HER ÜLKENİN MİLLİ TUZAKLAMA TEŞKİLATI'NDA HER ODAYA O ÜLKENİN TAĞUTUNUN RESMİ YERİNE ASILMASI GEREKEN AYET-İ KERÎMELER

 

Kendilerine bir korkutup uyaran gerçekten gelirse, herhangi bir toplumdan mutlaka daha doğru yolda olacaklarına dâir bütün güçleriyle Allah'a yemîn ettiler. Fakat kendilerine bir korkutucu gelince, bu onlarda nefretten başka birşeyi arttırmadı.

Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötü tuzak kurarak.. Hâlbuki kötü tuzak, ancak sâhibine dolanır. O hâlde, öncekilere tatbîk edilen kanundan başkasını mı bekliyorlar?! Allah'ın kanununda (sünnetullahta) asla bir değişme bulamazsın! Ve Allah'ın kanununda asla bir sapma bulamazsın (kazdıkları kuyuya kendileri düşer, körükledikleri fakat kontrol edemedikleri fitne kendi başlarına bela olur)!

(Fâtır, 35/42-43)


SİYASAL İSLAM HÜRRİYET, SİYASAL HALKÇILIK (DEMOKRASİ) İSE SÜRÜLEŞMEDİR




Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler, siyasal milliyetçiliğe karşı olduklarını niçin söylemiyorlar?

Siyasal dinsizliğe (laikliğe) niçin karşı çıkmıyorlar?

Siyasal Batıcılığa (Avrupa Birliği hedefine) niye karşı değiller?

Siyasal halkçılığı (demokrasiyi) niçin sakat bulmuyorlar?

İslam, baştan sona iyiliktir.. Böyleyken, siyasal nitelikte olması onu zararlı hale getiriyorsa, başka şeyler niçin siyasal olunca kötü hale gelmiyorlar?

Siyasal neden bütün haspalara yakışıyor da, bir tek İslam söz konusu olunca yakışık almıyor?

Mesela siyasal Türkçülüğe neden karşı çıkılmıyor?

Siyasal Kürtçülük kötüyse -Ki sapına kadar kötü-, siyasal Türkçülük de kötü olmalı değil midir?!

*

Türkiye gibi yoğun Kürt nüfusun bulunduğu bir yerde bir Kürt’ün Kürtçe eğitim-öğretim istemesi, hatta Kürtçe’nin de resmî dillerden biri olmasını istemesi tabiîdir.. Mesela çağdaş ve uygar İsviçre’nin iki tane de değil, dört tane resmî dili var.

Kürt’ün kendi kimliğini, gelenek ve göreneklerini korumak istemesi kadar doğal birşey olamaz.

Ancak, ayrı devlet olmak istemesi doğru değildir.

Fakat, Kürt’e normalde sahip olması gereken hakları vermediğiniz, kimliğini ve dilini yok saydığınız, ona “Türk oğlu” olduğunu söyleme dayatmasında bulunduğunuz zaman, onu “ayrı bir devlet” olma yönünde ahmakça tahrik etmiş olursunuz.

Çünkü, kimliğini, dilini ve kültürünü korumanın yolunun devletleşmekten geçtiğini düşünecektir.

Bir de tutup “milliyetçilik” yaparsan yaraya tuz basmış olursun.. Bu durumda Kürt, “Benim başım kel mi, Türk için milliyetçilik iyiyse, Kürt için de iyi demektir, o halde ben de Kürt milliyetçisi olayım” der.

Ve olur.

Dünyada Türkiye’deki Türk milliyetçiliği kadar aptalca, içi boş, neyi savunduğundan habersiz, kendi ayağına kurşun sıkan, bindiği dalı kesen dangalakça bir ideolojimsi var mıdır?!

Ve de Türkiye’de gerçekten bir “devlet aklı” var mı?!

*

Evet, Türkiye’de Kürtler’in vatandaş olarak bütün “insanî” hakları istemeleri doğaldır.

Fakat “Siyasal Kürtçülük” yanlıştır.

Çünkü “siyasal”lık sadece İslam’a yakışır.

Mevcut durumda Türkçülük, Kürtçülük, laiklik (siyasal dinsizlik) vs., İslam’ın hakkı olan “siyasal”ı gasbetmekte, sonra da, tegallüb, tasallut ve yağmacılıklarını örtmek için “Siyasal İslam” düşmanlığı yapmaktadırlar.

Bir müslüman ne milliyet-çi (siyasal Türkçü, Kürtçü vs.), ne demokrat (siyasal halkçı) ne de laik (siyasal dinsiz) olabilir.

Sadece “Siyasal İslamcı” olabilir..

Kürdistancılık, Arabistancılık, Türkiyecilik vs. (ırkının adını yüceltme, ulusal çıkar putuna secde etme davası) müslümanın benimseyebileceği ideolojik duruşlar değildir.

Müslümanın davası ancak îlâ-yı kelimetillah (Allah’ın sözünü yüceltme) olabilir.

*

Sapıklığın da (LGBT, feminizm vs. dalaverelerinde olduğu gibi) siyasalı var, fakat Siyasal İslam düşmanlığı yapanların siyasal sapıklığa (sapıklığın siyasallaşmasına) laf söylediklerini göremiyoruz.

Beşerin ürettiği (ve “Allah’ın indirdiği” ile çelişen) hukuk sistemlerini Şeriat’e üstün tutan herkes, (İslam nokta-i nazarından) siyasal sapıktır.

Dolayısıyla, laik demokrasi yanlıları da (çağdaşlık açısından normal, “norm”a uygun olmakla birlikte, İslam açısından) siyasî sapıktırlar, çünkü “millet çoğunluğunun iradesi”ni Allahu Teala’nın iradesine, milletin taleplerini Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına üstün tutmaktadırlar.

Bu da sapıklık (sapıtma) değilse, sapıklık nasıl birşeydir?. İslam açısından sapık olmak için başka neyi savunmak gerekiyor?

Dinin devlete hakim durumda bulunması (yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’ya itaat etmesi) gerekirken, dinin devletin emrinde ve kontrolü altında olması, yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’nın emir ve yasakları hakkında “Bu tamam, şuna gerek yok, şu reddedilmeli” diye hüküm vermeleri de sapıklık değilse, sapıklık nedir?

Sapıtmanın, haddini bilmezliğin bundan daha âlâsı olabilir mi?

*

Merhum İsmail Çetin Hoca şunu diyor:

“Beşerî sistemle İlahî sistem arasındaki farklardan biri de budur. Beşer, çıkardığı kanunu nefsi hakkında değil gayri [başkaları] hakkında icra eder. Peygamberler ise melek vasıtasıyla veya ilhamla Allah Teâlâ’dan telakki ettikleri vahyin hükmünü hem kendi nefsleri hakkında hem de başkası hakkında icra ederler…

“Beşerin çıkardığı kanun, sevdiği bir kimsenin aleyhine geldi mi, ondan cezayı kaldırmak için yeni bir kanunu çıkarır. Böylece Allah Teâlâ’nın veya kulunun hakkına tecavüz eden zalim dostunu kurtarır ve korur. Demek beşerden kanun çıkaran kimse kendisi çıkarttığı kanuna inanmamış oluyor….”

(İsmail Çetin, Şuur, 2. b., Isparta: Dil-ârâ Yayınları, 1992, s. 88.)

* 

Şeriat adalet ve hikmet, Şeriat‘le çelişen bütün beşerî düzenleme, ilke, kanun ve kurallar ise keyfîlik, zorbalık, tahakküm, baskı ve zulümdür. 

Akıl, yani akl-ı selîm, vahiyle birliktedir. 

Şeriat’le çelişen hükümler ise akla değil, heva, heves, zulüm, tekebbür, tefessüh, sefahat, tuğyan, enaniyet ve bencilliğe dayanır.

Bunların hepsinin temelinde menfaat/çıkar putu yatar.

Nitekim günümüzde uluslararası ilişkilerin temel kavramı “ulusal çıkar“dır.

Günümüz devletlerinin temel ideolojisi ise, söylensin ya da söylenmesin devletçilik ve milliyetçiliktir.

Yani bireysel değil, kitlesel/toplumsal bencillik ve enaniyet. Kendi kendine tapınma.. 

Kitlesel çıkarcılık.

Bireysel çıkarcılıkları topluyorsun, ortaya ulusal çıkar çıkınca bunu kutsal kabul ediyorsun. (Bazı kurumlarda alınan rüşvetlerin bir havuzda toplanıp sonra personel arasında bölüştürülmesi, şayet birisi çaktırmadan fazla alırsa “ahlâksız rüşvetçi, hırsız” kabul edilmesi gibi.)

Bireysel zulümleri topladığında ortaya çıkan ulusal zulüm, kötü olmaktan çıkıp iyi hale gelir mi?!

Bireysel ahlâksızlıklar üstüste yığılıp ulusal ahlâksızlık olarak tek torbaya doldurulduklarında fazilet haline mi gelir?!

*

Üç kişi bir araya geliyor “Biz devletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz devletçiyiz (Biz Türkiyeciyiz, biz Kürdistancıyız)” (yani “Biz, bizciyiz”) dediğinizde güya bir “fikir sistemi” ortaya koymuş, “yüksek bir ideal” sahibi olmuş oluyorsunuz.

Oysa savunduğunuz şey bayağı ve düşük bir çıkarcılık..

Milliyetçiliğin durumu da aynı.. Üç kişi bir araya gelmiş, kendinizi millet diye adlandırmışsınız.. Yani, “Biz, milletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz, millet-çiyiz, milliyet-çiyiz” diye güya ideoloji üretiyor, felsefe yapıyorsunuz.

Halbuki yaptığınız şey, “Biz, bizciyiz” diyerek kendi varlığınızı put haline getirmekten ibaret.

*

Bunlar bir de millet iradesinden (milli iradeden) söz ediyor, “halkın kendi kendisini yönetmesi” diyerek heva ve heveslerini “demokrasi” adı altında allayıp pulluyorlar.

Millet iradesinden söz ediyorsan son tahlilde bireysel iradeyi yok sayıyorsun, önemsiz görüyorsun demektir.

Bunun Türkçesi “sürüleşme”dir. Sürü olmadır.

Bu durumda millet iradesine teslim olman, sürüde iradesiz bir “hayvan” (canlı) olmayı kabul etmen demektir.

Bireysel iradeni bu şekilde bir yana bırakıp başka bir iradeye teslim olacaksan, bu ancak ilahî irade olmalıdır.

Bir yöneticiye itaat de, ancak onun ilahî iradeye tabi olması durumunda makul ve meşru hale gelir.

İlahî iradeye, ilahî hükümlere (emir ve yasaklara), Şeriat’e tabi olman, seni “insan” yapar.

Şeriat’e aykırı olarak “milli irade”ye tabi olman ise seni (sürüdeki iradesiz ve şuursuz/bilinçsiz) “hayvan” (canlı) haline getirir.

Hatta, ayet-i kerimede geçtiği gibi “hayvandan da aşağı” (bel hum adall) hale gelirsin.

*

Sosyal demokrasi, muhafazakâr demokrasi, laik demokrasi vs. fark etmiyor, demokrasiyi (siyasal halkçılığı) benimsemek küfürdür.

Çünkü şirktir, insanları rab/tanrı haline getirmektir.

Bunu ben söylemiyorum.. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken söylüyor.

Hristiyanlar’ın rab haline getirdikleri papazların yerini laik demokrasi (siyasal halkçılık, siyasal milletçilik) ile birlikte parlamentoların (millet meclislerinin) aldığını belirtiyor.

Aynı şekilde Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, laikliğin (ister demokratik olsun ister diktatoryal) küfür olduğu fetvasını veriyor, bundan şüphe edenin de kâfir olacağını dile getiriyor.. (Ki laiklik, demokrasinin "olmazsa olmaz" bir rüknü kabul ediliyor.. Mesela Türkiye'de demokratik seçimlerle gelen bir hükümetin laikliğe aykırı bulunan düzenlemeler yapmak istemesi, "demokratik yolla gelip demokrasiyi ortadan kaldırma" olarak yorumlanabiliyor.. Yani demokrasiden anlaşılan, son tahlilde, milletin tercihlerine kulak verilmesi değil, milletin tercihlerinin "siyasal dinsizlik" parantezine hapsedilmesi.)

Yine, Allame Zahidü’l-Kevserî de laikliğin, yani Şeriat’le kayıtlı ve şartlı olmayan bir yönetimi benimsemenin küfür olduğunu yazmış durumda.

Merhûm Ali Haydar Efendi de, “Demokrasinin D’sini ağıza almak bile küfürdür!” demiş bulunuyor.. Ağzına almaktan kastı, benimseme. (Bkz. http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ziyaiyye-bekcisi/tenakuzlar-cukuru-mu-fikir-fahiseligi-mi.html)

*

“Derin”lerin yaptıkları rol paylaşımı çerçevesinde kendi aralarında horoz dövüşü yapan zamane “ehlî sünnetçiler”i ile modernist ilahiyat hokkabazlarına gelince..

Ehlî sünnetçilere örnek, Selanikli diktatör Mustafa Atatürk’ün aleyhinde konuşmanın haram, Erdoğan’a (cumhurbaşkanı olması hasebiyle) itaatin de farz olduğunu söyleyen Cübbeli Zahmet.

(İslam’dan da, içinde yaşadığı düzenden de, kendisinden de habersiz bir şaşkın; çünkü, cumhurbaşkanına itaatin farz olduğunu söyleyerek din ile devlet işlerini birbirine karıştırmış, laikliği yok saymış durumda.)

Güncellemeci modernistlere örnek ise, Erdoğan için “ulu’l-emr” demiş olan (pırasasör kontenjanından ilahiyat prof.u) Şaban Ali Düzgün. (Erdoğan'ın İslam’a göre ulu’l-emr olabilmesi için “Atatürk ilke ve inkılapları”na bağlılık yemini etmek şöyle dursun, TBMM kürsüsünde “Allahu Teala’nın ilke ve inkılaplarına aykırı her görüş ayağımın altındadır” diyebilmesi gerekiyor Şaban!. Lütfen uyan!)

(Görüldüğü gibi, Şaban’ın Cübbeli’yle ortak noktası, bunun da laikliği yok sayması.. Ondan farkı ise matruş ve şapkalı olması.. Bunun sarık ve cübbeyi rezil kepaze etmeme, rezaleti şapkanın ve sinekkaydı traşın gelir hanesine yazdırma gibi bir meziyeti var.)

Nedense, Cübbeli ve Şaban gibilerin bu tür “laikliğe aykırı” laflarına kimse itiraz etmiyor.

Derinler, “dinin devlete hizmet edecek şekilde güncellenmesi” durumunda laikliği hemen rafa kaldırıyor ya da sümen altı ediyor ve tezgâhın altına saklıyorlar.

Fakat devletin dine hizmeti söz konusu olunca bunları bir gam, keder, gussa ve tasa alıyor.


ŞERİAT’İN UYGULANABİLİRLİĞİ

 



Allame Eşref Ali Tehanevî’nin el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında belirttiği gibi, Şeriat’in uygulanmasında hiçbir zorluk bulunmamaktadır.

Her çağa uygundur.

Zorluk, çağa uygun olmamadan değil, (sapıklığı “yaşam tarzı”, zulmü ve sömürüyü siyasal rejim/düzen haline getiren) insanlardan kaynaklanmaktadır.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hicret öncesinde Şeriat’i Mekke’ye hakim kılmayı başaramadı.

Nedeni, Şeriat’in çağa uygun olmaması mıydı?

Hayır, Mekkeli müşriklerin keyfine uygun olmamasıydı.

*

Birçokları Şeriat’i şu iki şeye indirgiyorlar:

Bir: Başından evlilik geçmiş olan zanilerin (dört “adil/güvenilir” şahitle suçun sabit olması durumunda) recmedilmesi (taşlanarak) öldürülmesi.

İki: Değeri bir altını bulan ya da aşan malı (belli şartlarda) çalan hırsızın elinin kesilmesi.

Birçok insan, yufka yürekliliğinden, şefkat ve merhametinden değil, kendisini zani ve hırsız olarak tahayyül ettiği (bazen de öyle olduğu) için, Şeriat’i korkunç buluyor.

Aynı kişiler, kendi malı çalındığı zaman hırsızın öldürülmesini bile isteyebiliyor.. Mafyaya öldürtebiliyor.. Mağdur kendisi olunca namus için kolayca katliam yapabiliyor.

İşte, özellikle bu iki noktada imansız, kâfir, fasık ve facir taifenin Şeriat’i çok sert ve ağır bulmasından dolayı, “güzel ahlâk, irfan, insan-ı kâmil olma, gönül ehli olma, tasavvufî incelik, İslam’ın özünü anlama vs.” edebiyatı yapanların, “Şeriat’i aşağılayan ahlâkçı” olarak arz-ı endam ettiklerini görüyoruz.

Nasıl bir imansa, nasıl bir ahlâksa?..

*

Evet, İslam’ın (Şeriat’in) özellikle bu iki hükmünün “dindar”lık iddiasındaki insanlara bile ağır gelmesi yüzünden, o sözde dindarların etkisi altında kalan herkes, Şeriat’in uygulanmasının zor olduğunu düşünüyor.

Sonra da buna, “Çağ böyle gerektiriyor” diye bir kulp takıyorlar.

Böylece çağ (zaman), Şeriat hükümlerini nesh ya da iptal edip yerine yenilerini koyan bir tür “paralel tanrı”ya dönüşüyor..

Allahu Teala’nın yerini bir bakıma Hegel’in Geist’ı (“zamanın ruhu”su) alıyor.

*

Halbuki, Şeriat’in uygulanmasında, (milletin ve milletin başındaki yöneticilerin) samimi bir şekilde istemesi durumunda, herhangi bir zorluk yok.

Mesela (başından evlilik geçmiş) zanilerin recmedilmesini alalım.. Bu memlekette, şapka giymediği için insanlar idam edildi.

Namus nerde, şapka nerde?

Bu kadar absürt, saçma, budalaca ve akla ziyan bir gerekçeyle adam öldürülmesini sorgulamayanlar, hatta bu saçmalığı “ilke ve inkılap” diye alkışlayanlar, Şeriat’in hükümlerini ağır ve sert bulabiliyorlar.

Madem öyle, şu namus cinayetlerine bir son verin bakalım.. O namus cinayetlerini işleyenlerin bunu katı ve sıkı şeriatçı oldukları için mi yaptıklarını zannediyorsunuz?

Şeriat o hükmü, o namus cinayetleri işlenmesin diye getirmiş durumda.

Sizin buna karşı tek önleminiz ise şu: Bütün insanları hem yaşayış hem de zihniyet bakımından namussuz yapalım, böylece namus cinayeti diye birşey de kalmaz.

Nitekim, "deha ürünü şapka devrimi"ni icat eden Selanikli Mustafa Atatürk bunu Kâzım Karabekir’e söylemiş:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 84.)

*

Şeriat’in uygulanmasındaki zorluk Şeriat’in kendisinden kaynaklanmaz.. Şeriat’i uygulamak istemeyen insanlardan kaynaklanır.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Allah uğrunda nasıl cihâd etmek gerekiyorsa, öyle cihâd edin! O sizi seçmiş ve dinde üzerinize hiçbir zorluk kılmamıştır. Babanız İbrâhîm'in dîninde de (böyleydi).O (Allah), gerek daha önce(ki kitablarda), gerekse bunda (Kur'ân'da) sizi Müslümanlar diye isimlendirdi ki, peygamber(iniz) size şâhid olsun ve (siz de) bütün insanlara şâhidler olasınız! Öyle ise namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'(ın dînin)e sımsıkı tutunun! O sizin Mevlâ'nızdır. İşte O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!” (Hac, 22/78)

Şeriat uygulanabiliyor ki Afganistan İslam Emirliği bunu kararlılıkla benimsemiş durumda.. Halk da razı.. Çünkü genelde müminler..

Müslüman görünen münafık değiller.

*

Evet, şayet toplum (çoğunluk itibariyle) kâfir ya da münafıksa, Şeriat’i uygulamak mümkün olmayabilir.

Şeriat’in uygulanması Hz. Nuh aleyhisselam zamanında da mümkün değildi.. Ne yapacaktı, şeriatçılıktan vazgeçip devletçi/düzenci mi olacaktı?!

Şeriat’in uygulanması Hz. İbrahim a.s. zamanında da mümkün değildi.. Ne yapacaktı, şöyle mi diyecekti:

“Vatanımı, milletimi, devletimi en çok seven benim.. Rejime karşıyım ama devletimden yanayım, bir taraftan Nemrut’a itaat eder, devletimin yasalarına kayıtsız şartsız uyar, diğer taraftan yasaların izin verdiği kadarıyla (yasalar çerçevesinde) müslümanlığımı yaşarım.. Yasalar izin vermediği için putlara asla dokunmam, onlar aleyhinde konuşmam.. Sadece kendi doğrularımı anlatırım.. Zaten müslüman olarak ben iyi örnek olamadığım için kimse müslüman olmuyordur.. İyi örnek olmalı, İslam’ı sevdirmeye çalışmalıyım.. Vatanımı, milletimi, devletimi en çok seven benim.. Yerli ve milliyim.. Urfalıyam ezelden, gitmem bu illerden!”

Hayır, öyle konuşmadı, şöyle konuştu:

İbrâhîm'de ve onunla berâber bulunanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine şöyle demişlerdi: ‘Doğrusu biz, sizden ve Allah'tan başka tapmakta olduklarınızdan uzak kimseleriz! Sizi inkâr ettik (tanımıyoruz); artık (siz) tek olarak Allah'a îmân edinceye kadar, sizinle bizim aramızda ebedî olarak düşmanlık ve kin başlamıştır.’ … (Ve onlar şöyle duâ ettiler:) Rabbimiz! Ancak sana tevekkül ettik ve sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır!

“Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için bir imtihan kılma! Rabbimiz! Bizi mağfiret eyle! Şübhesiz ki Azîz ve Hakîm ancak sensin!

“And olsun ki, onlarda (İbrâhîm ve berâberindekilerde) sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Bununla berâber kim yüz çevirirse, artık şübhesiz ki, Ganî (hiçbir şeye muhtâç olmayan), Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan) ancak Allah'tır.” 

(Mümtehine, 60/4-6)

*

Evet, Şeriat’in kamusal düzeyde uygulanması Hz. Lut a.s. zamanında da mümkün değildi.

Ne yapacaktı, şunu mu diyecekti:

“Vatanımı milletimi seviyorum, yaşam tarzınıza, hür tercihinize, demokratik nitelikteki çoğunluk kararına büyük saygım var.. Çok toplumsalsınız, ‘toplumsal cinsiyet’in dar kalıplarını kırıp özgürleştiğiniz için gerçekten ilericisiniz, cinsiyet işlerini ‘donmuş’luktan kurtardınız, sizdeki ilericiliği dünya belki ancak 4 bin yıl sonra yakalayabilecek.. Sizin Sodom Sözleşmesi’ndeki özgürlük standartlarını, toplumsal cinsiyet aydınlanmışlığının bir benzerini bulmak için insanlar İstanbul Sözleşmesi’ni beklemek zorundalar.” 

*

Şeriat’in devlet işlerinde uygulanması Hz. Musa a.s. zamanında Mısır’da da mümkün değildi.

Nasıl davranmalıydı, şöyle mi konuşmalıydı:

“Şimdi bir seçim olsa Firavun yüzde 92 oy oranı ile yeniden devlet başkanı seçilir, yapacak birşey yok, devletimize bağlıyız, muhalefetimizi yasalar çerçevesinde yapmalıyız. Yasalar da Firavun’a kayıtsız şartsız itaati emrediyor.. Şapka için değilse de kendi iktidarının, devletinin bekası için kundaktaki bebekleri bile öldürüyor olmasını normal karşılayacağız, itiraz etmeyecek, eleştirmeyeceğiz.” 

Şeriat’in devlet tarafından uygulanması Hz. İsa a. s. zamanında da mümkün değildi.

Ne yapacaktı, “Vatanımı, milletimi, devletimi seviyorum.. Milletim beni devletime şikayet etmiş, hakkımda çarmıha gerilme kararı verilmiş, devletime itaat etmeli, gerçekten çarmıhta can vermeliyim, göğe çıkmak bana göre değil” mi demeliydi?!

*

AK Partililere “Devleti değiştirin, şeriat devleti yapın” demiyoruz.. Demedik.

AK Parti liderliğinin böyle bir niyetinin de, çapının da olmadığını gayet iyi biliyoruz.. Böyle birşeyi akıllarından bile geçirmezler.

Çünkü zor.. Bedel ödemeyi gerektirir.. Dünya nimetlerinden yararlanmaya fırsat vermez.

Kolay olan, İslam’ın güncellenmesi, bu “güncellenmiş İslam” çerçevesinde mevcut düzenin (laik demokratik sistemin) “İslam’a uygun” kabul edilmesi.

O yüzden, AK Parti’yi eleştirirken maksadımız millete, “aklını” ve imanını iktidara emanet etmemesi, siyasal reisinin elinde “gassalın (ölü yıkayıcının) elindeki mevta” gibi olmaması gerektiğini açıklamaktan ibaret.

*

Dediğimiz şu:

Ey "dindar" vatandaş, devlet değişip laik (siyasal dinsiz) olmak yerine Şeriat devleti (İslam devleti) olmuyor diye sen değişme!. 

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) mümini haline gelme!. 

Müslümanlığını koru! 

Demokrasiye (hakimiyetin kayıtsız şartsız halka ait olmasına, halkın Şeriat’e tabi olma yerine kendi kanunlarını kendisinin yapmasına) iman şirkinden/küfründen sakın!

*

Laik demokrasi, her türlü sapıklığı “yaşam tarzı” adı altında dokunulmaz hale getirebiliyor.

Fakat dinin emirleri “yaşam tarzı” haline gelemiyor.

Bir anlayış ve duyuşun yaşam tarzı olabilmesi için illa da içinde bir sapıklık, Allahu Teala’ya bir isyan bulunması gerekiyor.

Adamlar demokrasi adına parmak hesabıyla senin dine uygun davranış ve sözlerine sınır getirebiliyorlar, fakat sen (demokratik parmak hesabı şartını da yerine getirsen bile), onların “yaşam tarzı”na sınır getiremiyorsun.

Hatta onlar, camide bile, dini ne kadar ve nasıl anlatacağını talim edebiliyorlar; mesela cuma hutbelerinde “şeriat” kelimesini kullanmana izin vermeyebiliyorlar.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) dine aykırı olduğunu söyleme hakkın ise hiç yok.. 

Hayır, sadece TBMM’de, TSK’da filan değil, camide; cuma hutbesinde, vaazlarda bile yok.

*

Yani senin hak ve özgürlüklerin, fikir ve inanç hürriyetin sanki laiklerin (siyasal dinsizlerin) kölesiymişsin gibi, elinden alınabiliyor.

Asıl kölelik bu.

Fakat sen (onların hak ve özgürlük ilan ettiği) bir sapıklığı yasaklamaya kalkışsan, hatta yasaklamayıp sadece tartışma konusu yapsan, senin (varsa) siyasal partin laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırılık gerekçesiyle kapatılabilir.

Onlara göre, laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırılık, senin “hak ve özgürlüklerini (özellikle de siyasal hayatta, kamusal alanda) kaybetmene yol açan bir suç”, dine aykırılık ise “dokunulmaz hak ve özgürlük”tür.

Ve senin, gerçekte köle olduğunu anlamaman ne kadar acıdır!

 

DEĞİŞEN ZAMAN, VE DEĞİŞMEYEN HEVA, HEVES VE CEHALET







“Müslümanlar dinlerinin külli ve nihai hedeflerini göz ardı etmişlerdir. Halbuki İslam bir çok vesile ile kölelere özgürleşme kapısını aralamıştır. Son hedefi de göstermiştir. Özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak. Bunu açmak ve aşmak Müslümanların elindeydi ve göreviydi. Ama tutuk davranmaları veya donukluklarından veya nasların anlaşılmasında Hazreti Ömer gibi sofistike olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır. ”

Bu ifadeler, fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ın “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında yer alıyor.

*

Nasstan kasıt, anlamı açık ayet ve hadîsler.

Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında nass varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez.

İşte bu, “donukluk ve tutukluk” anlamına geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vucudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.

Kölelik konusunda da Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabının uygulaması, dinin maksatlarını, küllî ve nihaî hedeflerinin gerçekleşmesini sağlayan uygulamadır.

Diğer konularda da (mesela evlilik yaşı vs.) durum aynıdır.

Mustafa Özcan’ın teklif ettiği “son hedef” (yani köleliğin bir daha geri dönülemez şekilde yasaklanması) ise, nassın (Rasulullah’ın uygulamasının) inkârı ve iptalidir.. Özcan bunun farkında değil, fakat durum bu.

Dinin anlaşılmaması, dinin maksadının, küllî ve nihaî hedeflerinin gözardı edilmesi tam da budur.

*

Mecelle’deki Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” kaidesi ne yazık ki çok istismar ediliyor.

Mecelle’deki ifadeler ne ayettir, ne de hadîs.. O ifadeler, Kur’an ve Sünnet’e uygunlukları ve onlar çerçevesinde anlaşılmaları nisbetinde değerlidirler.

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” diyenlerin kastı ve niyeti çok iyi olabilir, fakat meseleyi ifade ediş tarzları kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde nakıs.

Bunu mutlak şekilde ifade etmek yerine kayıt ve şart getirmeleri gerekirdi.. Mesela “Ezmanın tegayyürü ile bazı ahkâmın (hükümlerin) tegayyürü inkâr olunamaz” denilmesi uygun olurdu.

Mesela yemek yemenin hükmü.. Ramazan ayında gündüz haram, zaman değişip akşam olduğunda ise helaldir.

Fakat, diyelim ki yürüyen bir canlıyla karşılaştık, bizim gibi biri, onun hakkında “insan, Ademoğlu” hükmünü verdik.. Zamanın değişmesiyle bu kişi hakkındaki hüküm değişir mi, beş sene sonra onun için, “Hayır, aslında o bir timsah, zaman değişti, onun hakkındaki hüküm de değişti” denilebilir mi?!

Her hüküm değişmez.. Mesela ölen insanla ilgili “canlılık” hükmü değişir, fakat onun “insan” olduğu hükmü değişmeden kalır.

Değişmeyen hükümler, değişenlere göre daha çoktur.. Değişen hükümler çok azdır.

Dinin hükümleri de böyledir.. Domuz eti zamanın değişmesiyle haram olmaz.. Ama bazen, yiyecek hiçbir şey bulamadığın ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaştığın zaman, ölçüyü kaçırmamak şartıyla yemen caiz olabilir.

Hükmün aslı olduğu gibi kalır.. Değişen, senin durumundur.

*

Mecelle’deki “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki ifade, en sorunlu, yanlış anlaşılmaya en açık ifadelerden biri.

Hükümlerin değişebildiği durumları aslında herkes bilir.. Fakat bunu bu şekilde sanki “dinî bir kural” gibi söylediğinizde artık herkes kendine göre bir “şâri’ (şeriat koyucu, yasa koyan) zaman” icat edip kafasından hüküm uydurabilir.

Sanki zaman dile gelip konuşuyor, “Şunun hükmü artık şöyle oldu” diyor.

Zaman adına konuşan sensin.. Zamanı bahane ediyorsun.

*

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında Mecelle’de yer alan “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Sözleri şöyle:

“(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

“Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

“Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler."

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

“Cevâp: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.”

*

Şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, (bilerek veya bilmeyerek) O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

“Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

“Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

“Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

“Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

“Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

“Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.”

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.

*

Mecelle şârihlerinden Kuyucaklızade Mehmet Atıf Bey şunları söylüyor:

“Ancak zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir. Yani zamanın değişmesiyle insanların halleri, örf ve adetleri de değişeceğinden bunların üzerine kurulu olan hükümler de değişir. 

“Mesela, eski hukukçulara göre satın alınacak evin bir odasını görmek yeterli olup, ondan sonra satın alan diğer odaları gördüğünde görme muhayyerliği yoktur. Sonraki hukukçulara göre ise her odasını görmek gerekir. Her odasını görmedikçe görme muhayyerliği devam eder. Bu ise delile bağlı bir ihtilaf olmayıp, belki inşaat hakkında örf ve adetin ihtilafından doğmuştur ki eski hukukçular zamanında evlerin her odası aynı olduğundan, bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmuştur. Ancak sonraları evlerin inşa tarzı değiştiği gibi bir evin odaları çeşitli şekillerde yapıldığından, evin bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmamış, her odasını görmek gerekmiştir. Aslında satın alma amacının gerçekleşmesine yetecek seviyede bir bilgi sahibi olmak gerektiğinden, şer’i kural asıl olarak değişmeyip, bunun olaylara uygulanması, zamanın değişmesiyle değişmektedir

“Şahitlerin dürüstlüğü hakkında İmam Ebu Hanife hazretleri ile İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) hazretleri arasındaki ihtilaf da zamanın değişmesine dayanır. İmam Ebu Hanife hazretleri kendi asırlarında insanlarda doğruluğa şahit olduğundan, hasmı istemedikçe şahitlerin temize çıkarılmasına lüzum görmeyerek, görünür adalete göre hüküm vermeyi caiz saymıştır. Ancak sonraları İmameyn hazretleri insanların fesada meyillerini hissettiklerinden, hasım istese de istemese de şahitlerin görünür adaletlerine bakılarak hüküm verilmesini caiz saymayıp, şahitlerin gizli ve açık şekilde temize çıkarılmalarının gereğine karar vermişlerdir. 

“Sonraki hukukçular hep İmameyn hazrtlerinin görüşleriyle fetva vermiş oldukları gibi Mecelle’nin 1716. maddesinde de İmameyn hazretlerinin görüşleri tercih edilmiş olduğundan zamanımızda hakimler bir davada dinledikleri şahitleri gizli ve açık temize çıkarmadıkça hüküm veremez, verirse hükmü nafiz olmaz [infaz edilmez, yerine getirilmez]

“Bunun gibi Mecelle’nin 596. maddesi gereğince gasp eden kimseye gasp ettiği şeyi tazmin etmesi gerekmez. Ancak sonraları hukukçular insanların vakıf ve yetim mallarına hırs ve tama’larını gözlemlediklerinden bu maddenin istisnai fıkrası gereğince vakıf ve yetim mallarını korumak açısından bunlarda tazmin gerektiğine fetva verdiler. 

“Ancak örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan hükümler değişmez. Mesela, zulüm ve yolsuzluk her zaman yasaktır. Bundaki yasaklık hiçbir zaman değişmez.”

Bir, Şeriat'teki adalet hassasiyetine, şahitler konusundaki kılı kırk yaran titizliğe bakın, bir de günümüzün beşer kafası ürünü hukukunun "gizli şahit" bilmem ne alavere dalaverelerine, "kiralık katil" türünden ne idüğü belirsiz "kiralık şahitler"in cenneti haline gelmiş adliyesine. 

Her toplum layık olduğu idareyi ve hukuk düzenini buluyor.

Bu millet layık olsa ve hak etseydi Şerîat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ile, Şer'-i Şerîf (Şerefli/Onurlu Şeriat) ile yönetilirdi.

Ama layık değil. O rahmeti hak etmiyor.

Hak etmeyen bir topluma da Allahu Teala böylesi bir rahmeti nasip etmiyor.

*

Evet, merhum Kuyucaklızade’nin ifade ettiği gibi, zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir.

Örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan Şeriat hükümleri değişmez.

Modernist (yani Batı’nın çağdaş/modern halini “nass” kabul eden), Fazlur Rahman’ın sapık mezhebine tabi olan ilahiyatçılara göre ise ayet ve hadîslerle sabit olan hükümler de değişir, değiştirilmelidir.

Nitekim, (derin devlet nezdinde akredite olan bu ilahiyatçılardan) perde arkasında akıl alan Erdoğan altı yıl önce, 8 Mart 2018 tarihinde şöyle konuşma gafletinde bulunmuştu:

"Din adamı diye ortaya çıkıp kadınla ilgili dinde yeri olmayan içtihatlarda bulunuyorlar. Çünkü İslamın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslamın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslamı 14-15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız."

Bir gün sonra ise şunu demişti:

"Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi? Ama çıkıp da kadınlarla ilgili, yaşlılarla ilgili konuşmaların İslam'a getirdiği lekeyi görmezden gelemeyiz. Türkiye'de din eğitim ve öğretiminin sağlıklı bir temel üzerinde yaygınlaştırılmasına ihtiyaç var."

Aslında İslam’ın güncellenmesinden söz etmekle dinde reform çağrısı yapmak aynı şeydir.

İbrahim Kalın da, Erdoğan’ın bu açıklamasını tevil ve tefsir babından Mecelle’nin “Ezmanın tegayyürü…” ilkesine atıfta bulunmuştu.

Mesele Arab’ın bin 500 sene önceki örfü olsa sorun değil, fakat olay, Arnavut gâvuru Diamond’un son yaygarasını bahane ederek tağut Soner gibilerin “hadîsler”in (Sünnet’in) ayıklanması, Sahîh-i Buharî’nin çöpe atılması çağrısında bulunmaları gibi, İslam’ın temellerinin inkârı ve yıkılması noktasına vardırılıyor.

*

Yrd. Doç. Dr. İbrahim Özdemir’in bir makalesi bu "tegayyür" konusunu ayrıntılı bir şekilde açıklıyor (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/162864).

Özdemir, makalesini şöyle özetliyor (özetin özeti):

“…  Hükümde değişim kavramı, gerçek anlamda bir değişimi ifade etmemektedir. Bu değişimin ispatı için referans gösterilen tüm argüman ve örnekler bu anlamdaki değişimi değil, hükme konu olan cüz’î hâdiselerdeki değişimi ifade etmektedir. … Karâfî (ö. 684/1285)’den İbn ‘Âbidîn (ö.1252/1836)’e kadar bu konuda söz söyleyen fakihler ahkâmın değişmesinden değil, ahkâma tekabül eden mezkûr durumların değişiminden bahsetmektedirler.”

Makalenin sonuç bölümünde ise şunlar söyleniyor:

“Sonuç olarak diyebiliriz ki, son dönmelerde yaygın bir biçimde tartışılan hükümde değişim, ahkâmın değişmesi vb. kavramlar usûlî temellere bina edilmeden ele alınmaktadır. Hükümde değişimin ispatı sadedinde ileri sürülen tüm argümanlar bu konuya ait olmadığı gibi, konuya dair verilen örnekler de bu alana ait değildir. …

“…  Karâfî’den İbn ‘Âbidîn’e kadar hükümde değişim konusuna yer veren tüm fakihler, günümüzde değişim kavramından anlaşılan anlamı kast etmemişlerdir. Bilakis onlar tagayyür kelimesini farklılık anlamına gelen ihtilaf kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Başta İbn Kayyim olmak üzere mezkûr bilginlerce yer verilen fetvada değişim kavramıyla örfte değişim kavramı, sanıldığının aksine hükümde değişime tekabül etmemektedir. …

“Fetvanın değişim gerekçeleri olarak zikredilen zaman, mekân, durum, âdet ve niyet gibi tikel vaki durumlar hükmün bağlandığı şer’î illetlere tekabül etmektedir. Her illetin kendine özgü bir hükmü var olduğu gibi, her vaki durumun da kendine özgü bir hükmü vardır. Hükümler varlık ve yoklukta illetlerle birlikte deveran ettiği gibi, cüz’î-vaki durumlarla birlikte de deveran etmektedir. Cüzî-vaki durumları inceleyen tahkîku’l-menât yönteminin işlevi hükümlere bağlanan bu tikel olgusal durumların tespiti noktasında ortaya çıkmaktadır. Fukaha hükümde değişim kavramı yerine fetvada değişim ve illetlerde değişim kavramlarını kullanmaktadır. Günümüzde de aynı kavramların kullanılması usûlî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

“…  Hükümde değişim kavramı birçokları tarafından müsellem bir hakikat olarak telakki edilip bütün hükümlere teşmil edilmektedir. Son zamanlarda çokça tartışılan ve tüm şer’î-amelî hükümleri kapsayan tarihsellik konusu bu kavrama dayandırılmaktadır. Hangi alanlarda ve nasıl işlev göreceği belirlenmeyen bu fıkhî kuralın, tahkîku’l-menat yönteminden bağımsız olarak ele alınması, İslam hukukunda bir yöntem dâhilinde kabul edilen değişimin aslî mecrasından çıkıp farklı mecralara girmesi ve sonucu kestirilemeyen birtakım yanılgı ve saplantılara yol açması kaçınılmazdır.”

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Zâhid Kevserî” maddesinde verilen bilgiler de önemli:

“… Kevserî’nin bu alandaki temel görüşleri şöyledir: ... Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. … 

“Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir [İttifak ettikleri, icma bulunan hususlarda yeni görüşler ortaya atılamaz]. 

“Bu çerçevede örf ya da maslahat, hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ [“şeriat / dinî hüküm” oluşturma] alanına müdahalesi anlamına gelir [Tanrılık/rablik taslamaktır]. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir [şerik/ortak, paralel tanrı kabul etmez] (Maķālâtü’l-Kevŝerî, s. 108, 111, 113-116). … 

“Kevserî’ye göre akılla tesbit edilen dünyevî maslahatın şer‘î delillerle çatışabileceğini söylemek Allah’ın kulların maslahatını bilmediği anlamına gelecektir. … İbadetlere dair olanların aksine muâmelâta dair hükümlerin zamanın gereği doğrultusunda değişebileceği de söylenemez; çünkü bu doğrudan doğruya insana teşrî‘ yetkisi tanımak demektir. … (a.g.e., s. 118-119).”

İnsana teşrî’ yetkisi tanımak ise, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi) onu “rab” edinmektir.

Şirktir, küfürdür.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...