MUTLAK KORKU, MUTLAK ZULÜM VE MUTLAK KÖLELİĞE KARŞI TEK ÇARE

 





Lord Acton’un o meşhur sözü, “mutlak gücün mutlaka bozduğunu” söyler.
Sanırım buna bir ekleme yapmak da mümkün:

Mutlak güç, mutlaka korku getirir.

“Anayasaya uymayan”, bütün yasaları çiğneyen, kendi milletvekillerinin açıklamasıyla yargıyı da ele geçirdikten sonra yasamayı, yürütmeyi, yargıyı tümüyle denetimi altına alan Tayyip Erdoğan, bir diktatörün bütün yetkilerine ve gücüne “gayrımeşru” bir şekilde sahip.

Merasim töreninde yere serilecek halının renginden, Çamlıca’ya yapılacak caminin minaresine, kupon arazilerin kime satılacağından televizyonlardaki yemek programlarında neler anlatılması gerektiğine kadar her konuya karışıyor… Her istediğini yaptırıyor.

Sevgili muhtarlarıyla düzenlediği büyük toplantılarda hedef gösterdiği insanlar ya tutuklanıyor, ya silahlı saldırıya uğruyor.

Genellikle de ikisi birlikte oluyor.

*

Yukarıdaki satırlar, Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan’ın yıllar önce, 10 Mayıs 2016 Salı günü yayınlanan yazısında geçiyor (http://www.haberdar.com/mutlak-korku-makale,1139.html).

Ancak, bunların bu tip yazılarına bakarak “mutlak bir fikir özgürlüğü”nden yana olduklarını zannetmeyin.

Çifte standart hayat tarzları ve alâmet-i farikaları durumunda.

Bir başka yazısında, Erdoğan’ın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir sözünü aktarmasından hareketle “laikliğin elden gittiğini” yazabilmişti.

Yani bunların demek istediği şu:

Mutlak güç bizim gibilerin elinde olmalı, bozma ve bozulma işi bize bırakılmalı.

Mutlak korku, bizimle aynı safta yer almayanların payına düşmeli.

Memlekete diktatör lazımsa onu da biz kendi aramızdan seçmeliyiz.

Anayasa çiğnenecekse biz çiğnemeli, memleket “Yağma Hasan’ın böreği” muamelesi görecekse onu da biz yapmalıyız.

*

Lord Acton’dan alıntı yapmayı da biliyor.

İşte bizim Batı’dan farkımız burada.

Bizimkiler Lord Acton’ın bir sözünü ezberler, fakat, diğer sözlerini hiç görmez.

Lord Acton, bunların dillerinden düşürmedikleri demokrasinin de “mutlak güç” kullanımına karşılık geldiğini, hatta onun mutlakçılığının (absolutism) daha berbat olduğunu söylüyordu.

Allahu Teala’ya ait sorgulanamazlık ve tartışılamazlığın (lâ yüs’el oluşun), yücelik, üstünlük ve insan-üstü kutsallığın, laiklikle birlikte modern devletin eline geçmiş bulunduğunu, devletin tanrılaştırılıp bir put haline getirildiğini söylediğinden haberleri var mı?

Mutlak gücün ancak Allahu Teala’ya yakıştığını, kullara bırakılamayacağını, yani laik demokrasinin, (mutlak gücü kulların eline bırakması yüzünden) bozma ve bozulmanın garantili ve kestirme yolu olduğunu ileri sürmüş bulunduğunu biliyorlar mı?

*

Evet, çağdaş uygarlık yolundaki Türkiye’de, Lord Acton’ın söylemiş olduğu bazı sözleri hiçbir siyasetçi söyleyemez.

Daha doğrusu, söyleyebilecekleri halde söylemezler.

Çünkü (ortadaki “düzen”baz oyunun kurallarını sorgulayıp) hak/doğru siyasî ilkelerin savunucusu olarak bedel ödeme konumuna düşmek yerine (“gelen düzenbaz oyun ağam, gideni paşam” diyerek) siyasî kazanç elde etme derdindedirler.

Fakat, Türkiye’de hiçbir siyasî partinin Lord Acton’ınkine benzer görüşlerin savunucusu olarak ortaya çıkamamasının tek nedeni, siyasetçilerin pragmatizmi, oportünizmi ve konformizmi değildir.

Bu ülkedeki Atatürk ilke ve inkılapları adlı donmuş, dondurulmuş, güncellemeye, değişime ve gelişime kapalı devlet ideolojisinin (Lord Acton’ın formülasyonu çerçevesinde mutluk bozulmayı da yanında getiren) mutlak gücü, siyaset alanında farklı seslere izin vermiyor.

*

Hatırlayın, Ahmet Altan’ın yukarıya aldığımız sözlerini yazdığı sıralarda TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Anayasamızın bütünü zaten laik mahiyette, ayrıca bir de ‘tanımsız, tarifsiz’ laik kelimesinin geçmesi gerekmiyor, nitekim Batı’daki anayasalarda geçmiyor, bizdekinde de geçmezse kıyamet kopmaz” anlamına gelen şeyler söylediği için neredeyse Kızılay’da darağacında sallandırılacaktı.

Aklı kısa Meral Akşener, Charlie Hebdo avukatı Kemal Kılıçdaroğlu ve yaşlanıp bozarmış kurt Bahçeli, onun sözleri karşısında “çılgın” Türk moduna girdiler, “Yok ben daha çılgın Türk’üm, yok sen daha çılgınsın, yok bu daha çok çıldırmış” diyerek aralarında çılgınlık yarışı başlattılar ve Kahraman’a ağızlarına geleni söylediler.

Çılgınlık öyle tavan yaptı ki, av mevsiminin geldiğini düşünerek gözleri parlamaya başlayan CHP grup başkanvekili bir deneyimli vampir CNN TÜRK canlı yayınına bağlanıp “Laikliği korumak için kan da dökülür. Bakın ben ne dediğimi bilerek konuşuyorum” dedi.

Ve de hiçbir siyasetçi, hiçbir savcı çıkıp, “Laikliği korumak için kan dökülmez, ne kadar korunması gerekiyorsa o kadarını yasalar çerçevesinde güvenlik güçleri yapar, olayı mahkemelere havale ederler, bu tür ifadeler teröristliktir, cezalandırılması gereken birer suçtur, anayasal düzeni tanımazlıktır. Kimse, düşünce özgürlüğünü kullanan fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür bir TBMM Başkanı’na karşı böyle konuşma hadsizliği sergileyemez” demedi.

Memlekete bir kez daha mutlak korku hakim oldu.

Erdoğan da hemen “Zaten ben de Mısır’a gidip ‘Şeriat’e karşı laiklik’ tavsiye etmiştim, bu bizim partimizin görüşü değildir” diyerek topa girdi.

“Çılgın Türk”ler listesine adını yazdırdı.

*

Kahraman’ın sözleri aslında eften püften, önemsiz şeylerdi.

Fakat bu kadarı bile fırtına kopmasına neden oldu, “bir bardak suda fırtına koparma” ve “öküzün altında buzağı arama” gibi deyimlerin hakkı verildi.

Peki ya Kahraman, Lord Acton’ın aşağıda aktaracağımız türden sözlerine benzer şeyler söylese ne olurdu?

Hafazanallah, herhalde o zaman, kan kokusu aldığı için çıldırmış olan vampir CHP grup başkanvekilini elindeki satırla gözleri dönmüş halde TBMM Başkanı’nı Meclis koridorlarında kovalarken bulabilirdik.

Muhtemelen diğer CHP milletvekillerinin de, kiminin elinde balta, kiminin elinde kör testere, kiminin hızar, kiminin nacak, kiminin keser, kiminin yaba, kiminin dirgen, kiminin tırmık, kiminin Azrail tırpanı, kiminin de bileylenmiş tahra olduğu halde ona eşlik ettiği görülürdü.

Kahraman’ın kıytırık iki cümlesine verilen tepkinin dozajı insana bunu düşündürüyordu.

Çünkü Kahraman, linç etmek için üzerine yürüyen siyaset eşkıyasının elinden kendisini, o içi boş, hiç de geri adım atmayı ve özür dilemeyi gerektirmeyen önemsiz sözlerinden “tevbe” ederek güç bela kurtarabildi.

Fakat yine de istifaya davet edildi.

*

Geri adım atmasaydı, “Ben fikri hür bir hukukçu, vicdanı hür bir siyasetçi, irfanı hür bir vatandaş olarak düşünce ve fikir hürriyetimi kullanıyorum, nasıl benim sizi benim gibi düşünmeye zorlama hakkım yoksa sizin de benden bunu isteme hakkınız yoktur” deseydi ne olurdu?

Türkiye’de sözde fikir ve inanç hürriyet var, fakat, şayet siyaset sahnesinde yer almışsanız, laikliğe (siyasal dinsizliğe) iman ettiğinizi, “dinsiz siyasetçi” haline geldiğinizi ilan etmek zorundasınız.

Rejimin kelime-i şehadetini söylemez, bu kelime-i şehadeti samimi ve yürekten söylediğinize dair namusunuz ve şerefiniz üzerine yemin etmezseniz “rejimsel/düzensel/düzenbaz tekfir”e tabi tutulur, linç edilirsiniz.

*

Böyle bir “düzen”de, düzenbazlıkta, FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) ve Ahmet Altan gibilerin (hatta artık Erbakancı Millî Görüşçüler’in de) yaptığı şekilde, “düzen”in kendisiyle (düzenin Erdoğan’ın da savunduğu “esasları”yla) değil de, salt Erdoğan gibi figürlerin “güc”üyle uğraşmanın faydası nedir?!

Düzen bu oldukça, gelen gideni aratabilir.

İşin özüne bakıldığında Erdoğan’la aranızda fazla bir fark yok..

Belki bazı açılardan ondan iyi, bazı açılardan da kötüsünüz, fakat zihniyet bakımından aynı olduğunuz söylenebilir.

Siz de laikliği benimsiyorsunuz, o da..

Siz de “demokrat”sınız, o da..

*

Söz bu noktaya gelmişken şunu da söyleyelim:

AK Partili Türkiye 28 Şubat Süreci’nin panzehiri değil devamıdır..

28 Şubat’ın gayesi Türkiye’de İslamcılığı/Şeriatçılığı bitirmekti, fakat bu sadece (Erbakan liderliğinde) “adil düzen, millî görüş” gibi şifreli ifadelerle Şeriatçılık yapan hareketin başının ezilmesiyle sağlanabilecek birşey değildi.

Erbakan’ın ardındaki kitlenin bu hareketten umudunu kesmesi, ve üretilecek “küresel sistemle ve onun yerli-milli derin acentalarıyla” uyumlu “dinci olmayan dindar” bir hareketin, söz konusu kitleye kurtuluş kapısı olarak “yutturulması” gerekiyordu.

Batı’nın ürettiği, yerli-milli acentaların da derhal kopyalayıp benimsedikleri İslamcı-müslüman (dinci-dindar) ayrımı çerçevesinde, (Batılılar’ın yaptığı “tanım”a uyan) “müslüman” ya da “dindar” tip, “İslamcı” ya da “dinci”ye karşılık gelen tipin yerini almalıydı.

*

Kısacası, “dinciler” dindarlaştırılmalı, bir başka deyişle İslamcılar (Batılılar’ın İslamcı diye etiketlediği müslümanlar) Batı’nın tanımladığı anlamda müslüman hale getirilmeliydiler.

Fakat bu, 28 Şubat Süreci’nin kaba kuvvet, tehdit ve zorbalık eksenli strateji ve taktikleriyle gerçekleştirilemezdi.. O, ilk aşamaydı, tarlanın sürülmesi, ekim işlemi için altüst edilmesiydi..

Tohum ekme işi başka birşeydi, ince işçilikti.. Bir de verim alma, hasat kaldırma, mahsulü toplama işi vardı ki, çok daha farklı teknikler ve beceriler gerektiriyordu.

O süreçte tarlayı hoyratça sürme işi TSK ve MİT personeli bazı satılmışlara verildi.

Daha sonra da Erdoğan ile arkadaşları, tohum ekme aşamasında “dincilik karşıtı dindarlık”, “İslamcılık karşıtı müslümanlık” için devreye konuldu.

Onlara sözler verildi, vaatlerde bulunuldu.. Ve o vaatler tutuldu, önleri açıldı..

Mahsul toplama işi için ise (hizmet ehli, hoşgörülü ve diyaloğa yatkın) Fethullahçı yapının daha uygun olduğu görülüyordu..  

*

Evet, 28 Şubatçıları kullanarak Erbakan’ın önünü kapatan ABD-İsrail cephesi, sonraki aşama için Erdoğan’ı destekledi, öne çıkardı.

Erdoğan’ın eski doktoru ve AK Parti eski milletvekili Turhan Çömez, TBMM kürsüsünde, Erdoğan’ı o süreçte ABD’de CIA ve İsrail ajanlarıyla gizlice görüşmüş olmakla suçluyor.

Sözleri şöyle:

“AKP kurulurken Amerika’ya yapılan ziyaretlerin hepsini biliyorum. Kimlerle ne tür temaslar yapıldığını da biliyorum. O dönemde Karanlıklar Prensi Richard Perle’le ne pazarlıklar yapıldığını, nelerin karşılığında nerelere gelindiğini gayet iyi biliyorum. … Eğer bana inanmıyorsanız Sayın Erdoğan’la görüşün, ‘AKP kurulurken yanındaki herkesi Washington’da bırakıp ayrıca gidip gizli gizli İsrailli ajanlarla ve Richard Perle’le neler görüştün?’ diye sorun, bak size neler anlatacak, bakın neleri anlatacak size. … Tahammül edin söylediklerime. … Hiçbirinizin doğruyu ve gerçekleri duymaya cesareti yok, buna alışmamışsınız, buna tahammül edemiyorsunuz. …” (https://x.com/i/status/1800470282551148595)

Bu cesaretsizlik ve tahammülsüzlük, Atatürkistlerde daha fazla..

Selanikli Mustafa Atatürk’ün (Samsun’a çıkışından önce) mütareke döneminde İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile neden defalarca gizli gizli, başbaşa, yanında kimse olmaksızın görüşmüş olduğu konusu üzerinde hiç durmuyorlar.

*

28 Şubat Süreci’ne dönelim.. Erol Mütercimler şunları demiş bulunuyor:

“Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye başbakan olacağını ilk defa duyduğum yer, Münci İnci’nin evidir, Avukat Münci İnci’nin evi.. 24 Ekim 1999.. Bak sahneyi anlatayım, Münci Bey beni aradı; ilişkimiz nerden, İntermedya grubuydu onun, ben o zaman onların yayın danışmanlığını falan yapmıştım, orda bir sekiz ay birlikte olmuştuk.. ‘Biz’ dedi ‘Tayyip Bey’in medya sponsorluk danışmanlığını aldık fakat ne olduğunu çözemedik’, Nail Keçili ile birlikte yapıyorlardı bu işi,  ‘benim’ dedi ‘evimde sabah kahvaltısı veriyorum, rica edeyim senden hocam’ dedi, ‘bi gelip sen de dinler misin?’ Ben de şunu düşündüm, evde kim olur, ben olurum, işte Nail Keçili olur, Münci İnci olur, işte Tayyip Bey olur, Tayyip Bey’in de bir iki tane adamı olur, enikonu bu kadar olur diye düşündüm.. Kalktım gittim, Durusu Konakları diye bir yer, Bulgaristan sınırında bir yer, ben de ta Tuzla’dan oraya gittim. … Gittim, evi anlatıyorum şimdi, girdim, duvarın önündeki kanepede oturanları sırayla söylüyorum: Fehmi Koru, Emin Şirin, Nazlı Ilıcak, yanında Yalçın Doğan abimiz, onların arkasında duran kişi Bülent Akarcalı.. Odanın içindekiler: Fehmi Gültekin, Tezcan Yaramancı, Gülay Kömürcü, yağ fabrikası olan bir hanımefendi -herkesin el falına bakıyordu-, Mimar Sinan Üniversitesi’nde hoca oldukları -ben hiç tanımıyorum- ifade edilen üç tane profesör vardı, 15 dakika sonra bu odaya kim geldi dersin, bu eve, o günkü Amerikan konsolosu yardımcısı bayan Scheltz [?] ile birlikte el ele Tuğrul Türkeş geldi. … Tuğrul Türkeş Amerikan Konsolosluğu’nun aracıyla geldi.. Konsolos yardımcısı hanımefendi, tercüman, Tuğrul Türkeş geldi.” (https://x.com/i/status/1501537332930961409)

Görüldüğü gibi, 28 Şubat’ın arkasındaki Amerikan-Yahudi “üst akıl”ı işi daha 1999 yılının Ekim ayında pişirmiş, gereken ayarlamaları yapmış.

Burada şunu belirtmek belki de gereksiz bir ilave olacaktır: İstihbarat (gizli servis) ajanları konsolosluklarda böyle yardımcı vs. sıfatıyla çalışırlar.

*

Tabiî böylesi gelişmelerden TSK’nın haberi olmayabilir, fakat MİT’in olmaması mümkün değildir.

TSK’daki darbeciler, tarlayı sürme ağır işçiliğinden sonra geriye kalan bütün işlerin de kendi kontrolleri altında yürütüleceğini sanıyorlardı, fakat “üst akıl”, sonraki tohum ekme ve hasat kaldırma işleri için “ehliyet ve liyakat” sahibi, işe uygun başka ekiplerin devreye konulmasını kararlaştırmış durumdaydı.. TSK’nın süreçteki rolü bitmişti.. Adama göre iş değil, işe göre adam lazımdı.

Bunu MİT’tekiler, meslekî formasyonları sayesinde derhal anladılar, fakat TSK’dakiler anlayamadı.. Tohum ekme ve hasat kaldırma ameliyesinin AK Parti – FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) konsorsiyumuna ihale edilmiş olmasını içlerine sindiremediler.

Bu yüzden kendi aralarında homurdandılar, söylendiler, öfkelendiler, kahırlandılar, duvarları yumrukladılar, hayaller kurdular, ve Ergenekon davası ile yüzleşmek zorunda kaldılar.

Fakat sonra (muhtemelen bazı MİT’çilerin verdiği akla uyarak) Erdoğan ile ittifak kurup, Ergenekon davası ile kendilerini hırpalayan FETÖ’cülerden intikam almayı kararlaştırdılar.

Bunun temeli, Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de gerçekleşen Başbakan Erdoğan – Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt görüşmesi ile atıldı.

Bu arada, özellikle 2010 yılından sonra, Erdoğan ile ABD-İsrail arasında birtakım sorunlar başgöstermeye başladı.. Erdoğan, yurtiçi dengeler yüzünden onların her taleplerine evet diyemiyordu.. Hatta sıtkı sıyrılmış, bazı askerlerin de telkinleriyle “Avrasyacı” hayaller kurmaya başlamıştı.

Sonunda iş, 2013 yılı sonbaharında ABD’nin Erdoğan’ı hedefe koyması noktasına geldi.

*

O kadar ki, ABD Büyükelçisi Ricciardone, Erdoğan için, “İmparatorluğun yıkılışını izleyeceksiniz” diye konuşmuştu.

28 Şubat Süreci’nde nasıl Erbakan iktidarını yıkmışlardıysa, şimdi de Erdoğan’ın iktidarına son vereceklerdi.

Fakat bu defa hem strateji ve taktikleri, hem de kullanmak istedikleri aparatlar farklıydı.. Erdoğan’ın üzerine “laiklik, dinci tehlike” vs. üzerinden değil, yolsuzluklar bahane edilerek gidilecekti.

Operasyon TSK ve MİT marifetiyle değil, Emniyet ve yargıdaki Fethullahçılar eliyle, “yasalar çerçevesinde” ve usulüne uygun biçimde gerçekleştirilecekti.

Ancak, Erdoğan çetin ceviz çıktı.. Pes etmediği gibi 15 Temmuz’la cevap verdi, karşı atağa geçti.

*

Gelinen noktada Türkiye’de tam bir “dehşet dengesi” oluşmuş durumda.

Kartlar öyle karışık dağıtıldı, oyun öyle bir noktaya geldi ki, kimse ne olacağını ve ne yapacağını bilmiyor..

AK Partilisi de, TSK’lısı da, MİT’çisi de, Millî Görüşçüsü de, laiki de, dindarı da, Kemalisti de, tarikatçısı da, solcusu da, milliyetçi-ülkücüsü de “hayret makamında”.

*

Lord Acton’ın sözlerine gelelim..

Demokrasi konusunda şunları söylüyor:

“Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği ya da onun gücünden yakasını kurtaramayacağı şeklinde anlaşılmaktadır.

“Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı şeklindeki demokratik ilke onun beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği şeklinde anlaşılmaktadır.

“Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği şeklinde anlaşılmaktadır. 

Dinî hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezîleşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, devletin merkezî güçlerinin eline geçtiği zaman, birer garanti olmak yerine özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 101-102.)

Lord Acton, bunları söyledikten sonra sözü “mutlak güç” meselesine getiriyor:

“Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin [keyfî ve başına buyruk] efendisi olmak iddiasındadır. 

“Dünyadaki eski egemenler; dalkavuk ve hilekâr olan, ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de TANRI’YA AİT OLAN ŞEYLERİN KENDİLERİNE VERİLDİĞİ yeni egemenlerle yer değiştirdiler.” (s. 102)

Evet, demokrasi, Tanrı’yı tanımayan, fakat Tanrı’dan boşalttığı yeri yeni egemenlere veren, demokratik yolla bir şekilde iktidar olmayı başaran dalkavuk ve hilekârlara yeryüzü tanrılığı makamını sunan, Tanrı’yı dünya ile (özellikle de devletle) ilgisi kalmayacak şekilde göğün derinliklerine sürgüne gönderen putperestlik sistemidir.

Acton şunu da diyor:

Kanunları yalnızca [demokrasilerde kedi gibi hep iki ayağı üstüne düşen] üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak olduğunu ilan etmektedir. Demokrasinin yaygınlık arz eden kötü yönlerinden birisi çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır.” (s. 103)

Peki çare?

Lord Acton’ın önerdiği çare, laikleri memnun edecek türden bir çare değil.

O, “Tek çare Şeriat” diyor:

“Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.”

“That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

 

HADÎS: HAK (FİKREN) DAİMA ÜSTÜNDÜR, (ZORBALIKLA SUSTURULABİLİR FAKAT) ONA (ASLA) GALİP GELİNEMEZ (EL-HAKKU YA'LÛ VE LÂ YU'LÂ ALEYHİ)

 



“SİYASAL İSLAM’DAN MÜSLÜMAN DEMOKRASİYE” İMİŞ..

 




Yeni Şafak gazetesinin iki yazarı, farklı tarihlerde (2016 yılının 29 Mayıs’ı ve 5 Kasım’ı) yazılarına aynı başlığı uygun görmüşlerdi:

Siyasal İslam’dan müslüman demokrasiye”.

Mesaj gayet açık, öz, yalın ve anlaşılır..

Söz konusu yazılar Tunus için yazılmış, Raşid Gannuşi adlı kafası karışık aptalın dönüşüm serüvenini anlatıyor, fakat seçilen başlık, Türkiye’deki “İslamcı” bilinen camianın değişim ya da dönüşüm sürecini de çok güzel özetliyor.

*

Bu ifadedeki niteleme sıfatlarını kaldıralım, geriye şu kalır: 

İslam’dan demokrasiye..

İslam’ı bırakıyor, terk ediyorsunuz..

Ne için?..

Demokrasi için..

İslam, Allahu Teala’nın müslümanlar/müminler için seçtiği, “razı olduğu” din..

Demokrasi ise, eski bir Eski Yunan icadı..

Adamlar, İslam’ı beğenmiyorlar, bunu da, başına bir “siyasal” kelimesi ekleyerek gösteriyorlar.

Bunların demokrasisi, “İslam’ın siyasal olmayan kanadını yasaklamıyoruz, fakat siyasal kanadı olmayacak, onu keseceksiniz, uçabiliyorsa tek kanatla uçsun; İslam’ın siyasalı işimize gelmiyor, ona izin vermeyiz” diyor.

Bu icatlarına bir de utanmadan “müslüman demokrasi” diyorlar..

Utanmadan..

Müslüman demokrasiymiş.. Nasıl müslümanlıksa?!

*

Ey geri zekâlılar!

Ey ahmaklar!

Ey eblehler!

Ey soytarılar!

Müslüman demokrasi” dediğiniz zaman, (demokrasi bir yönetim biçimi olduğu, ve yönetim biçimi de siyasetin/siyasalın ta kendisi demek olduğu için) “müslüman siyaset”ten söz etmiş olacağınızı anlamanızı sizdeki hangi haslet ya da meziyet engelliyor?

Kronik eblehliğiniz mi, paslanmış beyniniz mi, küf tutmuş idrakiniz mi?

Ha “Siyasal İslam” demişsiniz, ha “müslüman siyaset”, aradaki fark nedir?!

Ha “Öğretmen Ali” demişsin, ha “Ali öğretmen”.. Ha “Kaptan Hasan” demişsin, ha “Hasan Kaptan”!..

*

Evet, bazıları tedavi kabul etmez budalalığı, giderilmesi mümkün olmayan geri zekâlılığı yüzünden bu hataya düşüyor.

Ne dediğini bilmezlik sergiliyor.

Ancak, “Siyasal İslam”a karşı “müslüman demokrasi”yi piyasaya sürenlerin hepsi bunu ahmaklığından dolayı yapıyor değil.

Bazıları bu hatayı şeytanî kurnazlığından dolayı bile bile yapıyor.. Hatada örnek olmak suretiyle ahmak müslümanları peşine takıp sapıklık bataklığına götürmek için.

Biliyor ki ahmaklara bir defa “demokrasi” hapını yutturduğunuz zaman geride “müslümanlık” diye birşey kalmayacaktır.

Su ile şarabı karıştırdığınız zaman o artık şarap olur, içilmesi helal su olmaz.. Belki “sulandırılmış şarap” diyebilirsin ama artık o, su değildir.

“Müslüman demokrasi” denilen şey de asla müslüman olamaz.

O, “kulların uydurduğu”nu “Allah’ın indirdiği”ne tercih anlamına gelen şirktir.

Küfürdür.

*

Peki bunların sözünü ettiği “müslüman” demokrasi, “Siyasal İslam”a izin veriyor mu?

Demokrasi gereği Siyasal İslam da, siyasal dinsizlik kadar iktidar olma hakkına sahiptir” diyen bir demokrasi mi bu “müslüman demokrasi”?

Hayır!. Öyle olsa bu “müslüman demokrasi” pazarlamacı ve çerçilerinin “Siyasal İslam”dan vazgeçtiklerini, artık “müslüman demokrat” olduklarını söylemelerine gerek kalmayacak.

Bunların “müslüman demokrasi”si, Siyasal İslam’a iktidar olma yolunu kapatıyor.

Oysa, böyle bir (yasakçı, Siyasal İslam’ı dışlayan, iktidar olma tekelini siyasal dinsizliğe veren) demokrasiyi içlerine sindirebiliyorlarsa, Siyasal İslam’ı da rahatlıkla savunmaları gerekir.

Çünkü, siyasete hakim olan İslam, “Hristiyanlığa da, Yahudiliğe de, başka dinlere de toplumda yer var, fakat bu dinlerin müntesipleri siyasal alanda hristiyan ya da yahudi olarak boy gösteremezler, ancak bizim sistemimize iman etmeleri şartıyla buna izin veririz” diyor.

Yasakçılık” ve “tekelcilik” bakımından senin demokrasin ile İslam (Siyasal İslam) arasında ne fark var?!

Bu demokrasi de, “Siyasal alanda var olmak istiyorsan Siyasal İslam’ı reddedecek, toplumun ‘Allah’ın indirdiği’ ile değil ‘tanrılaştırılmış kulların uydurduğu’ ile yönetilmesi ilkesini benimseyecek, İslam açısından müslüman değil müşrik olacaksın, aksi takdirde sana siyaset yasak” diyor.

*

İşte büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken, çağımızda “parlamentolara ve parlamenterlere” “rablik” atfedildiğini, Batı’da eskinin rableştirilen papazlarının yerini artık parlamentoların (millet meclislerinin) almış bulunduğunu yazmış olmasının nedeni budur.

Yine, İslam'ın İslam Şeriati’nin yürürlükte olmadığı bir ülkede insanların (itikadî şirkten değilse bile) amelî şirkten kurtulamayacaklarını söylemiş olması da aynı nedenden kaynaklanıyor.

Ancak, başına yalandan bir “müslüman” kelimesi ister eklesinler ister eklemesinler, Siyasal İslam’a karşı demokrasiyi savunanlar itikaden de müşriktir.

Bilerek veya bilmeyerek Allahu Teala’ya şirk koşma durumundalar.

Ki şirk, tevbe edilip terk edilmemesi durumunda asla affedilmeyen, insanı ebedî cehennemlik yapan bir günah.

Böyle birinin "Ben de müslümanım" diyerek İslam'ın bazı iman esaslarını kabul ediyor olmasının bir değeri yoktur.. Yahudi ve Hristiyan da, Tevrat ve İncil'den dolayı, inanılması gereken birçok şeye inanıyor ve tasdik ediyor.

*

Yukarıda şunu demiştik: “Yasakçılık” ve “tekelcilik” bakımından senin demokrasin ile İslam (Siyasal İslam) arasında ne fark var?!

Farklılık var da, yasakçılığın gayesi ve kapsamı bakımından..

İslam (Siyasal İslam) “batıl”a hakimiyet kapısını kapatıyor.. Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini sağlıyor..

Batıl’a iktidar olma serbestisi ve vizesi, öncelik ve üstünlük verilip hak bundan mahrum hale getirilemez” diyor.

Laik (siyasal dinsiz) demokrasi ise İslam’a (siyasal kısmı budanmamış tam İslam’a), Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesine yasak getiriyor, dinsizliğe ise iktidar olup hükmetme (hükümet etme) kapısını sonuna kadar açıyor.

Siyaseti “İslam dışılığın”, batılın, küfrün, tağutun, her tür putperestliğin tekeline veriyor.

Çünkü onlara göre, “siyasal” olma hakkı ve imtiyazı “batıl”a ait.. Putperestliğe ait.. Küfre ve şeytaniyete ait.

Onlara göre, Allah’ın dini haddini bilmeli, siyasete karışmamalı, siyasal olmamalıdır..

Çünkü siyasal olma hakkı ve imtiyazı, Allah’ın indirdiğine değil, heva ve hevesini ilah edinen beşerin hurafe ve safsatalarına aittir.

*

Siyasal İslam’ın durduğu yerin karşısında, karşı kutupta siyasal küfür yer alır.

Siyasal İslam’a karşı müslüman” (İslamcı olmayan müslüman) olduklarını söyleyenler şunu demiş oluyorlar: Biz, İslam’ın (Allah’ın indirdiklerinin, Peygamber’in tebliğ ettiklerinin) siyasal olmayan kısmına iman ettik, siyasal kısmını ise inkâr ediyoruz, onun kâfiriyiz.

Dolayısıyla küfür için de şunu söylemiş oluyorlar: Küfrün siyasal olmayan kısmını kabul etmesek de siyasal küfür başımızın tacı.. Siyasal İslam ile siyasal küfür karşı karşıya geldiğinde tercihimiz siyasal küfürden yana.

Buna bir de, Müslümanlar’la alay eder gibi “müslüman demokrasi” etiketi yapıştırmazlar mı; güler misin, ağlar mısın!

Şunu açıkça söyleyelim: Siyasal İslam’a karşı müslüman demokrasi safsatasını savunanların hepsi (İslam’ı doğru dürüst öğrenememiş zır cahil değilse) münafıktır.

Su katılmamış, has halis, som ve saf münafık.

*

“Siyasal İslam’dan müslüman demokrasiye..” imiş..

İslam’ın “siyasal” yönü ile Eski Yunan puta taparlığının demokrasisini tokuşturuyor, sonra da tercihlerini putperestliğin demokrasisinden yana yapıyorlar.

Bunlara göre, Eski Yunan putperestliğinin demokrasisi İslam’ın siyasetinden daha iyi.

Ancak, müslümanlar tarafından (Artık nasıl müslümanlarsa?) hayata geçirilen demokrasiye “müslüman demokrasisi” diyorlar.

İslam’dan “müslüman küfür”e geçiş diye bir şey olabilir mi ki böyle bir laf söylenebilsin?!

İslam’dan “müslüman” sapıklığa geçiş olabilir mi?!

İslam’dan “müslüman” dinsizliğe geçişten söz edilebilir mi?!

İslam’dan “müslüman” şeytanlığa geçiş diye birşey mümkün müdür?!..

Küfür ve sapıklık, başına müslüman kelimesi eklenmekle İslamî hale gelebilir mi?!

*

Allahu Teala c. c., “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?!” buyuruyor. (Fussilet, 41/33)

Bunların “müslüman demokrasi”si ise, insanları Allahu Teala’ya isyan edip baş kaldırmaya, tuğyana ve azgınlığa, Şeriat’i bir tarafa atıp heva ve hevese tabi olmaya çağırıyor.

Şeriat’in belirlediği salih amellere “demokratik” sınırlar ve sınırlamalar getiriyor.

Sadece “Ben müslümanlardanım” demeye izin veriyor. “Siyasal İslam’a karşıyım, Şeriat istemiyorum” deme zorunluluğunu da yanına ekleyerek tabiî..

“Müslüman kelimesi”, “müslüman kelimesi” olalı böyle zulüm gördü mü?!..

*

Batılı birilerine şunu derseniz size gülerler: 

Siyasal Batı idealinden vazgeçin, Batı İslamı’na yönelin.. Bakın, Batılılığınızı kabul ediyoruz, fakat Batı olarak siyasal bir varlığınız bulunmamalı; coğrafya bakımından Batı olun, kültür bakımından Batı olun, yaşayış bakımından Batı olun, fakat kendinize özgü bir siyasetiniz, bizimkinden farklı bir siyasallığınız, bağımsız bir siyasal yapınız zinhar olmasın!. Siyasal Batı diye birşeyi kesinlikle kabul etmiyoruz.” 

Buna karşı, “Bizi kelime oyunlarıyla aldatılacak kadar ahmak mı sandınız? Biz çocuk muyuz?!” derler..

Benzer şekilde, Moiz Kohen tipi Türk milliyetçilerine “Siyasal Türkçülük’ten, Türk Şeriatçılığa geçiş yapın!” derseniz, “Siz çok akıllısınız, biz de geri zekâlıyız, öyle mi?! Sizin şeriatinizin hatırı için kutsal boz kurtumuzdan vazgeçer miyiz, kahrolsun kuzular koyunlar, ölsün onların koruyucusu çobanlar, yaşasın kurtlar” diye karşılık verirler.

Atatürkistlere “Siyasal Atatürkçülüğü bırakın, Atatürk İslamı’na gelin” deseniz, “Böyle saçmalık mı olur, Atatürkçülüğün ‘siyasal’ yanından vazgeçtiğinde ortada Atatürkçülük mü kalır, hem de Atatürk İslamı diye bir saçmalık olabilir mi, siz kimi kandırıyorsunuz?!” derler.

Bu ahir zaman dünyasında ahmaklığı ve geri zekâlılığı gönüllü biçimde kabul etme “ılımlılığı” ve "uzlaşmacılığı" sadece “Müslümanız” diyenlere lâyık görülüyor.

Tabiî zerre kadar aklı fikri, ilmi irfanı, firaset ve basireti olan müslüman bunu “yutmuyor”, fakat bu budalaca laflar münafıkları ortaya çıkaran turnusol kâğıdı işlevi görüyor, onların iyot gibi açığa çıkmalarını sağlıyor.

*

Demokrasi, çoğunluğun heva ve hevesinin, azınlıkta kalanların tercihlerine galip geldiği siyasal düzenin adıdır.

Peygamberlerin durumuna bakıldığında hepsinin “demokrasi” açısından kaybeden tarafta olduğu görülür.

Hz. İbrahim de öyle, Hz. Lut da, Hz. İsa da, Hz. Musa da, Hz. Salih de (a.s.)..

Hz. Nuh a. s. insanları demokrasiye mi çağırmıştı?!.. Demokrasi sayesinde bir gün mesajı hakim hale mi gelecekti?!

Bedir Savaşı’nda Mekkeli muhacirlerin sayısı 64 (veya 67) idi.. Karşılarındaki müşrik Mekkeliler ise yüzlerce..

Mekke demokrasisinde sözü geçerli olan, kanun çıkarıp uygulayan Ebu Cehil’di..

Oradaki demokrasiye göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “putları koruma kanunu”na muhalefet etmemesi, onlar aleyhinde konuşmaması, millî birlik ve beraberliği zedeleyecek davranış ve söylemlerden kaçınması, bölücülük yapmaması, fitne çıkarmaması gerekiyordu.

 

"DEĞİŞİM MUHAFAZAKÂRLIĞI” SİYASAL İSLAM’A KARŞI

 






 

Bilindiği gibi, AK Parti, “siyasal kimlik” olarak “muhafazakâr demokratlığı” seçmiş durumda.

Buradaki muhafazakârlık, müslümanlık anlamına gelmiyor.

Muhafazakârlığı yeniden “tanımlamış” durumdalar.

Partinin internet sitesinde şöyle deniliyor:

“Muhafazakârlığın her türlü otoriterleşmeye karşı sınırlı iktidarı savunan, değişimi doğal süreç içinde toplumsal dinamiklere bırakan, özgürlüğün soyut değil somut şekliyle anlam taşıyacağını vurgulayan, aile, gönüllü kuruluşlar, vakıflar gibi toplumsal ara koruma mekanizmalarını önemseyen yapısı, demokratik anlayışla telif edilebilecek bir siyasi öz ortaya koymaktadır. Bu süreçte eleştirel aklın, fikri ve davranış çoğulculuğunun, yanılabilirlik anlayışının geliştirilmesi kadar, temel hak ve özgürlükleri merkeze alan, sivillik ve toleransı gözeten bir siyasi tasavvurun ön plana çıkarılması, muhafazakârlığı demokratik formatta yeniden tanımlamıştır.”

(https://www.akparti.org.tr/parti/2023-siyasal-vizyon/siyaset/muhafazak%C3%A2r-demokrat-siyasi-kimlik/)

Görüldüğü gibi bu ifadeler, AK Parti’nin “demirbaş seçkin”i, “aşk, puro ve motosiklet” virtüözü, Gucci takım elbise ve Zegna gömlek tutkunu Ömer Çelik’in ağzından çıkmışcasına aptalca.

AK Parti’nin nasıl bir parti olduğunu sorarsanız ben şunu derim: Partinin demirbaşı, Erdoğan’ın ayrılmaz ve kopmaz derin yoldaşı ehl-i zevk ve keyf Ömer Çelik’in partileşmiş hali..

AK Parti’deki ruh ile Ömer Çelik’teki ruh aynı.

Dolayısıyla, partinin kimliği, kişiliği (manevî şahsiyeti), Ömer Çelik’in şahsında somutlaşmış, müşahhas hale gelmiş durumda.

Yukarıya aldığımız paspal, yavan, içi boş ve aptalca ifadelerin insanın aklına hemen üçüncü sınıf edebiyatçılık ve beşinci sınıf “siyaset filozofluğu”nun Türkiye şubesi Ömer Çelik’i getiriyor olması sebepsiz değil.

*

AK Parti’nin sitesindeki neredeyse bütün ifadeler, Ömer Çelik’in (yaldızlı ambalajı açtığınızda içinden küflenmiş ve kokuşmuş domuz sosisi çıkan ürün gibi) dışı parlak, içi bomboş laflarını hatırlatıyor. Aptalca..

Lafa Muhafazakârlığın her türlü otoriterleşmeye karşı sınırlı iktidarı savunan” yapısından söz ederek başlamışlar.. Salakça.. 

Muhafazakârlığın otoriterleşmeyle ne alâkası varsa?!..

Ömer Çelik tarzı beşinci sınıf siyaset filozofluğu sergileyecekler ya, “özgürlüğün soyut değil somut şekliyle anlam taşıyacağını” söylemeseler olmaz.

Aptal, birşeyin somutu soyutundan ayrılmaz!.. Özgürlük de böyledir.. Soyut anlamı yoksa somut anlamı da olmaz!. Eğer soyut bir anlamı yoksa, somut şekli de bulunmuyor demektir.

*

Bir de “aile, gönüllü kuruluşlar, vakıflar gibi toplumsal ara koruma mekanizmaları”ndan söz ediyorlar.

Dangalak, bunlar “ara koruma mekanizmaları” mıdır?

Ayrıca, aile ile gönüllü kuruluşlar ve vakıflar nasıl aynı kategoride değerlendirilebilir?! Allahu Teala akıl dağıtırken siz hangi zevk ve keyflerin peşindeydiniz, Harley Davidson’la millete hava mı atıyordunuz, puro mu tüttürüyordunuz, aşk mı yaşıyordunuz?

Aile “ara koruma mekanizması”ymış.. Dangalak, aile korunacak ana mekanizmadır.. Ara mekanizma devlettir.. 

Devlet, bireyi ve toplumun temeli olan aileyi (nesli) korumak için vardır.

*

Ulema Şeriat’in gayeleri (makasıd-ı şerîa) olarak şu beş hususu saymışlardır: Dini, canı, malı (mülkiyeti), nesli ve aklı koruma.. 

(Bu aynı zamanda, İslam'ın devleti zorunlu kıldığını, "devletsiz İslam" düşüncesinin, yani Siyasal İslam karşıtlığının ortada İslam namına birşey bırakmadığını da gösterir. Çünkü şeriat; canı, malı vs. ancak devletleşerek, devlete hakim olarak korur.)

Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan, “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlığını taşıyan 31 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu demişti:

İmam Gazali’nin taksimatıyla İslamiyet’in insanlara verdiği temel haklar şunlardır: Hayat, din, akıl, mal ve nesil emniyeti. Maalesef bunlar arasında özgürlük yoktur.”

On gün sonra, 10 Haziran 2024 tarihli “Gazali’nin Hegel’e cevabı” başlıklı yazısında ise şunu diyor: “Her sürçtüğümüzde Gazali yöntemi işimize yarayabilir.

Mustafa Özcan’da bir ilerleme varsa da yeterli değil.. (Ya da unutkanlık var, yazdıklarını çabuk unutuyor.)

İmdi, Şeriat’in maksatları arasında sayılan beş hususa “özgürlüğü” ilave etmeye gerek yoktur, çünkü özgürlük, bu beş hususta emniyetin sağlanmasıyla oluşan birşeydir.. Ayrıca bir de özgürlükten söz eden, özgürlüğün ne olduğunu anlayamamıştır. (Kölelik konusu ayrıdır.. Bazı insanların müebbet hapse mahkum edilmeleri gibi ayrı değerlendirilmelidir.)

İmam Şatıbî, el-Muvafakat’ta, bütün şeriatlerin (hukuk sistemlerinin) bunları az veya çok korumayı hedeflediğini, fakat kâmil manada korumanın sadece İslam şeriati ile mümkün olacağını söylemektedir.

*

Özgürlük, inancında hür olmandır, canının tehlikede olmadığını (mesela, farklı fikirlere sahipsin diye rejim tarafından zehirlenmeyeceğini, trafik kazasıyla ortadan kaldırılmayacağını) bilmendir. 

“Sen terör örgütü üyesi oldun” vs. denilerek malına mülküne el konulmamasıdır.

Senin ırz ve namusunu devletin en az senin kadar önemsemesi ve hassasiyetle koruma refleksi göstermesidir. 

Devlet düşmanı terörist vs. diye tutuklanan birilerinin, "hanımlarına vs. tecavüz ile tehdit" edilmemesidir. 

"Sen FETÖ'cüsün vs." denilerek gözaltına alınan kadınların mahremiyet ve tesettürüne saygısızlık vahşeti ve edepsizliğinin, insanlık ve müslümanlık şeref ve haysiyetinin ayaklar altına alınışının, “terörle mücadele” adı altında kutsanmamasıdır.

*

Dini koruma”, devletin kendisini, Allahu Teala’nın zaten koruyacağı dini koruma mevkiinde görmesi değildir.. İnsanlara dine göre yaşama, eğitim öğretim kurumları kurma hakkı vermesi, onlara belirli bir din anlayışını dayatmamasıdır.

Mesela bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dine, açık ve örtülü yollarla müdahale ediyor.. Diyanet İşleri Başkanlığı şeriat konulu bir hutbe okutma hakkından fiilen mahrumdur.

Ayrıca derin devlet denilen (ve devletin bazı kurumlarının destek verdiği, hatta o kurumlara yön veren çeteleşmiş “hukuk dışı”, kendisini “hukuk üstü” görerek bir tür tanrılık taslayan) mekanizma da, “din”le oynamaktadır.

Bunlar, satın aldıkları sözde dindar/müslüman yazar-çizer taifesini bu gaye doğrultusunda kullanmaktadırlar.

İslam’ın “tam ve eksiksiz” anlaşılması ve anlatılmasına “Siyasal İslam” damgası vurulmasının, birilerinin kendilerini paralarcasına (güya gerçek dindarlık adına) Siyasal İslam düşmanlığı yapmalarının, bunu "maaşlı eleman" gibi tam mesai sürdürmelerinin nedeni de budur.

*

Bu “Siyasal İslam” teranesini “küresel küfür sistemi” icat etti ve onun Türkiye’deki resmî/devletsel acentalarının karşısına (“gönüllü” ve sivil bir hareket şeklinde) rakip olarak çıkan FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), Siyasal İslam karşıtlığının bayraktarlığını yaptı.

Bu konuda FETÖ ile hiçbir fikir ayrılığı bulunmayan (Ki zaten FETÖ’yü bu gaye doğrultusunda kendisi kurup palazlandırmıştı) “derin devlet” ise, “Siyasal İslam karşıtlığı bizim tekelimizde, küresel küfür sistemine en iyi biz hizmet ederiz, FETÖ’nin “paralel acenta” olmasına izin veremeyiz” dedi.

Bunun üzerine FETÖ, “resmî acenta”yı, “Bunlar aslında Siyasal İslamcı, ‘Laikiz, demokratız’ demelerine aldanmayın, takiyye yapıyorlar” diyerek Batılı efendilerine şikayet etmeye başladı.

Resmî acenta boş durur mu, onlar da Batılı efendilerine şöyle yanaştı: 

“Asıl Siyasal İslam düşmanı biziz, sizin istemediğiniz adama müslüman diye selam bile vermiyoruz, mesela Taliban’la, Hamas’la irtibatımız sizin makul kabul edeceğiniz sınırlar içinde.. Siz onlarla hangi esaslar çerçevesinde temas kuruyorsanız biz de öyle kuruyoruz.. Siz Taliban’a kadın düşmanı derseniz biz de hemen koroya katılıyoruz, ikiletmiyoruz.. İslam’ı sizin istediğiniz şekilde güncellemek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz, üstelik bunu Selanikli Mustafa Atatürk’ten bile daha iyi yapıyoruz.. O, dine açıktan cephe alarak mücadeleyi yüzüne gözüne bulaştırdı, biz Siyasal İslam’ın işini kimseye hissettirmeden, herkesi ayakta uyutarak içeriden bitiriyoruz, başarılı da olduk, neredeyse herkesi sizin istediğiniz şekilde laik demokrat yaptık.. FETÖ’ye aldanmayın, onlar Haşhaşî, terörist!”

*

AK Parti’nin düşüncesiz düşünürleri, yukarıya aldığımız “değişimi doğal süreç içinde toplumsal dinamiklere bırakan” muhafazakârlık söylemiyle şunu demek istiyorlar:

Millet, rüzgârın önündeki yaprak, kendisini nehrin akıntısına bırakmış çöp gibi, toplumsal dinamiklerin belirlediği süreçte değişmeli, zamana uymalıdır.

Herkes, "toplumsallık" adını verdiğimiz sürü psikolojisiyle, toplum nereye gidiyorsa oraya gitmeli, değişmelidir.

Biz değişimden yanayız, muhafazakârlıktan söz ediyorsak işte öylesine; ahmakların gözünü boyamak için ağızlarına bir parmak bal çalmak faydadan hali değildir.

Aile, gönüllü kuruluşlar ve vakıflar, toplumsal dinamiklerin belirlediği süreç için ara mekanizmalardır, ana mekanizmalar deriniyle yüzeyseliyle devletin elindedir. 

Gönüllü kuruluşlar ve vakıflar "devleti etkileme" gibi bir tavır içine giremez, hatta bunu akıllarından bile geçiremezler, fakat devlet, bu ara mekanizmaların hem hareket alanını belirler, onlara sınırlar getirir, hem de gerektiğinde içine sızar.

Gönüllü kuruluşlara gönül enjekte eder, hatta onların bazısını kendisi kurdurur.. Perde arkasındaki “üst akıl” olarak tulumbaya su koyma kabilinden onların lokomotif durumundaki ilk elemanlarını kendisi sahaya sürer, fakat sonrası “toplumsal”dır.. 

Toplumsaldır çünkü sinekler kara bulut gibi bal tabağına üşüşür, "inek"ler de kenardan hasretle ve hayretle seyrederler.

O toplumsal dinamikler, KADEM’in dergi adlı paçavrasında “değişim” kusan ilahiyatçı unvanlı densizlerin yaptıkları gibi, İslam’ın siyasal olanına da olmayanına da ağızlarına geleni söylemeye başlarlar.

Herşey toplumsal dinamiklere uygun biçimde seyreder, “değişim muhafazakârlığı” toplumsalın temellerini suhuletle usul usul dinamitler.

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) dedikleri hareket ile AK Parti arasında “esas”ta çok fazla bir farklılık yok.

Davaları üç aşağı beş yukarı aynı, zihniyet bakımından “aslında yok birbirlerinden farkları”, fakat aralarında derin bir rekabet, çekişme ve çekememezlik var.

Galatasaray ile Fenerbahçe gibi.. İkisinin de derdi, ideali, sahada deli gibi koşmaktan, faydası neyse, meşin topu direkler arasındaki bir boşluğa göndermekten ibaret.

Dertleri, davaları böyle yaşamsal açıdan çok önemli "evrensel" bir mesele, fakat safları ayrı..

İşte, AK Parti ile FETÖ’nün durumu da bu..

Evrenselcilik”te, “uzlaşmacılık”ta, NATO’culukta, AB’cilikte, siyasal kimlik anlayışında aralarında bir fark var mı?

Yok!

Bir zamanlar "aynı dağın yeli" değiller miydi, aynı yağmurlarda ıslanmıyor ve sulanmıyorlar mıydı?!

*

Mesela AK Parti’nin eski milletvekilisi, halihazırdaki ekran sözcüsü ya da maydanozu, Yeni Şafak yazarı Mehmet Metiner ile, şu anda ABD’de yaşayan “FETÖ’cü” Mücahit Bilici arasında ne fark var?!

Bu Bilici, Taraf gazetesinin 20 Ağustos 2014 tarihli sayısında yer alan yazısında, “Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu iddiasında bulunmuştu.

Sanki Eski Yunan’dan beri demokrasi kavramı etrafında gevezelik edenlerin gayesi İslam Şeriati’ne uygun bir yönetim biçimi bulmaktı.

Ya da Allahu Teala peygamberleri, her toplumda “Batı tipi demokratik sistem” yürürlükte olsun diye göndermişti.

Cehaletin, izansızlığın, hakkı batıla karıştırmanın bu kadarı zor bulunur.

*

Bilmez Bilici, böylece, Batı’daki demokratik rejimlerin İslâmî sayılmaları gerektiğini söylemiş oluyordu.

Burada sorun, “İslamî bir demokrasi mümkündür” bile demeyip, herhangi bir “kayıt” koymadan, “mutlak” olarak demokrasiyi İslam’a/Şeriat’e uygun kabul ediyor oluşu.

“Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu şeklindeki iddiası doğru olsaydı, söz konusu yazısında Müslümanları demokrat olmaya çağırması anlamsız olurdu.

Sadece, “İslam’ı/Şeriat’i tam anlayın, tam uygulayın” demesi gerekirdi.

İslam’ın tam uygulanmasıyla, Bilici’nin hayranlık duyduğu demokrasi de gerçekleşmiş olurdu.

*

Bilici, Müslümanların demokrasi karşısındaki müstağnî tutumu hakkında şunu söylüyordu:

“Bu tavırda mazur görülebilecek tek şey Müslüman milliyetçiliğinin otantisite ve kendi kendine yeterlik duygusuna dayanan özgüvenidir. İslam’ın özgüvenin en iyisine hakkı var ancak bunun sahici temeller üzerinde yükselmesi gerekir.”

sahici temeller nedir? İşte, Bilici’nin asıl yapması gereken, o sahici temelleri göstermek olmalıydı.

Bunu yapmıyor, onun yerine, Kendi dışına düşmanlıkla ayakta duran bir özgüven, sathi ve temelsiz bir özgüvendir” diyordu.

Böylece, kendisiyle çelişerek, Müslümanların demokrasi karşısındaki entelektüel tutumunu kategorik olarak “düşmanlık” diye yaftalıyordu.

"Kendi dışına düşmanlıkla ayakta duran" kendisiydi, haberi yok.

Ona göre, ya demokratik zihniyeti benimseyeceksiniz, ya da, “kendi dışınıza düşmanlıkla ayakta durma” suçlamasını kabul edeceksiniz.

Şu ifadeleri ise, kafasında gerçekte bir “sahici temeller” bulunmadığını açıkça göstermekteydi: 

Mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması ancak ahirette olur. Kendisini mutlak hayırla özdeş gören veya hakikati malikiyet tekelinde zannedenler her zaman büyük bir istibdad ve aynı zamanda düşüncesizlik üretmişlerdir.”

*

Evet, mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması ancak ahirette olur, çünkü herkesin önüne, sevap ve günah hanesi açık ve net bir şekilde konulur. İnsanlar Cennet’te mutlak hayır, Cehennem’de de mutlak şerle karşılaşırlar.

Bu dünyanın ise mutlulukları ve kederleri, nimetleri ve musibetleri saf değildir. Hayırları şerle, şerleri hayırlarla karışıktır.

İnsan, bu dünya hayatında kendi durumuyla ilgili olarak da, kesin hüküm veremez. Ayrıca, amel düzeyinde, merhum İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’de ifade ettiği gibi, efdal (daha fazîletli) olan ile hayırlı olan farklı olabilir. Örneklerine burada girmeye gerek yok.

Ancak, biz, Allahu Teala’ya itaatin mutlak hayır, Şeytan’a uymanınsa mutlak şer olduğunu biliriz.

Yani mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması için ahireti beklemek zorunda değiliz. (Bilici gibi tipler, bu tür konuları büyük ölçüde Bediüzzaman’dan öğreniyor, fakat onun kastını tam anlayamıyorlar.)

*

Kendisini mutlak hayırla özdeş gören veya hakikati malikiyet tekelinde zannedenler her zaman büyük bir istibdad ve aynı zamanda düşüncesizlik üretmişlerdir” şeklindeki ifade ise, düşüncesizlik ya da kafasızlık ürünüdür.

Evet, tam da budur.

Çünkü, peygamberler kendilerini mutlak hayırla (hak dinle) özdeş görürler; hakikat, onların tekelindedir.

Mesela Peygamber Efendimiz s.a.s., “Musa bugün yaşıyor olsaydı, bana tâbi olmaktan başka yapacağı birşey yoktu” anlamına gelen bir beyanda bulunmuştur.

Bu tutum, neden istibdat ve düşüncesizlik üretiyor olsun ki!..

*

Burada gerçek istibdat, Bilici’nin demokrasiye verdiği “mutlak hayır” rolünde, düşüncesizlik ise, Batı demokrasisinin misyoneri olmayı kabul etmesinde yatıyor.

Demokrasiye “mutlak hayır” rolü veriyor, çünkü, “Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu diyebiliyor.

Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?

Bu konuda hakikate malikiyeti nasıl kendi tekelinde görebiliyorsun?

İslam, Allahu Teala tarafından vahiyle indirilmiştir, peki, demokrasiyi kim üretmiştir?..

*

Bilici şayet İslam’a/Şeriat’e uygun bir demokrasi tasavvuru önermiş olsaydı, belki sözlerini “Bu da bir görüş” diyerek hoşgörüyle karşılamak gerekebilirdi.

Fakat, bunu yapmıyor, İslam ile “mutlak anlamda” demokrasiyi özdeşleştiriyor.

Demokratlar bile kendi aralarında anlaşamazken, kimisi sosyal demokrasiyi, kimisi muhafazakâr demokrasiyi savunurken, bazıları liberal demokrasiden, bazıları da halk demokrasisinden söz ederken, yani, kendilerine göre farklı birer demokrasi tasavvuru üretirlerken, bu “düşüncesiz” adam, “Ben de İslamî demokrasiyi savunuyorum” bile demiyor, mutlak anlamda demokrasi ile İslam’ı özdeşleştiriyor.

Bir başka deyişle, demokrasiyi kayıtsız ve şartsız olarak “mutlak hayır”la özdeş kabul ediyor.

Adam, Şeriat’e/İslam’a uygun bir demokrasiden yana olduğunu söylese, böyle bir “icat” çıkarsa anlayacağız, fakat, İslam’ın “mutlak anlamda” demokrasinin ta kendisi olduğunu kabul etmemizi istiyor.

*

Gerçekte demokrasi, son tahlilde halkın çoğunluğunun, azınlıkta kalanlar üzerinde hâkimiyet kurmasına ve kendi koydukları kuralları yasa olarak onlara dayatabilmelerine imkân verdiği için, şu veya bu ölçüde zulüm rejimi olmaktan kurtulamaz.

Halkın büyük çoğunluğunun onayı alındığı için, bu zulmü fark etmek ve ona itiraz etmek zor olabilir, ama böyledir.

Çoğunluğa tanınan bu imtiyaz, “sosyal Darwinizm”le akrabalık bağı bulunan (Franz Oppenheimer gibi isimlerin savunmuş olduğu) “siyasal realizm”in zulmü meşrulaştıran “Kuvvet hak kaynağıdır” ya da “Hak kuvvetten doğar” anlayışının toplumsallığı eksen alan bir versiyonudur..

İslam ise, insanların (temel hak ve hürriyetler alanında) insanlar için kural koymalarını kabul etmez. Peygamberler bile, insanlar için mutlak anlamda kural/yasa koyucu makamda değildirler.

Bütün insanlar eşittir ve hepsi için kuralları/yasaları ancak onları Yaratan (Halik) koyar.

Yaratan’ın koyduğu yasalar, anayasa niteliğindedir ve insanların ürettiği diğer kurallar, o anayasaya aykırı olamaz, ona uygun olmak zorundadır.

Durum böyle olunca, hiç kimse bir başka kimse için kural koyucu, yasa yapıcı nihaî makam olarak ortaya çıkamaz.

*

O yüzden, İslam, insanlık haysiyet ve onurunu koruyan yegâne hayat nizamıdır.

Demokrasi de dahil olmak üzere tüm diğer siyaset felsefeleri ve kamu hukuku teorileri, son tahlilde kula kul olunmasından başka birşey değildir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."