DEVLET KURUMUNU KUTSAL KABUL ETME VE FAŞİST ŞEFE TAPMA REJİMİ

 





Devlet kurumunu kutsal kabul etmek putperestliktir, şirktir, küfürdür.

Eğer devlet İslam’ın kabul ettiği anlamda kutsal ise, şeytaniyetle, küfürle, şirkle, sapıklıkla, putçulukla, tağutla uzlaşmayan birşey olmak durumundadır.

İslam’ın/Şeriat’ın mücessem hali olmak zorundadır.

Olmuyorsa, olamıyorsa, (İslam’a göre) kutsal değil demektir.

İslam dışı bir kutsallık anlayışına sahip olmak da şirktir.

Mesela Şamanizm gibi atalarınıza ait bir inanca göre kutsal olduğunu söylüyorsanız, ve herkesin de bu inancı paylaşmasını istiyorsanız (ve devlet de kendisinde bu inanca göre bir kutsallık bulunduğunu kabul ediyorsa), o zaman da laikliğin (yani bir başka putunuzun) içine tükürmüş olursunuz.

*

Dinsiz (dinler arasında tarafsız, yani hak din ile batıl dinler arasında bîtaraf) bir devleti kutsal kabul etmek, İslam açısından şirkin ve küfrün, sapıklığın ta kendisidir.

Devlet kutsal birşey olsaydı, kendi zamanlarındaki devletler ile ters düşen Hz. İbrahim ve Hz. Musa a. s. gibi peygamberlerin kutsala savaş açmış olduklarını kabul etmek gerekirdi.

Bu noktada, kendi devletleriye ters düşen misafir Suriyelileri de hatırlamak gerekiyor.

*

Devlet kurumunun üç öğesi bulunduğu söylenir: Toprak (vatan), millet ve rejim (siyasî organizasyon)

Devleti kuran millettir.. Bir milletin kendi elleriyle kurduğu devletini kutsal kabul etmesi, kendi yonttuğu heykele tapması gibi birşeydir.

Ya da, milletin devletin bir unsuru olması gözönüne alınırsa, bu, kendi kendine tapınma anlamına gelir.

Bu, şeytanca bir üstünlük davası gütmedir.

*

İslam’ın “devlet” anlayışı ile Batı’da geliştirilmiş olan laik-seküler “devlet” düşüncesi farklılık gösterir.

Bugün, müslüman olduğunu söyleyen birçok kişinin “devlet” anlayışı, ne yazık ki müslümanca değildir. Gâvurcadır. Hatta faşistçe..

İlhamlarını da, günümüzde hukuk fakültelerinde okutulan (Batı’ya ait) seküler-laik kamu hukuku teorisinden/nazariyatından almaktadırlar.

Bu nazariyat çerçevesinde “devlet-rejim” ayrımı yapmakta, buradan hareketle devleti, (Faşizm ideolojisi çerçevesinde) kendisine asla kusur ve hata bulaşmayan “masum” ve kutsal bir yapı olarak göstermektedirler.

*

Bunların referansı vahiy (Allah’ın Rasulü’nün tebliği) değil, referansları, Batılılar’ın geliştirmiş olduğu “nazariyat”, yani beşer kafasının ürünü teoriler..

Bu beyinleri felçli Batı taklitçileri, “Devlete sahip çıkalım, devlete söz söyletmeyelim, rejim başka, devlet başka” demenin, (gerçekte devlet, rejim demek olduğu için) pratikte, rejime bağlılık arzetmek anlamına geldiğini anlamayacak kadar budalalar ne yazık ki..

Ya da, budala görünmek işlerine geliyor.

Bu faşist demagoji ve mugalatanın mesajı şundan ibaret: 

“Devlet ayrı, rejim ayrıdır. Rejim dinsiz de olabilir, dinsizlik de olabilir. Devletin her halükârda başımızın üstünde yeri var; onu savunalım, benimseyelim. Çünkü rejim başka, devlet başka.. Mesela, diyelim ki Firavun Mısır’ında yaşıyoruz, devletimize sadık olalım, fakat rejimin kötü olduğunu da bilelim. Musa gibi kamu hukuku nazariyatından habersiz birine uyup devleti boşvermeyelim.. Yahut varsayalım ki Ebu Cehil’in Mekke’sindeyiz. Mekke şehir devletine sadık kalalım, çünkü rejim ayrı, devlet ayrı. Habeşistan gibi başka bir devlete göç edenler, Medine gibi bir başka şehir devletine gidip yerleşenler, “rejimden başka birşey olan devlet”i yıkmaya çalışan hainlerdir.. Kamu hukuku nazariyatından habersiz cahiller bunlar. Kalkmış bir de Bedir’de Mekke şehir devletine karşı savaşmışlar.. Halbuki Bedir’de devlete teslim olmalı, Ebu Cehil’in ellerine kelepçe vurup Mekke sokaklarında sürüklemesine karşı çıkmamalıydılar. Niye?.. Çünkü devlet başka, rejim başka..”

Evet, örtük mesaj, bilinçaltı mesaj bu..

*

Gaston Bouthoul şöyle diyor:

“Bütün totaliter rejimlerin ortak yönleri şuydu ki bunlar kendilerini, insanlığın bütün tarihsel evriminin nihai sonucu olarak tanıtıyorlardı. … Onlar, kendileri ebedî olsunlar istiyorlardı. Örneğin Hitler Üçüncü Reich’ın [Nazi Almanyası'nın] kesin olarak en azından ‘bin yıl için’ kurulmuş olduğunu söylüyor; Mussolini de İtalya’nın ebediyen faşist kalacağını her fırsatta tekrarlıyordu.”

(Gaston Bouthoul, “1914’ten Sonraki Siyasî Doktrinler”, Gaetano Mosca, Siyasî Doktrinler Tarihi içinde, çev. Semih Tiryakioğlu, 2. b., İstanbul: Varlık Y., 1968, s. 323.)

Fukuyama’nın Amerikan demokrasisi ve piyasa ekonomisi hesabına “tarihin sonu”nu ilan etmesi böylesi bir totalitarizmden kaynaklandığı gibi, Türkiye’de 28 Şubatçıların “28 Şubat bin yıl sürecek” diye konuşmaları da aynı faşist totaliterlikten neş’et etmekteydi.

Bouthoul’un şu sözleri de adeta Selanikli Mustafa Atatürk dönemi Türkiye’sini anlatmaktadır:

“Faşizmin siyasî doktrininin vasıfları şunlardır: … Mussolini ile Hitler’in en parlak “geveze adam” örnekleri olmalarını …. Tek bir siyasi parti devleti ele geçirir ve onu canının istediği gibi yönetir. Partinin ne içinde, ne dışında hiçbir muhalefeti hoşgörmez. Parti askerî tipte bir disipline, bir hiyerarşiye ve bir teşkilatlanmaya tabidir. …

“… Faşizm … hemen hemen peygamber gibi bir şef teorisi kurmuştu. Eskiden [Avrupa’da] mutlakçı kral, Tanrı ile millet arasında bir aracıydı. Faşizm, formülünü Hegel‘de buldu: Şef (en yüksek yönetici, Duce ya da Führer) millet ile kader‘in bir çeşit hipostazı (uknum’u [asıl temeli]) anlamına gelen– Tarih arasındaki aracı idi.

“… bir mistik doktrin kuruldu. Şef hem kendi zaferi, hem de milletin onu bu makama yükseltişi dolayısiyle kutsallaştırıldı.…

“… [laik-seküler anlayışla] hukukun ve ahlâkın yaratıcısının devlet olduğunu savunuyorlardı. Bu hal onu [Faşizm’i] hem … dinler, hem de insan hakları ve tabiî hak doktrinleri ile çatışma haline koyuyordu.

Faşizme göre insanların hakları, devletin onlara verdiklerinden ibarettir. … Onun otoritesine ne maddî ne manevî hiçbir sınır yoktur. Vatandaşların malı da canı da onundur [dilerse öldürür, malını gasbeder]. Hiçbir müktesep (kazanılmış) hakka saygı göstermez, [kendisine dalkavukluk dışında] hiçbir düşünce ve söz hürriyetini hoş görmez. Muhalifler hain ya da cani sayılır. [Farklı görüşlere ancak, “Ama devletime bağlıyım (yani bürokrasisi ve siyasetçisiyle mevcut iktidara biat ettim)” şeklinde bir cümle eklenmesi kaydıyla bir ölçüde müsamaha gösterilir].

“… iktidardaki parti de, insanlar ile nesneleri, ne pahasına olursa olsun bu ideolojiye boyun eğdirmek ister. …

“Tarih, emperyalizmin [güçlü devletler için, uluslararası ilişkilerin doğasından kaynaklanan] normal bir sonuç olduğunu gösterir. … Faşizm, bu sorunu tersine çevirdi: Emperyalizm için gerekli araçlara sahip olmadan, bunu gütmek azminde olduğunu söyledi …

“Faşizmin siyasi hasımlarına ve kendisinden sempatisini esirgediğinden şüphelendiği [ideolojik] azınlıklara karşı olan davranışı … onlara seslerini duyurma imkanını vermemekle işe başlar, basınlarını ortadan kaldırır, … her türlü söz hürriyetini yok eder. Gammazlığı, casusluğu teşvik eder [hedef şahısların eski arkadaşları ve akrabaları bile casus olarak kullanılır], baskının bütün geleneksel biçimlerini uygular. … ilkin bunlar aşağılatıcı bir muameleye tabi tutulur; sonra bu, derece derece şiddetlenerek öldürmeye … kadar varır.”

(Bouthoul, s. 323, 329, 330, 332-3, 335-6.)

Bouthoul’un sözünü ettiği “faşist şefin kutsallaştırılması” ritüeli Türkiye’de “Olmasaydın olmazdık” mistisizmi ve kaderciliği ile Selanikli Mustafa Atatürk için sergilenmektedir.

Şu anda dünyada eşi benzeri bulunmayan, bütün dünyayı bize güldüren bir abartı ve mübalağa ile.

Buradaki mistisizm İslam tasavvufu gibi "hakikat"e dayanıyor değil, putperestçe.. Kadercilik de İslam'daki gibi "insanın iradesini ve sorumluluğunu" tanıyan bir kadercilik değil, bütün bir milleti tüm devlet görevlileri, subayları ve aydınlarıyla birlikte hayvan sürüsü gibi iradesiz ve aciz sayan bir puta taparlık.

Şirk. 

Faşist putperestlik mistisizmi ve kaderciliği.

*

Faşizme göre insanların haklarının, devletin onlara verdiklerinden ibaret olmasının sonucu da, devletin vermediği ve onaylamadığı bir hak anlayışı ve talebi içinde olmanın devlet düşmanlığı ve ihanet olarak nitelendirilmesidir.

Evet, faşist devlet, herkesi resmî ideolojinin temel esaslarına iman etmeye zorlar.

Türkiye için konuşmak gerekirse, vatandaşlık haklarını kâmilen kullanmak, mesela yönetilen değil aynı zamanda yönetici olmak isterseniz, Atatürk milliyetçiliği ve laikliği idelojileri karşısında boyun eğip itaat göstermek, laikliğe iman ettiğinizi, rejimin kelime-i şehadeti olarak yeminlerde söylemek zorundasınızdır.

Aksi halde ikinci-üçüncü, hatta beşinci sınıf insan olarak tedirgin bir biçimde yaşamak zorunda kalırsınız.

Birinci sınıf vatandaşlar canları istediğinde sizi tehdit eder, “Gerekirse silah bile kullanırız" diyerek emirleri altındaki medyaya manşet attırırlar, millete hizmet etsinler diye silahlandırılmış ve bol maaşla cepleri doldurulmuş silahlandırılmış memurlar İsrail'e değil (28 Şubat'ta olduğu gibi İsrail'in emriyle) millete ve milletin seçtiği hükümete kılıç sallar, başkent sokaklarında tank yürütürler. 

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle hutbe okutacaksa, büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde (Ki Atatürk döneminde devlet tarafından yazdırılmıştır) Rum Suresi’ni açıklarken dile getirdiği şu gerçekleri cemaate duyurabilir:

 “Bununla beraber insanlara bir keder dokunduğu zaman her şeyden geçerek Rablerine yalvarır, dua ederler; sonra tarafından bir rahmet tattırıverdiği zaman da bakarsın onlardan bir kısmı tutar, O Rablerine ortak koşarlar.” (Rum, 30/33)

33-Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar.” Nitekim Çanakkale, SakaryaAfyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için haydin yaşayın, zevk edin bakalım yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır. Dünyada sebepler yok değildir. Fakat egemenlik, sebeplerin değil, Allah’ındır. Allah izin vermeyince hiçbir sebeple yaprak bile oynamaz. Böyle olduğunu fıtrat bilir, onun için sıkıştığı zaman Allah’a yalvarır.

Evet, merhum Elmalılı Hocaefendi (Gerçek hocaefendi vatandaş, cübbesi kendisinden daha değerli şovmen tip değil), müşrikler için, "Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar" diye yazmış bulunuyor.

Ne zaman?

AK Parti iktidarında değil, Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk'ün şapka için adam astırdığı vahşi ve gaddar diktatörlüğü zamanında.

Türkiye tarihinin en karanlık çağında.. 

*

Merhum Elmalılı Hocaefendi bu gerçeği dostlar alışverişte görsün hesabı bir defa yazıp geçmiş mi, konuyu kapatmış mı?..

Hayır!.. Neml Suresi'nin 91-93'üncü ayetlerini tefsir ederken de şunları söylüyor:

"Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ihlas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar."

Kim için söylüyor bunları?

Kendi zamanındaki adam müsveddeleri için..

En karanlık, en vahşi çağda..

Merhum Elmalılı Hocaefendi bu gerçekleri bir şapka için insanların ipte sallandırıldığı "çılgınlık ve akıl dışılık" döneminde yazdı. 

Yaz kış gerekli olan çorap için bile değil, şapka için adam asılan "akıl dışılık" çağında.. Üstelik çorabın alternatifi yok, şapkanın varken.

O bu gerçekleri herşeyi göze alıp yazmışken, Diyanet İşleri Başkanlığı da o dönemde bu ifadeleri sansürlememişken, artık bugün Diyanet, cami minberinden, merhum gibi gerçekleri açıkça söyleyip milleti "şirkten kurtuluşa" çağırmalı, Türkiye'de gerçek bir "din ve vicdan hürriyeti" bulunduğunu ispatlamalıdır.

İşte asıl "millî mücadele, kurtuluş ve direniş hareketi, özgürlük davası ve inkılapçılık" budur.

Yoksa, camiye Selanikli propagandası yapmak için giden provokatör müşriklere aldananların vebali, Diyanet'in ve Diyanet'e hükmeden siyasetin üzerinde kalacaktır.

Diyanet'in siyasetin vesayeti altında olduğunu biliyoruz, fakat siyaset, şayet "vesayet altında" değilse, bunu, merhum Elmalılı Hocaefendi'nin dile getirdiği şirkten ülkeyi temizlemeye çalışarak ispatlamalıdır.

Yok vesayet altındaysa, buna gücü yetmiyorsa, o zaman da bu gerçeği dürüstçe ifade etmelidir.

*

Türkiye, ilkçağa özgü putperestliğin son kalesi olduğunun düşünülmesine sebep olacak manzaraları hak etmiyor. 


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN İBADETE KARIŞTIRILMASI ANAYASAL SUÇTUR.. ANAYASAL DÜZENİ YIKMA GİRİŞİMİDİR

 



Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Selanikli Mustafa Atatürk'ün ismine cuma hutbelerinde yer vermesi, anayasal suç işlemesi anlamına gelir, çünkü laiklik ilkesine aykırıdır.

Laiklik gereği devlet işleri ile din işleri birbirine karıştırılamaz.

Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda ne yerlerin ve göklerin yaratıcısı Yüce Rabbimiz Allahu Teala'nın adı geçiyor, ne Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in adı, ne de dinimiz İslam'ın ismi.

Fakat Selanikli'nin adı geçiyor.

*

Cuma hutbesi, cuma namazının, ibadetin bir parçasıdır.

İbadettir.

İbadete Selanikli Mustafa Atatürk karıştırılamaz.

Bu, laikliğe aykırıdır.

Nedir yani, rakı müptelası, dans ve vals tutkunu, aşk hayatının zenginliğiyle maruf Selanikli, Kur'an'da adı geçen bir peygamber mi?!

Ya da Mehdi gibi Rasulullah s.a.s. tarafından "geleceği müjdelenmiş" salih bir zat mı?!

*

Anayasal açıdan durum bu olduğu gibi, İslam açısından da Selanikli'nin isminin hutbede anılması caiz değildir.

Haramdır.

Çünkü adamın küfrü (müslüman olmadığı), kendi sözleriyle sabit.

Bu bilindiği için, devlet erkânı bunun cenaze namazını bile kıldırmaya gerek görmemişler, kızkardeşi Makbule Hanım'ın feryad u figan koparıp ayak diretmesi sonucu öylesine bir namaz kıldırmışlar.

Cenazesinin cami musallasına gitmesi diye bir durum yaşanmamış.

Çünkü devlet erkânı o adamın camiyle, cemaatle, namazla, imanla, İslam'la alâkasının bulunmadığını biliyor.

Kardeşi ölen acılı ve kederli Makbule Hanım'ın gönlü olsun diye, öldüğü binada, oradaki hazıruna, mizansen kabilinden bir cenaze namazı kıldırmışlar.

Tabiî camiye götürmeden.

Şimdi tutturmuşlar "Hutbede Selanikli'nin adı anılsın da anılsın"..

Bunu ne İsmet İnönü istedi, ne Celal Bayar.

Sırf çıngar çıkarmak için "Atatürksüz hutbe"yi büyük bir millî mesele yapan, adeta iç savaş gerekçesi haline getirenlerin, "Alçaklar, Atamız'ın naaşını camiye götürmemişler" diye dertlendiklerine hiç şahit oldunuz mu?!

Ah sefil hokkabazlık, sen dünyada Türkiye'de olduğundan daha fazla nerde baş tacı edildin!

*

Evet, Selanikli'nin adının ibadete bulaştırılması haramdır.

Bunu yapan, haram iş işlemiş olur.

Helal kabul eden ise kâfirdir.

Bundan sekiz yıl önce, dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman, "Anayasa'da laiklik diye bir ifadenin yer alması şart değildir" dediği için acayip bir tantana koparılmıştı.

Hayır, "Anayasa'da İslam ibaresi geçsin" demiyordu. "Anayasa'da laiklik, tarifi yapılmadan geçmesin" diyordu.

Bazılarına göre, Anayasa'nın diğer maddeleri zaten laikliği anlam olarak içeriyordu, dolayısıyla tanımına gerek yoktu.

Ancak, bu mantığa göre, tanımı gibi ismine de ihtiyaç kalmamaktaydı.. İsminden bahsetmek boş gevezelik haline gelmekteydi.

Dolayısıyla, savundukları mantık gereği Kahraman'a, "Haklısın, bunu düşünememiştik, bize bunu hatırlattığın için teşekkür ederiz" demeliydiler.

Demediler..

Hakaretin, tehdidin, aşağılamanın, şirretliğin, arzızlığın, saldırgan dilin bini bir paraydı.

*

O süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan da topa girmiş, sanki Kahraman böyle birşey demiş gibi, "Anayasa'da İslam'ın geçmesine gerek yok" diye konuşmuştu.

Şimdi, 30 Ağustos Zafer Bayramı bahane edilerek kopartılan "Cuma hutbesinde Selanikli'nin adı niye geçmedi" şeklindeki hayasızca akının durdurulması için ortaya çıkıp "Hutbede Selanikli'nin adının geçmesine gerek yoktur, bu bir ibadettir" diye bir açıklama yapmalıdır.

Şimdi değilse ne zaman?!

Ve bu açıklamayı sen yapmayacaksan kim yapacak?!

*

Aslına bakılırsa, Diyanet'in böyle 30 Ağustos Zafer Bayramı konulu hutbe hazırlatması da yanlıştır.

Bid'attir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Bedir Zaferi'nin yıldönümleri münasebetiyle benzer hutbeler okumuş mu?!

Dört Halife döneminde "Mekke'nin fethinin yıldönümü" filan diye hutbe okunduğu hiç görülmüş mü?!

Hutbede İslam'ın esasları anlatılmalı, dinî bilgi verilmelidir.

Devlet, zaferlerini zaten âlâ-yı vâlâ ile kutluyor, Diyanet kendi işine bakmalıdır.


TÜRKÇÜLÜK MÜ, TÜRKLÜKÇÜLÜK MÜ? MİLLİYETÇİLİK Mİ, TÜRKLÜKÇÜLEŞMECİLİK Mİ?

 






Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136; Şeybânî, Şerhü Siyeri’l-Kebîr, 1, 90.



Türkiye’de “Türk olmak” değil, “Türküm demek” önemli olduğu için, Türkçülükten değil, Türklükçülükten söz etmek gerekiyor.

Selanikli Mustafa Atatürk niye “Ne mutlu Türk’e!” dememişti de “Ne mutlu Türküm diyene!” demişti?

Niye?

Belki de bu yüzden Türkiye’de gerçek, has halis Türkler genelde mutsuz, Türküm diyen bilumum “sonradan görme ya da sonradan olma” ve de “beyaz” Türkler gayet mutlu.

Sarı saç mavi gözlüler daha da mutlu.

Türküm diyor ve mutlu oluyorlar.

Mesela Türk’ün karşısına Tekin Alp takma adıyla çıkan “çakma Türk, korsan vatansever” yahudi Moiz Kohen “Türküm” demiş ve mutlu olmuştu.

Buna karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi Türkler, Türk oldukları için bu vatanda mutsuzluk, elem ve keder yaşadılar.. Gam ve gussaya garkoldular.

Evet, Türkçülük başka, Türklükçülük başkadır.

*

Türkçülük; paracılık, menfaatçilik, kumarcılık, içkicilik, türkücülük gibi bir tutkudur.

Türklükçülük ise bir ideolojidir.

Türkiye’de gevezelik panayırında Türk-çülük adı altında satışa sunulan laf salatası da bir ideoloji olma iddiası taşıdığına ve ayrıca Türk olanları değil de Türküm diyenleri önemsediğine, “sonradan görme/olma Türkümsü”lere “daha Türk” muamelesi yaptığına  göre, nüfus kaydındaki adını Türklükçülük olarak tashih ettirmelidir.

Türkiye’de Türkçülük olsaydı, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Elmalılı Hocaefendi el üstünde tutulurdu.

Fakat Türkiye’de Türkçülük değil Türklükçülük lüpçülüğü hakim olduğu için, yahudi Moiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin en mutlu adamlarının başında geliyordu.

Türkiye’de Türkçülük yok, “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek Türklüğün cılkını çıkaran Türklükçülük vardır.

İşin tuhafı, Türkiye’deki Türkçüler ya da Türk milliyetçileri neyi savunduklarının farkında değiller.. Türkçü olmakla Türklükçü olmak arasındaki farkın bilincinde oldukları bile söylenemez.

Neyi savunduğunu, neye inandığını bilmeyen bir ezberci şaşkınlar hamulesi..

*

Bir başka şaşkınlık ya da garabet ise, Anayasa’da “Atatürk milliyetçiliği” tabirinin geçiyor olması.

Marx’ın sağ kolu Engels, ustasının sosyalizm anlayışını, bilimselliği kaşla göz arasında yankesici ustalığıyla gasbetmek suretiyle “bilimsel sosyalizm” olarak adlandırmıştı.. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı hazırlayan hukukçu müsveddelerinin hepsini topladığınızda zekâ ve beceriklilik bakımından bir Engels etmiyor olacaklar ki, milliyetçiliklerine “bilimsel milliyetçilik, ilmî milliyetçilik, irfanî milliyetçilik” filan gibi havalı ve artistik bir isim takmayı becerememişler, skolastik zihniyetin hortlaması anlamına gelen bir gericilik ya da irticacılık ile (Selanikli’ye skolastizmle bağlı) bir Atatürk milliyetçiliği icat etmişler.

Demek ki milliyetçilik, adamına göre değişen birşeymiş.. Ortak bir anlamı, sabit bir zemini yokmuş.

Milliyetçilik Selanikli Mustafa Atatürk’te başka, İsmet İnönü’de başka, Fevzi Çakmak’ta başka, Alparslan Türkeş’te başka olabiliyormuş.

Dolayısıyla millet fertlerinin her birinin de kendi kafasına göre bir milliyetçilik icat etmesinin mümkün olduğu sonucuna varmak gerekiyor.

Mesela Çemişgezekli nalbant Hasan Usta’nın başı kel değil, o da bir milliyetçilik icat edebilir.

Böyle olunca millet arasında “Yok senin milliyetçiliğin daha iyi, yok benimki daha iyi, benimki daha taze, seninki bayat, benimki son model, seninki Nuh nebiden kalma” diye tartışma çıkabilir.

O halde bu noktada çare, millete “kayıtsız şartsız hakimiyetsizlik” ve “efendilere kölece itaat” dayatmak, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmayı yasaklamak, “Milliyetçi olacaksanız onu da size biz efendileriniz öğretiriz lan.. Vıdı vıdı edip durmayın, kafa şişirmeyin!” demek.

Bunu da yapmışlar “netekim”.. Anayasa’ya Atatürk milliyetçiliği kayıt ve şartını eklemişler.

“Sizin kafanız milliyetçiliğe basmaz, Selanikli ne dediyse o” diye göklerden değilse de Ankara semalarından “ilke ve inkılap” indirmişler.

*

Atatürk milliyetçiliğinden kastedilen, Selanikli Mustafa Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı.

Bununla birlikte, kavrama literal/lafzî çerçevede anlam verildiğinde, onu “millet yerine Atatürk’ü eksen alan milliyetçilik” olarak da anlamak mümkün.

Evet, millet milliyetçiliği (milleti baz alan, millet eksenli milliyetçilik) değil, Atatürk milliyetçiliği..

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ü milliyetçiliği şöyle tanımlıyor: “Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı.”

Demek ki milliyetçilik, “millet” limanında demir atmış değil, seyahate çıkıp “ülke” okyanusuna açılabiliyor.

O halde, “ülke” okyanusunda dolaşırken Atatürk adasına da uğrayabilir.. Tanımı buna müsait.

Dolayısıyla, “Atatürk milliyetçiliği” kavramı, lafzî bir yaklaşımla (ve/veya sözlük anlamıyla) “Maddi ve manevi açılardan Atatürk’ü ve Atatürk’ün görüşlerini her şeyin üstünde tutma anlayışı” olarak değerlendirilmeye açık.

*

Her halükârda Atatürk milliyetçiliğinin amentüsü şu sözden ibaret: “Ne mutlu Türküm diyene!”

“Ne mutlu Türküm diyen” Moiz Kohen durur mu, o da, 1928 yılında yayınlanan “Türk’ün Yeni Amentüsü” kitabı ile bu Türklükçülüğü (Türkçülüğü değil; Türkçülük Moiz’leri denklem dışı yapıyor), bu yeni amentüyü şerh etmiş. 

Ne mi söylemiş?

Mesela şunu:

“Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden eden Mustafa Kemal'e, o'nun cengaver ordusuna, yüce kanunlarına, savaşçı analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim.”

Herifin imanı sağlam.

Türkiye için ahiret günü olmadığına, devletin bekasına, ebed-müddetliğe inanıyor.

Ha, bu palavralar İslam nokta-i nazarından küfre ve cehalete, pozitif bilimler açısından ise zır cahilliğe karşılık geliyormuş, dert değil, sonuçta bu “eski amentü” değil, “yeni amentü”.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”se de, kayıtsız ve şartsız değil, ilim ancak Moiz Kohen’lerin müsaade buyurdukları yerlerde mürşit.

*

Aslına bakılırsa, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü, dinlere özgü bir anlayışı yansıtmaktadır.

Çünkü, “Ne mutlu Türk’e!” denilmiyor.

Eğer bir Yahudi, Ermeni, Süryani ya da Rum “Türküm” demekle Türk olabiliyorsa, Türk olmak, müslüman olmak gibi bir dinî işlem haline gelmiş olur.

Kendini Türk hisseden herkes Türktür” şeklindeki (galiba Türkeş tarafından da seslendirilmiş olan) palavra da aynı durumda.

Kendini Napolyon, Mehdi, peygamber vs. hissettiğinde sana “Aferin lan, madem böyle hissediyorsun, demek ki öylesin” demiyorlar, duruma göre Bakırköy’de misafir ediliyorsun.

Fakat bu cennet vatanda Bakırköylük bir ideolojik söyleme düşünce harikası muamelesi yapılabiliyor.

Bir toplumda herkes az birazcık Bakırköylük olunca kim kimi Bakırköy’e gönderecek?!

*

Hissetmekle birşey olunsaydı, kendisini hekim hisseden hekim, mühendis hisseden mühendis olurdu.

Sanatçı hisseden sanatçı, edebiyatçı hisseden edebiyatçı, lider hisseden lider, zekâ küpü hisseden de dahi olurdu.

(Ki insanoğlunun, kendisini dünyanın en zekisi sanma gibi bir meziyeti var.. Akıllar pazarda satışa çıkarılmış herkes yine kendi aklını seçmiş derler.. Tipini beğenmeyip estetik ameliyat olan çok da aklını beğenmeyip başkasından akıl isteyen pek yok.)

Şu işe bak, kendini Türk hissediyorsun ve Türk oluyorsun..

Peki ABD, İngiltere, Fransa vs. vizesi için konsolosluklara başvurduğunda “Ben kendimi Amerikalı hissediyorum, İngiliz hissediyorum, Fransız hisssediyorum” diyebiliyor musun?!

*

Evet, milliyetçilik, (özellikle de bugün Türkiye’de anlaşıldığı biçimiyle) ırksal kökenin bir dine dönüştürülmesidir.

Fakat bu dinsellik ne Türkiye’ye özgüdür ne de ilk başlangıç noktası bu topraklardır.. Fransız Devrimi ile başlamış ve dünyanın başına bela olmuştur.

Milliyetçilik, Fransa’da (masonların da katkısıyla) kazandığı bu dinsel karakteri yüzünden, paradoksal olarak hem laikliğe aykırıdır, hem de laikliğe muhtaçtır.

Çünkü milliyetçiliğin ‘devlet’i ele geçirmesi ancak, gerçek ve/veya hak dinin devletten ayrı tutulması ve kendisinin yapay (uyduruk ve batıl) bir din olarak onun yerini doldurmaya kalkışması ile mümkün olabilir.

Laiklik sayesinde gerçek dini tasfiye eder, yerine kendisi oturur.

Bununla birlikte aynı milliyetçilik, laikliği benimseyenlerin temel argümanı açısından savunulamaz birşeydir: Devlet olarak, farklı dinlere mensup vatandaşlar arasında ayırım yapmamak için dinler arasında tarafsız oluyorsan, farklı etnisiteler arasında da tarafsız olman, herhangi bir ırkı öne çıkarmaman gerekir.

Ancak, laik zihniyetliler, (hele bir de Atatürk milliyetçisi olunca) akıl denilen nimeti bozuk para gibi harcayıp idrak bakımından tam takır kuru bakır hale geldikleri için, “Ama bu vatanda falanca ırk mensupları çoğunlukta, onlara ayrıcalık tanınması gerekiyor” diyeceklerdir. 

İdrak fukaralığı gibi kronik bir hastalıktan muzdarip oldukları için, şöyle bir soruyla karşılaşabilecekleri hiç akıllarına gelmez:

“O zaman, bir toplumdaki yüzde 99’luk müslüman kitle ile yüzde 1’lik yamalı bohçayı nasıl aynı kefeye koyabiliyorsunuz?!”

(Devletin laiklik hizmetleri sayesinde bugün bu yüzde 99’luk oran belki 80’lere, 70’lere filan düşmüş olabilir, bilemeyiz.. Aslında Lozan’da İngilizler’in istediği, oranın 100 yıl içinde sıfıra indirilmesiydi.. Kâzım Karabekir’in hatıratında anlattığına göre, Selanikli Mustafa Atatürk ile has adamları bir ara millete Hristiyanlığı da şapka gibi bir devrim olarak dayatmayı düşünmüşler.)

*

Milliyetçiliğin bir din haline getirilmiş ve “Atatürk milliyetçiliği” parantezine hapsedilmiş olmasından dolayıdır ki, bu ülkede resmî kurumlarda, herşeyi işiten ve bilen Allahu Teala’ya “Ey bugünümüzü sağlayan Ulu Allah!” diyerek yakarılması laikliğe aykırı görülürken, cesedi mezarında çürümüş, kendisine bile faydası olmayan, kimseye cevap veremeyen bir ölüye, sanki duyuyormuş, her yerde hazır ve nazırmış gibi “Ey bugünümüzü sağlayan şahıs!” diye seslenilmesinin zorunlu bir ritüel olarak insanlara dayatıldığına şahit olunabiliyor(du).

Ve bu ritüelin “hayatta en hakiki mürşit ilim” açısından hurafe, safsata ve palavraya karşılık geldiği, batıl dinlere ve putperestliğe özgü dinî bir mahiyet taşıdığı gözardı edildi.

Üstelik, ilkçağdaki “tanrı-kral” kültünün modern bir formda yeniden üretilmesi esasına dayanan irticaî bir hareket olduğu dikkatlerden kaçırıldı.

Firavunların kendilerini putlaştırmaları, salt kişisel “dangalaklık”larından kaynaklanmıyordu, aynı zamanda, onlara tapınmaya hazır “devlet görevlileri”ndeki “sınırsız yalakalığın, köle ruhluluğun, şahsiyetsizliğin ve onursuzluğun” ürünüydü.

Bu putperestlik türünün biraz daha inceltilmiş, rafine ve imbikten geçirilmiş biçimi, liderlerin “dokunulması bile ibadet olan” seçilmiş kişiler haline getirilmesidir.

Ve, Firavunluğa meyilli olan liderler, böylelerini, yüzlerine tükürüp yanlarından kovmak yerine, “İstemem, yan cebime koy” politikasıyla ödüllendirirler.

*

Evet, milliyetçilik, laiklik (siyasal dinsizlik) sayesinde gerçek dini tasfiye etmekte, yerine kendisi oturmaktadır.

Mesela Türkiye’de geçmişte yaşanan, yapılmak istenen tam da budur.

Bu gerçeği Lapidus şu şekilde dile getiriyor: 

Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” 

(Ira M. Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)

Evet, Meşrutiyet’in Türkçülüğü, Cumhuriyet döneminde Kemalizm/Atatürkizm tarafından yeniden yoğuruldu ve “Atatürk milliyetçiliği” adı verilen yeni bir biçime ve görünüme kavuşturuldu.

Böylece Türkçülük, Türklükçülük haline geldi.

Türklükçülük (Atatürk milliyetçiliği), Lapidus’un ifade ettiği gibi “Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılan” bir muhtevaya sahipti.

Moiz’lerin en hızlı Türk milliyetçisi (Türklükçü) olmalarının nedeni de buydu, yeni Türk milliyetçiliği Türkler’e beleşten “İslam’dan uzaklaşma” iksiri sunuyor, hatta bunu zorla içiriyordu.

*

Bununla birlikte, milliyetçiliğin dinin yerini alması durumu ne sadece Türkiye’ye özgü ve ne de sadece Türkler’in başına gelmiş olan bir musibet.

Çağımızda neredeyse her kavim bu beladan payına düşeni almış durumda.

Nitekim Wallerstein, milliyetçiliğin yaşadığımız devirde dinin yerini almış bulunduğuna şu şekilde işaret ediyor:

“Çağdaş dünyada ırk, tek uluslararası statü grubu kategorisidir. En azından MS. 8. yüzyıldan beri bu rolü oynayan dinin yerini almıştır.”

(Immanuel Wallerstein, “Bağımsızlık Sonrası Siyah Afrika’da Toplumsal Çatışma: Yeniden Değerlendirilen Irk ve Statü Grubu Kavramları”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, 2. b., İstanbul: Metis Yayınları, 1995, s. 252.)

Benzer şekilde Balibar da, kişinin kendisini “evindeymiş” gibi düşünmesini sağlayan devlete aidiyet ve bağlılık duygusunun oluşmasını Machiavelli’de olduğu gibi “zor”a ya da Gramsci’nin dediği gibi “eğitim”e ve iknaya bağlayamayacağımızı öne sürerek, ulus-devletin (milli devletin) etkililiğinin en derindeki nedenlerinin bulunması için, vatanseverlik ile milliyetçiliği “bir din” saymak gerektiğini belirtir. (Etienne Balibar, “Ulus Biçimi: Tarih ve İdeoloji”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, s. 120.)

Demek istediği şudur, zorla ya da eğitimle devlete aidiyet duygusu oluşturamazsınız, bu duygunun insanın içinden gelmesi gerekir, bunu da din haline getirilmiş ya da dinin yerini almış milliyetçilik sağlayabilir.

Bu, Mussolini’nin (daha önce de Hegel’in) savunduğu şekilde devletin tanrılaştırılması, putlaştırılmasıdır.

Faşizmdir.

*

Berkeley, Stanford ve Michigan gibi üniversitelerde dersler vermiş olan sosyal bilimci Hayes, Balibar ve Wallerstein gibi isimlerin dikkat çektiği olguyu, “Nationalism: A Religion” (Milliyetçilik: Bir Din) adlı bir kitap yazarak daha güçlü ve açık bir biçimde dile getirmiş durumda.

Evet, Hayes, Türkçe’ye de çevrilmiş olan bu kitabında, bir sosyolog olarak, çağımızda milliyetçiliğin bir din haline gelmiş bulunduğunu belirtmektedir.

Ona göre, “Kitleler, Hristiyanlığın tarihi inanç ve uygulamasından soğudukça, onun yerine, entellektüeller tarafından kendilerine sunulan, en gözdeleri de komünizm ve milliyetçilik olan diğer cazip ikamelere meyletti”. (Carlton J. H. Hayes, Milliyetçilik: Bir Din, çev. Murat Çiftkaya, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 32.)

Yine ona göre, “İnsanoğlunun din duygusu … çağdaş kömünizmde ve özellikle de modern milliyetçilikte tezahür etmektedir”. (A.g.e., s. 36.)

Milliyetçiliğin (yerlilik-millilik davasının, ya da ulus-devleti putlaştıran devletçilik ideolojisinin) dinlerde olduğu gibi kendi ayin ve ritüellerini geliştirdiğini belirten Hayes, okullarda, stadyumlarda vs. resmî törenler sırasında okunan marşların, bu yeni dinin ilahileri olduğunu anlamamızı sağlamaktadır.

Mitinglerde, gösterilerde koro halinde yüksek sesle tekrarlanan sloganlar, okullarda öğretilen “andımız” seremonileri vs., onun yaklaşımı çerçevesinde, bu yeni din ya da putperestliğin sesli dua ve zikirlerini oluşturuyor.

Okullarda ve resmî kurumlarda hep bir ağızdan sürekli tekrarlanan ulusal antlar dinlerdeki toplu ibadet ve ayinlerin seküler biçimidir.

Ulusal/milli bayramlar, dinî bayramların alternatifi olma işlevini üstlenmiştir.

Millî kahramanlar/kurtarıcılar, milliyetçiliğin (yerlilik/millilik putperestliğinin, devletçiliğin) peygamberleri ve velileri/azizleri olarak arz-ı endam ederler.

Hitler’in Kavgamı, Kaddafi’nin Yeşil Kitab‘ı, Selanikli Mustafa Atatürk'ün Nutuk'u türünden “ulu önder / Führer” kitapları ve nutukları, putperestliğin sorgulanamaz kutsal kitaplarıdır.

Ulusal kahramanların anıt mezarları da dinlerdeki kutsal ziyaret yerlerinin ya da peygamber türbelerinin, evliya yatırlarının bir benzeri durumundadır; fakat ondan daha fazla birşeydirler, bir tür “ahiret hesabı verme” mekânlarıdırlar.

İslam’daki bayram namazlarının yerini, bu yeni putperestlikte, (eşi görülmemiş bir yalancılıkla) “ölümsüz” ilan edilen liderin anıt mezarının milli bayramlardaki “huşu”lu ziyareti alır.

İbadete/tapınmaya kendini fazla kaptıranların bu törenlerde suratlarının asıldığına, gözlerinin buğulandığına da şahit olunabilir.. İşi abartıp ağlayanlara, secdeye kapananlara da rastlanır.  

Hak dindeki Allahu Teala’nın yanılmazlığı ve sorgulanamazlığı inancı, bu putperestlikte, “kurtarıcı lider”in sorgulanamazlığı/hatasızlığı itikadına dönüşmüştür.

Peygamberlerin masumiyeti (günahsızlığı) inancının yerini de, “put liderin tanrısallığı inancının bekasına kendisini vakfetmiş” gizli servislerin (istihbarat teşkilatlarının) “dokunulmazlığı” almıştır.

En temel vatandaşlık haklarından yararlanılması için bile ön şart olarak dayatılan “ölmüş liderlerin ilke ve devrimlerine iman, sadakat ve bağlılık yemini” ise, bu yeni putperestliğin sunduğu “dünya cenneti”nin anahtarı haline getirilmiş laik “kelime-i şehadet“ durumundadır.

*

Ne yazık ki milliyetçilikteki bu dinî boyuta, ondaki dinsel mahiyete ve putperestlik potansiyeline Türkiye’de çok fazla dikkat çeken yok.

Hayes’ler, Balibar’lar, Wallerstein’lar yetiştirme bakımından güdük ve verimsiz bir toplumsal araziye sahibiz.. Lapidus’lar halimize bakıp şaşırıyor, bizdeki duyarsızlık karşısında hayretten ağızları bir karış açık kalıyor.

Türkiye’de revaçta olan, Türklükçülüğe biraz İslam sosu eklenerek ondaki dinselliğin İslam’dan geldiği intibaını verme illüzyonu ve hokkabazlığı.

Onun gerçek mahiyetine dikkat çeken isimlerin sözleri ise, bu çakma düşünürlük ve ideologluk panayırının hançeresi kuvvetli ve çenesi düşük simsarlarının bağırtı çağırtısı arasında kaybolup gidiyor.

Mesela, İslamî tefekkürün müstesna kalelerinden merhum Bediüzzaman’ın şu sözlerini fazla hatırlayan yok:

"Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ederler."

Günümüz diliyle ifade etmek gerekirse, “İslam öncesi dönemlere özgü ırkçılık, birbiriyle dayanışma içine girip yardımlaşan aymazlık, sapıklık, gösteriş ve karanlıktan oluşmuş bir karışımdır ve bunun için milliyetçiler, milliyeti, yani ırk bağını tapınılan bir tanrı kabul ederler”.

Böyle kabul ettikleri için de, herkesin kendi tanrılarına kulluk etmesini beklerler.

Onlar için, farklı bir ırka mensubiyet iddiasında bulunmak, tanrılarını yıkıp parçalamaktan başka birşey değildir, ve mutlaka cezalandırılması gereken bir suçtur.

Milliyet yani etnik köken onların tanrısı olduğu için, Allahu Teala’ya ait “kıdem ve beka” (varlığının zamansal başlangıcı ve sonu olmamak) sıfatlarını milletlerine izafe ederler.

Bu yüzden kendi milletlerinin tarihin en eski kavmi olduğunu savunur ve sonsuza kadar yaşayacağı iddiasında bulunurlar.

“Çakma Tekin Alp” som ve saf Moiz Kohen gibi, kendi milletleri için ahiret diye birşey bulunmadığına iman etmişcesine konuşurlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."