin yoktu, neden ölmeden önce dört yıl boyunca kitabını (ekleme ve çıkarmalarla, düzeltmelerle) temize çektin.

İlk nüshaya niye müsvedde muamelesi yaptın.. Onu aynen istinsah etseydin, kopyalasaydın ya!

Bütün yazılarını kendisine geldiği gibi kaleme almışmış!

Soytarıdaki bu bütün bir ümmeti enayi yerine koyma cüretine mi şaşırmalı, yoksa böyle bir aşağılık yalancıyı “velî” diyerek yücelten aklını kiraya vermiş (ya da yitirmiş) salaklara mı?

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


ŞARLATANIN “KERAMET”İ

 



İbn Arabî ile ilgili önceki yazılarda, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesine katkıda bulunan Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın, “Yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada [Mekke’de] kendisine [İbn Arabî’ye] ilham edilmeye başlandı” demiş olduğunu görmüştük. 

Ancak, Kılıç’ın yazdıklarından, kitabın yazımının 34 (Kamerî takvime göre 35) yıl sürmüş olduğunun anlaşıldığını söylemiştik.

Kılıç’ın yazdıklarındaki tek çelişki bu değil.

Yine TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu “el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye” maddesinde şöyle diyor:

“… 598’de (1201) Mekke’ye gitti. Bu sırada otuz yedi yaşında olan müellife [yazara] eserin ilk fetihleri burada gelmeye başladı. … Bunların [ilham edilen bilgilerin] yazıya geçirilmesi otuz bir yıl sürmüş ve eser 629 yılının Safer ayında (Aralık 1231) yine Mekke’de tamamlanmıştır.”

Görüldüğü gibi, 23 yıl buharlaştı, yerini 31 yıl aldı.  

İnsanın bu kafayla İbn Arabîci olması normal.

*

Kılıç, söz konusu maddede (“el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye”) şunu da diyor:

“İbnü’l-Arabî feth ve fütûhât kelimeleriyle, keşf kabiliyeti açılan kalbin ilâhî feyze nâil olması ve ilham almasını kastederek peygamberlerin ve velîlerin Allah hakkında akıl ve fikir yoluyla oluşturulan bir bilgiye sahip bulunmadıklarını, Allah’ın onları bundan uzak tuttuğunu ve keşflerinin açılmasıyla (fütûhu’l-mükâşefe) Hakk’ın bilgisini elde ettiklerini söyler (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye [nşr. Osman Yahyâ], III, 116).”

Geri zekâlı şarlatana “Hay senin aklına tüküreyim” diyeceğiz de (görünüşe göre) akıl yok ki tükürelim.

Peygamberler ve velîler Allah hakkında akıl ve fikir yoluyla oluşturulan bir bilgiye sahip bulunmuyorlarmış.

Böylece cahil soytarı, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın Allahu Teala hakkındaki akıl yürütüşünü aktaran Kur’an ayetlerini (farkında olmadan) yalanlamış oluyor. (Belki de farkında, bilmiyoruz.)

Allahu Teala akıl ve fikir yoluyla bilinir. Hiç kimse (buna peygamberler de dahildir) Allahu Teala’yı akıl ve fikir yoluyla bilmekten müstağnî değildir.

Akıl (akılcı geçinenlerin yarım aklı değil, gerçek akıl) hata etmez, keşf denilen şeyde ise hata olabilir.

*

Kılıç’ın sözlerini okumaya devam edelim:

İlham ürünü olan bilgiler kendisine Mekke’de geldiği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye adını verir. Kitabın bu özelliğini çeşitli vesilelerle vurgulayan İbnü’l-Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgilerin ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sürer (III, 477). …

Palavraya bakın, mübarek sanki Kur’an, “noktasına varıncaya kadar” ilka-i rabbanî imiş.

Devam ediyor Kılıç:

… Mânevî varlık ve olayları geniş ölçüde maddî sembollerle tasvir eden İbnü’l-Arabî tavaf esnasında, “Kâbe’nin hakikati” olduğunu söyleyen bir gencin Hacerülesved tarafından kendisinin bulunduğu yere doğru geldiğini, kendini “konuşan-susan, mürekkeb-basit” gibi bazı zıt sıfatlarla tarif eden ve aslında “imâm-ı mübîn”in (Yâsîn 36/12) veya “levh-i mahfûz”un (el-Burûc 85/22) tecessüm etmiş [cisimleşmiş] bir şekli olan bu gencin ondan kendisini okumasını istediğini ve, “Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret” dediğini nakleder. İbnü’l-Arabî, engin bir nura benzettiği bu gencin kendisinde gizli olan bilgileri gözleri önüne serdiğini, bunları okuyup el-Fütûḥât’ın ikinci cüzünü meydana getirdiğini, bir başka yerde de yazıya geçirmeden önce eseri mânen kendisinden okuduğunu söyler. İbnü’l-Arabî bu zattan, sahip olduğu sırlardan bazılarını kendisine açmasını rica ettiğini, onun da, “Ayak izlerimi takip ederek benimle beraber tavaf et” dediğini, birlikte yedi tavaf yaptıklarını, bu sırada genç adamın kendisine, “Bu görmüş olduğun ev (Kâbe) zatımı, yaptığımız yedi tavaf da yedi aslî sıfatımı temsil eder” dediğini (I, 47-51) ve her tavafta el-Fütûḥât’ın bir faslını okuduğunu nakleder. Bu ifadeden, eserin ihtiva ettiği bütün bilgileri müellifin bu görüşme sırasında -özet olarak- ondan aldığı anlaşılmaktadır. Bunların yazıya geçirilmesi otuz bir yıl sürmüş ve eser 629 yılının Safer ayında (Aralık 1231) yine Mekke’de tamamlanmıştır. İbnü’l-Arabî’nin, daha sonra Mekke Şerifi Yûnus b. Yûsuf’un kızı Fâtma’dan doğan oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr’e verdiği bu ilk nüshayı tamamlayınca ciltsiz ve cüzler halinde Kâbe’nin damına koyduğu, bir yıl boyunca orada kalan esere yağmur ve fırtınaya rağmen hiçbir şey olmadığı rivayet edilir (Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, s. 12; Kārî el-Bağdâdî, s. 57). Bu nüsha bugün mevcut değildir. Müellif yaklaşık üç yıl sonra (632/1234) Şam’da eseri baştan sona gözden geçirmeye başlamış, üçte bir oranında ilâve ve bazı çıkarmalar yaptıktan sonra nihaî şeklini verdiği el-Fütûḥât’ın bu ikinci nüshasını bizzat kendi eliyle yazıp ölümünden iki yıl önce 24 Rebîülevvel 636 (4 Kasım 1238) tarihinde bitirmiştir. Bu sebeple şeyhin en mütekâmil fikirlerinin bu eserinde toplanmış olduğu söylenebilir. Bu nüsha bir süre İbnü’l-Arabî’nin Şam’daki türbesinde muhafaza edildikten sonra üvey oğlu Sadreddin Konevî’ye intikal etmiş, XX. yüzyılın başlarına kadar da onun Konya’daki zâviye kütüphanesinde özenle korunmuştur. Bu nüsha bugün İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndedir (nr. 1845-1881).

Sondan başlayalım.. Bu ifadeler gösteriyor ki, İbn Arabî’nin Fütuhat’ındaki zırvaların sonradan Yahudiler vs. tarafından eklenmiş olabileceği iddiası doğru değil.

Hepsi şarlatanın işkembesinin ürünü. (Yazdıklarının hepsi yanlış değil, fakat bu önem taşımıyor. Bir bidon kaynak suyuna bir damla sidik ya da bir küçük parça necaset düşse onu artık temiz kabul edemeyiz, fıtratı bozulmamış olanlar onu artık içemezler.)

Kılıç’ın bir başka çelişkisi, burada “nihaî şeklini verdiği el-Fütûḥât’ın bu ikinci nüshasını bizzat kendi eliyle yazıp ölümünden iki yıl önce 24 Rebîülevvel 636 (4 Kasım 1238) tarihinde bitirmiştir” demekteyken, İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” başlıklı maddede “İlk nüsha üzerine birçok ilâve ve tashih ihtiva eden bu ikinci nüshayı vefatından bir yıl kadar önce tamamladı” diyor oluşu.

Bir yıl mı, iki yıl mı, bir karar ver!

*

Ölümünden kaç yıl önce tamamlamış olduğu çok önemli değil, geçelim..

Görüldüğü gibi, sapık şarlatan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e Hira mağarasında Cebrail aleyhisselam’ın gelişini akla getiren bir keşf hikayesi uydurmuş.

Soytarı, belki Cebrail aleyhisselam’dan bile büyük sayılabilecek birşeyi, Kur’an’a denk kutsallıktaki Levh-i Mahfuz’u (İmâm-ı Mübîn”i) ayağına getiriyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellam ile yarışırken “Ben ondan aşağı kalmam” demeye getiriyor.

Bir genç suretinde cisimleşen Levh-i Mahfuz ona, “Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret” demişmiş.

Yani bu soytarının zırvalarına inanma ahmaklığı gösterirseniz “istidat” sahibi bulunmaz Hint kumaşı oluyorsunuz, “De get lan soytarı, bizimle kafa mı buluyorsun!” derseniz, bu sizin suçunuz.. Siz istidatsız kalassanız keşf şampiyonunun suçu ne?!

Görüldüğü gibi şarlatan ağını iyi örüyor.

*

Kılıç’ın bu zırvaları aktarırken minareye kılıf geçirmekte zorlandığı görülüyor.

Bir taraftan, İbn Arabî soytarısının, “noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgilerin ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü” olduğu palavrasını aktarıyor, diğer taraftan da, onun bir lafı için Bu ifadeden, eserin ihtiva ettiği bütün bilgileri müellifin bu görüşme sırasında -özet olarak- ondan aldığı anlaşılmaktadır” diyor.

“Noktasına varıncaya kadar” mı, “özet” mi, bir karar ver!

Her neyse, bu binbir gece masalına göre, keşf şampiyonu soytarı kitabın yazımını 31 yılda tamamlamış.. 1201-1231 yılları arasında.. (Güneş senelerine göre 30, fakat Kamerî sene hesabıyla 31).

Ancak, üç yıl sonra, yani 1234 senesi Şam’da eseri baştan sona gözden geçirmeye başlamış.

Bu gözden geçirme işi dört yıl sürmüş.

23 yıl böylece 35’e çıkmış oldu.

*

Kitapta az buz değil, üçte bir oranında ilâve ve çıkarmalar yapmış.

Sözde, “noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgiler ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü”ydü, fakat şarlatan ilâhî ilhamı (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhîyi) beğenmemiş, düzeltmeye koyulmuş.

Derler ki “Yalancının iyi bir hafızasının olması gerekir”, fakat “çok yalancı”ların iyi bir hafızaya ihtiyacı yok, duruma göre yeni yalan uydurmakta mahirler.

Şarlatanın yazdıkları Levh-i Mahfuz’dan okuyup kopyalama anlamına mı geliyor, yoksa  araya Levh girmeden “ilâhî ilham, ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî” mi yaşanıyor, o da cevap bekleyen ayrı bir muamma..

*

İbn Arabî’nin halvet ve inziva laflarının hikaye olduğu, Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde yer alan şu ifadelerinden de anlaşılıyor:

İbnü’l-Arabî, ilk evliliğini memleketinin ileri gelen şahsiyetlerinden Abdûn el-Bicâî’nin kızı ile İşbîliye’de iken yaptı. İkinci defa Mekke’de Haremeyn Emîri Yûnus b. Yûsuf’un kızı ile evlendi. Bu evliliğinden Muhammed İmâdüddin adındaki oğlu oldu. Üçüncü evliliğini Malatya’da Sadreddin Konevî’nin dul annesiyle yaptı. Dördüncü olarak Dımaşk Mâlikî kadısı Zevâvî’nin kızıyla evlendiği kaydedilmektedir. İkinci oğlu Muhammed Sa‘deddin’in Malatya’da doğduğunu bildiren kaynaklar esas alındığında onun üçüncü evlilikten olduğu kabul edilir. Bu durumda Muhammed Sa‘deddin, Sadreddin Konevî’nin üvey kardeşidir.”

Sözde dünyayı terk etmiş, fakat özde, sırtını daima emirlere, ileri gelen şahsiyetlere ve kadılara (hakimlere) dayamayı ihmal etmemiş.

Onlarla iç içe, haşır neşir yaşamış.

Arkadaşlık yaptığı ve sonradan dul hanımıyla evlendiği (böylece mirasına konduğu) “Sadreddin Konevî’nin babası da Anadolu Selçuklu Devleti’nin itibarlı adamlarındandı.

*

Vefat ettiği yer de bir mâlikâne.. İnzivada vefat etmemiş.

Gömüldüğü yer de özel bir “kadı ailesi kabristanı”..

Mahmut Erol şunları söylüyor:

22 Rebîülâhir 638 (10 Kasım 1240) tarihinde Dımaşk’ta Benî Zekî’lerin mâlikânesinde vefat eden İbnü’l-Arabî, Kāsiyûn dağı eteğindeki Sâlihiye semtinde bulunan Kadı Muhyiddin İbnü’z-Zekî ailesinin kabristanına defnedildi. Daha sonra iki oğlunun da gömüldüğü bu yer sonraki devirlerde Şam bölgesinde yaygınlık kazanmaya başlayan tasavvuf karşıtı akımların oluşturduğu aleyhte propagandalar neticesinde bakımsız kalarak unutulmaya yüz tuttu. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde uğradığı Şam’da ilk iş olarak onun kabrinin yerini tesbit ettirerek üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve bir tekke yaptırmıştır. II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilen türbe bugün de şeyhi sevenlerce ziyaret edilmektedir. Abdülvehhâb b. Ahmed eş-Şa‘rânî’nin naklettiği meşhur bir rivayete göre İbnü’l-Arabî, kabrinin harap olacağını ve Yavuz Sultan Selim tarafından ihya edileceğini, “Sîn (Selim) Şîn’e (Şam) girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki rumuzlu ifadesiyle önceden bildirmiştir (el-Kibrîtü’l-aḥmer, I, 188).

*

İbn Arabî’nin vefat tarihi 1240.. Şa‘rânî’nin doğum tarihi ise 1493.. Arada 253 yıl var.. Şa‘rânî, Yavuz’la aynı dönemde yaşamış, yaptıklarına şahit olmuş.

Demek ki söz konusu rivayet, Şa‘rânî’den önce meşhur değilmiş.. Yoksa, söz konusu laf için daha eski tarihli bir kaynak gösterilirdi.

Bu “sin, şın” hokuspokus ve abrakadabrasına İngiliz'in Gözde Şeyhi İbn Arabî adlı (internetten okunabilecek ve indirilebilecek) kitabımızda değinmiştik.

Şunları yazmıştık:

Aslında bu, Batılılar’ın “kendini doğrulayan kehanet” olarak ifade ettikleri durumun bir tezahürü olarak da ele alınabilir.

Batılılar, “kendini doğrulayan kehanet” tabirini, insanların beklenti içine girmelerinin, o beklentilerin gerçekleşmesine zemin hazırlaması durumu için kullanırlar. Mesela, yeni bir parti kurulduğunda, o partinin iktidar olacağı beklentisi ya da algısı toplumda oluşturulduğunda, tam da bu beklenti nedeniyle, sayıları zamanımızda hiç de az olmayan menfaatperest ikbal avcıları o partiye koşuşur ve bir rüzgâr oluşur. Böylece söz konusu parti iktidar olma imkânına kavuşur. Bu, bir “kendini doğrulayan kehanet” durumudur.

İbn Arabî’nin, Mehdî’nin zuhur tarihini vermesi türünden “sarih (açık) keramet teşebbüsleri”nin deyim yerindeyse “fos” çıktığı biliniyor (İbn Arabî, İbn Haldun’un Mukaddime’de aktardığı gibi, Mehdî’nin çıkışıyla ilgili tarih vermiş ve “çuvallamıştır”).

Fakat bu tür, ne olduğu belirsiz sin’li, şın’lı, Nostradamus kehanetleri türünden yoruma açık ifadelerinin her zaman doğrulanma şansı var (Ömer Çelakıl’ın Arapça bilen, edebiyatı iyi versiyonu yani).

Ancak, bir kabrin zuhurundan söz edebilmek için, öncelikle kabrin kaybolması gerekir. Halbuki, bu şahsın mezarı zaten biliniyordu, bununla birlikte, önem verilen bir kabir değildi; Yavuz Sultan Selim tarafından üzerine türbe vs. yapıldı.

Dolayısıyla gerçekte bir zuhur vs. yok.. Sanki kabri gaib olmuş da sonra zahir olmuş..

Bu ancak, Ebu Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabri için söylenebilir.

Ebu’l-Hasan-ı Harakanî k. s.’nun Kars’taki kabri için de durum budur. Naima Tarihi’nde (Bir saçmalardan seçmeler menakıbnamesinde değil, ciddi bir tarih kitabında) kabrinin, onu rüyasında gören Lala Mustafa Paşa tarafından ortaya çıkarılmasının öyküsü anlatılır. Ancak İbn Arabî için böyle bir durum yok..

Ayrıca, bu tür bilmecemsi ifadeler ne kadar genel olursa, o kadar doğrulanma şansına kavuşur. 

Mesela burada Selim ve Şam özel isimleri geçmiş olsaydı, bu sözü (Sözün sübutu da belli değil ya, neyse) çok daha ciddiye almak gerekebilirdi.

Ama, peşpeşe gelen iki harf bu şekilde sıralandığında, her zaman doğrulanma şansına sahiptir. Çünkü “sin” harfi, pekçok farklı insan ismi kadar, cansız varlıklara da (mesela silah) delalet ediyor gibi yorumlanabilir. Böyle bakıldığında, “sin”in “şın”a girmediği bir zaman tasavvur edilemez. Mesela Selman diye biri Şirvan’a, Sinan diye biri de Şiraz’a girdiğinde, sin yine şın’a girmiş olur.

Bir mesele de şu, bizim Şam olarak bildiğimiz şehir, Araplar için Dımeşk’tir. Şam ise, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan ve Türkiye’nin güneydoğusudur.

Birşey bilen insan, bunu biraz tasrih eder, biraz müşahhas konuşur; soyut ve genel ifadeler ise, falcı ve kâhinlerin her duruma uyan yuvarlak laflarıyla aynı işlevi görür.

İbn Arabî’ye atfedilen ifade de aslında, kâhinlerin ve falcıların “genel konuşup özeli tutturmaya çalışma” tekniğine benzemektedir.

Şarlatan kerameti böyle olur.

Keşf diye yutturmaya çalıştığı zırvalarında bir keramet olsaydı Mehdî hakkında verdiği tarih doğru çıkardı.

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."