SELANİKLİ DECCAL MUSTAFA ATATÜRK'ÜN İŞGALCI DÜŞMANLA "TEŞKİLAT" (PARALEL DEVLET) PAZARLIKLARI

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 44

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini anlama çabasında en önemli noktayı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (Samsun’a çıkışından önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürede) neler yaptığı, kimlerle ne tür bağlantılar kurduğu konusu oluşturuyor.

İstiklal Harbi (Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele) diye adlandırılan olayın içyüzünün kavranması buna bağlı.

Yine, İstiklal Harbi’nin “esasları/ilkeleri, gayeleri/hedefleri, söylemleri/taahhütleri/vaatleri” ile İstiklal Harbi sonrası Türkiye’nin ilkeleri ve icraatı arasındaki tabana tabana zıtlık, 180 derecelik farklılık da, Selanikli’nin İstanbul’daki dalavereleri bilinmeden anlaşılamaz.

*

Falih Rıfkı Atay’ın, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabını okuyorduk.

Bu kitap şu açıdan önemli: Selanikli’nin mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da neler yaptığını kendi ağzından öğrenmiş oluyoruz.

Yani başka birileri onun bağlantıları ve yaptıkları hakkında birtakım iddialarda bulunmuş değiller.. Öyle olsa, kafalarda “Acaba doğru mu söylüyorlar?” diye bir soru işareti belirebilir.

Selanikli’nin kendisi hakkındaki açıklamaları ise bir “itiraf” niteliği taşıyor.

Mecelle’deki “Kişi ikrarı ile muaheze olunur” maddesi evrensel bir hukuk ilkesi durumundadır.. Kişinin ikrarı, beyanı, başkalarını değilse bile kendisini her halükârda bağlar.

*

Selanikli’nin “itiraf”larını söz konusu kitaptan okumaya devam edelim.. Atay, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

“İstanbul'u işgal eden İtilaf devletlerinin (İngiltere, Franasa, İtalya) mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri bir noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlardı: Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına ihtimal var mıdır? Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir? İttihat ve Terakki'yi hiç hatırlarından çıkardıkları yoktu.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)

Selanikli’nin Türkçesi bozuk olduğu için meramını düzgün ifade edememiş.

“Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına ihtimal var mıdır?” şeklindeki cümlede “olmasına” yerine “kurulmasına” demesi gerekirdi.

Çünkü kastedilen bu.

Bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” halihazırda var olsa zaten bilinir.. Çünkü, bütün memlekette (evet, bütün memlekette) nüfuzunu hissettiriyorsa, onun varlığından haberdar olmamak için kör olmak yetmez, ayrıca sağır da olmak gerekir.

Selanikli’nin bir sonraki cümlesi ise aptalca: “Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir?”

Teşkilat (örgüt), başsız olmaz.

Bir teşkilat varsa, mutlaka başı ayağı vardır..

Başı olmayan teşkilat.. Böyle bir ucube henüz var olmuş değil.

Dolayısıyla, “başına geçebilecek şahsiyetler”den söz eden işgalcilerin (İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’ın) kastı, böyle bir teşkilatı kurup başına geçebilecek şahsiyetler.

Öyle bir teşkilatın bulunmadığını biliyorlar.. Öyle bir teşkilatı kuracak adam arıyorlar..

(Var aslında böyle "nüfuzlu" bir teşkilat: İttihat ve Terakki.. Fakat o, işlerine yarayacak durumda değil.)

*

Burada karşımıza şu soru çıkıyor: İşgalciler, niçin böyle bir teşkilatın varlığını dert edinmiş durumdalar?

Selanikli’nin dediğine göre, “bu noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlar”mış.

Çok ehemmiyet.. Çok önem..

Bu nokta onlar için neden çok önemli?

Normalde “Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” zaten mevcut.. Devlet teşkilatı.. Osmanlı Devleti.

Fakat, gâvur, Türkiye’de başka bir teşkilatın, Osmanlı Devleti’ne paralel başka bir devletin, bir “paralel devlet”in kurulmasını, sonra da Osmanlı Devleti’nin yerini almasını istiyor.

Önceki bölümlerde anlattığımız gibi, bu, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un kafasındaki plan ve projeydi.

*

İttihat ve Terakki bu ihtiyaca cevap veremiyordu, devleti batırdığı için itibarı sıfırlanmıştı.

Liderleri Enver, Cemal ve Talat kirişi kırıp yurtdışına kaçmışlardı. Yerlerini doldurabilecek karizmatik bir lider de ortaya çıkmamıştı. İttihat ve Terakki, can çekişmekte olan bir çeteydi.

Selanikli Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki’nin başına geçme şansı da yoktu.. Çünkü, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da belirttiği gibi, İttihatçılar onu “haris, sefih, sarhoş, ahlâksız ve fırsatçı” olarak nitelendiriyorlardı.

Selanikli’nin o gün için tek avantajı, kendisini yaveri yapmış bulunan Padişah Vahideddin’in ona olan sınırsız güveniydi.. Bu güvende, Selanikli’nin İttihat ve Terakki liderleri tarafından sevilmemesinin de etkisi vardı.

Selanikli, İttihat ve Terakki’de dikiş tutturamaz, (Enver’in gölgesi üzerinden eksik olmayan) bu teşkilata diş geçiremezdi, fakat yeni bir teşkilat kurması mümkün olabilirdi.. İşgalci düşmanlar böyle düşünüyorlardı.

Aynı şeyi Vahideddin de düşünüyordu.. Padişah olduğu halde İttihatçılar’a diş geçiremezdi, fakat Selanikli gibi arkasında bir örgüt bulunmayan sapı silik bir şahsı istediği gibi kullanabilirdi.

Nitekim, Derin Tarih dergisinin 2013 yılında okurlarına hediye ettiği Sultan Vahdettin'in İstanbul'dan Ayrıldıktan Sonraki İlk Açıklaması “Ben Hain Değilim” adlı kitapçıkta, Vahideddin’in, “Türk milletinin Selanikli gibi bir adama bu şekilde itaat arzedeceğini tahmin etmemiş olduğu” yönündeki ifadelerini buluyoruz.

 

*

Bu noktada akla gelen ikinci soru şu: İşgalcilerin “mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri”nin böylesi bir teşkilat ve başına geçebilecek adamlar arayışına girmiş olduklarını Selanikli nerden ve nasıl biliyordu?

Selanikli, nasılsa, işgalcilerin hem mümessillerinin, hem politikacılarının, hem de askerlerinin “gündem”ini biliyor.

Adamlarla “al takke, ver külah” bu kadar nasıl samimi olabiliyor?

(Şu anda işgal altındaki bir memlekette yaşamıyoruz, kendi ülkemizdeyiz.. Buna rağmen, eski arkadaşlarınız bile olsalar, birileri etkili ve yetkili konumlara geldiklerinde, onların ağzından birtakım bilgileri kerpetenle bile zor alabilirsiniz.. Selanikli ise maşallah işgalcilerin bütün ileri gelenleriyle ahbap çavuş ilişkisi içinde.)

Acaba kendisine, “Böyle, Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat kurup başına geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş olabilirler miydi?

Ve Selanikli de, “Evet, işte aradığınız adam tam da karşınızda duruyor.. Beni gökte ararken yerde buldunuz” demiş olabilir miydi?

Değildiyse, işgalciler Selanikli’ye, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği niçin vermişlerdi:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, önümüze gelen üçüncü soru bu:

Acaba işgalci düşmanlar, Selanikli’ye, “Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat kurup başına geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş, böyle bir teklif yapmış olabilirler miydi?

Cevabı, Selanikli’nin Falih Rıfkı’ya yaptığı “itiraf”lardan biliyoruz.

Evet, yapmışlardı.. Okuyalım:

"- Bir gün A Bey [Bu “A” her kimse?] bir İtalyan şahsiyetinin Fethi Bey ve benimle görüşmek arzusunda bulunduğundan bahsetti. Bir İtalyan mimarının evinde buluşacaktık. Teklifi kabul ettik. [Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki] Bonmarşe’nin [bu ismi taşıyan mağazanın] karşısında büyük bir apartman! Çaydayız. Bahsedilen zat hemen söze başladı:

"- Ben Türkiye'nin hakiki dostuyum. Hükümetin acizliği yüzünden bu memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini de görüyorum. Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" İttihat ve Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın reisleri arasmda saydığına şüphe yoktu.” (Atay, s. 133.)

Selanikli deccal (çok yalancı), burada yine sanatını konuşturmaya başlamış.

Önceki bölümlerde, Selanikli’nin Tevfik Paşa hükümetini devirmek için ne entrikalar çevirdiğini, ne katakullilere başvurduğunu görmüştük.

Hatta, İttihat ve Terakki hükümetinin bakanlarından Kara Kemal ile başbaşa verip (Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı tasarladığını, fakat bu planın İsmail Canbulat’ın sert tepkisi yüzünden akamete uğradığını da öğrenmiştik.

Yine, Selanikli’nin Rauf Orbay, Fethi Okyar ve İsmail Canbulat ile olan ilişkisini “ihtilal komitesi” olarak adlandırdığına da muttali olmuştuk.

Dahası, Vahideddin’i öldürmeyi bile düşündüğüne, Ataç’a anlattıkları sayesinde vakıf olmuştuk.

Belli ki, görüştükleri İtalyan şahsiyet, Selanikli Sarı Kemal’in planlarından bir şekilde haberdar olmuş, onunla bu yüzden görüşmek istemiş.

Selanikli ise deccalliğini (çok yalancılığını) sergileyerek bize masal anlatıyor. İttihat ve Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın reisleri arasmda saydığına şüphe yoktu”ymuş.

Yersen!

İttihat ve Terakki’nin hükümet darbesi yapacak mecali mi kalmış?! Kara Kemal bile, Sarı Kemal’in ocağına düşecek kadar aciz hale gelmiş.

Evet, Selanikli işini biliyor.. Nedense, söz konusu “İtalyan şahsiyet”in adını da vermiyor.. Sanki devlet sırrı.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli deccal “İtalyan şahsiyet”in kendisi ile Fethi Okyar’a yaptığı teklifi (hükümet darbesi yapıp devleti ele geçirme) açıklıyor.

Ancak, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew’yla yaptığı “başbaşa, gizli saklı” görüşmelerde konuştukları konulara gelince gayet ketum.

Rauf Orbay’ın ve Cevat Abbas’ın beyanlarından anlıyoruz ki, onunla en az üç kere görüşmüş durumda.. Durum buyken, Ataç’a, İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden Frew ile sadece bir kez görüşmüş olduğunu, bir daha da görüşmediğini söylüyor.

Soru şu: Neden yalan söyleme ihtiyacı duyuyor?

İkinci bir soru: “Bir daha da görüşmemiş olduğunu” söylemesini gerektiren sebep ne?. Bunu neden özellikle vurguluyor?

Yalancının iyi bir hafızasının olması gerektiği kuralı kendisi için de geçerli, fakat, bütün yalancılar gibi o da açık veriyor.. Bir yıl sonra TBMM’de yaptığı (ve Nutuk adıyla kitaplaştırılan) konuşmasında, Frew ile “bir iki defa” görüştüğünü söyleyecektir.

Bir başka ilginç nokta da şu: Frew için gayet saygılı ifadeler kullanıyor, onu iyi kalpli fakat “sergüzeşt-cû” (macera arayan, maceraperest) saf bir adam olarak nitelendirerek dosyayı kapatıyor.

Salak numarası yapıyor, fakat aslında bizi, bütün bir Türk milletini, Türkiye halkını salak yerine koyuyor.

*

Evet, Frew ile arasında geçen konuşmaları ve İngilizler’le yaptığı anlaşmayı saklıyor, fakat İtalyan’a sıra gelince dili çözülüyor.

Sebebi, İtalyanlar’la doğrudan bir anlaşma yapmamış olması.. İtalyanlar’la olan ilişkilerini ayarlayıp düzenlemeyi İngilizler uhdelerine almış durumdalar.. Selanikli’nin birşey yapması, yorulması gerekmiyor.

Muhtemelen İngilizler, İtalyanlar’a Selanikli ile anlaşmış olduklarını söylemişler, ve İtalyanlar, “Bari şu Selanikli ile biz de doğrudan temas kuralım, gelecekte faydası olur” diye düşünmüşlerdir.

Filmin (tiyatronun) sonunu anlatmak heyecanı yok ediyor, fakat film o kadar karmaşık, o kadar muğlak, o kadar karışık ki, senaryonun yazımında değilse de çekiminde “yönetmen baş yardımcısı” olarak görev yapmış olan İsmet İnönü’nün yaptığı “özet”i bilmeden filmden bir anlam çıkarmak çok zor.. 

Heyecan olsun da, anlamsız heyecanın bir faydası yok.

Evet, İnönü, Selanikli’nin bütün hikâyesini tek cümlede özetlemiş durumda:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


LAİK DEMOKRASİ, ESARET VE KÖLELİK REJİMİDİR (BEN DEMİYORUM, MERHUM BÜYÜK ALİM ELMALILI DİYOR)

 



Laiklik (siyasal dinsizlik), Türkçe’siyle “dinler arasında tarafsız olmak”, aklı bir tarafa bırakıp doğru ile yanlış arasında tarafsız olmaktır.

Akılsızlıktır.

İyi ile kötüye eşit mesafede bulunacak kadar sağduyudan mahrum olmaktır.

Güzel ile çirkini denk tutacak kadar duygusuz olmaktır.

Duygu bozukluğudur.

İlim ve irfandan, temiz ile murdara eşit değer tanıyacak kadar uzak olmaktır.. Cehaletin zirve noktasıdır.

Yerlerin ve göklerin, herşeyin yaratıcısı Allahu Teala ile (Hindistanlı eşekten beter iki ayaklıların taptığı) ineğe aynı ölçüde saygı gösterecek kadar izan, idrak ve irfan fakiri olmaktır.. Densizliktir.

Allahu Teala ile ineği (veya inekten farksız putlaştırılmış bir lideri) aynı konumda görme ahlâksızlığıdır.

Ve bireysel ahlâksızlık, akılsızlık, densizlik, cehalet ve duygusuzluğu devlet düzeyine taşıması itibariyle laiklik (siyasal dinsizlik), dinsizliğin en fena türüdür.. Zirve noktasıdır.

Buna karşılık Siyasal İslam da, İslam’ın (Allah’a teslim oluşun) zirve noktasıdır.

İslam düşmanlarının “İslam’ın bazı yönlerini beğeniyoruz, mesela müslümanlar yoksullara sadaka versinler, yemek yedirsinler, yardım etsinler, çok iyi çok sevaplı, fakat Siyasal İslam kötü” demelerinin nedeni budur.

*

İnsanların kafalarını kullandıkları (ya da kullanıyor numarası yapmak zorunda kaldıkları) sıralarda itiraf ettikleri gibi, “bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.

Akla, ilme ve mantığa uygun olan ile, akılsız, mantıksız ve ilme aykırı olana eşit mesafede olmak, aklı başında bir insana yakışır mı?!

Bu iki cenah arasında tarafsız kalmak, akıllı insanların işi olabilir mi?

Böyle bir tarafsızlık, sapıtmak, yani doğru yoldan sapmak değilse, sapıklık nedir?!

*

Laik (siyasal dinsiz) demokrasi (siyasal halkçılık), inanç açısından (İslam’a göre) küfürdür.. İnsan açısından ise, esaret ve kölelik.

Bu açıdan diktatörlük ile demokrasi arasında özü itibariyle bir fark yoktur.

Çünkü ikisi de kula kul olmaktır.. Birinde tek kişiye, diğerinde “çok kişi”ye.

Laikliği savunan kişi, yönetilense, kula kul olmak istiyordur; yönetici ise, tanrılık taslayan bir firavundur.. Tağuttur.

Laikler ve gayrimüslimler farklı düşünebilirler, fikir ve inanç hürriyeti var, biz İslam açısından konuşuyoruz.. Bizim dinimiz bize, onların dini onlara.

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde Fatiha Suresi’ni açıklarken şunları diyor (sadeleştirilmiş metin):

Gerçekten Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir…. Tabiat da Hak (Allah) kanunlarının mahkumu (hükmü altında) olması itibariyle bunların irade kanunundan başkasına “tabiat kanunları” ismi de verilir. Fakat hepsinin koyucusu Allah Teâlâ olduğundan bunlara Allah kanunları ve ilahî nizam demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir. Allah’ın koyduğu ve Allah’ın kanunu dışında din aramak batıldır ve bununla beraber Allah’ın her kanunu da din değildir. Mesela beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir hak kanunudur. Allah Teâlâ’nın özel bir iradesi engel olmazsa o kurşunu kendisine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir iyilik, bir din değildir, isyandır, kötülüktür. Kendi mülkü olmayan Allah’ın binasını (bedeni) yıkıp bozmaktır.

Bunun gibi insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır (geçersiz ve hükümsüzdür).

Özetle Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar. İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din, hiç biri olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıldır, din açısından da kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler. Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır….

İslâm literatüründe hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ’yı tanımayan kimsede, haklarına sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allah Teâlâ’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kefil olma (garanti verme, güvence sağlama), yalnızca Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluktur ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da yaratılıştan gelen (vehbî) nimetlerden olan hayat, ve sonradan kazanılan (kesbî) nimetlerden olan imandır.

Bu ifadelerin orijinali ise şöyle (https://vignette.wikia.nocookie.net/yenisehir/images/c/cf/1-Fatiha.pdf/revision/latest?cb=20100728153151&path-prefix=tr):

Filvaki Allah tealâ rabbülâlemîn olduğundan âlemlerin hepsinde onun kanunları caridir…. Tabiat dahi Hak kanunlarının mahkûmu olmak itibariyle bunların irade kanunundan maadasına kavanin-i tabiiye namı dahi verilir. Lâkin hepsinin vâzı’ı Hak tealâ olduğundan bunlara kavanin-i hak ve sünnet-i ilâhiye demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilm ü fen denildiği gibi onların hayra götürenlerine de din, millet, şeriat ıtlâk olunur. Vaz’-ı ilâhî ve kanun-ı hak haricinde din aramak batıldır ve bununla beraber her kanun-ı hak da din değildir. Meselâ beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir kanun-ı haktır. Hak tealânın hususî bir iradesi mani olmazsa o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir hayır, bir din değildir, isyandır, şerdir, kendi milki olmıyan bina-i hakkı tahriptir. Bunun gibi insanların ef’alinden hangisi alınsa onun bir ciheti hayır veya şer ile muntabık olacağı bir kanun-ı hak vardır. Hayır cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak din, şer cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak, hilâf-ı dindir. İki cihetten de kanun-ı hakka tatbik olunmıyan fiil, şer ve batıldır.

Hasılı her kanun-ı hak bir vaz’-ı ilâhî olduğundan müstakimdirler. Vaz’-ı beşerî olan kanunlar ne ilim, ne din hiç biri olamazlar, bunlar ilim nokta-i nazarından batıl, din nokta-i nazarından şer teşkil ederler ve gayri müstakimdirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde ve gerek dinde kanun vaz’ etmek değil Hakk’ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşf ü ızhar etmektir….

Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur, [Keşf-i Pezdevî] ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarruf[un]a mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir. Binaenaleyh Hak tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manâsına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmın-ı hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.

 

E-KİTAP: KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL CİNSİYET

 

https://archive.org/details/kadin-erkek-ve-toplumsal-cinsiyet


KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL CİNSİYET

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

KADIN CİNAYETLERİNİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ PAÇAVRASI DEĞİL, ŞERİAT-İ GARRA (AYDINLIK ŞERİAT), ŞER-İ ŞERÎF (ŞEREFLİ/ONURLU ŞERİAT) ÖNLER 4

KADINLARIN GİYİM KUŞAMI, “BİRARADA YAŞAMA” VE İNSAN HAKLARI 11

EŞİTLİĞİN KADIN VE ERKEK HALİ 29

ÇOK EŞLİLİĞE DAİR 33

ŞERİAT VE EVLİLİK YAŞI 51

ERDOĞAN’IN GÜNAH GALERİSİ 65

AK PARTİ AMAZON BİRLİĞİNİN İLAHİYAT DESTEKLİ “İSLAM GÜNCELLEMECİLİĞİ” PİYADELERİ 72

İSLAM İLMİHALİNE KARŞI FEMİNİST İLMİHAL 80

AMAZON TÜMSEK ESRA ASLAN TURAN, ÖMER NASUHİ BİLMEN HİMALAYALARINI TARİHSELCİLİK HAVAN TOPUYLA DÖVERKEN 88

KADEM'İN SÖZDE "YUNUS"LU "ANADOLU İRFAN ATEŞİ", İSLAM HUKUKU'NA KARŞI KÜFFARIN FEMİNİST KADIN HAKLARI TEORİSİ İÇİN TEPİNİRKEN 95

KADEM'İN AMAZON DOÇENTİNİN BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ'NDE BULDUĞU ACAYİP VE GARAYİP TOPLUMSAL CİNSİYETÇİ DONMUŞLUK VE ÇAĞDIŞILIKLAR 106

HOMOSEKSÜELLİĞİN (EŞCİNSELLİĞİN) TEORİK ZEMİNİ TOPLUMSAL CİNSİYET CİNNETİ VE SAPIKLIĞI 113

EŞCİNELLİK/HOMOSEKSÜELLİK SAPIKLIĞININ KAYGAN TRAMPLENİ: TOPLUMSAL CİNSİYET LAGALUGASI 122

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ 129

CİNSİYETİ TOPLUMSAL (TOPLUMUN UYDURMASI, İCADI), ŞERİAT’I DA TARİHSEL (TARİHTE KALMIŞ, ÇAĞDIŞI) GÖSTERMEK 143

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZLİK DEJENERASYON, TEREDDÎ VE TEDENNÎDİR, SAPIK BİR ÜTOPYADIR 151

“BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?!” 160


HER ÜLKENİN MİLLİ TUZAKLAMA TEŞKİLATI'NDA HER ODAYA O ÜLKENİN TAĞUTUNUN RESMİ YERİNE ASILMASI GEREKEN AYET-İ KERÎMELER

 

Kendilerine bir korkutup uyaran gerçekten gelirse, herhangi bir toplumdan mutlaka daha doğru yolda olacaklarına dâir bütün güçleriyle Allah'a yemîn ettiler. Fakat kendilerine bir korkutucu gelince, bu onlarda nefretten başka birşeyi arttırmadı.

Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötü tuzak kurarak.. Hâlbuki kötü tuzak, ancak sâhibine dolanır. O hâlde, öncekilere tatbîk edilen kanundan başkasını mı bekliyorlar?! Allah'ın kanununda (sünnetullahta) asla bir değişme bulamazsın! Ve Allah'ın kanununda asla bir sapma bulamazsın (kazdıkları kuyuya kendileri düşer, körükledikleri fakat kontrol edemedikleri fitne kendi başlarına bela olur)!

(Fâtır, 35/42-43)


SİYASAL İSLAM HÜRRİYET, SİYASAL HALKÇILIK (DEMOKRASİ) İSE SÜRÜLEŞMEDİR




Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler, siyasal milliyetçiliğe karşı olduklarını niçin söylemiyorlar?

Siyasal dinsizliğe (laikliğe) niçin karşı çıkmıyorlar?

Siyasal Batıcılığa (Avrupa Birliği hedefine) niye karşı değiller?

Siyasal halkçılığı (demokrasiyi) niçin sakat bulmuyorlar?

İslam, baştan sona iyiliktir.. Böyleyken, siyasal nitelikte olması onu zararlı hale getiriyorsa, başka şeyler niçin siyasal olunca kötü hale gelmiyorlar?

Siyasal neden bütün haspalara yakışıyor da, bir tek İslam söz konusu olunca yakışık almıyor?

Mesela siyasal Türkçülüğe neden karşı çıkılmıyor?

Siyasal Kürtçülük kötüyse -Ki sapına kadar kötü-, siyasal Türkçülük de kötü olmalı değil midir?!

*

Türkiye gibi yoğun Kürt nüfusun bulunduğu bir yerde bir Kürt’ün Kürtçe eğitim-öğretim istemesi, hatta Kürtçe’nin de resmî dillerden biri olmasını istemesi tabiîdir.. Mesela çağdaş ve uygar İsviçre’nin iki tane de değil, dört tane resmî dili var.

Kürt’ün kendi kimliğini, gelenek ve göreneklerini korumak istemesi kadar doğal birşey olamaz.

Ancak, ayrı devlet olmak istemesi doğru değildir.

Fakat, Kürt’e normalde sahip olması gereken hakları vermediğiniz, kimliğini ve dilini yok saydığınız, ona “Türk oğlu” olduğunu söyleme dayatmasında bulunduğunuz zaman, onu “ayrı bir devlet” olma yönünde ahmakça tahrik etmiş olursunuz.

Çünkü, kimliğini, dilini ve kültürünü korumanın yolunun devletleşmekten geçtiğini düşünecektir.

Bir de tutup “milliyetçilik” yaparsan yaraya tuz basmış olursun.. Bu durumda Kürt, “Benim başım kel mi, Türk için milliyetçilik iyiyse, Kürt için de iyi demektir, o halde ben de Kürt milliyetçisi olayım” der.

Ve olur.

Dünyada Türkiye’deki Türk milliyetçiliği kadar aptalca, içi boş, neyi savunduğundan habersiz, kendi ayağına kurşun sıkan, bindiği dalı kesen dangalakça bir ideolojimsi var mıdır?!

Ve de Türkiye’de gerçekten bir “devlet aklı” var mı?!

*

Evet, Türkiye’de Kürtler’in vatandaş olarak bütün “insanî” hakları istemeleri doğaldır.

Fakat “Siyasal Kürtçülük” yanlıştır.

Çünkü “siyasal”lık sadece İslam’a yakışır.

Mevcut durumda Türkçülük, Kürtçülük, laiklik (siyasal dinsizlik) vs., İslam’ın hakkı olan “siyasal”ı gasbetmekte, sonra da, tegallüb, tasallut ve yağmacılıklarını örtmek için “Siyasal İslam” düşmanlığı yapmaktadırlar.

Bir müslüman ne milliyet-çi (siyasal Türkçü, Kürtçü vs.), ne demokrat (siyasal halkçı) ne de laik (siyasal dinsiz) olabilir.

Sadece “Siyasal İslamcı” olabilir..

Kürdistancılık, Arabistancılık, Türkiyecilik vs. (ırkının adını yüceltme, ulusal çıkar putuna secde etme davası) müslümanın benimseyebileceği ideolojik duruşlar değildir.

Müslümanın davası ancak îlâ-yı kelimetillah (Allah’ın sözünü yüceltme) olabilir.

*

Sapıklığın da (LGBT, feminizm vs. dalaverelerinde olduğu gibi) siyasalı var, fakat Siyasal İslam düşmanlığı yapanların siyasal sapıklığa (sapıklığın siyasallaşmasına) laf söylediklerini göremiyoruz.

Beşerin ürettiği (ve “Allah’ın indirdiği” ile çelişen) hukuk sistemlerini Şeriat’e üstün tutan herkes, (İslam nokta-i nazarından) siyasal sapıktır.

Dolayısıyla, laik demokrasi yanlıları da (çağdaşlık açısından normal, “norm”a uygun olmakla birlikte, İslam açısından) siyasî sapıktırlar, çünkü “millet çoğunluğunun iradesi”ni Allahu Teala’nın iradesine, milletin taleplerini Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına üstün tutmaktadırlar.

Bu da sapıklık (sapıtma) değilse, sapıklık nasıl birşeydir?. İslam açısından sapık olmak için başka neyi savunmak gerekiyor?

Dinin devlete hakim durumda bulunması (yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’ya itaat etmesi) gerekirken, dinin devletin emrinde ve kontrolü altında olması, yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’nın emir ve yasakları hakkında “Bu tamam, şuna gerek yok, şu reddedilmeli” diye hüküm vermeleri de sapıklık değilse, sapıklık nedir?

Sapıtmanın, haddini bilmezliğin bundan daha âlâsı olabilir mi?

*

Merhum İsmail Çetin Hoca şunu diyor:

“Beşerî sistemle İlahî sistem arasındaki farklardan biri de budur. Beşer, çıkardığı kanunu nefsi hakkında değil gayri [başkaları] hakkında icra eder. Peygamberler ise melek vasıtasıyla veya ilhamla Allah Teâlâ’dan telakki ettikleri vahyin hükmünü hem kendi nefsleri hakkında hem de başkası hakkında icra ederler…

“Beşerin çıkardığı kanun, sevdiği bir kimsenin aleyhine geldi mi, ondan cezayı kaldırmak için yeni bir kanunu çıkarır. Böylece Allah Teâlâ’nın veya kulunun hakkına tecavüz eden zalim dostunu kurtarır ve korur. Demek beşerden kanun çıkaran kimse kendisi çıkarttığı kanuna inanmamış oluyor….”

(İsmail Çetin, Şuur, 2. b., Isparta: Dil-ârâ Yayınları, 1992, s. 88.)

* 

Şeriat adalet ve hikmet, Şeriat‘le çelişen bütün beşerî düzenleme, ilke, kanun ve kurallar ise keyfîlik, zorbalık, tahakküm, baskı ve zulümdür. 

Akıl, yani akl-ı selîm, vahiyle birliktedir. 

Şeriat’le çelişen hükümler ise akla değil, heva, heves, zulüm, tekebbür, tefessüh, sefahat, tuğyan, enaniyet ve bencilliğe dayanır.

Bunların hepsinin temelinde menfaat/çıkar putu yatar.

Nitekim günümüzde uluslararası ilişkilerin temel kavramı “ulusal çıkar“dır.

Günümüz devletlerinin temel ideolojisi ise, söylensin ya da söylenmesin devletçilik ve milliyetçiliktir.

Yani bireysel değil, kitlesel/toplumsal bencillik ve enaniyet. Kendi kendine tapınma.. 

Kitlesel çıkarcılık.

Bireysel çıkarcılıkları topluyorsun, ortaya ulusal çıkar çıkınca bunu kutsal kabul ediyorsun. (Bazı kurumlarda alınan rüşvetlerin bir havuzda toplanıp sonra personel arasında bölüştürülmesi, şayet birisi çaktırmadan fazla alırsa “ahlâksız rüşvetçi, hırsız” kabul edilmesi gibi.)

Bireysel zulümleri topladığında ortaya çıkan ulusal zulüm, kötü olmaktan çıkıp iyi hale gelir mi?!

Bireysel ahlâksızlıklar üstüste yığılıp ulusal ahlâksızlık olarak tek torbaya doldurulduklarında fazilet haline mi gelir?!

*

Üç kişi bir araya geliyor “Biz devletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz devletçiyiz (Biz Türkiyeciyiz, biz Kürdistancıyız)” (yani “Biz, bizciyiz”) dediğinizde güya bir “fikir sistemi” ortaya koymuş, “yüksek bir ideal” sahibi olmuş oluyorsunuz.

Oysa savunduğunuz şey bayağı ve düşük bir çıkarcılık..

Milliyetçiliğin durumu da aynı.. Üç kişi bir araya gelmiş, kendinizi millet diye adlandırmışsınız.. Yani, “Biz, milletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz, millet-çiyiz, milliyet-çiyiz” diye güya ideoloji üretiyor, felsefe yapıyorsunuz.

Halbuki yaptığınız şey, “Biz, bizciyiz” diyerek kendi varlığınızı put haline getirmekten ibaret.

*

Bunlar bir de millet iradesinden (milli iradeden) söz ediyor, “halkın kendi kendisini yönetmesi” diyerek heva ve heveslerini “demokrasi” adı altında allayıp pulluyorlar.

Millet iradesinden söz ediyorsan son tahlilde bireysel iradeyi yok sayıyorsun, önemsiz görüyorsun demektir.

Bunun Türkçesi “sürüleşme”dir. Sürü olmadır.

Bu durumda millet iradesine teslim olman, sürüde iradesiz bir “hayvan” (canlı) olmayı kabul etmen demektir.

Bireysel iradeni bu şekilde bir yana bırakıp başka bir iradeye teslim olacaksan, bu ancak ilahî irade olmalıdır.

Bir yöneticiye itaat de, ancak onun ilahî iradeye tabi olması durumunda makul ve meşru hale gelir.

İlahî iradeye, ilahî hükümlere (emir ve yasaklara), Şeriat’e tabi olman, seni “insan” yapar.

Şeriat’e aykırı olarak “milli irade”ye tabi olman ise seni (sürüdeki iradesiz ve şuursuz/bilinçsiz) “hayvan” (canlı) haline getirir.

Hatta, ayet-i kerimede geçtiği gibi “hayvandan da aşağı” (bel hum adall) hale gelirsin.

*

Sosyal demokrasi, muhafazakâr demokrasi, laik demokrasi vs. fark etmiyor, demokrasiyi (siyasal halkçılığı) benimsemek küfürdür.

Çünkü şirktir, insanları rab/tanrı haline getirmektir.

Bunu ben söylemiyorum.. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken söylüyor.

Hristiyanlar’ın rab haline getirdikleri papazların yerini laik demokrasi (siyasal halkçılık, siyasal milletçilik) ile birlikte parlamentoların (millet meclislerinin) aldığını belirtiyor.

Aynı şekilde Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, laikliğin (ister demokratik olsun ister diktatoryal) küfür olduğu fetvasını veriyor, bundan şüphe edenin de kâfir olacağını dile getiriyor.. (Ki laiklik, demokrasinin "olmazsa olmaz" bir rüknü kabul ediliyor.. Mesela Türkiye'de demokratik seçimlerle gelen bir hükümetin laikliğe aykırı bulunan düzenlemeler yapmak istemesi, "demokratik yolla gelip demokrasiyi ortadan kaldırma" olarak yorumlanabiliyor.. Yani demokrasiden anlaşılan, son tahlilde, milletin tercihlerine kulak verilmesi değil, milletin tercihlerinin "siyasal dinsizlik" parantezine hapsedilmesi.)

Yine, Allame Zahidü’l-Kevserî de laikliğin, yani Şeriat’le kayıtlı ve şartlı olmayan bir yönetimi benimsemenin küfür olduğunu yazmış durumda.

Merhûm Ali Haydar Efendi de, “Demokrasinin D’sini ağıza almak bile küfürdür!” demiş bulunuyor.. Ağzına almaktan kastı, benimseme. (Bkz. http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ziyaiyye-bekcisi/tenakuzlar-cukuru-mu-fikir-fahiseligi-mi.html)

*

“Derin”lerin yaptıkları rol paylaşımı çerçevesinde kendi aralarında horoz dövüşü yapan zamane “ehlî sünnetçiler”i ile modernist ilahiyat hokkabazlarına gelince..

Ehlî sünnetçilere örnek, Selanikli diktatör Mustafa Atatürk’ün aleyhinde konuşmanın haram, Erdoğan’a (cumhurbaşkanı olması hasebiyle) itaatin de farz olduğunu söyleyen Cübbeli Zahmet.

(İslam’dan da, içinde yaşadığı düzenden de, kendisinden de habersiz bir şaşkın; çünkü, cumhurbaşkanına itaatin farz olduğunu söyleyerek din ile devlet işlerini birbirine karıştırmış, laikliği yok saymış durumda.)

Güncellemeci modernistlere örnek ise, Erdoğan için “ulu’l-emr” demiş olan (pırasasör kontenjanından ilahiyat prof.u) Şaban Ali Düzgün. (Erdoğan'ın İslam’a göre ulu’l-emr olabilmesi için “Atatürk ilke ve inkılapları”na bağlılık yemini etmek şöyle dursun, TBMM kürsüsünde “Allahu Teala’nın ilke ve inkılaplarına aykırı her görüş ayağımın altındadır” diyebilmesi gerekiyor Şaban!. Lütfen uyan!)

(Görüldüğü gibi, Şaban’ın Cübbeli’yle ortak noktası, bunun da laikliği yok sayması.. Ondan farkı ise matruş ve şapkalı olması.. Bunun sarık ve cübbeyi rezil kepaze etmeme, rezaleti şapkanın ve sinekkaydı traşın gelir hanesine yazdırma gibi bir meziyeti var.)

Nedense, Cübbeli ve Şaban gibilerin bu tür “laikliğe aykırı” laflarına kimse itiraz etmiyor.

Derinler, “dinin devlete hizmet edecek şekilde güncellenmesi” durumunda laikliği hemen rafa kaldırıyor ya da sümen altı ediyor ve tezgâhın altına saklıyorlar.

Fakat devletin dine hizmeti söz konusu olunca bunları bir gam, keder, gussa ve tasa alıyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."