LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, DİN İSTİSMARINDA ŞERİK KABUL ETMİYOR

 





Diyanet’in 12 Temmuz 2024 tarihli cuma hutbesinin konusu FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) idi.

FETÖ, ıslah edicilik maskesi altında fesat çıkarmakla, ve dini dünya menfaati için istismar etmekle suçlanıyordu. (28 Şubat öncesi dönemde “din istismarı” suçlamasının ilk hedefi hep Erbakan oluyor, “dini siyasete alet etmek”le suçlanıyordu.)

Bir önceki (5 Temmuz tarihli) cuma hutbesinin konusu ise makāsıdü’ş-şerîa(t)” (şeriatin gayeleri/hedefleri) idi.

Fakat, tahmin edilebileceği gibi, Diyanet şeriat kelimesini ağzına almıyor ve meseleyi laik (siyasal dinsiz) devletin rahatsız olmayacağı bir zemine taşımak için “zarûrât-ı hamse” (beş zorunluluk) tabirini kullanıyordu.

Hutbede “zarûrât-ı hamse” şöyle açıklanıyordu:

“… İslam’ın gönderiliş hikmetlerinden biri de … erdemli ve güvenilir bir toplum inşa etmektir. İslam dini, böyle bir toplumu inşa etmenin yolunu bizlere öğretmiştir. Bu yol; yaratılmışların en değerlisi olan insanın canını, dinini, malını, aklını ve neslini korumaktan geçer. Zarûrât-ı hamse olarak adlandırılan bu beş temel hakka sahip çıkmak farz, hangi sebeple olursa olsun bunlara zarar vermek ise haramdır.”

Bu ifadeler aslında “makāsıdü’ş-şerîa”nın (şeriatin gayelerinin/hedeflerinin) bir ölçüde laikleştirilmesi anlamına geliyor.

*

Dini korumadan maksad, Diyanet’in hutbesinde ortaya çıkan anlamın aksine ed-Dîn’i, yani Allah indinde makbul olan dini korumaktır.

Küfür olan inançlar buna dahil değildir.

Evet, (bir MİT-CIA prodüksiyonu olarak ortaya çıkan) FETÖ, “dinler (doğrusu hinler) arası diyalog” ve (İslam ile Yahudilik sapkınlığını, Hristiyanlık dalaletini eşitleyen) “İbrahimî dinler” adlandırması gibi saçmalıklarıyla, ve (Siyasal İslam ya da İslamcılık diye isimlendirdiği) “Rasulullah sallallahu aeyhi ve sellem ile ashabının yolu”na tabi olma hassasiyetine karşı sergilediği “tenafür”le bir fesat hareketi haline gelmiş durumdaydı.

Fesadı, Şeriat’in maksatlarından “dini koruma” hedefine zarar vermesiyle ilgiliydi.

Ve bu fesada laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti uzun yıllar boyunca destek verdi.

Aynı şekilde AK Partililer de o yollarda ve yıllarda FETÖ ile beraber yürüdüler, aynı yağmurlarda ıslandı, aynı dağın yeli olarak estiler.

Bugün FETÖ’cülere şiddetli düşmanlık sergileyenlere bakın, hepsinin mazisinde bir FETÖ güzellemesi vardır.

Buna MHP’liler de dahildir.

Geçmişte FETÖ’ye daha çok “yağ” çekenler, kendilerine “iltisak” suçlaması yöneltilmesin diye daha fazla küfrediyor, daha fazla çirkinleşiyorlar.

*

FETÖ’ye yöneltilecek bir (“dini koruma” esası ile çelişen) fesatçılık suçlaması, laik (siyasal dinsiz) devlet için de varit..

AK Parti de aynı durumda..

Aynı şey, Diyanet İşleri Başkanlığı için de bir ölçüde söylenebilir.

Yine, Şeriat’in “nesli koruma” gayesi çerçevesinde baktığımızda AK Parti’nin resmen bir tür fesat merkezi haline gelmiş bulunduğunu söylemek mümkün olabilir.

İktidar partisinin ilk işlerinden biri, zinayı yasal (laik devlet indinde helal) hale getirmesi olmuştu.

Eşcinsellere bile zeytin dalı uzatıyor olmakla adeta övünüyor, bunu demokratlık ve özgürlükçülüklerinin bir alameti olarak gösteriyorlardı.

Bu marifetlerini, aile kurumuna atılan yağlı İstanbul Sözleşmesi kazığı ve o doğrultuda çıkarılan yasalar izledi.

Eksizsiz gediksiz, tam dört dörtlük bir fesat gerçekleştirildi.

Doğal olarak, FETÖ’ye diş gıcırdatan “emir kulu” Diyanet’ten buna karşı ne bir inilti, ne bir sızıltı, ne bir vızıltı, ne de bir fısıltı duyuldu.

Herşey güllük gülistanlıktı.. Adeta asr-ı saadeti yaşıyorduk..

Dombıramız yeri göğü inletiyordu.

*

Makasıd-ı şerîa denilince ilk akla gelen isim İmam Şâtıbî, ve ilk akla gelen eser de onun el-Muvafakat (çev. Prof. Dr. Mehmet Erdoğan) adlı kitabı olmaktadır.

Bu kitabı Türkiye’de (mütercimi dışında) kaç kişi okumuştur bilmiyorum, fakat ona atıfta bulunan pekçok kişinin aslında okumamış oldukları, yazılarındaki saçmalıklardan anlaşılmaktadır.

İmam şöyle diyor:

“…, akıl [akıl sahibi insan] ancak şeriatin arkasından bakar [peşi sıra gitmek zorundadır]. Dolayısıyla usûlle ilgili delillerin incelenmesi sırasında bu noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir. Ümmet, hatta sâir milletler, şeriatin [bir hukuk sisteminin] şu zarurî beş esasın korunması için konulmuş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunlar: din, nefis (can güvenliği), nesil, mal ve akıldır. Bütün ümmete [bütün müslümanlara] göre bunlar [bunların korunması], dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdendir [Bunlar, makasıd-ı şerîa(t) durumundadır]. …”

Bu beş esası ilk olarak merhum Necmettin Erbakan, 1980’li yılların sonlarından itibaren gündeme getirmeye başlamıştı.

Süleyman Karagülle ve Arif Ersoy gibi isimlerin fikir babalığını yaptığı “adil düzen” teorisi çerçevesinde bu beş maksadı “doğuştan gelen haklar” olarak adlandırıyordu

Yani temel insan hakları ya da insanın insan olması hasebiyle sahip olduğu haklar.

Ancak, konunun “adil düzen” teorisi çerçevesinde yorumlanışı bir laikleştirmeyi de içeriyordu. Fıkıh usulü çerçevesinde “dinin korunması”, ed-Din’in (İslam’ın, tevhid akidesinin) korunmasıyken, insanların hak dini benimsemelerinin önündeki bütün engellerin kaldırılmasıyken (Ki bu da ancak İslam’ın hakim olmasıyla sağlanabilir) “adil düzen”de bu hedef laikliğe paralel bir “din hürriyeti” oluyordu.

*

İmam Şatıbî, eserinin başka bir yerinde, hemen hemen bütün toplumlarda bu beş esasın hepsinin veya çoğunun korunmasına çalışılmakla birlikte bunu sadece İslam Şeriati’nin tam ve eksiksiz biçimde sağlayabileceğini belirtmektedir.

Tabiî “dinin korunması” hedefi, İslam dışı rejimlerde “rejimin, resmî ideolojinin korunması” hedefine dönüşmektedir.

Onların “İslam’ı (tevhid akidesini) koruma” gibi bir derdinin olmayacağı açıktır.. (Mesela Ayasofya’nın banisi İmparator Jüstinyen, Aryüs mezhebinden olan muvahhid hristiyanlara savaş açmıştı.)

*

Öte yandan, bu beş esas arasında bir önem sıralaması da vardır; dinin (sahih itikadın, ed-Din'in, "Allah katında"ki dinin) korunması/korunabilmesi hedefi, en önde gelir.

2000’li yılların sonlarında Hayrettin KaramanYeni Şafak gazetesinde, hatalı olarak canı koruma hedefinin dini koruma hedefinden önce geldiğini yazabilmişti. 

Diyanet’in hutbesinde de can, dinden önce zikrediliyor.. Şaşırdık mı?.. Hayır!

Şaşırmamak gerekiyor, çünkü Türkiye’de nice zamandır, ulvî değerler için canını feda edebilme anlayışının yerini, dünya ve dünyalık için bütün manevî değerlerden vazgeçme ve hatta onları satma tavrı, “millî/ulusal karakter(sizlik)” katına yükseltilmiş bulunuyor.

Karaman’a gönderdiğimiz bir e-postada, İmam’ın el-Muvafakatta iki yerde aksini savunduğunu, dinin korunması esasını en başa aldığını belirtmiştik.

Herhangi bir düzeltme yapmadı.. Halbuki, dini tahrif etmekte olduğunu anlaması ve Şeriat’in “dini koruma” maksadı doğrultusunda yanlışından dönmesi gerekirdi.

İmam’ın belirttiği gibi, cihad, dini koruma hedefi canı korumadan öncelikli olduğu için vardır; öyle olmasaydı cihad, canı tehlikeye attığı için, ehemmi mühim için harcamak olurdu.

*

Bakara Suresi’nde fitnenin (yani insanların açık veya dolaylı yollarla küfre ve şirke zorlanmalarının, hakkı tam bir hürriyetle eksiksiz bir biçimde benimseyip savunabilmelerinin engellenmesinin) katilden/öldürmeden daha kötü olduğunun belirtilmesi sebepsiz değildir.

Bu engelleme bugün camide bile yapılmakta, hutbelerde, Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti gibi Şeriat vurgusu yapan ayetler ve rejimin hoşuna gitmeyen hadîsler okunamamaktadır.

İnsanın öldürülmesi/katli salt bu sınırlı dünya hayatının kaybı demektir, ki bu er geç olacak birşeydir; fitne (dinin sahih bir şekilde anlatılmasının engellenmesi) sonucu ortaya çıkan küfür ve şirk ise ebedî/sonsuz felaket ve bedbahtlık sebebidir.

*

İslam dışı rejimlerde “Mal canın yongasıdır” fehvasınca dinin bile değil, malın/vatanın/toprağın, maddî menfaatin, çıkarın, hele de ulusal sıfatını taşıyan çıkarın (ulusal çıkarın), candan daha değerli olduğu kabul edilir; vatan/toprak için ölme keyfiyeti yüceltilir.

Kanımızın son damlasına kadar…”, “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” vs. edebiyatı bunun sonucudur.

Din, eğer uğrunda ölebiliyorsanız dindir” denilmez; o, önemsizdir.

Bununla birlikte böylesi rejimlerin, İslam için değilse de kendi küfür ve şirklerinin bekası için (Ki buna bazen devletin bekası adını verirler) tehlikeli addettikleri kişileri kimi zaman “örtülü yöntemlerle” ortadan kaldırdıkları, canlarını aldıkları da olur. 

Bediüzzaman ve Es'ad Erbilî gibi zatların zehirlenmesinde olduğu gibi. 

*

Bu rejimlerin bendeleri, Allah yolunda ölmeyi değil, küfür ve şirk namına öldürmeyi seçmişlerdir.

Bununla birlikte, “Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmasına asla izin vermek istemedikleri ülkeleri için” ölenlerin, Allah yolunda ölenlere mahsus şehadet/şehitlik rütbesine sahip olduklarını ileri sürecek kadar da istismarcıdırlar.

İşte bu, Diyanet’in hutbesinde FETÖ’ye yöneltilen din istismarı olgusuna karşılık geliyor.

Hem devletin din devleti olmasına sonuna kadar karşılar, hem de devlet için ölenlerin din için ölmüş kabul edilmesini istiyorlar.

Böylece devlet çakma din haline gelmiş, getirilmiş oluyor.

*

Türkiye’de laik (siyasal dinsiz) devlet, din istismarını da tekeline almak, din istismarı alanının yegane sahibi olmak istiyor.

FETÖ gibi grup ve cemaatlerle olan kavgasının temelinde bu yatıyor.

Laik efendiler, din istismarını devletin tekeline vermek istedikleri için “Devlet din istismarında da şerik kabul etmez” felsefesiyle hareket ediyor, kendi laik (siyasal dinsiz) zihniyetleri çerçevesinde meşru kabul etmedikleri dinî hareketlere, (onların çalışma tarzlarının Şeriat’e uygun olup olmadığına bakmaksızın) din istismarı suçlamasını yöneltiyorlar.

Onlara göre, kutsallık atfedilerek putlaştırılan devlet şerik kabul etmez, fakat teşrî (yasama, yasa yapma) hususunda Allahu Teala şerik kabul eder; kendileri bu konuda Allahu Teala’ya denktir, O’na ortaktır.

Hatta, Allahu Teala’ya kırıntı kabilinden bile bir ortaklık hakkı tanımazlar, teorik olarak uluslarının/milletlerinin (devletlerinin), pratikte ise politik ve bürokratik mutlu elitlerin “ortaksız” olduğunu, şerik kabul etmediğini ilan ederler, çünkü benimsedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) bu anlama gelmektedir.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah. 


DİYANET’İN ŞER ODAKLARI

 








TBMM’de iki yılı aşkın bir süre müşavir olarak bulundum.

Bir ara işim, TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın konuşma metinlerini ve basın açıklamalarını kaleme almak, başkaları tarafından yazılmış olanları da redakte etmekti.

[Hayır, onun Ankara’da tsunamiye yol açan “anayasa ve laiklik” konulu ifadeleri benim kalemimden çıkmadı.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nün düzenlediği "Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa" konulu toplantıda kullandığı ifadeler kendisi tarafından orada irticalen söylenmiş şeylerdi.. Konuşma metninde yoktu.

O toplantıda yapacağı konuşmanın metnini bir hukuk profesörü yazmış, ben de üzerinde bazı rötuşlar yapmıştım.

Ancak, Başkan’ın önemsiz ve kıytırık üç beş cümlesi yüzünden Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Akşener adeta çıldırmış, dişlerini gıcırdatarak “laik cihat” için kılıçlarını sıyırmış, öfkeden kan oturmuş gözlerini belerterek sövüp saymaya başlamışlardı.

Kana susamış bir Atatürkist vampir olarak CNN TÜRK canlı yayınına bağlanan CHP Grup Başkanvekili Engin Altay da “Laikliği korumak için kan da dökülür. Bakın ben ne dediğimi bilerek konuşuyorum” diyerek TBMM Başkanı Kahraman’ın kan değerlerinin ölçümü işlemini başlatmıştı.

Başkan’ın bu tepkiler üzerine yapılan savunma niteliğindeki basın açıklamasını yazmak bana düştü.. Sorun şu ki, yazdığım metnin üçte birlik kısmı, özür dileyici ve geri adım atıcı bir üslup kullanılarak değiştirilmişti. 

Buna gerek yoktu.. Geri adım atması ve özür dilemesi gerekenler Bahçeli, Kılıçdaroğlu, Altay ve Akşener'di.

*

Bu bahse girmişken, müşavirliğimin akıbetini de anlatayım.

Bir süre sonra özel kalem müdürü değişti.. Ben yeni geleni aramadım, o da beni..

Dahası, tek başıma kullandığım odaya bir başka müşaviri gönderdiler.

Gelen arkadaş daha önce milletvekili danışmanlığı yapmış, ardından TBMM müşavirliğine atanmış biriydi.

Odamda Atatürk resmi vs. asılı değildi.. Gelen şahsın ilk işi, tam karşıma gelecek şekilde dört kişinin resmini duvara asmak oldu: Selanikli Mustafa (Atatürk), Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM Başkanı Kahraman ve de Başbakan Binali Yıldırım.

Odam portre müzesine dönmüştü. (Biz "devletlu"ların değil Allahu Teala'nın kuluyuz.. Devlet kurumlarında odalara illa da birşey asılacaksa bu, Topkapı Sarayı'nın giriş kapısının üzerinde olduğu gibi "Kelime-i Tevhid" olmalıdır.)

Arkadaş, geçmiş maceralarını anlatma babından bana ince mesajlar vermeyi de ihmal etmiyordu.. Milletvekili danışmanıyken vatandaşlardan işe yerleştirilmeleri vs. türünden ricalar almaktaydı, o da hemen MİT’e telefon edip o kişiler hakkında gereken malumatı edinmekte ve ona göre tavır koymaktaydı.

Evliyaullahın alametlerinden biri, görüldüklerinde Allahu Teala’nın hatırlanmasıdır.. Bu arkadaşın bazı ziyaretçileri geliyor, beni onlarla tanıştırıyor, onları “işadamı” olarak takdim ediyordu.. Fakat onlar bana ne iş dünyasını ne de Allahu Teala’yı hatırlatıyordu, MİT’i hatırlamamı sağlıyorlardı.. Aklıma sanayi, icaret, para, ihaleler ve piyasa gelmiyordu.

Kibar ve az konuşan, konuşturup dinlemeyi tercih eden, konuşanın sözünü kesmeyen, bilgiçlik taslamayan, ukalalık yapmayan, efendi ve terbiyeli adamlardı.. İyi birer dinleyiciydiler.. Halden anlayan, gün görmüş, düşünceli ve dengeli insanlar oldukları izlenimi ediniyordunuz, fakat yine de insana Allahu Teala’yı değil, MİT’i hatırlatıyorlardı.]

*

Özel kalem müdürlüğü ile koordineli çalıştığım dönemde “şehit” haberleri geldiğinde ya da terör olayları yaşandığında Başkan adına tel’in açıklaması yazmak gerekiyordu, ve yazdığım metinlere özel kalem müdürlüğünün, “şer odakları” vs. türünden şerli ilaveler yaptığını görüyordum.

Oysa ben Arapça olan şer yerine Türkçe kötülük kelimesini kullanmayı tercih ediyordum.

Hayır, bu, Arapça’ya bir alerjimin bulunmasından kaynaklanmıyordu.

Sebebi şeriat anlamına gelen ve sonunda fazladan (Türkçe'de bulunmayan) bir "ayn" harfi yer alan şer’ ile kötülük anlamına gelen ("ayn"sız)  şerrin Türkçe’de, (Batı’dan apartopar alınan Latin alfabesinin yetersizliği yüzünden) birbirine karışıyor olmasıydı.

Fakat özel kalemin kötülük anlamındaki "ayn"sız “şer” kelimesine karşı tuhaf bir sevgisi vardı.

Tıpkı, 12 Temmuz 2024 tarihli son cuma hutbesinde Diyanet’in “küresel şer odakları”ndan bahsetmesi gibi.

Şeriat anlamındaki şer’a gelince.. 

Diyanet’in lügatinde bu kelime ne yazık ki yok.

*

Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! (Peygamber’e) ‘Râinâ!’ (Bizi gözet, birbirimizi gözetelim, gözetleşelim) demeyin; “Unzurnâ” (Bize bak!) deyin ve dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” (Bakara, 2/104)

Râinâ!”, Türkçe’ye geçmiş olan reaya (gözetilenler), mer’a (otlak, gözetme yeri), raiyye ve riayet (gözetme) gibi kelimelerle aynı kökten geliyor..

Unzurnâ” ise nazar (bakış), nâzır (bakan, bakıyor olan), nezaret (bakanlık), manzara (bakılan yer), muntazır ve intizar kelimeleriyle aynı gruptan..

Râinâ!” kelimesinin kullanılmasının yasaklanması için tefsirlerde iki neden gösteriliyor.

Birincisi, “râinâ” kelimesinin mufâ’ale babından olması ve müşareket (ortaklık, işteşlik) bildirmesi. (Türkçe’ye geçmiş olan mukavele, mücadele, muhasebe, münasebet, münazara, müşahede, münakaşa, müsabaka, muaraza ve muhakeme gibi kelimeler bu baba aittir.)

Dolayısıyla bu kelimeden, edebe aykırı olarak, “Birbirimizi karşılıklı gözetelim, sen bizi gözetmezsen biz de seni gözetmeyiz” gibi bir anlam çıkıyor.

İkinci neden ise bu kelimenin Yahudiler’in lisanı İbranice’de bir hakaret ifadesi olarak kullanılıyor olması.

*

Evet, şeriat kelimesinden ürken ya da bu kelimeden nefret eden, ve Şer’-i şerîf (şerefli, onurlu Şeriat) tabirini unutturmaya çalışanların kötülük anlamındaki şer kelimesini bu kadar cömertçe kullanmaları akla yukarıdaki ayet-i kerimeyi getiriyor.

Bu şer’siz (şeriatsız) şerlilik (kötülük) neyden kaynaklanıyor?

Edeb, incelik, nezaket ve hassasiyet eksikliğinden mi, yoksa (Diyanet’e bile sızmış olan “yerli-milli şer odakları”na ait) yahudice sinsilik ve alçaklıktan mı?


VAR SENİN ELBETTE FESADIN KANDEDİR

 













Diyanet’in bugünkü (12 Temmuz 2024 tarihli) cuma hutbesinin ana konusu FETÖ ve 15 Temmuz idi. (Yan konu ise Kerbela.)

Hutbenin Türkçe kısmı şu cümleyle başlıyordu:

Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlara, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Hâlbuki onlar fesatçıların ta kendileridir. Lâkin onlar anlamak istemezler.”

Daha sonra şu söyleniyordu:

“Önümüzdeki Pazartesi günü Yüce Rabbimizin yardımı, devletimizin dirayeti, milletimizin cesaretiyle küresel şer odaklarına ve onların taşeronluğunu yapan FETÖ’ye karşı elde ettiğimiz destansı zaferimizin sekizinci yıl dönümü.

Görüldüğü gibi, küresel şer odakları Diyanet’in hutbesinin konusu olabiliyor, fakat Şer’-i şerîf olamıyor.

(Kötülük anlamındaki şerden farklı olarak şerîat anlamındaki şer’de fazladan bir “ayn” harfi var.. Bu harf Türkçe’de mevcut değil.. Şerrun/eş-şerru başka, şer’un/eş-şer’u [şerîat] başkadır.)

Siz hiç Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?. Dinleyebildiniz mi?

Anlaşıldığı kadarıyla Diyanet personelinin şerre ayıracak vakti bol, fakat Şer’a ayıracak vakti yok. (Ya da izinleri yok.)

Sen bana küresel şer odaklarından bahsediyorsun, iyi güzel, fakat yerli-milli şer odaklarından ne haber?

*

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) son tahlilde bir fesat hareketi olduğu doğrudur.

Dini laik (siyasal dinsiz) devletin ve küresel şer odaklarının (Adını da koyalım, NATO, Avrupa Birliği, Vatikan) arzusu doğrultusunda aheste aheste, kimseyi ürkütmeden, suret-i haktan gelerek güncelliyordu.

Kendisini “Siyasal İslam’ın potansiyel terörizmine karşı İslam’ın gülen yüzü durumundaki hizmet ve güzel ahlâk hareketi” olarak lanse ediyordu.

İddiasına göre, Anadolu irfanını temsil ediyordu.

Ne Arab’ın selefîliği ve Vehhabîliği, ne Acem’in (Yemen’in Husiler’inde görülen türden) Şiîliği, ne de Taliban’ın cihatçılığı ile ilgisi vardı.

Anadolu'nun bağrından çıkmış olan bu hareket İslamcı değildi, Siyasal İslam'a karşıydı.

Onlar muhabbet fedaileriydi.

Asr-ı saadet simülasyonu demek olan tuhaf nostaljilere onların kitabında yer yoktu.

İslam'ı çakma İbrahimîliğin hoşgörü kazanında kaynatarak donmuşluk ve tutukluktan kurtarıyor, çağa uygun hale getiriyorlardı.

Bu, yerli-milli Anadolu irfanı demekti.

*

Gel gör ki, Diyanet’in bu son hutbesinde, “Anadolu irfanı”ndan da bahsediliyordu.

Hutbede yer alan bir cümle şöyle:  Milletimizin mayası olan ve dini hayatımızı ayakta tutan Anadolu irfanına sahip çıkalım.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Şam bölgesi (Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin) ve Yemen hakkında hadîsi var, fakat bilad-ı Rum (Anadolu) hakkında yok.

Demek ki Diyanet de, FETÖ gibi Şam irfanını ve Yemen irfanını beğenmiyor.

Gezdim (U)rum ile Şam’ı,

Yukarı illeri kamu,

Çok istedim bulamadım,

Şöyle garip bencileyin.

*

FETÖ, küresel şer odaklarının himayesinde yurtdışında gelişip büyüyen ve Türkiye’ye sirayet eden bir hareket değildi.

Tam aksine, onun gerisinde Genelkurmay’ın Özel Harp Dairesi ve MİT vardı.

Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı olarak hizmet vermiş olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fethullah Gülen ile Mehmet Şevket Eygi’nin Özel Harb’ın adamı olduklarını açıklamıştı.

Yine, Fethullah’ın çok yakınında bulunmuş olan isimlerden Latif Erdoğan da bu hareketin bir CIA-MİT projesi olduğunu ifade etmişti.

Dolayısıyla, bu fesat hareketinin küresel şer odaklarının yanı sıra bir yerli-milli ayağı da var.

Ancak Diyanet, hutbede yerli-milli şer odaklarından nedense bahsetmiyor.

Niye ki acep?


DEMOKRASİ MÜNAFIKLARIN REJİMİDİR, ÇÜNKÜ MÜNAFIKLIK REJİMİDİR

 













Birçok ülkede sahte demokratlık diyebileceğimiz bir olgunun ortaya çıktığını, “demokrasi münafıklığı”nın sahnelendiğini görüyoruz.

Küresel ölçekte de böyle.

Mesela ABD, rahatça sömürdüğü Suudi Arabistan’da, Mursi’yi darbe ile deviren Mısır’da demokrasinin olup olmamasını önemsemiyor, hiçbir zaman önemsemedi, fakat Afganistan’a demokrasi götürmek için bütün bir NATO’sunu (Türkiye de dahil olmak üzere) peşine takıp Afgan halkının üstüne “çullandı”.

Afganistan’a demokrasi götürmeyi başarsaydı, sadece kendisinden vize alanların (demokrasiye iman ettiklerini beyan ederek) partileşip seçimlere katılabildikleri, “İslamcı değiliz, müslümanız” demeyi kabul etmeyen Taliban gibi oluşumların önünün ise yasal engellerle kapatıldığı bir düzen kurar, muradına ererdi.

Bugünün demokratları, birilerinin “demokratik yoldan gelip demokrasiyi rafa kaldıracağı” iddiasıyla bizzat kendileri demokrasiyi yok edebiliyorlar.

Yani demokratlığı muhataplarından bekliyorlar, kendilerini ise bununla kayıtlı kabul etmiyorlar.

Bu olguya “demokrasi münafıklığı” demek yerinde olur.

Ve bu olgu, eskiden sadece “demokrasisi gelişmemiş” ülkelere özgü bir durum gibi görünüyordu, bugünse ABD başta olmak üzere bütün bir Batı dünyasının dış politikasının temeli haline gelmiş bulunuyor.

*

Buna karşılık İslam, İslamî ilkelerin uygulanmasını İslam düşmanlarından değil, bizzat inananlardan ister.

Mesela Selahaddin-i Eyyubî Kudüs’ü fethettiğinde Hıristiyan halka karşı katliam ve zulüm uygulamadı.

Oysa şöyle diyebilirdi: “Onlar bizim yerimizde olsalar yaparlardı, o halde biz de yapmalıyız.”

Bu bir vehim olarak nitelendirilemezdi, çünkü geçmişte Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde bunu fazlasıyla gerçekleştirmişlerdi.

Fakat Selahaddin-i Eyyubî, İslamî ilkelere uymakla sorumlu olarak muhataplarını değil, kendisini görüyordu.

*

Olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmak önemlidir ve bunun aksi tutumun İslamî terminolojideki karşılığı münafıklıktır.

Demokrasiyi benimsemediği halde konjonktür gereği demokrasiyi (bütün kurum ve kurallarıyla) savunmak da, dürüstlükten uzak bir tavırdır ve münafıklık kavramını akla getirmektedir.

Türkiye’de demokrat ve halkçı geçinenlerin geçmişte yaptıkları demokrasi savunuculuğunun samimiyetten yoksun olduğunu ve demokrasi münafıklığı yaptıklarını “darbeler tarihi” gösterdi. 

Aynı şekilde Batılılar’ın da demokrasi konusunda çifte standart sergiledikleri, çıkarlarına uygun düşmeyen demokratik hükümetlerin darbelerle devrilmesi için ellerinden geleni yaptıkları biliniyor.

Son örnek, Türkiye’deki hain 28 Şubat.

O sürecin lokomotifi ABD ve İsrail’di, yurtiçindeki dinamosu ise MİT’ti.

Müyesser Yıldız şunları yazmıştı:

28 Şubat davasının 106 celsesinden 103’ünü izlemişbinlerce sayfalık klasörleri okumuş birisi olarak hemen şunu belirteyim:

Sermayeyi renklere ayıran TSK değil MİT’ti. Dahası “irtica” raporlarını hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e, ardından Genelkurmay’a ve nihayetinde MGK’ya brifingler veren, özetle “28 Şubat”ın düğmesine basan da MİT’ti.

[https://muyesseryildiz.com/2022/05/10/kozmik-odada-fetocu-28-subatta-degil-oyle-mi/]

*

28 Şubat hedefine ulaştı ve MİT’in, ülke içindeki operasyonları için yurtdışından akıl ve destek almasına ihtiyaç kalmadı.

Görebildiğim kadarıyla şimdi bütün mesailerini şu noktalara teksif etmiş durumdalar:

Tarikatçıların Selanikli Mustafa Atatürk gibi boş kurtçu ya da yoz kurtçu olması, “İslam’ın güncellenmesi” dolmasının “dindar”lara yutturulması, “İslamcılığa karşı yani İslam’dan taraf olmayan” bir müslümanlık tanımının “içindeki çocuğu öldürmemiş” ve dolayısıyla çocuk akıllı kalmış kazık kadar angut heriflere benimsetilmesi, laikliğin yani siyasal dinsizliğin İslam’a aykırı olmadığı fakat Şeriat’in yani İslam hukukunun -güncellenmemiş olduğu için- İslam’a aykırı olduğunun kabul ettirilmesi, ahlâk adına LGBT’cilik de dahil olmak üzere her sapıklığın önünde secdeye kapanılmasının kibarlık, incelik ve nezaket olarak gösterilmesi fakat böyle bir ahlâk kalpazanlığının önünü kestiği için Şeriatçılığın kabalık olarak nitelendirilmesi..

Özetle İslam’ın içinin boşaltılması, laiklik (siyasal dinsizlik) tarafından istismar edilebilecek öğelerine müsaade edilmesi fakat laik rejim için tehlikeli olabilecek yönlerinin ise unutturulması, unutturulamıyorsa itibarsızlaştırılması, İslam’ın (laik dinsizlik tarafından keşfedilmiş olan sözde) ruhuna uygun olmamakla suçlanması.

*

Müslüman olmanın ne anlama geldiğini bilen bir müslümanın, yani İslâm’ı bütünüyle benimsemiş bir insanın, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla benimsemesi mümkün değildir.

Ancak, çoğunluğun tercihlerinin yasalaştığı bir düzenin, yani demokratik bir sistemin, müslümanların ekseriyeti teşkil ettikleri bir toplumda onlar için faydalı sonuçlar üretebileceği izahtan varestedir.

Demokrasi, böyle işletilmesi, yani demokrasinin korunması adına yasaklarla demokrasiciliğe/demokrasizme dönüşmeyip demokrasi olarak kalması durumunda, hristiyan bir toplumda Hristiyanlar’a, budist bir toplumda Budistler’e, ateist bir toplumda ateistlere hizmet edecektir.

Ancak böyle olmuyor, “İslamcı/islamist değilim, müslümanım” diyenlerin haddi hesabı yokken, bir kişi bile çıkıp “Demokrasist değilim, demokratım” demiyor.

Evet, Türkiye gibi ülkelerde demokrasi değil, demokrasizm/demokrasicilik vardır.. Demokrasinin kendisi yoktur, ve hiçbir zaman olmamıştır.

Müslüman olduğunu söyleyen bir insan, müslüman olmanın ne anlama geldiğini biliyorsa, ülkemizde oynanan demokrasizm tiyatrosuna tepki göstermek, bunun bir aldatmaca olduğunu söylemek zorundadır.

Ancak, müslüman olmak, değil demokrasizme, has halis (münafıklık yapmayan, çifte standart uygulamayan, göstermelik bir tiyatro oyunu olmayı kabul etmeyen) gerçek demokrasiye de karşı olmayı gerektirir.

Çünkü demokrasi, Müslümanlar’ın azınlıkta bulundukları bir toplumda, siyasal süreçlerin “Allah’ın indirdiği”nin aleyhine işlemesine yol açar.

Sadece bu bile, bir müslümanın neden demokrat olamayacağını gösterir. Fakat bu, sadece müslümanlar için değil, her dünya görüşü mensubu için geçerlidir.

Bunun için, demokrat olduklarını iddia edenlerin çok büyük çoğunluğu gerçekte demokrat değildir, anti-demokrat demokrasisttirler.

*

Bununla birlikte, bir müslümanın demokrasi konusundaki tutumu ve kanaati pragmatik gerekçelere ve konjonktürel şartlara değil, ilkelere göre şekillenmek durumundadır.

İslam’ın, halkın seçimi, tercihi ve onayına bırakılamayacak “doğru”ları vardır ve bu nedenle demokrasi ile İslam asla bağdaşmaz.

Buna karşılık, kendi resmî ideolojisini tahkim eden bir düzeni “demokrasinin tezahürü” olarak kabul eden rejimler, bir yandan anayasalarına “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler yerleştirirken, diğer yandan da halktan, kendi kendilerini yönettiklerine inanmalarını istemektedirler.

Bu tutumu benimseyenlerin, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerinin baştan benimsenmesi durumunda İslam’ın da has halis bir demokrasi sayılabileceğini kabul etmeleri mantıken kaçınılmazdır, ama buna rağmen, bir müslümanın gönlü ikiyüzlülük ve çifte standart olarak da yorumlanabilecek böylesi bir tutumu savunmayı kabul edemez.

*

Demokrasiyi benimsemediği halde konjonktür gereği demokrasiyi savunmak, dürüstlükten uzak bir tavırdır ve münafıklık kavramı ile ifade edilmeyi hak etmektedir.

Bugünün “ulusalcı laikler”inin geçmişte yaptıkları demokrasi savunuculuğunun samimiyetten yoksun olduğunu ve demokrasi münafıklığı yaptıklarını (demokrat değil sahtekâr demokrasist olduklarını) zaman gösterdi.

Aslına bakılırsa onların cumhuriyetçi oldukları bile şüphelidir.

Buna karşılık, bir müslümanın, yani İslâm’ı bütünüyle benimsemiş bir insanın da, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla kabul etmesi gerçekte mümkün değildir.

*

Demokrasinin sadece münafıklık değil, tutarsızlık, sözünde durmama ve “maç devam ederken oyunun kurallarını değiştirme” rejimi olduğu kesindir.

Üniversitede anayasa hukuku dersinde “parti yasaklama rejimi”nden söz edilirken bize verilen örnek, Almanya’daki ırkçı partilere karşı sürdürülen uygulamaydı ve tam da bu, “maç devam ederken oyunun kurallarını değiştirme” olayına karşılık geliyordu.

Buna göre, şayet söz konusu ırkçı partiler kayda değer bir oy oranına ulaşamıyorsa onların varlığına göz yumuluyor, bir halk tabanına sahip olmaları durumunda ise kapatılıyorlardı.

Yani, demokratik destekten yana nasipleri artınca, demokrasiden mahrum hale geliyorlardı.

*

Aynı şey, Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında merkez sağ ve sol dışındaki partilere karşı yapılmıştı.

Yüzde 10 barajı getirilmiş, bu partilerin önleri kapatılmıştı.

1991 yılında Refah Partisi, ancak MHP ile ittifak yaparak barajı aşabilmişti. Bu, tek başına kendisinin başarısı değildi.

1995’te barajı bir başına geçip en büyük demokratik desteğe sahip parti olunca, 28 Şubat’ın hışmına uğramaktan ve kapatılmaktan kurtulamadı.

Yerine Fazilet Partisi kuruldu. O da, aynı akıbete uğradı, kapatıldı. Halk desteğinin aşırısı zararlıydı.

Bu arada Fazilet milletvekillerinin önemli bir bölümü yeni kurulan AK Parti’ye gidip aşkla ve şevkle gömlek değiştirdiler.. TBMM’deki koltukların rahatına alışmışlardı.

Fazilet’in yerine kurulan Saadet Partisi ise, 2002 seçimlerinde tüm oyların yüzde 2’sini ancak alabildi.. Bu oran, oyların zekâtı bile değildi.

Kısa vadede (hatta uzun vadede) barajı aşamayacağı anlaşıldığı için kapatılmadı.

“Bırakalım, durdukları yerde ot yolsunlar ya da otlasınlar” denildi..

Çıkmayan candan umut kesilmez, halihazırda, yanık bir sesle “Vallahi de billahi de İslamcı değiliz, saf gariban müslümanlarız” türküsünü söyleyerek ot yolmaya devam ediyorlar.

*

28 Şubat’ın Prof. Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Görüş hareketini bir silindir gibi ezip geçmesi sayesinde ortaya çıkan AK Parti iktidarının Türkiye Müslümanları’nın hayatını kolaylaştıracak birçok adım attığı bir gerçek.

Ancak, madalyonun bir de arka yüzü var; ön yüzde amelî (eylemsel) rahatlık, fazla görünmeyen arka yüzde ise, itikadî ve söylemsel savruluş, çöküş ve çözülüş, zübük büzülüş ve büzüklüğü yer alıyor.

Ne yazık ki AK Parti iktidarı döneminde, önceden İslamcı/Şeriatçı olduğunu söyleyen birçok kişi (hatta cemaatler, “tasavvufsuz tarikat”lar) ideolojik açıdan laik ve demokrat hale geldiler.

Kuşkusuz AK Parti bunu zorla yapmadı, kimseye “Laikliği benimsemek, demokrasiye iman etmek zorundasınız” demedi.. İnsanları (derin devletin yönlendirmesiyle) buna davet ettiler ve birileri de “menfaat gereği” bu davete icabet ettiler.

Dolayısıyla, AK Parti’nin çağrısına uyup laiklik ve demokrasi havarisi haline gelen birey ve cemaatlerin, İslamcılıktan/Şeriatçılıktan vazgeçenlerin, ahirette hesap verirken herhangi bir mazeret gösterebilmeleri, suçu başkalarına yükleyebilmeleri mümkün değil..

Vebal, kendi veballeri.

Bununla birlikte AK Parti (ve lideri Erdoğan), yaptığı davetle, o laikleşip demokratlaşan kitlelerin vebaline ortak olmuş durumda.

AK Parti liderliği (lider ve etrafındaki [eskisi ve yenisiyle] “mele’” topluluğu) kendi veballeriyle birlikte o laikleşip demokratlaşan kitlelerin vebalini de yüklenmiş bulunuyor.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."