ŞARLATAN İBN ARABÎ'NİN AKLA ZİYAN PALAVRALARI

 





Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde yer alan ifadeleri üzerinde duruyorduk.

İbn Arabî sözde daha 15-16 yaşlarında keşf yoluyla herşeyi öğrenmiş, hatta İbn Rüşd’ün bütün bildiklerine vakıf olmuş, onun  “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklindeki sorusuna cevap verecek hale gelmiş.

Ve de verdiği evetli ve hayırlı saçmasapan cevabıyla İbn Rüşd’ün sararıp solmasına, titremesine, neredeyse 50 yaş yaşlanmasına neden olmuş.

Ancak, M. Erol Kılıç’ın laflarının devamı, İbn Arabî’nin o yaşlarda bomboş bir cahil çocuk olduğunu ortaya koyuyor:

“On sekiz yaşında iken Lahmî’den kırâat-i seb‘a, aşere ve takrîb öğrenimi gördü. Lahmî’den ayrıca İbn Şüreyh’in el-Kâfî’sini, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’den de bazı hadis kitaplarının yanı sıra İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf isimli kitabını okudu. Kadı İbn Zerkūn’un derslerine uzun bir süre devam edip icâzet aldı (kendisi, bütün hocalarının ve okuduğu kitapların listesini el-İcâze adlı eserinin başında saymıştır [s. 23-32]). Bu suretle zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelen İbnü’l-Arabî, 580 (1184) yılında seyrüsülûkünün henüz başında iken bazı tasavvufî makamlara ulaştı (el-Fütûḥât, II, 425). Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-FütûḥâtKitâbü’l-ḲuṭbDürretü’l-fâḫire ve Rûḥu’l-ḳuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir. İlk mürşidinin adını Ebü’l-Abbas el-Uryebî olarak verir.”

İlk mürşidi Ebu’l-Abbas el-Uryebî diye biriymiş.. Hani sen daha büluğ çağında keşf ü keramet sahibi olmuş, herşeyi bilir hale gelmiştin, ne oldu, niye mürşid eteğine yapışıyorsun?

Üstelik, bunu terbiye için bir mürşid de kâfi gelmemiş.. Ebu’l-Abbas onun ilk mürşidi.. Turpun büyükleri geride..

Görüldüğü gibi, sözleri birbirini çürüten saçmasapan palavralar durumunda.

*

İbn Arabî’deki Plotinus ve İhvan-ı Safa mirası gözönüne alındığında, gençliğini felsefe kitapları okuyarak geçirdiğini varsayabiliriz.. Onlardan arakladığı saçmalıkları keşf diye pazarlamış.

Kelam ve tasavvuf kitaplarını da okumuş ve bunları çorba gibi birbirine karıştırmış.

Böylece ortaya, hâl olma iddiasındaki bir “kâl tasavvufu” ucubesi çıkmış.

Okumuş olduğunu “itiraf” ettiği kitaplara gelelim.. İbn Şüreyh’in el-Kâfî’sinin tam adı el-Kâfî fi’l-ḳırâʾâti’s-sebʿAdının da gösterdiği gibi Kur’an’ın okunuşuyla ilgili.

Bunun yanısıra “bazı” hadîs kitaplarını okumuş.. Hangileri, belli değil.

İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf ise dört ciltlik (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatına dair) bir İslam tarihi kitabı.

Böylece zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelmişmiş.

Zahirî ilimlere dair başka birşey okumamış mı?!

*

Ancak, İbn Rüşd’le görüşmesiyle ilgili masalına göre, onun zahirî ilimleri öğrenmek için kollarını sıvazlamasına gerek yoktu, keşf sayesinde zaten biliyordu.

Palavra kostümünün dikişleri böylece patlıyor, caaart diye sökülüyor..

Evet, desteksiz keşf masalı böylece buharlaşıyor.. Manevî ilimlerde henüz derinleşememiş ki tekrar halvet ve murakabeye yönelmiş.

Daha sonra, ne hikmetse halvet ve murakabeyi de bırakmış, Cezîretülhadrâ (Algeciras), Sebte (Ceuta), Fas, Tilimsân, Tunus, İşbîliye, tekrar Fas, Gırnata,  Kurtuba ve Merakeş gibi beldelerde dolaşmış..

35 yaşında hacca gitmiş, tekrar Kuzey Afrika’ya dönmüş, Bicaye ve Tunus’a uğramış, ertesi yıl yine hacca gitmek üzere yola çıkmış, Mısır ve Kudüs’e de uğramış..

*

Oraları “keşf” jetiyle dolaşsa “eyiymiş” ama illa da dünya gözüyle görmek istemiş.

Aldığı eğitim ve keşfi fazla birşey kazandırmamış olacak ki, ikinci hac yolculuğu sırasında Filistin’de Halîl kasabasına İbrâhim Camii’nin imamı Zâhir el-İsfahânî’den Hakîm et-Tirmizî’nin eserlerini okumuş (“Çok hızlı” okumuş, o anlaşılıyor). 

İbn Rüşd’ü hayran bırakan keşfiyatı para etmemiş olacak ki Mekke’de de “ders halkalarına devam” etmiş, o arada Şerîf Cemâleddin Efendi’den Hâce Abdullah-ı Herevî’nin Derecâtü’t-tâʾibîn adlı kitabını okumuş. 

Ayrıca vatandaşın birine Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’ini okutmuş (Anlaşılan “Bir arkadaşla oturup beraber okuduk” demek işine gelmiyor).

*

Bunları anlatan Mahmut Erol Kılıç, “Yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada kendisine ilham edilmeye başlandı” diyor. 

Okurken ve okuturken hızlı, fakat yazarken yavaş..

Çok yavaş.

M. Erol Kılıç şöyle diyor:

“İbnü’l-Arabî, bu kitapta yazdıklarının hepsinin ya Kâbe’yi tavaf ederken veya murakabe için Harem-i şerif’te oturduğu esnada Allah’ın kendisine açmış olduğu şeyler olduğunu (el-Fütûḥât, I, 10) ve ilk önce kendisine bunların okutulduğunu (a.g.e., I, 239), ardından “rabbânî ilkā ve ilâhî imlâ” ile satıra geçirildiğini söyler (a.g.e., II, 456; III, 504).”

İlka, “koyma, bırakma, yerleştirme” anlamına geliyor.. İmla ise, “yazdırmak, dikte etmek” demek. (Bu meseleye aşağıda tekrar döneceğiz.)

*

Müflis keşf şampiyonumuz Mekke’de iki buçuk yıl kalıyor, ardından Bağdat’a gidiyor. Oradan Musul’a geçiyor, burada bir yıl kadar kalıyor.

1206 senesinde ise (yaş 41) Urfa, Diyarbekir, Sivas üzerinden Malatya’ya geliyor. Oradan Konya’ya geçiyor. Ardından Halep, Kudüs ve Mısır üzerinden Mekke’ye gidiyor. Sonra da Bağdat üzerinden Konya’ya dönüyor. Sonra Halep ve Sivas’a gidiyor ve 1218 senesinde (yaş 52) Malatya’ya yerleşiyor.

Ve dostu Mecdüddin İshak’ın ölümü üzerine onun dul kalan hanımıyla evleniyor.

Daha sonra (günümüzde Suriye’nin başkenti olup Şam diye adlandırdığımız) Dımaşk’a yerleşiyor.

*

M. E. Kılıç şunu diyor:

“Dımaşk’a yerleştikten sonra kendisine vâki olan mübeşşiratta [müjdeleyici keşfiyatta], Hz. Peygamber’in elinde bir kitapla zuhur ederek, “Bu elimdeki, hikmetlerin yuvalarını (fusûsü’l-hikem) gösteren bir kitaptır, bunu al ve faydalanacak kimselere açıkla” dediğini nakleden İbnü’l-Arabî, bu işaret üzerine Fuṣûṣü’l-ḥikem’i 627 (1230) yılında burada telif etti. Daha sonra zamanının büyük bir kısmını el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’yi gözden geçirmeye ve yeniden yazmaya ayırdı. İlk nüsha üzerine birçok ilâve ve tashih ihtiva eden bu ikinci nüshayı vefatından bir yıl kadar önce tamamladı.”

Böylece, (Kur’an’ın 23 yılda nazil olmasına nazire gibi ortaya atılan) 23 senede yazılma iddiasının bir palavra olduğu ortaya çıkıyor. (Nitekim dangalak şarlatan altın ve gümüş kerpiç zırvalarıyla Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşmeye kalkışmış durumda.)

Kılıç’ın söylediğine göre, Mekke’ye Eylül 1202’de gitmiş, orada iki buçuk yıl kalmış, ve yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada kendisine “ilham” edilmeye başlanmış. (Öyle ya, Hz. Peygamber s.a.s.'in vahyi varsa bu şarlatanın da ilhamı var!)

Adam serapa keşf ve ilham.. Aksırsa ilham, tıksırsa keşf oluyor.

*

Mekke’deki iki buçuk yıllık ikametinin sonu olan 1205 yılı başlarını başlangıç kabul edelim.. Yazma işinin 1227’de tamamlanmış olması gerekiyor. (Kamerî 23 yıl Güneş takviminde 22 yıl 2 aya karşılık gelir.) Oysa yazma işinin tamamlanması, İbn Arabî’inin ölümünden bir yıl öncesine (1239 yılına) kadar uzamış.

Fuṣûṣü’l-ḥikem’i 1230 yılında yazmış ve bundan sonraki zamanının (ömrünün ölmeden önceki son on yılının) büyük kısmını el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’yi gözden geçirmeye ve yeniden yazmaya ayırmış.

Demek oluyor ki yazma işi 34 (Kamerî takvime göre 35) yıl sürmüş.

*

Fakat asıl sorun başka..

Sözde, yazmış olduğu laflar Allah’ın kendisine açmış olduğu şeylerdi ve kendisine ilk önce “okutulmuş”tu, ardından da “rabbânî ilkā ve ilâhî imlâ” ile kendisi tarafından satıra geçirilmişti.

Öyleydiyse, nasıl oluyor da gözden geçiriyor ve de “yeniden” yazıyorsun, tashih (düzeltme) yapıyorsun?

Rabbanî ilka ve imla hatalıydı da sen kendi aklınla onları mı düzeltiyorsun?

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir bedele satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


İNGİLİZLER, TAŞERONLARI SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK VASITASIYLA BU MİLLETİN ELİT TABAKASINI (İSTİSNALAR DIŞINDA) KOYUN GİBİ GÜTTÜLER

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 70

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Mütareke döneminde İstanbul’da geçirdiği (13 Kasım 1918’de başlayıp 16 Mayıs 1919’da biten) altı aylık zaman üzerinde duruyorduk.

Selanikli, bu dönem zarfında ne yapıp ettiğini has adamı Falih Rıfkı Atay’a anlatıp yazdırmış durumda.

Atay’ı dinlemeye (kaldığımız yerden) devam edelim:

Bir sual sorulabilir: Vaktiyle Enver'in [Enver Paşa’nın] muhalifi tanınmakla beraber, [İttihat ve Terakki karşıtı] Hürriyet ve İtilafçılar [Partisi yanlıları] tarafından da bir türlü kendisine itimad olunmayan Mustafa Kemal niçin başkaları gibi [İngilizler tarafından] tutulup hapsedilmemiştir? Cevabını [Mustafa Kemal’in şahsıma anlattığı] hatıralardan dinleyelim:

"- Mütareke devrinde İzzet Paşa'dan sonra sadarete [sadrazamlık/başbakanlık makamına] gelenlerle adeta her gün değişen kabinelerinde nazırlık (bakanlık) vazifesi alanların hakkımda şöyle bir telakki beslediklerini zannediyorum:

“Beni Talat Paşa'nm, Enver Paşa'nın ve umumiyetle İtttihat ve Terakki erkânının muhalifi addediyorlardı; bu sebeple taraflarından (kendileri tarafından) kazanılabileceğim ve onlara hizmet ederek faydalı olacağım fikrinde idiler. Benimle bu yoldan temas arayan, dostluk kurmaya çalışan nazırlar (bakanlar) olduğunu hatırlarım.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138.)

*

Verilen cevap, yöneltilen soruyla ilgisiz.. İngilizler, durumu Selanikli gibi olan birçok kişiyi tutuklamışlardı.

Evet, Selanikli o gün için, dile getirdiği gibi, yalnız ve zayıf, isteyenler tarafından kazanılmaya ve kullanılmaya müsait bir serseri mayın konumunda.. (O gün için tek güçlü yanı, yeni padişah Vahideddin'in yaverliği koltuğuna kurulmuş olmasından ibaret.)

Kafadar birkaç arkadaşı vardıysa da, herhangi bir gruba ya da topluluğa aidiyeti bulunmuyordu.. Paşalık unvanı ve Padişah yaverliğinin dışında bir vasfı, meziyeti ve özelliği yoktu.

Onu Padişah Vahideddin için “Anadolu’da görevlendirilecek ideal taşeron” haline getiren de bu zavallı durumu.

*

Kuvvetli bir parti ya da grubun önemli bir adamına dayanmanız durumunda onların bir zaman sonra “paralel devlet” gibi hareket etmeye başlamayacaklarından ve hatta "kendilerine tam teslim olmuş bir kuklayı" devlet başkanlığı makamına çıkarmak için yönetime karşı “darbe” anlamına gelecek tertipler içine girmeyeceklerinden emin olamazsınız.

Bir grubu, topluluğu, “çete”si olmayan yalnız bir adamın ise kendisine güvenip geniş yetkiler veren, önüne kırmızı halılar seren bir “efendi”ye sonuna kadar sadık kalacağı umulur.

Kendisine bağlı bir “çete”si bulunmadığı için efendisine ihanet ederek risk almayı aklından bile geçiremeyecektir.

İşte Vahideddin’i yanıltan husus buydu.. Milletin kaymak tabakasının Selanik’in (Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında söylediğine göre İttihatçılar tarafından “sarhoş, haris, fırsatçı, sefih, ahlâksız” olarak nitelendirilen) çocuğuna kayıtsız şartsız biat edeceğine ihtimal vermemişti.

Nitekim sonradan şunu demiş bulunuyor:

“Eğer benim bir hatam varsa o da din ve devletin bu derece tahrip edilip değiştirileceğine ve (bazı şahıslar müstesna) bütün vekiller [bakanlar ve milletvekilleri], âlimler, âkiller ve devlet adamları tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı alçak menfaatler [bağlanan maaşlar, verilen unvan ve memuriyetler] karşılığında [Mustafa Kemal’in inkılap adı verilen tahribatına] gizli ve açık şekilde yardım edeceklerine ihtimal vermememdendir. Ben, devletin hayat  ve memâtına herkesten ziyade ilgili olan milletimin münevverlerinin (aydınlarının) vatanî ve vicdanî görevlerini bu derece kötüye kullanamayacakları hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.”

[Mustafa Armağan (haz.), Sultan Vahdettin’in İstanbul’dan ayrıldıktan sonraki ilk açıklaması “Ben Hain Değilim”, İstanbul 2013, Derin Tarih dergisi hediyesi, s. 15.]

*

Padişah Vahideddin’in tek yanılgısı bu devasız saflığı (memleketin ileri gelenleri hakkındaki boş hüsnüzannı) değildi.

Selanikli’yi Anadolu’ya gönderirken onun yalnız ve “çete”siz olduğunu zannederken de yanılıyordu.

Selanikli çok daha fazlasına sahipti:

Birinci Dünya Savaşı’ında Osmanlı Devleti’ni mağlup edip mütareke çerçevesinde İstanbul’a postu sermiş olan (üzerinde Güneş batmayan imparatorluk havalarındaki) İngiltere’nin tam desteği..

İngiliz “devlet aklı” Selanikli ile birlikte idi.

Bunu olanca açıklığıyla dile getirme şerefi ise, Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’ye, anlı şanlı İsmet Paşa’ya kalacaktır:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Padişah Vahideddin, Selanikli'yi bir taşeron olarak İngilizler'e ve müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar'a karşı kullanmak istemişti.

Fakat gerçekte o, İngilizler'in (Lord Curzon'un) Osmanlı Devleti'ne karşı kullanmaya başladığı taşerondu.


"DİNİN İDEOLOJİLEŞTİRİLMESİ" SÖYLEMİ, DİNİN "İDEOLOJİLERİN KÖLESİ HALİNE GETİRİLMESİ" OPERASYONUNUN BİR PARÇASIDIR

 



"Müslüman İslamcı'ya karşı"ymış.. Emperyaliste karşı olmayan, İslamcı'ya karşı olan "müslüman".. Emperyalistin görmek istediği "müslüman" tipi.




Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Peygamber mi, ulusal kahraman mı?” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

Din, ideolojik hale geldiğinde peygamber bir nevi milli öndere dönüşür. Nitekim Hazreti Musa, Beni İsrail peygamberi olmasına rağmen Siyonistlerin elinde milli bir kahramana veya öndere dönüşür. Peygamberler ümmetleriyle kan bağıyla değil, değer zemini üzerinden yani manevi ilişki ve bağ kurarlar. Hazreti Musa, misyon olarak Beni İsrail'e gönderilse de Mısırlılara tebliğde bulunmuştur. Zalimlere ve tağutlara meydan okumuştur. … Bu açıdan peygamberleri ırklar veya milletle özdeşleştirmek yerinde değildir. Din bağı milli bağları veya ırki bağları aşan bir faktördür. Şeriatlar kimi zaman farklı olsa da din değerler itibarıyla bütün insanlığı kapsar. Peygamberler ulusal kahraman değildir. …

… "İran Ulus İnşasında Şiiliğin Rolü" adlı bir çalışmada (Revizyon dergisi 2012/yıl 1, sayı 2, sayfa,35) Siyonizm ile Velayet-i Fakih arasında bir köprü kuruluyor. Her iki anlayışın da dini ideoloji haline getirdiği ve birbirlerine benzediği varsayılıyor. Bizce de yerinde bir tespit. … Söz konusu makalede [Siyonizm’in babası] Theodor Herzl ile [velayet-i fakih teorisini ortaya atan] Ayetullah Humeyni arasında bazı benzerlikler yakalanmıştır. … Humeyni, velayet-i fakih doktriniyle birlikte beklenen Mehdi'nin hurucuna bağlı kimi saklı ve atıl görevleri aktif hale getirmiş [fakihlere yani alimlere yüklemiş], güncellemiş ve yeni sisteme katmıştır. Revizyonist Yahudilik de Mesih ile anayurda (arz-ı mev'ud) dönüş fikrini bırakmışlar [Mesih gelmeden de dönülebileceği düşüncesini ortaya atmışlar], Mesih'in hazırlık safhasından sonra geriden geleceğini söyleyerek bu inancı güncellemiş veya revize etmişlerdir. Evanjelikler gibi Herzl de Mesih' i beklemek yerine gelişini hızlandırmak gerektiğini vazetmiştir.

"İran Ulus İnşasında Şiiliğin Rolü" başlıklı yazıda paralellikler konusunda şu satırlar göze çarpmaktadır:Tüm bunlarla beraber İran Şiiliğini bir din ya da mezhep kalıbına hapsetmek veya hasretmek eksik bir algı olacaktır. Şiilik artık bir ideoloji haline gelmiş ve din dışı pek çok unsuru da bünyesinde barındırmaktadır. Kimi zaman milliyetçilikle birleşen Şiilik, kimi zaman da mevcut hakim güçlere karşı bir tepki hareketi olarak da sivrilmiştir. Bu açıdan Museviliğin Siyonizm ile geçirdiği dönüşümü Şiilik de Humeyni'nin geliştirdiği Velayet-i Fakih anlayışı ile yaşamıştır. Museviliğin gözünde bir peygamber olan Hz. Musa Siyonistlerin gözünde bir ulusal kahramandı.

Din arzileştiğinde peygamber de ulusal öndere dönüşür. Nitekim Siyonizmin kurucusu kabul edilen Theodor Herzl "Biz bir ulusuz, tek bir ulus" diyordu. Şiiler de adeta Hazreti Hüseyin'in misyonunu, Musa Aleyhisselamın misyonuna uyarladılar. Massingnon da Hallac'ı, Hazreti Mesih'e benzetmiştir. Eski İran'da İrec'in kanı nasıl merkez ve mihver olduysa İslam devrimi döneminde de Hüseyin'in kanı da merkez olmuştur.

*

Musevîlik ve Şiîlik’teki revizyon ya da dönüşüm “dinin ideolojileştirilmesi” değil de başka kavramlarla ifade edilmiş olsaydı daha uygun olurdu.

Nitekim yukarıdaki analiz ve değerlendirme çerçevesinde ideolojileştirme yerine “ulusallaştırma” ya da “millîleştirme” tabirlerini kullanmak daha isabetli olur. (Tekeline alma anlamında tekelizasyon kelimesi de kullanılabilirdi.)

Milliyetçilik/ulusalcılık bir ideolojiyse de, her millîleştirme hareketi ideoloji anlamına gelmez.. Mesela bir ülkedeki maden işletmelerini millîleştirdiğinizde buna ideoloji damgasını vurmak lüzumsuz zorlama olur.

Bununla birlikte, böylesi bir millîleştirme hamlesinin gerisinde daha derinde ideolojik bir arka plan aramak gerektiğini öne sürenler de çıkabilir.

*

Meseleye bu şekilde geniş bir açıdan baktığımızda, dinin (millîleştirilme öncesindeki) saf ve pür halini de bir ideoloji olarak görmemiz gerekir.

Gerçekten de, din kurumuna, ideoloji için yapılan tanımlar çerçevesinde bakıldığında onun da bir tür ideoloji olduğu görülür.

Mesela TDK’nın Güncel Türkçe Sözlük’ü ideoloji için şu karşılığı veriyor:

“Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü.”

Bu tanım çerçevesinde din, ideolojinin bir parçası olarak ortaya çıkıyor.. 

Hatta din, “politik, hukukî, felsefî, moral ve estetik” unsurlar içermesi itibariyle tek başına ideoloji olarak da ortaya çıkabilir.

Bilimsellik boyutuna gelince, dinin bilimselliği, milliyetçilik, Nazizm, Faşizm ve Komünizm gibi ideolojilerin bilimselliğinden daha az değildir.

Ayrıca, söz konusu tanım muvacehesinde din, “siyasal ve toplumsal bir öğreti” oluşturması itibariyle de ideolojik bir görünüm taşır.

Bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön verebilmesi” açısından da din, ideoloji olarak görülmeye elverişlidir.

*

Ancak, dinin ideolojileştirilmesinden bahsedenlerin her zaman (düşüncelerini kavramsallaştırma hususunda) beceriksizlik sergileyen iyi niyetli kifayetsiz analistler oldukları zannedilmesin.

Bilakis bu sakarlığı, ideolojik saiklerle ve kafa karıştırmak için bilerek sergilemekteler.

Öyle ki, Batılı akademisyenler dinin ideolojileştirilmesi tabirini daha çok İslamcılık (Islamism) tabiri çerçevesinde kullanıyorlar.

Onlara göre, “din olarak İslam”, “Siyasal veya toplumsal bir öğreti vaz’ etmeyen, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön vermesi mümkün olmayan apolitik (siyasetsiz), hukuksuz (şeriatsız) bir inançlar bütünü”dür. 

İstiyorsa felsefî, moral ve estetik konularla oyalanabilir, hatta bu takdire şayan bir durumdur.. Daha doğrusu, asıl işi budur.

Bilim karşısında da haddini bilmeli, Evrim teorisi gibi teorilere (uydurma, yakıştırma ve iddialara) kendisini uyarlamaya çalışmalıdır.

*

Fakat birileri çıkıp şunları söylediğinde durum değişiyor:

“Hayır, İslam açısından din, bu değildir.. İslam siyasal ve toplumsal bir öğreti vaz' etmiştir, öyle ki, o öğreti müslüman olduğunu ileri süren her hükûmetin, partinin ve grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, moral ve estetik ilkeler içerir.” 

İşte buna, Batılı gizli servislerin / istihbarat teşkilatlarının güdümündeki “embedded” akademisyenler ile onların İslam ülkelerindeki yerli-milli acentaları ve uzantıları "ideolojileştirilmiş, din olmayan İslam" diyorlar. 

Öyle ki “Yetişin dostlaaar, cânım din elden gidiyiiir, ideolojileştiriliyiiir” diyerek feryad ü figan koparıyorlar.

*

Nasıl Yahudiler Hz. Musa aleyhisselam’ın hak dinini ulusallaştırıp/millileştirip kuşa çevirdilerse, ve nasıl İran Şiîlik şemsiyesi altında yerli-milli (Farslar’a özgü) bir İslam anlayışı ürettiyse, çağdaş Türkiye’de de Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışı tahrif ve tahrip edilerek millileştirilmeye çalışılmaktadır.

Artistik laflar etme dışında bir özelliği bulunmayan, derinlikten yoksun yüzeysel şovmen İsmet Özel’e “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasının söylettirilmesi sebepsiz değildir.

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana cesur müslüman denir.. 

Fakat tek başına göze almak yetmez, çatışmaya girmesi gerekir, o takdirde mücahid unvanını kazanır.

Mesela Afganistan’da Taliban bütün bir NATO (hristiyan dünyası) ile çatışmayı göze aldı, almakla da yetinmedi, çatıştı. 

Türk mü oldu?

Hayır, mücahit oldu.

*

Evet Türkiye'de Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışı neredeyse Türklükle ve Türkiyecilikle özdeşleştirilmeye çalışılıyor.

Buna bağlı olarak, açıkça Şeriat düşmanlığı yapan ve küfür söz söyleyen musalla taşı müslümanlarını tekfir etmekten kaçınmak Ehl-i Sünnet'ten olmanın gereği gibi gösterilirken, selefî şeriatçı olduğunu söylemek ise afvedilmez bir sapıklık gibi değerlendiriliyor. 

Tasavvuf da İngiliz tipi İbn Arabîcilik haline getiriliyor, "Şeyh Şamil tipi cihatçı ve Şeyh Said tipi şeriatçı tasavvuf" tu kaka ilan ediliyor.

*

Din, İslamcılık karşıtlarının din tanımına göre yapılandırılıyor, ve böylece “siyasal veya toplumsal bir öğreti" sunamaz hale getiriliyor, "bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren" ilkeler bütünü olarak ortaya çıkamıyor, "politik, hukuki ve bilimsel düşünceler"e kaynaklık etmiyor, yani "ideolojik" beklentileri karşılamıyor diye bireyler ve toplumlar, bunlardan vazgeçmezler.

Böylece alan, bütünüyle (bunları sunan) ideolojilere kalmış olur..

İdeolojiler, din ile "rekabet" etmekten kurtulmuş, söz konusu alanları zahmetsizce kendi "tekel"lerine almış olurlar. 

İşte, "dinin ideolojileştirilmesi" yaygarası koparanların asıl gayesi budur: Güya dini din olarak tutmaya ve korumaya çalışıyormuş gibi görünerek onun dişlerini söküyor, gözlerini çıkarıyor, böbreklerini çalıyor, kalbini kesip çıkarıyor, ciğerlerini gasb ediyorlar. 

İdeolojik organ mafyası işlevi görüyor, çaldıkları organları ideolojilere naklediyorlar.

 

İNGİLİZ İSTİHBARATI (GİZLİ SERVİSİ), SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK KONUSUNDA OSMANLI HÜKÜMETİ'NE ELENSE ÇEKMEYE NASIL BAŞLAMIŞTI

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 69

 

Bu yazı dizisine, Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabında yer alan bilgileri aktararak başlamıştık.

Ancak, Kâzım Karabekir Paşa’nın verdiği bilgileri başka tanıklıklar çerçevesinde sorgulamak ve teyit etmek gerekiyordu.

Ayrıca, tartışmalı hususlarda Selanikli Mustafa Atatürk’e de söz hakkı vermek, ve kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda savunma hakkı tanımak, hem bilimsellik hem de hak ve hakikate bağlılık bakımından vazgeçilmez bir şart durumunda.

Selanikli, olaylara ilişkin (Nutuk’unda yer almayan) tanıklık, düşünce ve değerlendirmelerini sofrasının müdavimi has adamı Falih Rıfkı Atay’a anlatıp yazdırmış durumda.

Bunların bir kısmı, Atay’ın M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs adlı kitabında yer alıyor.

Bilindiği gibi, Selanikli’nin Nutuk’u “1919 senesi Mayıs'ının 19. günü Samsun'a çıktım” diye başlar.

Öncesi işte Atay’ın bu kitabında ve Çankaya’sında..

*

Mütâreke, terk kelimesiyle aynı kökten geliyor.. Kastedilen, silahları ortaklaşa/birlikte (karşılıklı olarak) terk, yani ateşkes.. (“Barış” antlaşması sonraki iş..)

Sözü edilen mütareke, Mondros Mütarekesi.. 30 Ekim 1918 tarihinde (Vahideddin henüz dört aylık padişahken) imzalanmıştı.

Bundan iki hafta sonra, 13 Kasım günü İngiliz donanması, mütarekenin bir sonucu olarak İstanbul’a geldi.

Aynı gün, Selanikli’nin Adana’dan bindiği tren, Haydarpaşa istasyonuna ulaştı.

Hem İngiliz subayları, hem de Selanikli Pera Palas Oteli’ne yerleştiler. (Selanikli, anasının Beşiktaş-Akaretler’de evi varken tutup İngilizler’le aynı otelde kalmaya başladı. Gelecekle ilgili planları bunu gerektiriyordu).

Selanikli Filistin’de İngilizler’in önünden kaçarak onlara büyük bir zafer bahşetmiş, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının yolunu açmış durumdaydı.

Zaten söz konusu yenilgisinin ardından, (kendisini yaver yapmış olan) yeni padişaha (aralarındaki samimiyete güvenerek) bir telgraf gönderip İngilizler’le behemahal (her ne pahasına olursa olsun) barış yapılmasını teklif etmişti.

*

Aynı telgrafta, (gözü hep yukarılarda olduğu için) kendisinin de içinde bulunduğu yeni bir hükümet kurulması tavsiyesinde bulunmayı da unutmamıştı.

[Filistin’deki yengilginin ve ardından yaşananların ayrıntılarını geçmiş bölümlerde anlattık.

Filistin’de emri altındaki orduya “Ben size taarruzu (hücumu) değil ölmeyi emrediyorum” demedi. “Kaçmayı emrediyorum” dedi.

En önce de kendisi kaçtı.

Çanakkale’de de öyle büyük bir başarısı yok.. Abartılıyor.

Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk adlı kitabında, Jandarma yüzbaşısı Rıza Ruşen Yücer'den naklen anlatıyor:

"Atatürk'e ait meşhur bir saat hikayesi vardır. Çanakkale'de, göğsünün sol üst cebindeki saate bir kurşun isabet etmişti. Bu fıkranın [anekdotun] birkaç türlüsünü dinlemiştim. Fakat şimdi anlatacağım değişik şeklini, bir izci kafilesini Canakkale'de harb sahasını gezmeye götürdüğümüz zaman bize kılavuzluk eden bir Jandarma yüzbaşısından ve tam olayın gectiği Kemal Yeri'nde dinledim:

" 'Askerlikte aranan en mühim vasıflardan biri, çabuk karar verme denilen meziyettir. Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal, Kocaçimen Tepe'nin ön kesimindeki dalgalı sırtlara kadar ilerledi. Burada bir gözetleme müfrezesi vazife görüyordu. Komutan, müfreze komutanının yanına sokuldu. 'Yakında düşman var mı?' diye sordu. Teğmen tereddütsüz cevap verdi: 'Hayır Paşam, yoktur!..'

" Mustafa Kemal, bu teminat üzerine ayağa kalktı, dürbünle ileri bakmağa başladı. İşte tam bu sırada birkaç tüfek birden patladı ve kurşunlarından biri Mustafa Kemal’in göğsüne rastladı. Kurşun, bahtiyar bir tesadüfle, göğüs cebindeki büyük saate çarpmıştı. Mustafa Kemal, haklı bir hiddetle takım komutanınacıkıştı; 'Hani duşman yoktu?..'

'Takım komutanı. Anafartalar kahramanına aldırmadı bile. Erlerine döndü ve yüksek sesle. 'Benim takım, süngü tak, hücum’ emrini verdi.

"Yere yatmış olan takım, bir anda zemberek gibi boşandı; marş marşla hücuma gecti; az ilerde, arazinin dalgalı oluşundan faydalanarak gizlice yakına kadar sokulmuş olan bir keşif mangasını tepeledi ve tekrar eski yerine döndü.”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, s. 90’dan aktaran Gayrı Resmî Yakın Tarih Ansiklopedisi, C. 1, İstanbul: Risale Yayınları, 1993, s. 130-1.)]

*

Evet, mütareke döneminden bahsediyorduk.

Selanikli, 13 Kasım 1918’den (Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldığı) 16 Mayıs 1919 tarihine kadar altı ay boyunca İstanbul’da kaldı.

Bu süreçte yaşadıklarını ve yaptıklarını, çevirdiği entrika ve dalavereleri geçmiş bölümlerde genişçe anlatmaya çalıştık.

Bu arada, Selanikli’nin Atay’ın mütareke dönemiyle ilgili söz konusu kitabında yer alan açıklamalarından uzun alıntılar yaptık.

Selanikli’nin ifadelerini aktarmaya (kaldığımız yerden) devam edelim.

Şunu diyor:

O sırada [1919’un ilk ayları] İstanbul'da [İngilizler istediği için] birçok kimseyi tevkif ettiler (tutukladılar). Fethi (Okyar) Bey de bunların arasında idi.

Fethi Bey'i iki defa tuttular. Birincisinden, bilmem nasıl, çabuk kurtuldu, fakat ikincisi biraz uzun sürdü. Galiba bu ikincisinde olacaktır, kendisini görmek istedim. Yaverim mevkufların (tutukluların) polis müdürlüğü içindeki bir dairede bulunduklarını haber verdi. Resmi üniformamı giydim, yaverimi yanıma alarak gittim. … Merdivenlerden çıkarken, kendi ayağımla geldiğim hapishanede kalmak korkusu hatırıma geldi. Belki bir hayırları olur diye, sahanlıklarda rastgeldiğim ve polisi takviye eden genç jandarma zabitlerinin ellerini sıkıyor ve hatırlarını soruyordum. İçlerinden beni tanıyanlar da vardı. Dam katma çıktık. Etrafıma baktım, dar bir koridor üstünde [tutukluların bulunduğu] karşılıklı ufak odalar! Manzara heybetli idi: sadrazamlar, nazırlar (bakanlar), bütün "ricali mühimme" (önemli adamlar) ve bazı meşhur gazeteciler [tutuklu olarak orada]!

Benim de içlerine katıldığımı görünce sevindiler. Her taraftan neşeli: "- Buyurun!" sesleri geldi. Sadrazam Sait Halim Paşa'nın odasma gittik. Başka nazırlar da geldi: "- Ne var, ne oluyor? diye soruyorlardı. … Damda Fethi Bey'le biraz dolaştık, konuştuk.

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 135-6.)

Bir sürü adamı, ve Selanikli’nin hempası Fethi Okyar gibi (o gün için eften püften) birini bile tutuklamışlar, fakat Selanikli’ye dokunan yok.

*

Selanikli, bu tuhaf dokunulmazlığının üstüne sünger çekmek için olsa gerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Ben de o günlerde birtakım takiplere uğrar gibi olduğumu hissettim. İstanbul'da hâlâ Ordu Kumandanı sıfatı ile bulunuyordum. Ne azledilmiş, ne tekaüt (emekli) olmuş, ne de açığa çıkarılmıştım.

“Resmî bir vaziyette idim (resmî görevli durumundaydım). Bir gün Harbiye Nezareti'nden (Savunma Bakanlığı’ndan) bir tezkere geldi: otomobilimi ve yaverimi almışlar ve tahsisatımı kesmişlerdi. O gün iktidarda bulunanlardan kendi hakkımda böyle bir muamele beklemiyordum. Bu, henüz geldiği taraf belli olmayan (kimden kaynaklandığı bilinmeyen) bir tazyik (sıkıştırma) idi.”

Mesele açık, emrin altında bir ordu yok, orduyu Filistin’de mahvetmişsin.

İstanbul’da (bir komutan sıfatıyla) ne yavere ihtiyacın var, ne otomobile, maaşına ek olarak komutan tahsisatı almayı da hak etmiyorsun.

*

Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

"O tarihlerde General Allenbi İstanbul'a gelmişti. Bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ve Erkânıharbiye Reisini (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek ister. Nazır ve İkinci Reis konuşmak isterlerse de General Allenbi:

"- Görüşmek için değil, bazı arzularımı söylemek için sizleri kabul ettim, cevabını verir.

"İşte bu konuşmalar arasında, Allenbi, Altmcı Ordu Kumandanlığı'na benim tayin olunmaklığımı da tavsiye eder.

“Gideceğim yerin neresi ve alacağım vazifenin ne olduğunu, ne vaziyette kalacağımı tabii anlıyordum. Hemen reddettim. Yaver, otomobil ve tahsisat meselesi bu hadiseye bağlı olsa gerekir.”

Harbiye Nezareti'nin muamelesini harp hizmetlerine ve şerefine bir tecavüz sayan Mustafa Kemal, bir istida (dilekçe) ile bunu protesto etmiştir.

(A.g.e., s. 136-7.)

*

General Allenby, Selanikli’nin, Filistin’de önünden kaçtığı İngiliz komutan..

Onun İstanbul’a geldiği sırada Selanikli, İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı gizli görüşmeler sayesinde işgalci güçle mercimeği fırına çoktan vermiş durumda.

İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihin tozlu sayfaları arasına gömmek için, (Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün, anlı şanlı İsmet Paşa’nın 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde belirttiği gibi) Selanikli’ye Anadolu’da bir “istiklal mücadelesi” tiyatrosu oynatıp onu “kahraman kurtarıcı” haline getirmeye karar vermiş bulunuyorlar:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Allenby (o gün için etkisiz ve yetkisiz, İstanbul’da üç beş arkadaşı dışında kimsenin adam yerine koymadığı) Selanikli için böyle bir teklifi, İngiliz İstihbaratı’nın Osmanlı topraklarındaki en üst yetkilisi olan Frew’nun ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın bilgisi dışında yapmış olamaz.

Olayın öncesini de unutmamak gerekiyor.

General Allenby İstanbul'a gelince ilkin, Altıncı Ordu'nun o günkü komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa'nın görevden alınması talimatını vermişti. Hükümetin çağrısı üzerine İstanbul'a hareket eden Paşa, 2 Mart 1919 günü Haydarpaşa Garı'na varır varmaz hemen İngilizler tarafından tutuklandı ve Malta'ya gönderildi.

Böylece Ali İhsan Paşa "denklem"den düşürülmüş oluyordu. 

Selanikli'ye gelince.. Aylardan Mart... 19 Mayıs 1919 tarihinden iki ay öncesi.. Onun (gerçekten samimi olarak) Anadolu'ya geçip "emperyalistlere karşı" bir direniş hareketi örgütleme gibi bir niyeti olsa, bunu ganimet bilmesi, "Körün istediği bir göz, Allah vermiş ordu büyüklüğünde iki göz" diye düşünüp hemen yola düşmesi lazım.

Fakat bunu reddediyor.. 

Çünkü, İngilizler'in turpun büyüğünü heybede tuttuklarını ve kendisi için işlemden geçirmeye başladıklarını biliyor.

Nitekim İngilizler kısa süre sonra, Doğu Karadeniz'deki karışıklıkları bahane ederek Osmanlı Hükümeti'ne, bölgeye bir yetkili gönderilmesi ve olayların yatıştırılması için tedbir alınması talebini ileteceklerdir.

*

Öyle anlaşılıyor ki, gizli servis hilekârlıkları alanında şeytana pabucunu ters giydirecek kadar mahir olan İngilizler, Selanikli’yi kendileri açısından sözde “İstanbul'da istenmeyen adam” gibi göstermek için Osmanlı Hükümeti’ne “numara” çekmişler.

Selanikli'ye karşı gerçek ve ciddi bir alerjileri olsa, sadrazam ve bakan düzeyindeki adamları bile sıradan çapulcularmış gibi tutuklatan ve hatta esir olarak alıp Malta’ya sürgüne gönderen İngilizler, Osmanlı Hükümeti’ne, Selanikli’nin (en azından) bir süre hapishanede dinlendirilmesi talimatını verirlerdi.

Hayal güçleri son derece gelişmiş olan Atatürkist sivri zekâlara göre ise İngilizler, çekindikleri Selanikli’den kurtulmak ve de aşağılamak ve pasifize etmek için onu Altıncı Ordu komutanı yaptırmak istemişler.

Güya..

*

Bu arada Selanikli de, Allenby'nin muhteşem "pas"ını alıp şahane bir gole dönüştürüyor, İngiliz taleplerine kahramanca karşı çıkan şahsiyet abidesi vatansever pozu veriyor. 

(Bu durum karşısında Osmanlı hükümet erkanı da muhtemelen şöyle düşünmüştür: 

"İngilizler'in kaprisleri yüzünden bizim burada anamız ağlıyor, baskıları yüzünden akla karayı seçiyoruz, bu artist de komutan olarak Altıncı Ordu'nun başına gitmeyi kabul etmiyor. Yedinci Ordu'yu Filistin'de mahvetmişsin, gelmiş İstanbul'da ordusuz komutan olarak otellerde fink atıyorsun, vazife alıp elini taşın altına koysan ne olur?")

İngiliz bu, oyununu iyi oynuyor, tuzağını sağlam kuruyor. 

İnsanların "Asılacaksan bile İngiliz ipiyle asıl!" dedikleri bir çağ..

*

Aslında İngilizler, Allenby'ye Selanikli için bu görevlendirme talimatını verdirerek, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti'ne, örtük/zımnî (ve aynı zamanda, teşbihte hata olmaz derler, “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” babından, bilinçaltı mesaj kabilinden) şu mesajı ulaştırıyorlar:

"Ne duruyorsunuz, Selanikli’yi, bize ve müttefiklerimize karşı cihat etmesi için Anadolu’ya göndermek isterseniz biz buna hemen evet der, vize veririz. Çünkü biz, dünyanın en aptal, en keriz, en salak, dostunu düşmanını ayırmaktan aciz bir milletiyiz."


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."