BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK

 





Osmanlı’nın son sadrazamlarından Said Halim Paşa Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce bilirdi. Birçok makalesini Fransızca ve İngilizce dillerinde kaleme almış bulunuyor.

Buhranlı bir dönemde, 1913-1916 yılları arasında sadrazamlık yapmıştır ve yazdığı Buhranlarımız adlı kitabı değerlidir.

Bu kitabında, 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’i ilan edenlerin bir anayasa hazırlamak suretiyle milletin hak ve hürriyetlerini değil, kendilerinin menfaatlerini garanti altına almak istediklerini belirtir.

Aynı durum aslında İkinci Meşrutiyet için de fazlasıyla söz konusu.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Ankara’da TBMM adıyla topladığı meclis ile, takiyyesini konuşturarak hazırlattığı "dindar, Şeriatçı" anayasa için de benzer şeyleri söylemek mümkün.

Nitekim, Nutuk’unda, cumhuriyetin (yani kendisinin cumhurbaşkanlığının) ilanı için nasıl sinsi bir politika izlediğini, muhaliflerini aldattığını ve takiyye yaptığını açıkça itiraf etmiş bulunuyor.

*

Yani anayasanın öneminden bahsedip meşrutiyet, cumhuriyet, vatan millet Sakarya edebiyatı yapanların laflarına hemen inanmamak gerekiyor.

Asıl maksat, memur taifesinin (silahlı ve silahsız bürokratların, siyasetçilerin) ya da onların arasındaki "fırsatçı, haris, ahlâksız, sarhoş, menfaat düşkünü, muhteris ve sefih" tiplerin menfaat şatolarını sağlam temeller üzerine bina etmek istemeleri olabilir.

Nitekim Said Halim Paşa, söz konusu kitabında, Osmanlı başkentindeki casus (dış güç işbirlikçisi) ve rüşvetçilerin kendilerini hürriyet yanlısı, müceddit (yenilikçi, yenileyici) ve vatanperver gösterdiklerini belirtiyor.

Casuslukta/ajanlıkta en mahir olanlar kendilerini en vatansever gösteriyorlar. (Casusluğun doğasında/fıtratında bu var: Kendini kamufle etmek için, olduğunun tam zıddı gibi görünmek.)

Paşa ayrıca, elinden doğru dürüst iş gelmeyen beceriksiz memurların ateşli politikacı kesilmelerinden yakınıyor. (Siyaset, memurun istikbalinin sigortasıdır; kolay yoldan terfi almanın, ve de zahmetsizce "taraftar kitlesi" edinmenin yollarından biridir.. Memur, kendisi olarak tek başına kalmaktan, yalnız hareket etmekten korkar, illa bir gruba, kliğe, cemaate ya da partiye yamanacaktır.. "Çağdaş sentetik aşiret"lerden birine kapılanacak, bir "ağa"ya biat edecektir.)

Doğal olarak bu memurların sadaklarındaki en keskin ok, vatanseverlik durumunda.. Keskin ve zehirli ok.

Evet bunların en büyük meziyetleri sarsılmaz vatanseverlikleridir.. Vatan, dillerinden hiç düşmez.. Vatanseverlik onların tekelindedir.. Hiç kimse onlar kadar vatansever olamaz.

Bütün menfaat hesaplarını "mevzubahis olan vatansa" çuvalına doldurur sonra da geriye kalan herşeyi teferruat ilan ederler.

Teferruatın en başında da din ve namus gelir.. Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk'ün Kâzım Karabekir Paşa'ya dediği gibi.

*

Paşa, devlet memurluğu için şu tespitleri yapıyor:

Memur olmak (devlet hizmetinde “emir kulu” haline gelmek); (hak ve hakikate) kayıtsızlığı, tevekkülü (Allahu Teala’ya değil devletlu amirlere tevekkülü), teslimiyeti (düzene/rejime teslimiyeti) ve mes’uliyetten (sorumluluk almaktan) kaçınmak şeklindeki ruh haletini körüklüyor.

Memurlar, üstlerinin gözüne girebilmek, yükselebilmek, ve kendilerini muhtemel eleştirilerden korumak için her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs (kişisel girişim ve inisiyatif) duygularından uzaklaşıyor, adeta ruhsuz ve vicdansız bir robot gibi çalışmayı yeğliyorlar.

Medenî cesaret ve girişimcilik ruhunu istikbal hesapları için riskli ve tehlikeli görüyorlar.

Amirlerine tam teslimiyet (vefa, sadakat) göstermeyi, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yapmayı alışkanlık haline getiriyorlar. (Ancak, amirler düştüğü zaman "Gelen ağam, giden paşam" türküsü "çığırılır".. Falanın filanın değil "devletin memuru" olmaktan bahsedilir, "Devlette devamlılık vardır" diye konuşulur.)

*

Evet, Paşa, devlet memurları için “meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memuru” nitelemesini yapıyor.. Lafını esirgememiş, dobra mı dobra.

Ancak o memurlara sorarsanız onlar en vatansever vatandaşlardır, vatanseverliğin şampiyonları, mücessem heykelleridirler.. Damarlarını kesseniz kan yerine vatanseverlik akar.. Kalpleri hep vatan diyerek atmaktadır.

Aslında sevdikleri şey, meslekleridir ve maaş bordrolarındaki rakamlardır.. Meslekleri “vatanda hakim olan, kayıtsız şartsız hakimiyetin sahibi bulunan devlet”in memurluğu olduğu için, meslek icabı hem devletçi hem de vatanseverdirler.

Böylece otorite dalkavukluğuna ve düzene teslimiyetçiliğe vatanseverlik etiketi yapıştırılır.

Merhum vali Recep Yazıcıoğlu gibi istisnalar elbette vardır, fakat azınlık durumundadırlar.

Paşanın sözlerinin aşırılık içerdiği doğru, fakat tümden yanlış da değil.

*

Paşa’nın sözlerinin (bizim yorumlarımız ile karışmadan tam onun kastettiği şekilde) anlaşılması için, orijinal haliyle aktarılmasında yarar var:

“… O halde 93 senesi [1876 yılı] mücedditlerinin [meşrûtî/anayasal yönetim isteyen yenilikçilerin] takip ettikleri hareket tarzının sebep ve hikmeti ne idi? Herhalde şu idi ki, onlar, Kanun-u Esasî [anayasa] gereği olarak kendisine yüklenen vazifeleri milletin yerine getirmekteki aczi sayesinde, bu hak ve hürriyetlerden daha bir çok seneler, milletin değil, kendilerinin istifade edeceklerine kanaat getirmiş bulunuyorlardı. …

“Milliyet mücadeleleri (milliyetçi hareketler), ırk rekabetleri gitgide artarak Osmanlılar arasında bir ülkü birliği bırakmadıDünkü casus ve rüşvetçiler başımıza hürriyetçi, müceddit ve vatanperver kesildiler. İşsiz, geveze ve âdi bir avukat, halkın haklarının şiddetli müdâfii oldu. Aciz ve rüşvet yiyici memurlar ateşli politikacı kesildi….

“Batı toplumlarında pek büyük bir rol oynayan “tarihî asalet” [aristokrasi, derebeyler] Osmanlı toplumunda bilinmez. Osmanlılık âleminde, “burjuva” denilen halk, tamamiyle ehemmiyetsiz bir içtimâî âmildir. Halbuki Avrupa toplumlarında, milletin mukadderatı üzerinde pek büyük bir hüküm ve nüfuza sahiptir.

“Buna karşılık Osmanlı cemiyetlerinde “memurlar” en faal ve münevver bir unsur teşkil ederler. Bu vazife pek parlak ve çekici olduğundan zamanımızda bile her aydın Osmanlının ideali, hükûmet memuru olmaktır.

“Halbuki memurluğa has olan kayıtsızlık, tevekkül, teslimiyet ve mes’uliyetten kaçınmak şeklindeki ruh haleti, memurları her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs hislerinden mahrum kılmaktadır [Genelde güç sahibi âmirlerine tam teslimiyet gösterir, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine, üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yaparlar]. Bu yüzden Osmanlı memur tabakasının, Avrupa’daki asilzade ve burjuva sınıflarının ifa ettikleri vazifeyi yerine getirebilmesi mümkün değildir. Çünkü bizim memurlarımızın aksine olarak, asilzade ve burjuva sınıfı mensupları, hareketlerinde serbest ve müstakilmedenî cesaret sahibi ve müteşebbis kimselerdir. İşi ve mes’uliyeti arar ve severler, fedakârlık hisleri taşırlar.

“Böyle meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memurunun, başka yerlerde şahsî teşebbüsleri ile o memleketlerin saadet ve imarını temin eden asilzade ve burjuva sınıflarının sahip oldukları kıymete sahip olamayacakları meydandadır.

“Memurların, asilzadeler ile burjuva sınıfının yerini tutacağını zannetmek, adeta iktisatta tüketim ile üretimi birbirine karıştırmak kadar büyük bir hataya düşmek olur.”

(Said Halim Paşa, Buhranlarımız, haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, s. 46, 52, 60-61.) 

*

Türkiye’de iş ahlâkı, meslek ahlâkı gibi kavramlar çok kullanılıyor, fakat ayrıca bir “devlet ahlâkı”ndan ve “memuriyet ahlâkı”ndan söz etmek de gerekli.

Ahlâkın temel ilkesi olarak şu gösterilir: “Sana yapılmasını istemediğin (mesela fikir ve davranışlarında özgürlük ve seçim hakkı tanınmayıp dayatmaya maruz kalma, fizikî ve psikolojik baskıya uğrama gibi) birşeyi başkasına yapma.”

Devletin (Ki pratikte devlet, siyasetçi ve bürokrat taifesi demektir) ve memurlarının da böyle bir ahlâkı kuşanması, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri vatandaşlara yapmaktan kaçınmaları gerekir.

Lysander Spooner’ın 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a yazdığı mektupta yer alan şu satırlar, memurların nasıl bir ahlâk üzere olmaları gerektiği hususuna da ışık tutuyor:

“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise, herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir ilke yoktur.

“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların  mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan etmiş olur.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Y., 2017, s. 109-110.)

*

Bediüzzaman Said Nursî rh. a., Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde şöyle diyor:

Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar.”

(İslam öncesi cahiliyet dayanışması, birbirine dayanıp yardım eden gaflet, sapıklık, gösterişçilik ve karanlıktan oluşan bir macundur. Bunun için milliyetçiler/ulusalcılar, millet/ulus bağını tanrı kabul ediyorlar.)

Ne var ki, milliyetin yanı sıra mabud (tapınılan tanrı) ittihaz edilen başka sosyal olgu ve kurumlar da var: Mesela devlet, mesela vatanseverlik.

Evet, millete mensubiyeti put edinip tapan laikçi (siyasal dinsizlikçi) milliyetçiler ve ulusalcılar ile, devlet kurumunu put edinen faşist zihniyetli Kemalistler, Allahu Teala’nın beka gibi sıfatlarını devletlerine ve milletlerine veriyorlar.

Ağızlarından bir kere bile Allahu Teala’nın adı çıkmaz, fakat sürekli putları olan devletin ismini zikreder, vatan lafını ağızlarından düşürmez, putları adına ona buna sataşır, onu bunu tehdit ederler. 

Osmanlı’daki Batı taklitçisi kişiliksizler, ilk döneme ait îlâ-yı kelimetillah, yani Allah’ın sözünü yüceltme davasını unutup kendi adlarını devlet-i ebed müddet safsatasıyla yükseltmeye, ırkçılık yapmaya, devleti put edinmeye başlayınca, Osmanlı yıkılıp gitti.

Özellikle devlet kurumlarına çöreklenmiş bürokratlar, faşist devlet putçuluğunu körüklemek için çaba sarfeder, faşist puthanenin şamanları ve rahipleriymişcesine yüceltilmeleri karşısında “İstemem, yan cebime koy” tavrı sergilerler.

Çünkü devlet yüceltmeciliği pratikte kendilerinin yüceltilmesi anlamına gelmektedir.

*

Yukarıda Said Halim Paşa’nın memuriyetle ilgili tespitlerini sıralamıştık.

Olayın bir de şu yönü var: Karakter, mizac ve ahlâk bakımından terörist, mafya üyesi, çeteci, kapkaççı, hırsız, tecavüzcü, katil ve soyguncu olmaya yatkın kişiler hasbelkader memur olunca, bu tür cürümlerini vatanseverlik ve devlete hizmet gibi göstererek daha kolay icra ederler.. 

Çünkü kümes tilkiye emanet edilmiş, koyun sürüsünün başına kurt çoban yapılmış, mahalleye bekçi olarak hırsız atanmıştır.

Bunların memuriyet hayatlarının sonunda, sanki işbilir tüccar imiş gibi zenginleştiklerini farkedersiniz.

Kimse onlara rüşvetçilik, yolsuzluk, hırsızlık, görev ve yetkilerini istismar suçlaması yöneltemez, minareye uygun bir kılıfı çoktan dikmişlerdir.

Yaşayışlarından zenginleşmiş oldukları belli olur, fakat servetlerini olabildiğince gizlemeye çalışırlar.

Böyleleri, şayet güvenlikle ilgili görevlerde iseler (asker, polis, istihbaratçı), vazifesini hukuka bağlı kalarak düzgünce yapan meslektaşlarını bile yıldırırlar, karakter bozukluklarını zanlı, tutuklu ve mahkumlara her türlü işkenceyi yaparak sergileme imkânına kavuşurlar, içlerindeki şeytanı ve canavarı vatanseverlik ve devlete hizmet zırhı ile koruma altına alarak her ahlâksızlığı icra ederler.

Bu ahlâksızlıkları niye yaptıkları sorulduğu zaman da “Ama bu bölücü, Kürtçü, şu FETÖ’cü, öbürü dinsiz imansız komünist, diğeri de din istismarcısı yobaz” derler.. Bir de sanki aşiret mensubuymuş gibi kan davası gütmeye kalkışır, sözde görev esnasında zarar görmüş arkadaşları yüzünden yaralanmış yüreklerini soğutmak istiyormuş gibi edebiyat paralarlar.

Dahası zeytinyağı gibi üste çıkar “Yoksa sizde de mi FETÖ’cülük, komünistlik, yobazlık, bölücülük var?” diye hesap sorarlar.

Gerçekteyse kendileri tecavüzcü ırz düşmanıdır, gözü doymaz hırsızdır, rüşvetçiliğin pîridir, cani ruhlu işkencecidir.

Durum buyken, bütün yolsuzluk ve ahlâksızlarını, bütün canavarlık ve gaddarlıklarını, bütün denaet ve şenaetlerini vatanseverlik ve devlete bağlılık boyasıyla boyayarak millete yuttururlar.

Vatanseverlik, işte bu yüzden bu ülkede ve dünyanın her yerinde her alçağın en son sığınağı olmaktadır.


DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DECCALÎ-ŞEYTANÎ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ

 



Bir yazarın, basit bir devlet ve siyaset felsefesi anlamına gelen şu ifadeleri yazmış bulunduğu görülüyor:

“Devlet ile rejim ayrı şeylerdir. Devlet cevherdir, rejim arazdır. (Elma cevherdir, elmanın tatlı veya ekşi, yeşil veya kırmızı yahut sarı, taze veya bayat, büyük veya küçük, sağlam veya ezik-çürük olması arazdır.)

“Türkiye devleti korunmalı, bugünkü rejim değiştirilmelidir.

“Devleti yıkmak kaosa, anarşiye, çöküşe yol açar; düzen veya sistemi değiştirip, yerine âdil ve hak bir düzen getirmek hem devleti, hem ülkeyi, hem de halkı güçlendirir, sağlıklı kılar.”

(https://www.milligazete.com.tr/haber/1082811/devlet-rejim-laiklik-ve-gelecegimiz)

Bu ifadeler, birçok açıdan yanlış.

Birincisi, “Devlet ile rejim ayrı şeylerdir” denilemez.

Şayet devleti, modern Batılı anlayışa göre, “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” olarak tanımlarsak ve onun ülke (vatan), millet (halk) ve siyasal düzen (rejim) unsurlarından oluştuğunu kabul edersek, devlet ile rejimin ayrı şeyler olduğunu söylememiz mantıksızlık olur.

Buradaki ilişki, ayrılık ve farklılık ilişkisi değil, küll-cüz (parça-bütün) ilişkisidir. Rejim, tek başına devlet değildir, fakat devletten ayrı birşey de değildir.

Mesela insan baş, gövde ve bacaklardan oluşur. Tek başına baş, insanın kendisi değildir, fakat insan, “baş”tan ayrı bir şey de değildir. Başsız insan olmaz. “İnsan ayrı, başı ayrıdır” denilemez. Tam aksine, böylesi durumlarda bazen parça (cüz) anılıp bütün (küll) kastedilir. Mesela, “Allah korkusundan ağlayan göze ateş dokunmaz” denildiğinde, bundan murad, insanın bütün vücududur; yoksa, diğer azaları yanıp, gözleri yanmayacak demek değildir.

*

İkinci olarak, “Devlet cevher, rejim arazdır” da denilemez.

Cisim-cevher-araz ayrımı Eski Yunan’ın varlık düşüncesinin kavramsal çerçevesi durumundadır ve Abbasîler dönemindeki tercümeler yüzünden Müslümanlar arasındaki itikadî tartışmalara sirayet etmiştir.

Cevher diye, mekânı olan varlığa ve cismin bölünemeyen en küçük parçasına demektedirler.

Merhum Aliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:

“Rivayet edilir ki, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye cisimler ve arazlar hakkındaki sözden soruldu. İmam-ı Azam, ‘Allahu Teala Amr bin Ubeyd’e lanet etsin ki, bunun hakkında insanlara ilk defa söz açtı’ dedi.”

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., s. 99.)

Bu cevher-araz kavramsallaştırması, Batı’da skolastik düşüncenin sorgulanması ile birlikte kısmen çöpe atılıp terk edilmiştir.

Günümüzün kuantum fiziği çerçevesinde ise irabda hiç mahalli bulunmamaktadır denilebilir.

Ancak, çöpe atılmış olmasaydı bile, devletten söz edildiğinde onu cevher, rejimi ise araz olarak nitelendirmek, kavramı yanlış kullanmak olurdu.

Belki devlete araz bile denilemez, çünkü devlet, “itibarî” bir varlıktır; gerçekte asıl var olan, bürokratlar topluluğudur.

*

Üçüncüsü, genelde rejimler değiştiğinde devletler de değişmiş olur.

Ülkeler oldukları yerde dururlar; değişen, onların üzerinde yaşayan toplumların hâkimiyet alanlarının sınırlarıdır.

Milletlerde ya da halklarda da nisbî bir süreklilik vardır; diyelim ki 150 yıl içinde bir milletin bütün fertleri ölüp gittiğinde ve yerlerini yeni bireyler aldığında, biz milletin varlığını aynen sürdürdüğünü kabul ederiz.

Bunun nedeni, yeni bireylerin aynı dili konuşmaya devam etmeleri, belli ölçüde aynı kurumları/gelenekleri yaşatmaları ve “kimlik” olarak 150 yıl önceki kimliği aynen deklare etmeleridir.

Yeni bir devletin kurulması dediğimiz şey ise, genellikle, insanların farklı bir kimliği ilan etme yönünde ikna edilmeleri veya zorlanmalarından ibarettir.

Mesela 1850 yılında İstanbul’da yaşayan insanlar kendilerini en genel ifadesiyle “Osmanlı” olarak nitelendirirken, 1950 yılında Türk olduklarını söylemek zorundaydılar.

1915’te kendisinin Osmanlı olduğunu düşünen insanlar, 1935’te, artık Osmanlı olarak kendilerini tanıtmalarının başlarının belaya girmesi anlamına geleceğini gördüler.

*

Türkiye’deki derin devlet mensupları için, devlet-rejim ayrımı yapmak, rejim aleyhtarlarının devlete sadâkatini sağlamak bakımından işlevsel görünebilir, fakat küresel çapta düşünüldüğünde bunun başka “kimlik” sorunlarına yol açacağını hesap etmek gerekir.

Mesela Alman vatandaşlığına geçmiş bir Türk, devlet-rejim ayrımını Almanya’da nasıl yapacaktır?..

Gerçekte, devlete sadâkat ile rejime sadâkat arasındaki sınır da belirsizdir.

Mesela Suriye rejimine göre, rejim muhalifleri gerçekte devlete isyan etmiş durumdalardı ve devletin yıkılmasına yol açacak bir faaliyetin içindelerdi.

*

Dindar geçinen, bir yandan da “Devletimi tutarım, bozuk düzen ve sisteme karşıyım” diyen uyanıkların bakış açısına göre, Suriye’deki İslamî muhalefetin Suriye devletine bağlı kalması, Türkiye ile iş tutmaması gerekiyordu.

Faşist ve devletçi bakış açısının doğal sonucu bu.

Fakat bu sözde dindar özde faşist soytarılık, bu noktada çifte standart limanına demir atar, Suriyeli muhaliflerin Türkiye için kendi devletlerine karşı “gaza getirilmiş” olmalarını isabetli bulur.

Ancak, Suriye’deki benzer “dindar soytarılar” için de, Suriyeli muhalifler, Türkiye ile işbirliği yapıp Suriye devletine karşı ayaklandıkları için “yerli ve milli” değildirler, dış güçlerin ajanı hainlerdir. Satılmış işbirlikçilerdir.

Görüldüğü gibi, denklem biraz karışık.

Doğal, çünkü devletçi zihniyet aklın ve mantığın kayıtlarından azade olmanın keyfini çıkarmaktadır. Özgürdür.

*

Türkiye’deki, Suriyelilere devletlerine isyan etme aklı veren kapıkulu mollaları, yerli-milli rejim mevzubahis olunca farklı makamdan gazel okumaya başlıyor, “Bekleyeceğiz, insanları irşat edeceğiz, bir zaman gelecek herkes Şeriat isteyecek, düzen kendiliğinden değişecek.. Aman ha aklınıza başka kötü şeyler gelmesin!.. Devletine itaat et, rahat et” diyorlar.

Ama aynı şeyi Suriye muhalefetine söylemezler. “Türkiye siyasetçilerinin, istihbaratçılarının gazına gelmeyin, insanları irşat etmekle yetinin” demezler.

Demediler.

Türk hükümetine de, “Niye onların gaza gelmesine, böylece başlarının belaya girmesine katkı sundunuz?” diye sormazlar.

Sormadılar.

*

Evet, devletçi mantıkta tutarlılık ve dürüstlük bulamazsınız.

Olayın diğer yüzünde ise şu gerçek yatıyor: Suriye’deki İslamî muhalefetin laik (siyasal dinsiz, Batı’nın müttefiki ve Kemalist) Türk devletine, ve onun gizli servisine güvenmemesi gerekirdi.

Çünkü, gerçek anlamda bir Şeriatçi değilseniz, sizin için “ahde vefa” (sözünde durma) gibi ilkelerin bir önemi bulunmaz.. “Ulusal çıkar” güneşinin karşısında onlar ilkbahar kar’ı gibidir.

Erirler.

Bir devlet için ahde vefa (sözünde durma), öncelikle, çıkardığı kanunlara evvela kendisinin tam olarak riayet etmesiyle başlar.. Mesela asla hukuk dışına çıkmaması, gizli servisi eliyle yasa dışı yollara başvurmaması, muhaliflerini yargısız infaza tabi tutmaması gerekir.

Laik (siyasal dinsiz) devlet, ahde vefasızlığın, sözünde durmamanın münafığın üç alâmetinden biri olduğunu dikkate alarak politika üretmez, çünkü bu, laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırıdır, devleti din kurallarına uydurmaya çalışma suçudur. (Bir Türk İslamı/Müslümanlığı’ndan söz edenlerin, Türkler’e özgü bir Türk Münafıklığı ve Türk Kâfirliği’nin bulunduğunu da kabul etmeleri gerekiyor.)

Muasır medeniyet yani çağdaş uygarlık, “Siyasette vefa yoktur” Makyavelist ilkesiyle politika üretir.

Ulusal çıkar, katmerli, kat kat olmuş çıkarcılık ve bencillik söz konusu olunca, herkesi satmaktan kaçınmaz.

*

Konumuza, rejim meselesine dönelim.. Genelde, devletler yıkılmadıkça rejimleri de değişmez.

Mesela Almanya İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen işgal edilmiş, Alman devleti fiilen çökmüştü. İşgalciler, o tek devletin yerine iki ayrı devletin kurulmasını kararlaştırdılar.

Ve, zannedilenin aksine, devletler ve rejimlerin dahilî güçler tarafından yıkılması olayı nadiren yaşanır.

Yıkılmayı sağlayan can alıcı vuruşu dış güçler yaparlar. Mesela, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün nedeni, Moğol istilasıydı.

Benzer şekilde Osmanlı da, başkentini işgal eden Batılı güçler tarafından yıkılmıştır.

Humeynî bile, Şah’a karşı rejimi değiştirecek bir hareketi İran içinden organize edemezdi; değişim ve dönüşümün merkezi Paris’ti.

*

Bununla birlikte, her ülkede rejim, zaman içinde az veya çok bir değişim ve dönüşüm yaşar.

Ancak bu rejim değişikliği, zannedilenin aksine, rejim karşıtları tarafından değil, bizzat rejimin sahipleri tarafından yapılır.

Sovyetler'deki Perestroika ve Glasnost böyle birşeydi.

Türkiye'de tek parti rejiminin yerini çok partili rejimin alması da, bir yönüyle dış müdahalenin, bir yönüyle de içerdeki elitlerin kararının sonucuydu.

Arap Baharı sürecinde Tunus ve Mısır'da yaşanan rejim değişikleri bile, o ülkelerde iktidar elitlerinin ya da bürokrasilerin devlet başkanlarını yalnız bırakıp rejim değişikliğine onay vermelerinin sonucuydu.

*

O nedenle, gerçekte her "rejim" için asıl tehdit, genellikle bizzat o rejimin sahipleridir.

Çünkü, rejimin helvadan putunu yapan ve insanları ona tapmaya zorlayanlar da, acıkınca yiyecek kadar işbilir ve pragmatist davranma gücüne ve imkânına sahip olanlar da, onlardır.

İşte bu yüzden, pratikte devletçilik, aynı zamanda rejimcilik anlamına gelir.

*

Olaya İslâm (ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet) açısından bakıldığında, modern devlet tanımlarının pek önem taşımadığını öncelikle kaydetmek gerekir.

İslâm’a göre, bir insan, objektif ölçülere göre muztar ve mecbur kalmadıkça, Halik’a isyan olan yerde mahluka itaat etme konusunda mazur görülemez.

Burada devlet-rejim ayrımının hiçbir önemi yoktur; itaat ancak maruftadır.. Maruf ise Şeriat’e ve akla uygun olandır. (Akl-ı selîm, sağlam akıl Şeriat’le çelişmez.. Akıl adına ileri sürülenler Şeriat’le çelişiyorsa aklın değil heva ve hevesin, insandaki hayvanî içgüdü ve eğilimlerin ürünüdür.)

Ancak insan, münkerlere müdahale konusunda gücünün yetmediği şeylerle mükellef de değildir.

Ayrıca İslâm, meşru hedeflere meşru vasıtalarla varılmasını şart koşar.. Hem amaç hem de araç meşru olmak zorundadır.

Yani İslâmî bir düzen kurma niyetiyle İslâm’a aykırı faaliyetlerde bulunulamaz.

Aynı şekilde, birileri, “Rejimi içerden değiştirmek için ona karşı takiyye yapıyoruz” kabilinden mazeretler üretemezler.

Çünkü insan, muhtemel ve müstakbel bir İslâmî rejim için halihazırda mevcut müslümanlığına zarar verecek tutumlar sergilemekle yükümlü değildir. 

Tam aksine, böylesi bir tavır haramdır.

*

“Gayenin yüceliği her türlü vasıtayı da yüce hale getirir” gibi bir anlayış Makyavelizm’e özgüdür ve modern devletlerin örtülü bir biçimde benimsediği temel bir ilke durumundadır.

Günümüzde hemen hemen bütün devletlerin gizli servislerinin çalışma biçimleri gerçekte Makyavelizm’in zaferini ilan etmektedir.

Böylece devletler, çifte standardı resmîleştirmiş bulunmaktadır.

Adeta şöyle demektedirler:

1. Devlet, hukuk içinde kalır.

2. Her devletin, hukuk dışına çıkabilecek bir gizli servisi vardır.

3. Gizli servisler tarafından yapılan hukuksuzluklar da hukuka uygun kabul edilir ve yargı konusu olamazlar, çünkü onlar devleti korumak gibi yüce bir gayeye hizmet etmektedirler.

Anlayış ve uygulama maalesef budur.

Bu yüzden, mesela ülkemizde merhum Bediüzzaman bir dizi zehirleme teşebbüsüne maruz kalmış ve kendisini güçlükle koruyabilmiştir. Merhum Es’ad Erbilî ise suikastten kurtulamamıştır.

Bu türden kaza görünümlü cinayetlerin haddi hesabı ise hiç bilinmiyor.

Faili meçhulleri ise hiç soran yok.

İşin en kötü yanını ise, bu gizli servislerin, kendi önem ve değerlerine başkalarını da inandırmak için kimi zaman mevhum bir tehdit algısı oluşturmaktan kaçınmamaları ve toplumsal bir paranoyaya yolaçmaları, bazen de provokatif faaliyetlerle tehdidi bizzat üretmeleridir.

*

İslâm’ın temel ilkelerinden birini, sözleşmelere riayet oluşturur.

Herhangi bir devletin sınırları içinde yaşayan bir kimsenin, devletten aldığı hizmetler karşılığında kendisine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, başkalarının hakkını çiğnememesi ve fesada yol açmaktan uzak durması gerekir.

Hak arama ve adalet talebi, dinini eşit ve özgür bir vatandaş olarak yaşama ideali başka birşey, "Düşmanımızın herşeyi bize helaldir, fırsat bulunca yağmalayabilirsin" şeklindeki yahudice mantıkla hak çiğneme başka birşeydir.. 

(Türkiye'de müslüman ile Kemalist eşit değildir.. Kemalist kendi ilkelerini müslümana dayatabilirken, müslüman İslam'ın ilkelerini Kemaliste dayatamaz. Hatta demokratik çerçevede müslümanın eline böyle bir hak geçse bile Kemalizm buna imkân vermez.. Kemalizme göre Kemalist ile müslüman eşit değildir, her zaman Kemalistin dediği olmak, müslüman da buna koyun gibi boyun eğmek zorundadır.. Türkiye'deki demokrasi içi boş bir kelimeden ibarettir.)

Burada muhatabın dinî kimliği değil, zımnen veya açıkça verilmiş bulunan sözler ve kabul edilmiş taahhütler önemlidir.

Mesela İslâm devleti, zimmîlere can güvenliği ve inanç hürriyetini garanti eder, buna karşılık adına cizye denilen vatandaşlık vergisini alır.

Bu yüzden, ilk İslâm fetihleri sırasında, zimmîlerle anlaşma yapılırken, “Şayet sizin güvenliğinizi sağlayamazsak, cizye ödemeniz gerekmez” denilmiştir.

*

Bir İslâm devleti, “Falanca zimmî din bilgini bizim rejimimiz için ideolojik bakımdan tehdit arzediyor, o halde onu gizlice zehirleyelim” demez, çünkü onun can güvenliğini garanti etmiştir.

“Devlet ayrı, rejim ayrı” diye ona efsun da okumaz.

Ondan, “devletçilik yapması” gibi ekstra bir ideolojik vergi de talep etmez.

Onu, ("İslam ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini" etmediği için devleti yönetme imkânından mahrum bırakmakla birlikte) devleti korumakla yükümlü görmez ve tutmaz, tam aksine, devlet olarak kendisini, onu korumakla yükümlü kabul eder.

İslam devleti "Benim nazarımda bütün vatandaşlar eşittir" diyerek Himalayalar cesametinde yalan söyleyen bir deccal (çok yalancı) rejimi değildir.


"DEĞER"SİZ LİDER KULLARI, VATANDAŞLAR, VE KÖPEKLER

 











Türk medyasının saldırgan ve ağzı bozuk tipi Fatih Altaylı, mezuniyet töreninde kılıç sallayanlar için “Bir orduya yeni katılacak askerlerin, anayasaya ve o ülkenin kurucu değerlerine bağlılıklarını ilan etmelerinden rahatsızlık duyanlar ancak köpektir” şeklinde konuşmuş.

Bundan rahatsız olan ve rahatsızlıklarını dışa vuranlar hayli fazla.. Gazeteci geçinen bu saldırgan tip büyük bir kitleye resmen hakaret etmiş durumda..

Köpek gibi havlamış.

Buna hakkı yok..

Şöyle söyleyelim:

İstiklal Marşı’nda “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” deniliyor.

Bundan hareketle birileri çıkıp sokaklarda vakitli vakitsiz ezan okuma etkinlikleri düzenleseler ve başka birileri de bundan rahatsızlık duyduklarını ifade etseler, bu rahatsızlıklarını dile getirenlere önüne gelenin “Köpekleeer” diye bağırmaları makul karşılanabilir mi?

Ezandan rahatsızlık duyanlar köpektir” diye konuşmaları kabul edilebilir mi?

*

Böyle bir durumda rahatsızlık duyulan şey ezan değildir, usulsüzlüktür, lüzumsuz, arsız ve şirret gösterişçiliktir.

Memleket gâvur işgaline uğrasa, sen de onlara karşı böyle bir eylem yapsan bu anlaşılabilir.. Fakat ülke minarelerinde ezanlar gürül gürül okunurken böyle birşeye kalkışırsan insanlar ezandan değil fakat senin görgüsüz ve küstah gösterişçiliğinden rahatsız olurlar.

(Altaylı soytarısının lafını kendilerinin Twitter'daki paylaşımından kopyalayıp yapıştırmıştık.. Daha sonra paylaşımlarında "kurucu değerler" yerine "kurucu lider" tabirini kullanmaya başladıklarını gördük. Yaş tahtaya bastıklarını anlamışlar. Ekip halinde hareket edip "organize" çalışıyorlar.. Kurucu lider dedikleri Selanikli aynı zamanda yıkıcı lider.. Osmanlı İmparatorluğu'nu, ümmetin hilafet kurumunu, İsmet İnönü'nün itiraf ettiği gibi işgalci düşman İngilizler'in desteğiyle yıktı.)

*

Birilerinin tutup bu şekilde millete kılıç sallayıp artistlik yapmalarından, gösterişçilik sanatında aşılması imkânsız bir rekor kırmalarından rahatsız olunması tabiîdir.

Yasalara bağlılık öyle kılıç sallayıp artistlik sergilemek, millete gösteriş yapmakla olmuyor..

O, görevinin başındayken belli olur.

Havlayan çokbilmiş gazeteci müsveddesinin “kurucu değer” lafına gelelim.

Kendisini çok zeki zannediyor ya, aklınca “kurucu değer” diyerek meseleyi çarpıttığında herkese sövüp sayma ayrıcalığı kazanacağını zannediyor angut.

Dangalak, açık verdiğinin farkında değil.

Bu ülkenin (devletin) kurucu değeri İslam’dı.. Şeriat’tı.

Bu, 1921 Anayasası’nda açık bir şekilde vurgulanıyordu.. Yasaların Şeriat’e uygun olması hükmü vardı.

Yine, 1924 Anayasası’nda da, “Devletin dini, Din-i İslam’dır” hükmü bir kurucu değer olarak yer almaktaydı.

İstiklal Marşı’ndaki ifadeler, kurucu değerlerin de, düşmanların da neler olduğunu ortaya koyuyor.

Sonradan birileri bu kurucu değerlere savaş açtılar.

Kurucu değerlere bağlılık göstermediler.. Tam aksine ihanet ettiler.

Kurucu değerlerden rahatsızlık duydular.

Kurucu değerlere ihanet edilmesine karşı çıkanları, Batı’dan aldıkları ithal değersizlikler hesabına “yok edilmesi gereken düşman” ilan ettiler.

Böylesi kurucu değer hainlerinin yanlış yaptıklarını söylüyoruz.. Fakat Fatih Altaylı buna razı değil..

Onlar ancak köpektir” diye konuşuyor.

Onlara köpek dememizi istiyor.

*

Bununla birlikte, kurucu değerlere ihanet edenler, kendilerini köpek olarak görmüyorlardı.

Tam aksine, eli kalem tutan çenebaz adamlarına “Osmanlı’da halk kuldu, kurucu değerleri ayaklar altına alan yeni rejim onları vatandaş haline getirdi” yollu edebiyat yaptırdılar.

Öyle miydi, bir bakalım..

Önce “kul” kelimesi üzerinde durmak gerekiyor.

Kul, “köle, hizmetçi” anlamına gelir.. Nitekim “kul-lan-ma” kelimesi bu “hizmet” durumuna işaret eder.

Emir kulu” tabiri de bunu ifade ediyor: Cansız, ruhsuz, bilinçsiz ve vicdansız bir robot gibi, verilen emir/komut doğrultusunda hizmette bulunma.

Arapça’da “kul”un karşılığı “abd”dır.. Abd da aynı şekilde “hizmetçi, köle” (birinin hizmetinde olan) demektir. (Aynı kökten türeyen “ibadet” de kelime manası itibariyle “kul oluş, kul olma, kulluk yapma” anlamına geliyor.)

Mesela Abdülmuttalib ismi “Muttalib’in kölesi” anlamına gelir.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dedesinin amcası Muttalib, yeğeni Şeybe’yi Medine’den alıp Mekke’ye getirdiğinde insanlar onu Muttalib’in kölesi zannedip böyle anmışlardı.. Sonra adı böyle kaldı, aslında ismi Şeybe’dir.

(Kelimenin Farsçası "bende".. Tevazu olsun diye başkalarının karşısında kendisinden "bendeniz" diye söz edenler, muhataplarına "Ben kölenizim/kulunuzum/hizmetçinizim" demiş oluyorlar.. İnsanlara "efendim" diye hitap edenler de dolaylı olarak kendilerinin karşısındakinin "kulu, kölesi, hizmetçisi" olduğunu tevazuan ifade etmiş oluyorlar. Merhum Abdurreşid İbrahim Âlem-i İslam adlı hatıratında, bu dalkavukça mübalağalı tevazu gösterişçiliğinin Türkler'e İranlılar'dan geçmiş bir lüzumsuzluk olduğunu söylüyor. Bu lüzumsuzluk, Osmanlı devlet geleneğinin ve İstanbul'un kibarlık budalalığının ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Nitekim Samsun'a çıktıktan sonra Erzurum'a giden Selanikli Mustafa Atatürk, oradan Padişah Vahideddin'e gönderdiği 10-15 satırlık telgrafta tam beş defa "kul, köle" anlamına gelen farklı kelimeleri kullanmış bulunuyordu.) 

Türkiye’de kul kelimesini kullanmaya meraklı birileri, Osmanlı döneminde kul olan insanların Cumhuriyet’le birlikte vatandaş haline geldiklerini ileri sürüyorlar.

Ancak, Anayasa’da “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerin bulunması ve (Tanrı’nın iradesinden bahsedercesine) “kurucu irade”den söz edilmesi, bu “kul”luk ve “vatandaş”lık meselelerinin zannedildiği kadar basit olmadığını gösteriyor.

*

Türkiye’de ne zaman bir anayasa değişikliği konusu gündeme gelse, birilerinin bir “kurucu irade” ya da “kurucu iktidar” lafına sarıldığını görüyoruz.

Bir devletin anayasasını yapma veya değiştirme, başka bir ifadeyle o devletin temel siyasal yapısını belirleme iktidarına, anayasa hukuku literatüründe “kurucu iktidar” veya “kuruculuk fonksiyonu” adı verilir.

Bazıları da bunu “kurucu irade” diye ifade ediyor.

Anayasa hukuku literatüründe kurucu iktidarın iki değişik durumda ortaya çıkabildiği ve buna uygun olarak iki tür kurucu iktidarın söz konusu olduğu belirtilmektedir: 

“Aslî kurucu iktidar” ve “tâlî (ikincil/türevsel) kurucu iktidar”.

*

Aslî kurucu iktidar, bir devletin anayasasının tümden yapılması veya yeniden yapılması sürecini ifade ediyor.

Bu durum, çoğu zaman, bir ülkenin bağımsızlığına yeni kavuşması ya da anayasal düzenin kesintiye uğraması nedeniyle bir hukuk boşluğunun oluşması hâlinde söz konusu oluyor.

Anayasal düzenin kesintiye uğramasına neden olun durumlar ise ihtilal, hükûmet darbesi, iç savaş, bölünme, yabancı işgali gibi hususlar..

Böylesi kaos ve kriz durumlarında anayasa yapımında izlenecek belirli yöntemler mevcut olmadığından, fiilî iktidarı elinde bulunduran sosyal gücün, bir aslî kurucu organ üretmesi söz konusu oluyor.

Ancak bu, “aslî kurucu iktidar”ın, mutlaka anayasal düzende bir kesintinin olması hâlinde ortaya çıkması gerektiği anlamına gelmez.

Bir ülkenin, ihtiyaçlar gerektirdiği takdirde tümüyle yeni bir anayasa yapması her zaman mümkündür.

Aksini iddia etmek, yeni bir anayasanın ancak zor kullanımını içeren kesintiler sonucunda yapılabileceği anlamına gelir.

Bu da, hukuk karşısında hukuksuzluğa ve haksızlığa üstünlük tanımak olur.  

Halkın iradesine karşı mütegallibenin ve gâsıpların iradesine öncelik vermek demek olur.

*

Aslî kurucu iktidarın ayırt edici özelliği olarak, onun ortaya çıkış biçimi değil, yeni anayasayı meydana getirirken herhangi bir pozitif (fiilen var olan) hukuk normu ile bağlı olmaması gösteriliyor.

Bu anlamda aslî kurucu iktidar sınırsız ve hukuk dışı bir vakıa olarak kabul ediliyor.

Çünkü aslî kurucu iktidar olgusu hukuk çerçevesi dışında ortaya çıkmakta, hukukun bir gereği olarak meydana gelmemekte, bunun hukukla açıklanması mümkün olmamaktadır.

Bu iktidarın sınırsızlığı da sosyolojik değil, hukukîdir.

Sosyolojik anlamda her aslî kurucu iktidar, toplumun temel siyasal değerleri ve inançlarıyla, toplumun o andaki siyasal güç dengesi gibi sosyolojik etkenlerle sınırlanır.

Ancak aslî kurucu iktidarı hukukî anlamda sınırlayan, daha önceden konulmuş bir pozitif (yürürlükte olan) hukuk normu yoktur. 

Hukuk dışıdır ve hukukî anlamda sınırsızdır.

*

“Tâlî kurucu iktidar” ise bundan çok farklı olarak, bir ülkenin anayasasının, o anayasada belirlenmiş usullere uyulmak suretiyle değiştirilmesi durumunda söz konusu oluyor.

Evet, tâlî kurucu iktidar, hukuk çerçevesi içinde ortaya çıkan birşey.

Aslî kurucu iktidardan farklı olarak, hukuk dışında ortaya çıkan birşey değil.

Ancak, laik demokrasiler açısından olaya bakıldığında, demokratik ilkeler aslî kurucu iktidarın tek ve aslî sahibinin halk olmasını zorunlu kıldığına göre, yetkisini halktan alan bir tâlî kurucu iktidarın, (hukuka aykırı olarak darbe gibi yöntemlerle, halk iradesini yok ederek ortaya çıkmış olan) aslî kurucu iktidarın anayasa değişikliği konusunda koymuş olduğu kurallara mutlaka bağlı kalmasını istemek, şeklen hukuka uygun görünse bile, gerçekte hukuku katletmek anlamına gelir.

*

Eğer “aslî kurucu iktidar”ın hukuk dışı nitelikteki anayasa yapma faaliyeti bir süre sonra meşrû ve hukuka uygun kabul edilebiliyorsa, yani burada işin başlangıcı ve yöntemi değil de sonuç önemliyse, “tâlî kurucu iktidar”ın anayasayı değiştirme faaliyetinin de sonucuna bakmak gerekir.

Hazırlanan yeni anayasa halkın tasvibini almışsa, zaten, “aslî kurucu iktidar”ın eylemi kadar meşrû ve hukuka uygun bir tasarrufta bulunulmuş demektir. Hatta bu tasarruf, hukuka, “aslî kurucu iktidar”ın fiilinden daha fazla uygundur, çünkü “tâlî kurucu iktidar”, demokrasilerin esas aldığı halk tarafından seçilmiştir, halkın iradesini yansıtmaktadır; darbeyle, halk iradesine son vererek gelmemiştir.

Böylesi bir durumda tutup millet iradesini temsil eden tâlî kurucu iktidara karşı aslî kurucu iktidara sadakat fedailiği yapmak, laik hukuku şeklen savunmak gibi görünse bile, gerçekte onu çiğnemektir.

Burası, laik, yani insan ürünü anayasa teorisinin içinden çıkamadığı, tutarlılık ve mantıklılık bakımından iflas ettiği noktalardan birini oluşturmaktadır.

*

Kurucu irade lafını kullanmak, “Kurucuların tanrısal iradesi yanında bizim irademiz solda sıfırdır, i’rabda mahalli yoktur, esamisi okunmaz” demek anlamına geliyor.

Cumhuriyet güya halkı kul (köle) ve reaya (güdülenler) olmaktan çıkarmış, vatandaş yapmış.

Hayır, bu vatandaşlık, Atatürkistlerin savunduğu şekliyle, insanları puta tapan iradesiz varlıklar haline getirme anlamına gelmektedir.

Kurucu irade dedikleri iradeye tanıdıkları ayrıcalık ve üstünlük, onu bir tanrı (rab) haline getirip tapmaktan ibarettir. (Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi, Batı’da Hristiyanlar tarafından rab edinilen ruhban sınıfının yerini laikleşmeyle birlikte parlamenterler/milletvekilleri aldı.)

İmdi, diyelim ki sen, Suriye’de yaşayan bir müslümansın, Esed ailesi gibi kurucuların iradesini “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” esas kabul etmek zorunda mısın?!

Bunu kabul ettiğin zaman, sana irade sahibi bir insan denilebilir mi?

Yoksa, kendini insanlıktan düşürüp, düşüncesiz ve iradesiz bir koyun yaptığını mı kabul etmek gerekir?

Filistinlisin, Gazze’desin, İsrail’in kurucu iradesini tartışamaz mısın?!

Onu Tanrı iradesiymiş gibi onaylamak zorunda mısın?!

*

Olaya böyle bakılırsa, Osmanlı’ya da hiç itirazda bulunmamak gerekir.

Çünkü, Osman Bey döneminde devleti kuran 400 çadırlık aşiretin de bir “kurucu iradesi” vardı.. O kurucu irade, Osmanlı Devleti’ne şekil verdi.

Osman Gazi neye karar verdiyse, aşiretin tamamının tasvibi ve muvafakatı ile yaptı.

Üstelik o, Selanikli Mustafa Atatürk’ün cumhuriyetin kuruluşu sırasında yaptığı entrika, hile ve katakullilerin benzerlerini sergilemekten uzak durdu.

Halkına yalan söylemedi, takiyye yapmadı, olduğu gibi göründü.

Zamana ve zemine göre konuşmadı.. Her zaman doğru bildiğini söyledi.

 

E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...