İNGİLİZLER'İN, İŞBİRLİKÇİ ADAMLARI SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN BAŞARISI İÇİN YAPTIKLARI UNUTULMAZ HİZMETLER







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 68

 

Geçen bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün TBMM’ye başkan seçilince yaptığı teşekkür konuşmasından bazı bölümleri aktarmıştık.

Meclis’in Hilafeti ve Saltanatı kurtarmaya karar verdiğini söylüyor ve (Ord. Prof. Dr. Velidedeoğlu’nu sadeleştirmesine göre) “Yüce Tanrı’nın yardımından ve desteğinden umutlu olarak çalışacağını, “cihan padişahı olan Efendisi Hazretleri’nin [Sultan Vahideddin’in] sağlık ve esenlikle yüce tahtlarında sürekli kalmasını Tanrı’nın lütfundan yakardığını (niyaz ettiğini)” ifade ediyor.

Ardından bir de, Hamdullah Suphi’nin kaleme aldığı bir metni TBMM’nin ilk bildirisi olarak kamuoyuna açıklatıyor.

Bildiride söylenen şu:

“… Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman baskısından kurtarmak … için çalışıyor. Biz vekillerimiz ulu Tanrı ve yüce Peygamberi adına yemin ederiz ki Padişah’a ve Halife’ye isyan sözü bir yalandan başka bir şey değildir….  … din ve uluslarının şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin…. Ta ki din son yurdunu kaybetmesin! … Tanrı’nın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve kutsal yardımı, Halife ve Padişahımızı, ulusu ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” (Velidedeoğlu, s. 29-31.)

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 29-31.) 

Takiyye ve yalanın bini bir para..

*

TBMM’nin açılışından 10 gün sonra, 3 Mayıs 1920 Pazartesi günü İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) oluşturuluyor.

Bakanlık sayısı 11.. Biri Şer’iyye Vekaleti (Şeriat İşleri Bakanlığı).

Dr. Rıza Nur da Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) olarak hükümette yer alıyor.

Rıza Nur’un Maarif vekili olması tesadüf değil, oldukça birikimli; eserlerinin sayısı 70'i buluyor, bunlardan Türk Tarihi 14 cilt. (Ve de sonradan kaleme aldığı Hayat ve Hatıratım adlı dört ciltlik kitabıyla Atatürkistlerin en büyük baş ağrısı.)

Hükümet programına gelince..

Temel amaç olarak şu gösteriliyor:

“Yüksek Meclisimiz adına işe başlamış olan İcra Kurulumuzun üzerine aldığı işler vatanın kurtarılması, Hilafet ve Saltanat’ın bağımsızlığı ve dokunulmazlığı, ulusumuzun … varlığını ayakta tutma amacına yönelmiştir.” (Velidedeoğlu, s. 33.)

Evet, Hilafet ve Saltanat’ın dokunulmazlığından söz ediliyor.

*

Fakat Selanikli, hedefine ulaştıktan sonra (daha Erzurum Kongresi sırasında hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya haber vermiş olduğu gibi) Hilafet ve Saltanat’a fena dokunacaktır.

Takiyyeci Mustafa, yalan ve dolanla, takiyye ile hedefine doğru emin adımlarla yürümektedir.

Hükümet programında, “Maarif işlerindeki amacımız, çocuklarımıza verilecek eğitimi her anlamıyla dinsel ve ulusal [millî] bir duruma koymaktır” da deniliyor. (Velidedeoğlu, s. 35.)

Selanikli’nin millete vaadleri bunlar, asıl niyeti ise, eğitimi laik (siyasal dinsiz) ve Avrupaî hale getirmekten ibaret.. Reklamlarda dinden bahsediyor, din istismarı yapıyor, teslimat ise dinsizlikle malul ve meşbu.

Nitekim, o tarihten dokuz ay önce Mazhar Müfit ile Süreyya’ya, tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracağını, millete şapka giydireceğini, bin yıllık alfabeyi yasaklayıp Latin alfabesini millete dayatacağını açıklamış durumda.

*

Velidedeoğlu, Meclis binası ile ilgili olarak şunları söylüyor:

“Ankara’da Ulus meydanında, … İlk Meclis binası, İttihatçılar döneminde İttihat ve Terakki Kulübü olmak üzere yapılmış; … İlk Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi izleyen yılda [1919’da] Ankara’ya gelen birkaç yabancı subay ve er tarafından kullanılmış; Atatürk’ün Ankara’ya [27 Aralık 1919’da] gelişinden az sonra, yani 1919 yılının son günlerinde, bu yabancı askerler Ankara’dan kaçınca boş kalmıştı.” (Velidedeoğlu, s. 65.)

“Birkaç” yabancı subay ve ermiş.

1919 yılı başlarında iki bölük kadar İngiliz askeri tren istasyonunda karargâh kurarak istasyonu ve şehri işgal etmişlerdi. Daha sonra bunlara bir Fransız askeri birliği de katılmış ve söz konusu (TBMM’nin faaliyet göstereceği) binaya yerleşmişlerdi. Bu yabancı askerler, Ankara’da 93 kişiyi tutuklamış bulunuyorlardı. (Bkz. Edip Semih Yalçın, “Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. X, s. 29, Temmuz 1994, s. 338-9.)

Selanikli Ankara’ya topla tüfekle, askerle gelmiş değil.. 

Üç otomobille gelmiş.. 

Birinci otomobilde Selanikli, Rauf Orbay, Ahmet Rüstem ve Cevat Abbas, ikinci otomobilde Mazhar Müfit, Süreyya (Yiğit), Hakkı Behiç ve sekreterler, üçüncü otomobilde ise Refik (Saydam), Hüsrev (Gerede) ve hizmetliler yolculuk yapmışlar. (Yalçın, s. 341.)

Soru şu: Selanikli Ankara’ya gelince İngilizler ve Fransızlar neden bunları daha önce tutukladıkları 93 kişiye ilave etmemişler de meydanı onlara bırakıp sessiz sedasız çekip gitmişler?

Hem de kışın ortasında, Aralık sonunun dondurucu soğuğunda?

Niye bu acele?.. Aceleleri neymiş, neden baharı beklememişler?

Bunlar, “Size söz veriyoruz, Mayıs ayı başında burayı size bırakıp gideceğiz” deseler, karşı taraf buna dünden razı, “Bizi ‘tanıdılar’, muhatap kabul ettiler” diyerek öpüp başlarına koyacaklar.

Durum böyleyken bu zamansız acele nedendir?

*

Selanikli Ankara’ya varınca yanındakilerle birlikte Ulus’taki (sonradan TBMM’ye ev sahipliği yapacak olan) İttihat ve Terakki Kulübü binasının önüne geliyor.

Mazhar Müfit Kansu o anı şöyle anlatıyor:

“O zaman bu bina Fransız karargâhı idi. Fransız bayrağı çekilmişti. Fransız yüzbaşısı Doburazo pencere önündeki boşlukta bize bakarak gülüyordu. Binanın karşısındaki bahçede çadırlar kurulmuştu; Fransız askerleri vardı. Onlar da hayretle bize bakıyorlardı.” (Yalçın, s. 343.)

Hayretle bakmaları normal, "Bunları niye tutuklamıyoruz ki?" diye düşünmüş olmalılar. 

Ayrıca, altlarındaki otomobillere de şaşırmışlardır.. Herkesin Tatar arabası denilen yaysız yük arabalarıyla yolculuk yaptıkları zamanda şunlardaki lükse bak!

Normalde Fransız yüzbaşısının kaşının çatılması, suratının asılması gerekir, fakat pişmiş kelle gibi memnun memnun sırıtıyor.

Acep nedendir?

“Çok şükür, emanetin sahipleri nihayet geldiler, buradaki nöbetimiz bitiyor, kurtuluyoruz” diye düşünmüş olabilir mi?

*

Biz tekrar Velidedeoğlu’nun hikâyesine dönelim.. Sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu taş bina, … Ankara’nın … hemen dikkati çeken güzel yapılarından biriydi. İstanbul’un 16 Mart 1920’de işgali ile Misak-ı Milli’yi kabul ve ilan etmiş olan Meclis-i Mebusan’ın [Milletvekilleri Meclisi’nin, parlamentonun] İngilizler tarafından basılması ve kimi üyelerinin yakalanıp Malta adasına sürülmesi üzerine Ankara’da bir Milli Meclis’in toplanmasına karar verilince, bu yapının eksikleri hemen tamamlanmış ve eşyası da … daire ve okullardan … toplanmıştı.” (s. 65.)

Evet, Mondros Mütarekesi’nin akabinde donanmasıyla İstanbul’a çöreklenmiş olan İngiliz (Ki Fransız ve İtalyan gemileri de onlara eşlik etmişti), 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u resmen işgal ediyor.

Yani TBMM’nin toplandığı tarihten bir ay ve bir hafta (38 gün) önce..

İşgalin bir ayağını Meclis’i dağıtmak oluşturuyor; ikinci ayak ise Harbiye Nezareti'nin (Savunma Bakanlığı'nın) ve Osmanlı Genelkurmayı'nın kapısına kilit vurulması..

Telgrafhanelere el koymayı da unutmuyorlar.

Bunları niçin yapıyorlar?

Cevap belli: Selanikli Mustafa Atatürk’e yardım etmek, önünü açmak, işini kolaylaştırmak için..

Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu sözleri boşuna söylemiş değil:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler Osmanlı Meclisi’ni kapatıyorlar ki, millet, “Devletin zaten bir meclisi var, Selanikli’nin cepheye gidip savaşmak varken tutup Ankara’da yeni bir meclis toplayıp meclisçilik oynamasına ne lüzum var?!” demesin, diyemesin.

Meclis’in (Selanikli’yi adamdan saymayan) ağır toplarını da tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar ki arazi Selanikli için dikensiz gül bahçesi haline gelsin.

Önemsiz gördükleri mebusları da (milletvekillerini de) serbest bırakıyorlar ki bunlar Ankara’ya gidip yeni meclise tabiî üye olarak katılsınlar ve onun meşruiyetini sağlama alsınlar.

Telgrafhanelere çörekleniyorlar ki İstanbul ile Anadolu'nun irtibatı tümden kesilsin ve Anadolu'daki devlet görevlileri (valiler, kaymakamlar, memurlar) mecburî istikamet olarak Ankara'ya yönelip Selanikli'ye biat etsinler.

Genelkurmay'ın kapısına kilit vurmaları ise, Anadolu'daki subaylar ile eratın Ankara'ya kayıtsız şartsız boyun eğmesini sağlamaya yönelik. 

İngilizler'in normalde İstanbul'daki askerî makamları (tehdit vesaire ile) kullanarak Anadolu üzerinde etki kurmaya çalışmaları gerekirken bunlar tutup ellerindeki altın yumurtlayabilecek tavuğu boğazlıyorlar.

Çünkü şunu biliyorlar: İstanbul'daki makamlar görünüşte İngiliz isteklerine boyun eğseler bile el altından başka emirler verecekler.

Selanikli ise İngilizler açısından güvenilir işbirlikçi.. 

Ona güvenleri sonsuz.

*

Ankara’daki İngiliz ve Fransız askerlerinin, Selanikli bu şehre varınca hemen kavgasız gürültüsüz, sessiz sedasız çekip gitmelerinin nedeni de bu.

Yeni meclis İngiliz ve Fransız bayraklarının gölgesi altında toplansa İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’dan bir farkı olmayacak.

Hatta, “İstanbul’daki meclis basılıyor da buna neden dokunulmuyor?” denilecek.

"Selanikli'yi niye tutuklamıyorlar?" sorusu yüksek sesle dile getirilecek. (Ki İngilizler, İstanbul'da birçok kişiyi daha önce tutuklamış oldukları halde Selanikli'ye dokunmamışlar, üstelik Anadolu'ya geçmesi için vize vermişlerdi.)

Böylesi soruların kafaları karıştırmaması için, İngilizler ile Fransızlar’ın Ankara’yı hemen boşaltmaları gerekiyordu.

İnönü’nün belirttiği şekilde Selanikli’nin başarılı olması kararını almış bulunan İngilizler’in zamanlama konusunda hassas oldukları görülüyor.

Demiri ne önce ne sonra, tam da tavında dövüyorlar.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN UÇSUZ BUCAKSIZ DİN İSTİSMARI VE TAKİYYESİ

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 67

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün TBMM’nin açıldığı tarihten bir gün sonra, 24 Nisan 1920 Cumartesi günü Meclis’e sunduğu önergeyi görmüştük.

İslamiyet, İslam’ın ilkeleri (umdeleri), hilafet, Yüce Tanrı ve amin gibi ifadeler, yaptığı konuşmanın köşe taşlarını oluşturuyor.

Bir Siyasal İslamcı gibi konuşuyor fakat Siyasal İslamcı değil, din istismarcısı.

Bir radikal dinci gibi konuşuyor, fakat aslında dinle arası hoş değil, kendi kişisel hakimiyetinin (cumhurbaşkanlığının) temellerini atmak ve “gizli gündem”ini hayata geçirmek için takiyye yapıyor.

Adam için “Sonradan dönmüş, döneklik yapmış” denilemez, “siyaset”i icabı olduğundan farklı görünüyor, numara yapıp milleti aldatıyor, yalan söylüyor.

*

Evet, aynı gün (24 Nisan 1920 Cumartesi), Selanikli TBMM’ye başkan oluyor.

Yaptığı teşekkür konuşmasında şunları söylüyor (Ord. Prof. Dr. H. V. Velidedeoğlu’nun sadeleştirmesiyle):

“Sayın efendiler; ulusun yazgısına ilişkin işlere eylemli [fiilen] ve tüm olarak el koyup Halifeliği ve Saltanatı içine düştüğü tutsaklıktan kurtarmaya ve ülkenin bütünlüğü ve kurtuluşu uğrunda her türlü özveriye büyük bir azim ile katlanmaya karar vermiş olan yüksek Meclisinizin başkanlığına seçerek hakkımda cömertçe gösterilen güvene ve sıcak yakınlığa teşekkür ve minnetimi sunarım. …

Yüce Tanrı’nın yardımından ve desteğinden umutlu olarak çalışacağım. İnşaallah cihan padişahı olan Efendimiz Hazretleri’nin [Sultan Vahideddin’in] sağlık ve esenlikle ve her türlü yabancı boyunduruğundan kurtulmuş olarak yüce tahtlarında sürekli kalmalarını, Tanrı’nın lütfundan yakarırım.”

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 28-29.) 

Görüldüğü gibi Selanikli büyük yalancı, tam bir deccal. (Deccal, Türkçe’ye geçmiş Arapça bir kelimedir ve “çok yalancı” anlamına gelmektedir.)

*

Aslında Selanikli, Efendisi Hazretleri Vahideddin’in tahtını başına geçirmeye, ocağına incir dikmeye karar vermiş durumda.

Nitekim bunu daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, kimseye söylememeleri, aralarında kalması kaydıyla çıtlatmış.

Niyeti Hilafet’i ve Osmanlı Devleti’ni (Sultanlığını) kurtarmak değil, yıkıp yerle bir etmek.

Fakat millete “devleti kurtarma” sözü veriyor.

Söylediğine göre, inanmadığı, niyetinin tam tersi olan bu hedef için Tanrı’nın yardımına güveniyormuş.

Adeta Tanrı’yla da, milletle de alay ediyor.

*

Kima güvendiğine gelince.. İngilizler’e güveniyor.. O sırada asıl efendi hazretlerisi İngiltere kralı.

Nitekim, Osmanlı Devleti’ni tarihe gömüp Dolmabahçe Sarayı’na postu serince efendisi hazretleri İngiliz Kralı Edward’ı burada âlâ-yı vâlâ ile ağırlayacak, karşısında süt dökmüş kedi gibi duracaktır.

Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, milletimizin alâmet-i farikası olan iflah olmaz saflığımızın farkında olduğu için, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde olayın içyüzünü samimiyetle ve dürüstçe açıklamış:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli, milleti nasıl ketenpereye getireceğini (İstanbul’da gizlice defalarca başbaşa görüştüğü İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew’nun da akıl vermesi sayesinde) çok iyi biliyordu.

Meclis’in açılışının ertesi günü böyle bir teşekkür konuşması yapıyor, hem Osmanlı Padişahı Efendisi Hazretleri’ne bağlılığını vurguluyor, hem de din istismarının müstesna bir örneğini sergiliyor.

Bir sonraki gün (25 Nisan Pazar) ise millete hitaben bir beyanname yayınlatıyor. 

Velidedeoğlu’ndan dinleyelim:

“… Halk arasında, çeşitli yollardan çok olumsuz ve zararlı propaganda rüzgârları estiriliyordu. Böyle propagandaları etkisiz kılmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi halka ilk bildirisini yayınladı. Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey tarafından, o çağa göre oldukça sade bir Türkçe ile kaleme alınmış olup konuşma kürsüsünden kendisince okunan bu bildiri, bugünkü Türkçe ile şöyledir:

“… İngilizler tarafından satın alınan ve ulusu birbirine düşürmek amacını güden kimi hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. … milletdaş ve dindaşlarınızı yine size yok ettirmek için Padişah ve Halife’ye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman baskısından kurtarmakiçin çalışıyor. Biz vekillerimiz ulu Tanrı ve yüce Peygamberi adına yemin ederiz ki Padişah’a ve Halife’ye isyan sözü bir yalandan başka bir şey değildir…. İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın! … din ve uluslarının şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin…. Ta ki din son yurdunu kaybetmesin! … Tanrı’nın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve kutsal yardımı, Halife ve Padişahımızı, ulusu ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” (Velidedeoğlu, s. 29-31.)

*

Selanikli’nin Hamdullah Suphi’ye, böyle bir bildiri metni yazıp Meclis’e sunması talimatını verdiği anlaşılıyor.

İngiliz’in adamı (İsmet İnönü’nün itirafıyla sabit olduğu üzere) kendisi, fakat başkalarını İngiliz casusluğuyla suçluyor ve suçlatıyor.

Kara propaganda tekniğini çok iyi uyguluyor.

Bildiride din ve vatan için kan dökmekten bahsediliyor fakat o güne kadar Selanikli’nin düşmana sıktığı tek bir mermi yok.

İngiliz, Selanikli’ye yardım babından (ismini General Milne’den alan) Milne Hattı ile Yunan’ı İzmir-Aydın arasında durdurmuş durumda.. Selanikli’nin rahatça bir meclis toplayıp başkan olması ve ipleri eline alması için onu Yunan cihetinden selamette tutuyor.

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı (internetten okuyup indirebileceğiniz) kitabımızda anlattığımız gibi, Selanikli TBMM’yi kurduktan sonra İngilizler devreye girip bir Ankara-Yunan barışı ile olayı “kan dökülmeksizin” kapatmaya çalıştılar, fakat Yunanistan'da yaşanan (Almanya yanlısı, İngiliz karşıtı Kral Konstantin’in tahta çıkması, Venizelos'un başbakanlığı kaybetmesi gibi) gelişmeler yüzünden malum savaşlar (İnönü, Sakarya, Dumlupınar) yaşandı.

Selanikli İngilizler'in siyasî manevraları sayesinde kolayca hedefine ulaşacağını umuyordu fakat cephede biraz ter dökmek zorunda kaldı.

Evdeki hesap çarşıya çoğu zaman uymaz.


VAHDET-İ VÜCUTÇULARIN GÖZBAĞCI KEŞF İLLÜZYONU

 




“Vahdet-i Vücutçuluk: Sufîlik Değil, Sofistlik (Sofizm, Safsata)” başlıklı yazımızda Prof. Ömer Türker’in  “Osmanlı Dönemi Vahdet-i Vücud Tartışmaları İçin Bir Başlangıç: Seyyid Şerif el-Cürcani'nin Vahdet-i Vücud Yorumu” başlıklı makalesi üzerinde durmuştuk.

Ömer Türker’in aktardığına göre, Seyyid Şerif Cürcanî, vahdet-i vücutçuların görüşlerini özetlerken şunu diyor:

“Aklın tavrının [ötesinde] bir tavır daha vardır ki ona ancak keşfi müşahedelerle ulaşılır, aklî münazaralarla ulaşılmaz.”

Vahdet-i vücutçulara göre durum buymuş.

Peki nedir o “tavır”? Neye yarıyormuş?

*

Şuna yarıyormuş:

Biz bu tavırda [keşfi müşahedelerle ulaşılan, aklî münazaralarla ulaşılmayan tavırda] kavradık ki, Zorunlu'nun [Tanrı'nın] aynı [kendisi] olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır.

Evet, söylenen bu.

Ancak, bu söylenen şey, bir “akıl yürütme”den ibaret.

Buna (akıl dışı) keşf etiketi yapıştırmak hokkabazlıktan başka birşey değil.

*

Vahdet-i vücutçular, keşf sayesinde ulaştıklarını söyledikleri bu bilginin “varlığın (Allah’ın) hakikati”ne karşılık geldiğini iddia ediyorlar.

Fakat keşfleri bu noktada durmuyor; birşeyi daha keşfetmişler:

“O hakikat [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikati], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda [yaratılan şeylerde] tecelli ve zuhur etmiştir.”

“Yaratılan şeylerde Allahu Teala’nın ‘Ol!’ emri ve takdiri tecellî etmiştir” deseler ortada mesele kalmayacak, fakat yok, illa da keşf meşf filan diye (kendi sözde üstün zekâ ve maneviyatlarının malı) bilmecemsi ukalalıklar sergileyip artistlik yapmaları gerekiyor.

Allahu Teala'nın ‘Ol!’ emri neyine yetmiyor, dangalak?!

*

Bunun (tasavvufî anlamda) bir keşf değil, bir akıl yürütmeye (filozofluk taslayıp akıl yürüterek metafizik teori icat etmeye) karşılık geldiği açık.

Sen diyelim ki 50 yaşında bir adamsın, senden önce yaratılan mahlukatın (mazharların) yaratılışına (mesela meleklerin, İblis'in ve cinlerin yaratılışına) ve o esnada onlarda “Zorunlu Varlığın (Allah’ın) hakikati”nin tecellî ettiğine “keşfî müşahede” ile şahit mi oldun?!

Senden önce yaşanmış şeyler hakkında bir keşfin olamaz, olsa olsa “haberin” olur, ya da akıl yürüterek çıkarımlarda bulunursun.

Yaşadığın anda mevcut olan ya da meydana gelen mazharların da (yaratılanların da) hepsine keşfen muttalî olman mümkün değil, onlar için de ancak akıl yürütebilirsin.

Bu noktada Kur’an-ı Kerîm’in dehşetli tokadı vahdet-i vücutçuların ahmak suratlarında bomba gibi patlıyor:

“Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Sapıklığa götürenleri yardımcı edinmiş de değilim.” (Kehf, 18/51)

*

Buradaki bir başka sorun şu:

"Zorunlu'nun [Tanrı'nın] aynı [kendisi] olan varlığın hakikati ne tümeldir ne tikeldir [ne] geneldir ne özeldir, aksine bütün kayıtlardan [azade biçimde] mutlaktır hatta mutlaklık kaydından dahi arınmıştır” ise, o hakikatin [Zorunlu'nun aynı/kendisi olan varlığın (Tanrı'nın) hakikatinin], mümkün [varlığı ne zorunlu ne de muhal olan] mahiyetlerde ve varlıkla nitelenen kevnî mazharlarda [yaratılan şeylerde] tecelli ve zuhurunun da ne tümel (küllî), ne tikel (cüz'î), ne genel, ne özel olması gerekir.

Mutlak olmalı, yani herhangi bir kayıtla kayıtlanmamalıdır.

Bu durumda hem söz konusu "hakikat"in hem de o hakikatin tecelli ve zuhurunun keşf konusu olması mümkün olmayacaktır.. Keşf edilen birşey, en azından keşfle mukayyed hale gelmiş olur.

Bundan çıkan sonuç, söz konusu keşf iddiasının palavra olmasından ibarettir.. Varsayalım ki gerçekten bir keşf söz konusu, o takdirde de, keşflerinin hatalı olduğu sonucu çıkar. Yaptıkları şey, Hindistan'ı keşfediyorum derken Amerika'yı keşfetmek gibi birşey olur.

İşin aslı şu: Ortada bir keşf falan yok, Eski Yunan metafiziğinin peşine takılmış bir ukala gevezelik, irfanfuruşluk var.

*

Vahdet-i vücutçuların keşf meşf hikâyeleri dinsel dolandırıcılık mavallarından başka birşey değil.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da belirttiği gibi, ortada batıl bir felsefî zırva, bir hodperestlik ve ukalalık var. 

Şeyhülislam şöyle diyor:

“Sofiyye-i Vücûdiyye erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini), felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinden uzaklaşmışlardır.”

(Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî Münâkaşaları, C. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı 4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)

*

Vahdet-i vücutçular hakkında hüsnüzanda bulunanlar, onların belirli bir “hâl” (psikolojik durum) yaşadıklarını, o halet-i ruhiye içinde böylesi bir düşünceye kapıldıklarını söylüyorlar.

Böylece, vahdet-i vücutçuların keşf hikâyesini onların “hâl”i olarak görmüş oluyorlar.

Durum buysa, bu keşfin bir kıymeti yok, herkes kendi hâlinin kâşifidir.

Ancak hâl, sadece insanın kendi durumuna karşılık gelir. Bilincini kaybetmeyip kendi halinin farkında olmak, başkaları hakkında hüküm vermeyi sağlayabilecek bir haslet değildir.

Kendi hâlinizi başkası için de geçerli gördüğünüzde cahilce bir akıl yürütmede bulunup genelleme yapmış olursunuz.

Vardığınız kanaat, en iyi ihtimalle, akıl yürütmeye dayalı bir tahmin ve zan olabilir.

Mesela sizin açlık hissetmeniz bir hâldir, fakat bu, herkesin aç olması anlamına gelmez.. Mutluluk, elem, coşku, hüzün, sevinç vs. gibi hâller için de aynı durum geçerlidir.

Veya gözlerinizi kaybedip kör olduğunuzu farzedelim; bu, herkesin sizin gibi kör olması ya da bütün evrenin karanlığa gömülmesi anlamına gelmez.

*

Vahdet-i vücutçuların cehaleti (ya da kabahati) daha büyük, çünkü kendi “hâl”lerinden bile değil, Zorunlu Varlık’ın (Allahu Teala’nın) hâlinden haber veriyorlar.

Adamlar peygamberlerden bile üstün, peygamberler bilgi edinmek için vahye muhtaçken bunlar vahiyden bile müstağnî.. Vahye ihtiyaç duymayan keşfleri herşeyi delip geçiyor, haşa Allahu Teala’ya kadar ulaşıyor.

Allah'ın "hakikat"inin eşyadaki (şeylerdeki) tecellîsine (akıllarını kullanmaksızın) keşfle muttalî olduklarını iddia ediyorlar.

Haddini bilmezliğe keşf adını veriyorlar.

*

Keşf kavramı üzerinde durmakta fayda var.

Aslında öyle önemsenecek birşey değil.

TDV İslâm Ansiklopedisi için “Keşf” maddesini kaleme alan Prof. Süleyman Uludağ bu konuda söylenenleri derleyip özetlemiş.

Keşf kelimesinin Kur’an’da, türevleriyle birlikte, “sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek” mânasında kullanıldığını belirtiyor.

Tasavvuf ehli, keşf kelimesinin yanısıra aynı kökten türeyen mükâşefe kelimesini de kullanmışlar. Uludağ şöyle diyor:

“Sûfîlerin uyku ile uyanıklık arasında sâlikin gördüğü şeye mükâşefe yahut sebât ve vâkıa dediklerini bildiren Kuşeyrî’ye göre mükâşefe Allah’ı zikreden sâlikin galebe halinde kalbinde zuhur eden şeydir (er-Risâle, I, 393).”

*

Uludağ şunu da diyor:

Gazzâlîel-Münḳıẕ’da aklın yetersiz kaldığı metafizik bazı gerçeklerin keşf ile bilineceğini, bu yolla bir velînin meleği görebileceğini ve sesini işitebileceğini söyler.”

Burada aklın yetersizliği değil, duyu organlarının yetersizliği var.. Akıldan göz gibi bir organa dönüşmesi beklenemez.

Keşf buysa, çok önemli birşey değil.. 

Önce Hz. İbrahim a. s.’ın yanına gelip sonra Hz. Lut a. s.’ın yanına giden melekleri sapık kâfirler de görmüşlerdi.

Aynı şekilde Harut ve Marut adlı melekleri de herkes görebiliyordu.

Bütün insanlar kör olsa, göz sadece Allah’ın seçilmiş kullarına verilmiş olsaydı ve böylece yıldızları sadece onlar görebilseydi, bu bakış açısına göre, onlar için “keşf ehli” denilecekti.

Ancak, kâinatı (yaratılanları) tanıma bakımından göz sahibi olmakla olmamak arasında bir fark varsa da, Allahu Teala’yı tanıma bakımından bunun bir önemi yoktur.

*

Bazı tasavvufçuların aşırılaştırıp sapıklık noktasına kadar vardırdıkları keşf anlayışı yeni birşey de değil. 

Kökü Eski Yunan'a uzanıyor. Uludağ’dan dinleyelim:

“Doğulu düşünürlerin, Aristo dışındaki eski Yunan filozoflarının hikmet anlayışı da keşfe dayanır. Maddî unsurlardan soyutlanan kâmil nefisler üzerine aklî nurlar parıldar. Mükâşefe, aklî bir hususun düşünce ve isteğe ihtiyaç göstermeden birdenbire ortaya çıkmasıdır. Mükâşefenin verdiği bilgi hiçbir şüpheye sebebiyet vermeyecek şekilde kesindir (Mecmûʿa-i Muṣannefât-i Şeyḫ-i İşrâḳ, II, 36, 162, 298).

Keramet ve istidac kabilinden durumlara da keşf denilmiştir. Uludağ şöyle diyor:

Ankaravî, sûrî ve mânevî keşfi anlattıktan sonra kalpteki [başkalarının kalbindeki] his ve fikirleri bilme, kabir hallerini haber verme ve kaybolmuş kişiler ve eşya hakkında konuşma gibi hususlara ilişkin keşfe kâmil velîlerin iltifat etmediğini, bu tür şeyleri riyâzet ehli [dünyadan elini eteğini çekip çok az yiyip içen, dünyevî hazları terkeden] rahiplerin de bildiğini söyler (Minhâcü’l-fukarâ, s. 253).

Bu tür keşfler, Allahu Teala’yı bilip tanıma (marifetullah) bakımından bir önem taşımaz.

Ancak, böylesi dünyevî hususlarda keşfperestlik yapanlar, vahdet-i vücutçular gibi Allahu Teala hakkında keşfperestlik yapan herzevekillere göre daha zararsızdırlar.

Bir defa, bunların keşfleri (Popper gibi konuşmak gerekirse) “yanlışlanabilir” nitelikte.. Sözkonusu herzevekillerin keşfiyatı ise test edilemez ve “yanlışlanamaz” evsafta.. 

Akıl ve izana aykırılık umurlarında değil, çünkü daha baştan aklı bu konuda yetersiz ilan ediyorlar.

*

Uludağ, İbn Haldun’un konuyla ilgili görüşlerini ise şöyle özetliyor:

“İbn Haldûn’a göre duyulardan oluşan perde riyâzet, halvet ve zikirle yavaş yavaş açılır, böylece keşf hali gerçekleşir. Keşf ile varlığın hakikati idrak edilir ve birçok olay meydana gelmeden önce bilinebilir. Velîler, himmetleri ve nefislerinde var olan kuvvetle varlıklar üzerinde tasarruf eder, eşya da onların iradelerine boyun eğer. Fakat kâmil velîler keşf ve tasarruf haline iltifat etmez, bu yolla bir şeyin hakikatini haber vermezler. Çünkü bu onların görevi değildir. Kâmiller, kendilerinde böyle bir şey zuhur etse bunu bir sınama sayıp Allah’a sığınırlar. İbn Haldûn, keşfin sağlıklı ve geçerli olması için sûfîlerin takvâya ve istikamete dayanmayı şart koştuklarını ifade ettikten sonra riyâzet ehli sihirbazların da keşf yoluyla bazı şeyleri haber verdiklerine dikkat çeker (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 30-39; Muḳaddime, s. 422, 1100-1113) ve perdenin kalkması, kalp gözünün açılması [keşfe ulaşma] maksadıyla riyâzet yapmayı sakıncalı bulur.

İnsanların himmetleri ve nefislerinde var olan kuvvetle birtakım varlıklar üzerinde tasarrufta bulunmaları durumu sadece velîler için değil, herkes için söz konusudur.

Mesela çiftçilik ve hayvancılık, hayvanlar ve bitkiler üzerinde tasarrufta bulunma anlamına geliyor.

Tasarruf her zaman el ile olmaz.. Havlayarak size doğru koşan azgın bir köpekten korktuğunuzda, o köpek sizin üzerinizde manen tasarrufta bulunmuş, sizi etkilemiş olur.

Aynı durum büyücülerin büyüleri için de geçerlidir.. Bu da bir tasarruftur.

*

İbn Teymiyye’nin konuyla ilgili görüşlerine gelince.. Uludağ şunları söylüyor:

“Takıyyüddin İbn Teymiyye hârikulâde hallerin bir kısmının fiilî olduğunu ve bunlara keramet denildiğini, diğer kısmının bilgiyle ilgili olduğunu söyler. Ona göre bir kimsenin başkalarının işitmediği bir sesi işitmesi, görmediği şeyi görmesi, bilmediği şeyleri firâset ve ilham yoluyla bilmesi gibi olaylar bilgiyle alâkalı hârikulâde hallerdir. Bunlara keşf denildiğini, Kur’an’da ve Sünnet’te keşfin örnekleri bulunduğunu söyleyen İbn Teymiyye, keşfin dinî veya mubah olan dünyevî bir fayda temin ederse nimet, harama vesile olursa günah olacağına dikkat çeker. Ona göre bir velînin keşf yoluyla gayba vâkıf olmaması onun Allah katındaki mertebesinin yüce oluşuna engel teşkil etmez. Hatta bu durum onun hakkında daha faydalı olabilir. Keşfin aklî, hissî, nazarî, zarurî çeşitleri üzerinde duran İbn Teymiyye bunların bir kısmının kesin, bir kısmının zannî bilgi verdiğini kaydetmiştir (Mecmûʿatü’r-resâʾil, V, 154-226). Ancak Gazzâlî’nin vahiy, te’vil ve keşf ilişkisiyle ilgili görüşünü (yk.bk.) aktarırken bu tür iddiaların bilgiye konu olan şeylerde Resûlullah’ın duyurduğu haberlerin istifade edilecek bir yanı bulunmadığı, zira her insanın kazandığı müşâhede, nur ve mükâşefe sayesinde bunları idrak etmesinin mümkün olduğu gibi aşırı bir noktaya vardırılabileceğini ifade etmektedir (Derʾü teʿârużi’l-ʿaḳl ve’n-naḳl, V, 348). İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu gibi İbn Teymiyye de keşfi temelden reddetmemekte, aklî bilgiler gibi keşfî bilgilerin de Resûlullah’ın haber verdikleriyle uyuşması şartıyla doğru bilgiler olduğunu belirtmektedir. Hatta buna Kur’an’dan deliller göstermekte, bu ölçüye uymadığı halde aklî burhanlar veya ilâhî müşâhedeler olarak ileri sürülen görüşleri ise fâsid hayaller ve bâtıl vehimler şeklinde nitelemektedir (a.g.e., V, 350, 356-357)

Evet, keşf diye ortaya atılan bazı düşünceler fasid hayal ve batıl vehim durumundadır.

*

İmam-ı Rabbanî’nin açıklamalarına gelince.. Uludağ onları da şöyle özetliyor:

“İmâm-ı Rabbânî keşfin daha çok sülûk halinde ortaya çıktığını, vuslat hâsıl olunca sona erdiğini, maddî [dünyevî] hususlara dair keşflerin oluşu ile olmayışı arasında fark bulunmadığını, bunların çoğunun hatalı çıktığını söylemiş, keşfteki hatayı mübrem ve muallak kazâ ile açıklamıştır. Muallak kazâ ile ilgili keşfin hatalı çıkabileceğini, bazan muhayyiledeki temelsiz bilgilerin keşf sahibini yanıltacağını belirtmiş ve İbnü’l-Arabî’nin sünnete aykırı birçok hatalı keşfi olduğunu ileri sürmüştür.

Evet, İbn Arabî Ehl-i Sünnet dışı, Sünnet'ten inhiraf etmiş bir sapık durumunda..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."