CUMHURSUZ CUMHURİYET, HALKSIZ DEMOKRASİ

 


Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında “siyasal rejim” anlamında gerilikten de söz ediyor.

Şöyle diyor:

“[Müslümanlar] Hilafet döneminde bir nevi cumhuriyet sistemini uygulamalarına rağmen geriye düşmüş ve istibdat çukuruna düşmüşlerdir…. Siyasi rejim olarak da genelde istibdat ile birlikte anılan, yürüyen hanedanlık veya saltanat anlayışına kapılmışlardır.”

Batı ise böyle değilmiş.

Bunlar, “zamanın ruhu” açısından uygun ve doğru, “hak ve hakikat” nokta-i nazarından ise düzeltilmeye ihtiyaç duyan yalan yanlış “Cumhuriyet ezberleri” durumunda.

Avrupa’da günümüzde de İngiltere, Hollanda, Norveç, İsveç, Lüksemburg, Danimarka, Lihtenştayn (Liechtenstein), Monako, Andorra, Belçika ve İspanya hâlâ krallık.

Hâlâ başlarında hanedanlar var.

Almanya, Avusturya ve Rusya’da saltanatın son bulması doğal bir sürecin değil, Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle oldu.. Ve Rusya, çarlık yerine “sovyet sosyalist cumhuriyet” olarak komünist diktatürlüğün, Almanya ise Nazi diktatoryasının eline düştü.

Türkiye ise, Osmanlı saltanatı yerine Selanikli diktatörlüğüyle müşerref oldu.

*

Görüldüğü gibi, Özcan’a göre hilafet, nebevî menhec üzere hilafet olmasından dolayı değil, bir nevi cumhuriyet sistemi olmasından dolayı kıymetli.

Hayır, bu ne satır aralarından çıkan anlam, ne de zımnen demiş sayılacağı şey; doğrudan böyle konuşuyor.

Cumhuriyet ile istibdadı da ayırıyor ki, bu da, kasten yapılan bir çarpıtma değilse de. en iyi ihtimalle dünyadan habersizlik ve koyu bilgisizlik olarak yorumlanabilir.

Saltanat (hanedan devleti) ile istibdadı birlikte anması da öyle..

*

Oysa, cumhuriyet denilen sistem sıkça diktatörlüğe sahne olmaktadır.. Öyle ki, bu cumhuriyetçi istibdat, istibdadın en koyu biçimidir.

Mesela Çin Halk Cumhuriyeti, kurulduğundan beri, istibdadın en uç örneklerini sergileyegelmiş durumda.. O kadar ki, Doğu Türkistan’da şu anda yaptıkları zulümlerin çetelesini tutmak mümkün değil.

Türkiye’de de durum bir ölçüde benzer.. Bu toplum som, saf, pür ve halis muhlis istibdatla cumhuriyetin ilanıyla tanıştı..

Çözümsüzlüklerden çözümsüzlük beğenmekte olan, gittikçe içinden çıkılmaz hale gelen Kürt sorunu da bundan doğdu.. Devletin bir Kürt sorunu olmasa bile “Atatürkist cumhuriyet politikaları” sayesinde Kürtler’in artık devletle bir sorunu var.

Bütün Türk tarihi boyunca sultanlar tarafından uygulanmış istibdadı toplasanız, kemiyet değilse de keyfiyet bakımından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün tek parti diktatoryası döneminde uygulananın onda biri kadar etmez.

Adamın ölüsü bile istibdadın garantörü durumunda.. Başörtüsü meselesi etrafında Atatürk ilke ve inkılapları namına kopartılan fırtınaları hatırlayalım..

Düşünün, adam “Çorap giymedin, suçlusun, cezan idam” der gibi şapka giymeyenleri asabilmiş bir “çılgın Türk”.

Firavun, İsrailoğullarının çocuklarını (putu olan) devletinin bekası için öldürüyordu, bu “defolu dahi”nin şapka giymeyenleri hangi akla hizmetle öldürdüğünü anlayabilmek mümkün değil.

Onun cumhuriyetinin yaptığını ifade için istibdat kelimesi yetersiz kalıyor.. Ona has özel bir kavram icat etmek gerekiyor.

*

İmdi, olaya müslümanca (İslam’a göre) bakmak istiyorsak eğer, Batı’da yapılmış siyasal rejim tasniflerine değil, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tebligatına itibar etmemiz gerekir.

O (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

Nübüvvet (peygamberlik) içinizde,Allah’ın dilediği kadar devam eder;sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde (menheci üzere) bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman– ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir mülk (hakimiyet, egemenlik) olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut (zorba) bir mülk ortaya çıkar; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/273)

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz s.a.s. cumhuriyetten, saltanattan vs. söz etmiyor.

Bir nübüvvet menheci üzere hilafet var, bir de mülk (devlet egemenliği, hakimiyeti; ya da devletleşmiş egemenlik/hakimiyet/hükümranlık).

Mülk de ikiye ayrılıyor: Yanına fazla yaklaşıldığında ısırabilen hakimiyet, ve elinden uçanın kaçanın kurtulamadığı, herkesi bir şekilde "öpen" ceberut (zorba) hakimiyet.

*

Cumhuriyetmiş, meşrutiyetmiş, monarşiymiş, demokrasiymiş, şuymuş buymuş.. Bunları boşver, mesele şu: Bugün İslam ülkesi diye bilinen ülkelerin rejimi Peygamber Efendimiz s.a.s.’in tasnifi çerçevesinde hangi kategoriye girmektedir?

Isırıcı mülkle (egemenlikle, devlet otoritesiyle) mi yönetiliyorsun, yoksa ceberut (zorba) devletlerin tasallutu altında mısın?

Sen ceberut (zorba) devlet egemenliği altında inliyorsan devlet dükkanının kapısının üstünde cumhuriyet (cumhurluk) tabelası asılı olsa ne yazar! (Beşeriyet nasıl beşerlik demekse, cumhuriyet de cumhurluk demektir.. Cumhur ise “halk, topluluk” anlamına geliyor.)

*

Daha önce de birçok kez yazdık.. Nasıl bilim adamı olmak uğraşılan bilim dalının terminolojisini kullanmayı gerekli kılıyorsa, ve kullandığınız terimler sizin hangi teori ekseninde düşündüğünüzü ortaya seriyorsa, siyasal ve toplumsal meseleleri tartışırken başvurduğunuz kavramsal çerçeve de sizin dünya görüşünüzü ele verir.

Bir Atatürkist ile bir müslüman (İslamcı) aynı kavramları kullanmaz, kullanamaz..

Bir komünistle bir liberalin, bir milliyetçi (ırkçı) ile bir hümanistin kavramsal çerçevesi aynı değildir.

Kullandığın kavramsal çerçeve senin zihniyetini açığa vurur.

Mustafa Özcan’ın kullandığı kavramsal çerçeve, ve laflarının temelinde yer alan teorik zemin, “müslüman” bir yazara yakışır nitelikte değil.

*

Batı’da uzun süre, siyasî rejimleri "monarşi, oligarşi ve demokrasi" diye sınıflandıran Yunanlılar'dan kalma tipoloji kullanıldı.

Monarşi (saltanat) tek kişinin hüküm sürmesi, oligarşi birkaç kişinin yönetmesi, demokrasi ise halkın (daha doğrusu toplum çoğunluğunun) egemen olması olarak tanımlanıyordu.

Devlet-hükümet ayrımı yaparak “devlet biçimleri" ile "hükümet biçimleri"nden söz eden Bodin, bu üçlü sınıflandırmadan yararlanarak farklı kombinasyon ya da terkipler oluşturdu.

Mesela, egemenliğin kralın elinde bulunduğu "monarşik devlet"te bütün vatandaşlar kamu görevlerine aynı eşitlikte girebiliyorlarsa, "demokratik hükümet"in sözkonusu olduğunu söyledi.

Böylece, Eski Yunan’ın ayırdığı monarşi ile demokrasi biraraya gelebiliyor, devletin payına monarşi, hükümetin hissesine ise demokrasi düşüyordu.

*

Çağdaş hukukçularsa, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı teorisinden (yasama-yürütme-yargı) ilham alarak, siyasi rejimleri bu kuvvetler arasındaki ilişkilere göre sınıflandırma yoluna gittiler.

Böylece yeni bir üçlü tasnif ortaya çıktı: Kuvvetlerin birliği rejimi, kuvvetler ayrılığı rejimi, parlamenter rejim (kuvvetlerin işbirliği yaptıkları rejim).

Kuvvetlerin birliği rejiminde bir kişinin hakimiyeti sözkonusuysa ortada ya mutlakçı monarşinin ya da diktatörlüğün bulunuyor olduğunu söylüyorlar.

Birinci durum saltanata, ikincisi ise cumhuriyete işaret etmekle birlikte, aradaki fark sadece iktidara geçişle ilgili.

Saltanatın kralı veraset yoluyla, cumhuriyetin diktatörü ise zorla başa geçiyor.

*

Görüldüğü gibi, halk tarafından benimsenmiş olan veraset olgusu, zorla başa geçen cumhuriyetçi diktatörün durumuna göre daha demokratik bir noktada duruyor.

Selanikli Mustafa Atatürk de, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında ifade ettiği gibi, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek saltanatı anti-demokratik bir usulle zorla kaldırtmış, diktatörce davranmış, ve kendi cumhuriyetçi “ebedî” diktatörlüğüne giden yolun asfaltını döşemişti..

Ölüsü bile hâlâ bir diktatör olarak tepemizde..

Ve bu ölü diktatörlüğü dünyada bir tek Türkiye’de geçerli.

*

Kuvvetler ayrılığı rejimine gelince, bunun kralcı biçimi meşrutî monarşi, cumhuriyetçi şekli ise ABD'de görüldüğü üzere başkanlık rejimidir.

Parlamenter rejimin özelliği ise, devlet başkanı ile hükümet başkanının ayrı oluşudur.

Bu rejimde devlet başkanı sırf fahrî/onursal bir rol oynar; başbakan, kendisiyle birlikte parlamentoya karşı sorumlu olan bir bakanlar kurulu içinde yürütme yetkisini tek başına kullanır.

Bugün, meşrutî krallık olan İngiltere'de uygulanan hükümet biçimi parlamenter demokrasi olarak adlandırılıyor.

*

Ancak, bütün bu sınıflandırmaların, günümüzün siyasî rejimleri arasındaki farkları anlaşılır ve sade bir biçimde ifade etmede yetersiz kaldığı bazılarınca öne sürülmektedir.

Bu nedenle giderek terk edilmekte ve onların yerini (iyi bir teorik modelden olay ve olguları basitleştirerek ve karmaşıklıktan kurtararak açıklamasının beklenmesinden hareketle) çokçu ya da demokratik rejimler ile tekçi ya da otokratik rejimler arasındaki ayrım almaktadır.

Çokçu ya da demokratik rejimlerde herşeyden önce birkaç tane siyasî parti bulunur. Basın, fikir, teşkilatlanma, gösteri ve haberleşme hürriyeti vardır.

Tekçi ya da otokratik rejimlerde ise mevcut rejime itiraz edilemez, otoritesi vatandaşların etkisinin dışındadır.

*

Rejim sınıflandırmalarını bu şekilde özetleyen Duverger'ye göre, günümüzde "XIX. Yüzyıl Avrupası'nı parçalamış olan 'monarşi-cumhuriyet' karşıtlığı değerden düşmüş, bütün anlamını kaybetmiştir".

Kaybetmiştir, çünkü, "Parlamenter cumhuriyet ile parlamenter monarşiler arasındaki gerçek fark çok ufaktır, çünkü 'kral' olsun, 'başkan' olsun, devlet reisi pratik olarak bir yetkiye sahip değildir".

Peki, ya parlamento var da parlamenter demokrasi yoksa?.. O zaman da "monarşi (saltanat)-cumhuriyet karşıtlığı" yine anlamdan yoksun mu olacaktır?

Kuşkusuz, çünkü 'cumhuriyetin diktatörü' ile 'saltanatın kralı' arasındaki gerçek fark yine çok küçüktür. Sadece iktidarı ele geçiriş biçimleri değişiktir.

*

Türkiye'ye gelince, 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmiş olması demokrasinin gelmesi demek değildi.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün otoritesi son iki yüzyılda yaşamış bütün padişahlarınkinden daha fazlaydı.

Bu padişahlar, yapmak istedikleri reorganizasyon ve ıslahatları gerçekleştirmekten bile genellikle aciz kaldılar.

Selanikli diktatör ise, son üç asırda bütün padişahların yaptıkları değişikliklerin daha fazlasını kişisel olarak gerçekleştirdi.

Sorun şurada ki, bu değişikliklerin önemli bir kısmı gereksiz, büyük kısmı da zararlıydı.. Faydalı kısmı devede kulaktı.

Falih Rıfkı Atay, bütün “yağcılığına” rağmen, "Çankaya"sında bu adamın diktatör yönünü de anmadan geçmez.

Selanikli’nin kişisel hakimiyetini diktatörlük yerine monarşiye dönüştürme şansı da yoktu, çünkü mirasçıya sahip değildi.

1930 yılı Temmuz'unda Yalova'da Fethi Okyar, İsmet İnönü ile birlikte yeni bir parti kurması için kendisini ikna etmeye çalışan Selanikli Mustafa Atatürk'e şöyle demişti:

"Matbuat (basın yayın) hür olacaktır. Her türlü yazı yazılacak, Meclis'te her türlü acı tatlı tenkidat (eleştiri) yapılacaktır. Buna tahammül etmek zor olacaktır."

Tercüme edelim: Şu anda Türkiye'de basın hürriyeti yok.. Pekçok şey yazılamıyor.. TBMM'nin (parlamentonun) adı var, kendisi yok, hükümeti herhangi bir şekilde eleştirmek, muhalefet yapmak mümkün değil.

İsmet’ten usturuplu bir şekilde kurtulmak için denize düşen yolcu hesabı Fethi’ye sarılan Selanikli ise şöyle cevap vermiştir:

"Bunlara tahammül edeceğiz. Başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vakıa bir Meclis vardır, fakat dahil ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakılıyor."

*

"Cumhuriyet" kelimesinin bir devletin isminin ardında yer alması tek başına kıymet ifade etmez.

Eğer cumhuriyet faziletse, batıcılarımızın İran İslam Cumhuriyeti'ni İngiltere Krallığı'na tercih etmeleri gerekir.

Hatta ABD'ye de tercih etmelidirler, çünkü Felix Morley'den tutun da eski başkanlardan Harry Truman'a kadar pekçok kişi, ABD'nin bir cumhuriyet değil, sadece bir demokrasi olduğunu altını çizerek vurgulamışlardır.

Demek ki fazilete pek meraklı değiller.

Orta Asya'daki Türk devletleri de, Sovyet döneminde fazilet içinde yüzüyorlardı, çünkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde yer alan cumhuriyetler durumundaydılar.

Çin Halk Cumhuriyeti de, yukarıda belirttiğimiz gibi, adı üstünde, bir cumhuriyettir.

Cumhuriyetçi zihniyete göre fazilet abidesi durumundadır.. Doğu Türkistanlı gericiler anlayamıyor, o ayrı.

*

Cumhuriyeti L. Lipson, "yönetenlerin devleti oluşturduğu ve halkın da onlara ait teba olduğunu kabul eden otoriter seçkinci düşüncenin reddi" olarak tanımlar.

Yönetenlerin devleti oluşturması ve halkın teba sayılması..

28 Şubat sürecinde başörtüsü için düzenlenen "Özgürlük Zinciri" eylemini laikler "devlete başkaldırı" olarak nitelendirmişlerdi.

Mantık şuydu: Postmodern darbe sayesinde iktidar koltuğuna kurulan ve 28 Şubat kararlarını uygulayan yöneticiler devletin ta kendisi, başörtüsü konusunda siyasal iktidarın aldığı kararları protesto eden halk ise devlete kayıtsız şartsız itaat etmesi gereken tebaaydı.

Yöneticileri (Ecevit-Bahçeli-Yılmaz troykasını) protesto etmek devlete başkaldırmak oluyordu, çünkü onlar devletti.

İşte bu, ülkemizdeki klasik laik demokrasi zihniyeti..

*

Montesquieu ise cumhuriyeti, "seçimle gelen devlet başkanının ülkeyi kanunlara uygun olarak yönetmesi" şeklinde tanımlar.

Bu tanımı geçerli sayarsak, seçimle gelenleri ihtilalle gönderenleri cumhuriyet düşmanı kabul etmek zorunda kalırız.

Siyaset bilimciler, cumhurî devlette egemenliğin milletin tamamına ait olmasını (daha doğrusu öyle olduğunun iddia edilmesini) "halk cumhuriyeti" ya da "demokratik cumhuriyet" olarak adlandırırlar. Anayasa'mıza göre Türkiye Devleti "demokratik bir cumhuriyet"tir, yani "egemenlik millete ait"tir.

Bunun yanısıra bir de (yukarıda da belirttiğimiz gibi) "aristokrasi" ya da "seçkinler cumhuriyeti"nden söz ediliyor. Tarihteki Venedik ve Roma Cumhuriyetleri böyleydi, halkın önemli bir kesimi vatandaş bile sayılmıyordu.

Evet, bir, demokratik cumhuriyet var, bir de seçkinler cumhuriyeti, "laiklerimiz" üzülecek ama, "laik cumhuriyet"i siyaset bilimciler bir cumhuriyet türü olarak kabul etmiyor.

*

Bugün demokrasi ile laikliği akıllarınca karşı karşıya getiren, sonra da tercihini laiklikten yana yapan, "Laikliksiz demokrasinin canı cehenneme" diyenler, cumhuriyeti değil, kendi imtiyazlarını savunmaktadırlar.

Demokratik bir cumhuriyette halkın (azınlıkta kalanların değilse de halk çoğunluğunun) "cumhuriyet düşmanı" olması mümkün değildir.

Bir cumhurî devlette, halk arasında "cumhuriyet düşmanlığı" varsa, bundan, orada demokratik bir cumhuriyetin değil, seçkinler cumhuriyetinin (cumhursuz cumhuriyetin) bulunduğu sonucunu çıkarmak gerekir.

Bu demektir ki halkın bir kesimi adeta "parya" muamelesi görmekte, eşit vatandaş olarak kabul edilmek istenmemektedir.


İSLAMÎ “İCMA”YA DEMOKRATİK ÇOĞUNLUK ELBİSESİ GİYDİRME HOKKABAZLIĞI



AK Parti iktidarının (“görüş”ün “millî” olanının kıymetten düştüğü, tuhaf bir nostalji muamelesi gördüğü) ilk yıllarında, Avrupa Birliği idealinin gölgesindeki “muhafazakâr demokratlığın” dayanılmaz hafifliğinin herkesin aklını başından aldığı o “ilginç zamanlar”da, istisnalar dışında bütün “dindar”ların, yükselen trend “laik (siyasal dinsiz) toplumsallık” otobüsünde bir yer kapmaya çalıştıkları görülüyordu.

Bunun yanı sıra,“donmuş” sayılarak artık aşağılanmaya başlanan bütün “dinî sabite”leri, eriyip cıvıklaşsınlar, çağa göre güncellenip yeniden dondurulabilecek hale gelsinler diye laiklik (siyasal dinsizlik) fırınının cehennemî ateşine atma furyası başlatılmıştı.

O sıralarda AK Parti kurucularından bir prof., Yeni Şafak’taki köşesinde”zamanın ruhu”na uygun olarak şunu yazmıştı:

“Gönüllü toplum, bütün ülkelerde azınlığın değil, çoğunluğun sesidir. Gönüllü toplumun önemi, çoğunluk yanlışta birleşmez’ ilkesinden kaynaklanır.”

Bu ilkeyi nereden çıkarmış ya da öğrenmişti?!

 “Akıl”dan mı, yoksa vahiyden mi?

*

Akıl, böyle bir ilke olamayacağını söylüyor.

Hiç kimse de böyle bir ilkeden söz etmemiştir.

Ayrıca tarihî tecrübe, ortadaki vakıa (gerçeklik) çoğunluğun yanlışta birleşebildiğini göstermektedir.

Mesela çoğunluk, Hz. İsa’yı terk etti.. Onun hakkında çarmıha gerilerek işkenceyle ve aşağılanmak suretiyle öldürülme hükmünü verdi.

Evet, çoğunluğa, ve onların “yasalarına” göre, Hz. İsa aleyhisselam, yaşamayı asla haketmeyen bir insandı.

Toplum için zararlıydı.. Toplum onun varlığından ve zararından kurtarılmalıydı.

Demokrasinin beşiği Eski Yunan’da çoğunluk, Sokrates’i idama mahkum etmiş, zehir içirerek öldürmüştü.

Mısır’daki halk çoğunluğu, Hz. Musa a.s.’ın değil, Firavun’un yanında saf tutmuştu.

Yahudi (İsrailoğulları) çoğunluğu bile, gördükleri bütün mucizelere rağmen, Hz. Musa’ya muhalefet etmişlerdi.

“Musa (şöyle) dedi: ‘Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır’.” (Maide, 5/25)

*

Tarihî tecrübe bir yana, akıl da, çoğunlukta olmanın haklılık anlamına gelmeyeceğini söyler.

Bu, "Kuvvet, hak kaynağıdır" anlayışının toplumsal versiyonudur.

Tecrübenin itiraz edilemez sesi duyulmasaydı bile, akıl tek başına, ‘Çoğunluk yanlışta birleşmez’ diye bir ilke olmayacağını anlayacak kabiliyettedir.

B. Russell gibi “Akılsızca birşeyi milyonlarca kişi de söylese o şey yine akılsızcadır” diyebilmek için ne filozof olmak gerekiyor, ne öğrenim görmüş olmak, ne de dahi olmak.

S. Maugham’ın “Birçok insanın kabul etmesi, birşeyin gerçek olduğuna delil sayılmaz” şeklindeki sözünün doğru olduğunu anlamak için Hintli çoğunluğun inekçi sapıklığıyla tanışmak gerekmiyor.

*

Müslüman olduğunu söyleyen (tarihî tecrübeden habersiz, aklı da kıt) bir kişinin (aklının kıtlığına muvazi olarak dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman olduğunu söylese bile), hiç değilse müslümanlığından dolayı bu gerçeği öğrenmiş olması gerekir:

Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna tabi olurlar ve onlar ancak yalan söylerler.” (En’âm, 6/116)

Yoksa gerçekten onların çoğunun (hak sözü) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar..” (Furkan, 25/44)

(Çünkü onlar, hayvanî yanlarını norm kabul eder, akıllarını kullanmazlar. 

Hayvanlar akıl sahibi olmadıkları için mazurdurlar. Akıl nimetini kullanmayan insanlar hayvandan aşağıdır, daha sapıktır.)

*

Evet, söz konusu akılsız “ilke”, putperest Eski Yunan ile Roma’ya ait ideolojik bir sapıklıktan başka birşey değildir.

Demokratlık (özellikle de “yasama/teşrî” [kanun koyma] anlamında demokratlık), akılsızca, insanı hayvandan da aşağı hale düşüren bir sapıklıktır.

Demokrat eğilimliler, şu Latin atasözünü tekrarlamaya, ve çoğunluğu bir tür tanrı haline getermeye pek heveslidirler: “Vox populi, vox Dei.” Yani, “Halkın sesi, Hakk’ın sesi.

Halktan, Hakk’ın sesine (vahiy) uyması istenmiyor, tam tersi savunuluyor.

Halkın sesi Hakk’ın sesi olsaydı, Hz. İsa a. s. çarmıhta ölmeye mahkum edilir miydi?!

Hakk’ın sesinin ne olduğu Kur’an’dan/vahiyden öğrenilir, putperest Latin atasözlerinden değil.

*

Söz konusu AK Parti kurucusu yazar, belki de, edille-i şer’iyyeden icma ilkesine ve “sevad-ı azam” (büyük karaltı) ile ilgili hadis-i şerife dayandığını “zannediyordu”.

İcmada, halk çoğunluğu birşey ifade etmez:

“Bir mesele hakkında icma yapma yetkisine sahip olanlar, elbette müctehidlerdir.... Şevkani, ‘İrşadü’l-Fuhul’de şöyle der: ‘İlimde muteber bir icma, bu ilmi bilenlerin icmaıdır; ötekilerin icmaı değildir....’”

(Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi (Fıkıh Usulü), s. 179)

Ebu Zehra’nın naklettiğine göre, icmaın hüccet olduğunu söyleyen cumhur-u fukaha şu iki delile dayanmaktadır:

1. Ümmetin dalalet üzerinde birleşmeyeceğini ve müslümanların güzel gördüğü şeyi Allah’ın da güzel göreceğini haber veren hadîsler.

2. Kur’an’daki şu ayet: “Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamber’den ayrılıp müminlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nisa/115)

Buna göre icma, müminlerin yoludur:

“Bu nass gösteriyor ki müminlerin yolundan başkasına uymak haramdır; çünkü böyle yapanlar, Peygamber’den ayrılmış olup .... Bir kimse, müminlerden ayrılır ve onların görüşlerinin zıddını ileri sürerse, elbette onların yollarına uymamış olur.”

Şimdi düşünelim: Müminlerin yolu Kur’an ve Sünnet’e, Şeriat’e bağlılık mıdır, yoksa Kopenhag ya da Brüksel kriterleri etrafında Hıristiyanlarla birleşmek mi?

Müminlerin yolu, fiilen Hıristiyan birliği olan, Hıristiyan değerlerinin resmen de benimsenmesinin tartışıldığı AB’yi savunmak mıdır?

Müminlerin yolu laiklik (siyasal dinsizlik) midir?. 

Dinsizlik siyasete bulaşmayıp evinde oturunca kötü de siyasal hale gelip başımıza bela kesilince iyi mi oluyor?!

*

Üstelik, icma konusunda İmam Gazalî gibi alimlerin çekinceleri bulunmaktadır:

“Bu gibi ayetlerin hepsi nassların zahirine göredir ve icmaı açıkça ifade etmez; hatta zahirin delaleti kadar bile ona delalet etmez. Bunların en kuvvetlisi, ‘Kendisine doğru yol...’ (Nisa/115) ayetidir. Güya bu nass, müminlerin yoluna, yani icma’a uymak gerektiğini ifade etmektedir.... Bize göre ise, bu ayet-i kerime, bu konuda maksada elvermez.”

(el-Mustasfa, C. 1, s. 175’ten aktaran Ebu Zehra, s. 176.)

Mevlana, topluluk (cemaat) ve "toplumsallık" hakkında şunu der:

Topluluk, suret bakımından olursa beyhudedir. Kendine gel de Tanrı’dan mana topluluğu iste.

“Topluluk, bedenlerin çokluğundan meydana gelmez. Cismi de isim gibi yel üstünde durur bir şey bil!

“Farelerin yüreklerinde topluluk kudreti olsaydı kızarlar, gayrete gelirlerdi de birkaç tanesi bir araya gelir;

“Fedai gibi aman vermeden kediye saldırırdı.

“Bir tanesi gözünü ısırır, oyar, öbürü kulağını dişleyip yırtar.

“Bir başkası yanını delerdi. Kedi de bu topluluktan kurtulamazdı.

“Fakat farede topluluk için yürek yoktur. Kedinin sesini duydu mu aklı başından gider.

“Hilebaz kedinin önünde kuruyup kalır. İsterse farenin sayısı yüz bin olsun, ne çıkar?

Koyun sürüsü çok olmuş, kasaba ne gam? Akıl çokluğu, uykuyu defedebilir mi?”

(Mesnevî, çev. Velid İzbudak, C. 6, s. 241)

 

“BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?!”

 



Allahu Teala yarattığı canlıları eşit kılmamıştır.. Bazısı bazısından bazı özellikleri ile üstündür..

Mesela kedi ile kaplan, serçe ile kartal, boğa ile koyun, at ile eşek bir değildir.

Kurt ile kuzunun durumu da aynı değil, karşılaştıklarında kuzu kurda yem oluyor.

Bu, Allahu Teala’nın yarattığı mahlukata karşı bir zulmü, bir adaletsizliği midir?

Hayır!.. Mahlukat Allahu Teala’nındır, dilediği şekilde yaratır.. Kurt kuzudan güçlü ama insanlar kuzuları koruyor, kurtları öldürüyorlar.

İnsanlar da, hayvanlar da Allahu Teala’nın yarattığı canlılar, fakat insan bütün hayvanata üstün kılınmıştır.

Buna karşı hayvanatın “Bu adalet değil, biz eşitlik isteriz, insanla eşit olmalıyız” demesi haklı bir itiraz olabilir mi?!

*

Mevlana’nın Mesnevî’de anlattığı bir “eşek ve atlar” hikâyesi var.. Şöyle:

Yoksul bir oduncunun ağır yük taşımaktan zayıflamış, yarı aç yarı tok yaşayan eşeğine, oduncunun padişah sarayının ahırında görev yapan arkadaşı acır.

Saray ahırında birkaç gün rahatına baksın diye alır götürür.

Tertemiz ahırda bol yem yiyen, hizmeti görülüp tımar edilen gürbüz atları gören eşeğin bedeni rahatlarken kafası altüst olur, iç dünyasında fırtınalar esmeye başlar.

“Rabbim, ben bu kadar sıkıntı çekerken bu atlar neden bu kadar rahat yaşıyor? Ben de senin yarattığın bir mahluk değil miyim?” diye düşünüp söylenerek, elindekiler yetmiyormuş gibi kendisine yeni dertler bulur.

Derken bir savaş patlak verir, atlara gem vurulur, eğerlenip götürülürler.

Birkaç gün sonra ok, mızrak ve kılıç yaralarıyla perperişan ve bitkin halde, yarı ölü yarı diri geri dönerler.

Eşek manzaraya bakıp tevbe eder, şöyle der: “Rabbim, yoksulluğuma da, çektiğim sıkıntı ve açlığa da razıyım. Ne o refahı isterim ne de bu yaraları.”

Ancak, insanların çoğu zihniyet olarak bu eşekten daha kötü durumdadır.

O ibret almış, tevbe etmiş, bunlar ne tefekkür eder, ne ibret alır, ne de tevbe ederler.

*

Nimetle beraber külfet de artar, şükür borcu da.

Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şöyle bir sözü var: “Dünya nimetlerinin dışı tatlı, içi zehirdir.”

Çoğu nimet “Dışı seni yakar, içi beni” kıvamındadır.

Allahu Teala dağına göre kar verir, nimet sahiplerinin yükü ve sorumluluğu ağırlaşır.

Nimetin gereğini yapar, şükrünü eda ederse ne âlâ, aksi takdirde onun için felaket sebebi olur.

“İnsanın akıldan başka neyi artarsa helaki ondan olur” diyenler vardır.

*

Kâmil (olgun, bilge, hikmet sahibi) insan, iyi kul, kendisinden üstün olana haset etmez.

Hatta gıpta bile etmez, imrenmez.

İmrenmesi bile doğru değildir.. Anadolu irfanı denilen (“coğrafya” eksenli ve hakkı batıla karıştırma anlamına gelen “tarihsel” nitelikteki) safsata değil fakat evrensel, çağlar üstü İslam irfanı (Ehl-i Sünnet irfanı; Kur’an irfanı, Sünnet irfanı) bunu öğretiyor.

Onun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen, diğeri, Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten.”

(Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13; Müslim, Müsâfirîn 268. İbni Mâce, Zühd 22.)

*

İnsanlar, durumlarındaki farklılıkla imtihan olunmaktadır:

“Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan ve size verdiği şeyler husûsunda sizi imtihân etmek için bazınızı bazınızın üstüne derecelerle yükselten de O'dur. Muhakkak ki Rabbin, azâbı pek çabuk olandır ve şübhesiz ki O, elbette Gafûr’dur (çok bağışlayandır), Rahîm’dir (çok merhamet edendir).” (En’âm, 6/165)

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35)

“Celâlim hakkı için, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belli edinceye ve haberlerinizi (durumunuzu, nasıl insanlar olduğunuzu) ortaya çıkarıncaya kadar, sizi imtihân edeceğiz!” (Muhammed, 47/31)

Sabır; zorluk, meşakkat, bela ve musibetlerle birlikte olur.. Böyleyken (Riyazü's-Salihîn'de de yer alan) bir hadîste “Hiç kimseye sabırdan daha büyük bir hayır verilmemiştir” buyurulmuştur.

“Asr’a andolsun ki, hiç şüphesiz insan, kesinlikle hüsrandadır. Ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (Asr, 103/1-3)

*

Allahu Teala’nın kendisine verdiğine “razı” olan, başkalarına gıpta etmeyen, onların elindeki nimetlere heveslenmeyen insan, kâmil insandır

Bir başka ifadeyle, kâmil insan (kâmil iman sahibi mümin), dünya hayatında çok nimete sahip olan insan değildir, Allahu Teala’nın kendisi hakkında takdir ettiği şeye “razı olan” insandır.

Nefs-i emmare (çok emredici nefs) ve nefs-i levvame (hatalarından dolayı kendisini çok kınayan nefs) gibi nefs mertebelerini aşıp nefs-i mutmainne (yatışıp itminan bulmuş nefs) mertebesine erişen insanların temel özelliği “Allah’tan razı” (Allah'ın emir ve yasaklarına, hükümlerine, şeriatine, ve kendisi hakkındaki takdirine razı) olmalarıdır:

“Ey nefs-i mutmainne! Râzı olan, (ve) kendisinden râzı olunan olarak Rabbine dön!” (Fecr, 89/27-28)

İblis, Allahu Teala’nın takdirine razı olmadığı, rıza lokmasını yiyemediği, Hz. Adem a.s.’ın kendisine üstün kılınmış olmasına katlanamadığı için rahmetten kovuldu.

“Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?”

*

Dünyada devlet işleri de böyledir..

Bir devlet başkanı dilediği kişiyi bakan, genel müdür vs. yapabiliyor..

Bir kimse çıkıp, “Bakan olmaya layık olan bendim, devlet başkanı haksızlık yaptı, artık bu devleti de, devlet başkanını da tanımıyorum, böyle devlet de, böyle devlet başkanı da olmaz olsun.. Ortada (toplumsal cinsiyet lafında olduğu gibi) toplumsal devlet bile değil kişisel devlet var” diye yüksek sesle konuştuğu zaman ya “devlete karşı işlenen suçlar” kapsamında cezaî kovuşturmaya uğrar ya da devletlular ona hayatı “örtülü” yollarla zindan ederler.

Evet, dünyada bir şekilde güç ve yetki sahibi olan insanlar, bazılarını bazılarına tercih edebiliyorlar, ve onların bu tasarruflarına “razı olmadıklarını” söyleyenler bunun bedelini ödüyorlar.

Halbuki hasbelkader devlet başkanı olan kişiyle sıradan vatandaşlar arasında insan olma bakımından hiçbir fark yok.

Hatta belki yönetilenlerden birçoğu devlet başkanından (manevî hasletler bakımından) “daha insan”dırlar.

*

Evet, herşeyi yaratan Allahu Teala erkeğe, kadın karşısında cüz’î bir üstünlük vermiştir.

Kulların buna itiraz etme hakkı yoktur.

Allahu Teala dilediğini dilediğine üstün kılar, Adem a.s.’ı İblis’e üstün kıldığı gibi.

Erkeğin üstünlüğüne “razı” olan kadın bahtiyar olur, olmayan İblis’in avanesi haline gelir.

“Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler; Allah'ın bazılarını bazısından üstün kılması ve erkeklerin kendi mallarından sarf etmeleri sebebiyle,. Sâliha kadınlar, itâatkâr olan, Allah'ın (kendilerini) korumasına mukabil, gaybı (kocasının yokluğunda koruması gerekenleri) muhâfaza eden kadınlardır,,,.” (Nisa, 4/34)

Hal böyleyken, KADEM’in dergisinde makalemsisi yayınlanan aklı kısa doç. gibi “ilahiyatçı” tipler, “tarihsel” diyerek İslam Şeriati’nin spesifik emir ve yasaklarını reddedebiliyor, laik (siyasal dinsiz) demokrasinin (topluma taparlığın) vaz’ ettiği (koyduğu) hükümleri onlara tercih edebiliyorlar.

*

Kadınların erkeklere verilen bu üstünlüğe itiraz etmemeleri gerektiği gibi, erkeklerin de bu üstünlüğün hakkını vermeleri, kadınlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeleri, bu üstünlüğü istismar etmemeleri gerekmektedir.

Erkeğin karısını koruması, onun ihtiyaçlarını karşılaması gerekirken, köle gibi çalıştırıp parasını yiyorsa, kendisi yatıyorsa, bu üstünlüğün hakkını vermiyor demektir.. Cezaya müstehak hale gelir.

Sorumluluğunun şuurunda olmayan bir erkeklik, üstünlük sebebi değildir.

[Bir zamanlar “âlemlere üstün kılınmış” olan Yahudiler’in durumu da budur.

Onların üstünlüğü Tevrat ileydi.. Hakimiyeti kayıtsız şartsız Tevrat’a vermeleri gerekirken onun işlerine gelmeyen bölümlerini (kelimelerin yerlerini değiştirerek ve ekleme-çıkarma yaparak) tahrif edince, görünüşte itaat ediyormuş gibi yaparken fiiliyatta millet olarak onun üzerinde hakimiyet kurmaya çalışınca, üstünlüklerini kaybettiler. Allahu Teala’nın gazap edip lanetlediği aşağılık bir kavim haline geldiler.]


SİYASETEN KATL (SİYASET GEREĞİ CİNAYET, HUKUK DIŞI İNFAZ)








Turkcesi.biz adlı internet sitesinde Ahmed Selâmî imzasıyla yayınlanmış olan bir yazıda Kadir Mısıroğlu’nun bazı sözleri eleştiri konusu yapılmış bulunuyor.

Bunlardan biri, “siyaseten katl” meselesi hakkında söyledikleri.

Ahmed Selâmî şunları diyor:

Padişâhların kardeş  ve çocuk katlini “siyâseten katil” [siyaseten katl, siyaset gereği öldürme] diyerek meşrû’ göstermek… Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri ile İslâmiyyet’i,  akvâl, ef’âl ve ahvâliyle  aşağılayan ve Mekke müşriklerini azdıran yahudi hahamı (Kaab İbni Eşref Kâfir MEL’ÛNUNU),  Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın me’mûr etdiği sahâbî eliyle düğün gecesinde tedmîr edib tepeleyişini, “İslâm’da ilk siyâseten kat’li Peygamber tatbîk etdi” diyerek, katlin gayr-i meşrû’ olanlarını da, “Siyâseten Katil” diyerek, bu meşrû’ olanın cinsinden ve aynı imiş gibi  göstermek… Bu noktadaki çirkinlik ve fitne, nâmütenâhî ölçüdedir… Bu FÂSİD mantık kıyâsından yola çıkarak, Osmanlı ecdâdımızın çirkin, vahşî ve ŞERÎAT-I MUTAHHARA’ya tuğyân tarafını şirin ve meşrû’ göstermek uğruna, kardeş katli ile Kaab İbni Eşref MEL’ÛN-I Melâininin katlini “Siyâseten Katil” diyerek, üstelik de ŞECAAT ARZEDEN BİLMEM NEYE benziyerek ve zerre kadar da utanmadan cihâna i’lân etmek… Ma’sûm kardeş ve çocuk hatta bebeklerin katli ile, Kaab İbni Eşref denen fitne ve zulüm çukurunun katlini “SİYÂSETEN KATİL” müştereği içinde toplayıb, aynı KEYFİYETE sâhib kılmak, … akıl kârı olabilir mi?… Böylece ve diğer yandan, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerini de “Siyâseten KATLİN” müşevvik ve azmetdiricisi mevkiinde bulundurarak, dolayısıyla, kardeş ve bebek-çocuk katli gibi bir zulm-i azîme denk bir cür’mün içinde göstermiş olmak ortaya çıkmış olmıyacak mıdır?… Ve bu, binnetîce ONU (Efendimiz Aleyhisselâm Hazretlerini),  sonsuz bir umursamazlıkla veya ONU kullanma cinnetiyle veya lâfın sonunun neye müncer olacağını düşünmeden, echelî bir cür’et ve tuğyânla, ONU, töhmet ve şâibe altında bırakmak ma’nâsına da gelmiyecek midir?…. Bunlar, iğrenç bir desîse ve cerbezedir. Aldatıcı sözlerle kurnazlık etmekdir… Hakîkatı gizlemek ve saptırmakdır. Hakkı, bâtılla TELBİSDİR… Aynı zamanda hilekârlık ya’ni DESSASLIKDIR… ..., hakkı bâtıl, bâtılı hakk göstermekdir. Tefsirdeki şekliyle bu, tâğûtîlikdir; ..., (menfilikde çukur)un dibine inişdir….

… Son derece Suçsuz bir kardeş veya çocuk veya bir ma’sumun KATLİ cinâyeti ile, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’a olmadık yalan ve iftirâlar düzen; ve Mekke müşriklerini kudurtmıya kıyâm eden AZGIN bir yahûdînin nâmütenâhî SUÇUNDAN dolayı yüzde yüz ADLEN katledilişini, “Siyâseten KATİL” diyerek aynı CİNS ve keyfiyetde bir (katil) göstermek, bir müslümanın değil, bir gayr-i müslimin bile tüylerini diken diken etmiye kâfidir… Suçsuzun (ya’ni katli haketmiyenin) katli de, suçlunun (ya’ni KATLİ hakedenin) katli de aynı suçdan olacak; ya’ni  CEZÂLAR, (Siyâseten katl) olarak aynı cezâlar olacak… Bu ne dehşetli, konkunç ve tüyleri diken diken eden bir manzaradır! …   

Bu, hakkı bâtıl ile cinnetlik bir telbîsdir ki, bunu (İslâm) diye takdîm eden kim olursa olsun, ya gâfil, ya câhil, ya hâin veya aklından zoru olan bir ucûbedir… 

Bir akıl, muvâzenesini kaybetmeden veya her türlü rezillik  ve utanmazlığı göze almadan, Osmanlı târîhindeki bu korkunç ve çirkin cinâyetleri meşrû göstermiye kıyâm edemez, buna aslâ mecâl bulamaz, böyle bir dolandırıcılığı aslâ irtikâb edemez…

(http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ahmed-selami/1-tahrife-karsi-cikarken-islamda-tahrifat.html)

Laikliği (siyasal dinsizliği) seçmiş rejimlerin istihbarat teşkilatlarında (gizli servislerinde) çalışan “müslüman”ların kimi örtülü cinayetleri işlerken vicdanlarını susturmak için başvurdukları “safsata”lardan biri işte budur: 

Siyaseten katlin cevazı.

*

Kadir Mısıroğlu’nun Selanikli Mustafa Atatürk’ün gerçek yüzünün anlaşılması konusunda yaptığı hizmetler çok değerlidir; bu, inkâr edilemez.. 

Fakat İslamî bilgisi aslında yetersizdi, bu yüzden epeyce bir çam da devirmiş bulunuyor.. Allah taksiratını affetsin.

Mesela, mirasyedi olarak 32 yaşında halife olan “sarhoş” (el-Humûr) lakablı Yezid hesabına Hz. Hüseyin r. a.’a dil uzatabilmiştir..

Ehl-i Sünnet’ten olma bu değildir; o zamanın ehl-i Sünnet’i Hz. Hüseyin’di..

Toplumsal”ın hakkını vererek huzurunda sazlar, çalgılar çaldıran, türküler söyleten, içki içip demlenen, kadınları semah kabilinden oynatan, oyun ve eğlence düşkünü “sosyal adam” Yezid ise “amel” düzeyinde “Anadolu (ya da Türkmen) Müslümanlığı”nı hatırlatan bir “Arabistan (Arapman) Müslümanlığı” (ya da dinci olmayan dindarlık) inşa etme yolundaydı.

*

Mısıroğlu’nun firaset ve basiret bakımından "engelli" olduğunu gösteren bir başka vukuatı Kıbrıslı Şeyhtan Nazım’a aldanmış olması.

Hatıratında, kızının bir hastalığıyla ilişkili olarak Nazım’dan keramet de naklediyor.. Kerametiyle kızının iyileşmesine vesile olmuş.. İstikametin olmadığı yerde keramet gibi görünen olağanüstülüklerin istidrac anlamına geleceğini gözden kaçırıyor. (Cinler vasıtasıyla insanları hasta hale getirip sonra iyileştirme gibi numaralar sergilenebilmektedir.)

Bu Nazım’ın Şeriat’e aykırı saçmasapan bir sürü lafı vardı.. İngilizler’in adamıydı, şu anki İngiltere kralı Charles’ın müslüman olup Hüseyin adını almış olduğu palavrası ile İngiliz siyasetine hizmet etti.

Ajandı.

*

Konuya dönelim..

Medine yahudilerinin servet ve şöhret sahibi önemli isimlerinden olan Kâ’b bin Eşref kudretli bir şair, etkili bir hatipti.. Dili keskindi..

Bedir Savaşı’ndan sonra kırk kadar adamıyla Mekke’ye gidip, Müslümanlar'a karşı birlikte savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaşarak ittifak yapmıştı. 

Söylediği şiirlerle Kureyşliler’i galeyana getirmeyi, yaralarına tuz basmayı, intikam duygularını kamçılamayı da ihmal etmemişti.

Medine’deki kendi (kale gibi) korunaklı mahallelerine döndükten sonra şiirleriyle Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve Müslümanlar’ı hedef almaya devam etti.  

Bunun üzerine ashabdan Muhammed b. Mesleme, Abbâd b. Bişr, Hâris b. Evs ve Ebû Abs r. a., yanlarına Kâ‘b b. Eşref’in süt kardeşi Ebû Nâile b. Selâme’yi de alarak, dostça ziyaret ediyormuş gibi evine gittiler ve onu öldürdüler.

*

Burada, savaş halinde olan, fırsat bulduğunda birbirinin hakkından gelmek isteyen karşı kamplar, düşman saflar var.

Nitekim, Kâ’b’ın öldürülmesi diğer yahudilerin gözünü korkutmuş, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e gelip rahatsızlıklarını dile getirmişlerdi.

Hz. Peygamber s.a.s. onları Kâ‘b gibi davranmamaları konusunda uyardı ve Müslümanlar’a karşı düşmanlarıyla işbirliği yapmamak üzere antlaşma yapmaya çağırdı. Yahudiler bu teklifi kabul edince Hz. Ali tarafından yazıya geçirilen bir antlaşma yapıldı.

İşte Ali Bulaç’ın 1990’llı yıllarda diline pelesenk ettiği, sakız gibi çiğnediği, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp sofraya getirdiği, Medine Sözleşmesi diye adlandırarak anyasa gibi gösterdiği metne, bu antlaşma da dahil.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Anayasa” maddesinde bu konuda şu söyleniyor:

“Muhtemelen müslümanlarla ilgili bölüm (1-23. md.ler) hicretten hemen sonra kaleme alınmış, yahudilerle ilgili bölüm ise (24-47. md.ler) Bedir Gazvesi’nden sonra ilâve edilmiştir (Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 211-212). Yahudilerle ilgili bölümün bir defada değil ihtiyaç duyuldukça parça parça düzenlenmiş olması, ihtiyaç kalmayan hükümlerin metinden çıkarılmış bulunması da muhtemeldir (Watt, Muhammad at Medina, s. 227-228).”

Medine Sözleşmesi diye adlandırılan metnin Yahudiler’le ilgili maddeleri bir “anayasa” değil, “uluslararası antlaşma” mahiyetindedir.

Evet, Kâ’b bin Eşref’in öldürülmesi Osmanlı’daki “siyaseten katl” olgusu ile ilişkisizdir.

Kâ’b, “casus belli (ka:zus beli), yani "savaş nedeni" olan bir tavır sergilemiş ve karşılığını almış, ektiğini biçmiştir..

Bundan ibret alan diğer Yahudiler de barış yapma (antlaşma imzalama) yoluna gitmişlerdir.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s., İslam devletinin tebaası durumundaki (modern tabirle vatandaşlık hakkına sahip olan)  insanlara karşı hiçbir zaman “siyaseten katl” diye adlandırılabilecek bir muamelede bulunmamıştır.

Hatta, münafıkların kendisi aleyhindeki lafları şahitlerin ifadesiyle sabit olduğu halde, onları “devlete karşı suç işlemekle, devlet başkanına hakaret etmekle” suçlayıp cezalandırma gibi bir tavır sergilememiştir.

Onlara “demokratik” cezalar vermemiştir.

Onlar için “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” darağaçları kurdurmamıştır.

Kendisine yakın gördüğü insanları gizlice maaşa bağlayıp muhaliflerini tespit ve cezalandırma işiyle görevlendirmemiş, onlara “Falancaya gidin, onu zehirleyin, işbirliğine yanaşmıyor, filancayı ise yolda giderken atınızla çiğneyin, kaza oldu deyin, feşmekancanın da ağzını arayın, bakalım benim hakkımda ne düşünüyor.. Şunu takip edip aleyhinde delil biriktirin, bunu da takip edip taciz edin, rahat vermeyin, hep tedirgin yaşasın; falancaya da hafifmeşrep karı kız gönderin, dört kişi alesta beklesin, tam iş üstündelerken baskın yapın, sonra da 'Dört şahitle basıldın, istersek seni hem rezil rüsvay eder insan içine çıkamaz hale getiririz hem de halkın gözü önünde cezanı veririz, fakat bir çaresi var, olayı örtebiliriz, bundan sonra biz ne dersek yapacak, her yerde istediğimiz gibi konuşacak, ispiyoncumuz olacaksın' deyin” şeklinde emirler vermemiştir.

Hiç kimseyi fail-i meçhul suikastle öldürtmemiştir.

Hiç kimsenin, "Bir açığı olsun da ona şantaj yapabileyim" diye tuzak kurup ayağını kaydırmaya çalışmamıştır.

Nerde kaldı ki “siyaseten katl” diye birşey yapsın.

O devirde demokrasi, insan hakları, laik fikir ve inanç hürriyeti mi vardı ki böyle yapsındı?!

*

Bu siyaseten katl caniliği Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü meselesini de akla düşürüyor.

İşin açıkçası, Yazıcıoğlu’nun "engerekon" olmakla suçlanan 28 Şubatçılarla da, AK Parti ile de, Fethullahçılar’la da arası iyi değildi.

İktidar yandaşlarına göre, Yazıcıoğlu’nu FETÖ (Fethullahçılar) öldürmüş durumda.

Mümkün, fakat FETÖ liderinin Yazıcıoğlu’nun ölümünün ardından sergilediği tavır, onun bu işle alâkasının olmadığını gösteriyor gibime geliyor.

Üzüntüden uzak bir alâka ile” konuşmuştu.. Cinayet masası polislerinin çok iyi bildiği gibi, katiller genelde cenazede en çok ağlayanlar arasından çıkar.

En azından, şüphe celbetmemek için “Oh olsun!” deme anlamına gelen tavırlar sergilemezler.. Kaşlarını yıkar, suratlarını asar, somurtup sohranırlar.

Fethullah ise “Aldanırsanız böyle kurban gidersiniz” diye konuşmuştu.

Bir başka husus da şu: Cinayetin FETÖ ile bağlantısını kuracak şekilde “tutuklu ifadeleri” gündeme geliyor olsa da, “dışarıdaki” hiç kimseden bu yönde bir itiraf ya da ima gelmiyor.. (Tutuklu ifadelerinin ne idüğü meselesine şimdi girmeyelim.)

Böylesi bir olayda yakayı ele veren “tutuklular”ın, mafyatör Ayhan Bora Kaplan’ın “dışarıdakiler”e “Ben yanarsam siz de yanarsınız” mesajı vermesi gibi “dışarıdaki suç ortaklarına, planlayıcılara, azmettiricilere”, “Konuşurum ha, sizi de ele veririm” demeleri, işmarda bulunmaları beklenir.

Böyle bir durum yok..

*

FETÖ’cülere göre ise, bu helikopter kazası, engerekonsal derin devletin işiydi.. Ve Erdoğan, planlamadıysa bile buna izin verdi, göz yumdu.

Bu babda Yeni Şafak gazetesi yazarı ilahiyatçı Prof. Hayrettin Karaman’ı da suçluyorlar.

19 Aralık 2013 tarihli yazısındaki şu ifadelerini delil olarak gösteriyorlar:

Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: "Zarar-ı âmmı def içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur".

Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim:

Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.

Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu'nu dua ile anıyorum.

Meşhur 17 Aralık meselesinden iki gün sonra yayınlanmış bir yazı.

19 Aralık’ta yayınlandığına göre, 18 Aralık’ta kaleme alınmış olduğunu varsayabiliriz.

Burada bir gruba (FETÖ grubuna) bir mesaj var gibi görünüyor.

Ancak, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan hangi bağlamda söz edildiği anlaşılamıyor.

“Siyasette olan selim akıl ve kalb sahipleri”nden kimler kastediliyor, o da belli değil.

*

Karaman, konuyla ilgili olarak daha sonra açıklama yapıp kendisini savundu:

Yeni Şafak gazetesinin ilahiyatçı yazarı Hayrettin Karaman kendisi ile ilgili bir ses kasetinin çıkarılacağını söyledi.

"Bana ulaşan bilgilere göre yeni bir ses kaydı düzenlenmiş" diyen Karaman şöyle devam etti:

"bu kayıtta Başbakan sözde beni arıyor 'Devletin bekası için birini öldürmek caiz midir?' diyormuş, ben de bazı detaylar verdikten sonra 'Olabilir bir sakınca yok' diyormuşum. Sonra başbakan bu fetvayı(!) merhum Yazıcıoğlu'na uyguluyormuş."

Bir süredir Twitter'da Cemaat'e yakın hesaplarda, Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünde Başbakan Erdoğan'ın payı olduğu dillendiriliyordu.

"Bu defa dublaj mı, montaj mı, ses üretimi mi, başka bir şey mi yaptılar bilemiyorum, ama anlaşılan bir ses kaydı uydurdular." diyen Karaman şöyle devam etti:

"Bildiğim, Allah'a imanım kadar emin olduğum bir şey var ki, o da böyle bir konuşmanın aslının olmadığıdır, böyle bir konuşmanın asla yapılmadığıdır.

Eğer yayınlarlarsa bazıları 'Efendim işte ses kaydı, sahih olduğuna dair de rapor var' diyecekler. Ben de onlara diyeceğim ki, basit bir montaj ile Sayın Bahçeli'ye 'Öcalan Kahramandır' dedirtenler, Sayın Kılıçdaroğlu'na 'AK Parti'yi ve başbakanı övdürenler' oldu, bu montajlarda da ses ve ağız hareketleri kusursuzdu, peki bunlar da gerçek miydi?"

FETVA VERMEDİM

Yine Cemaat'e yakın adreslerde Yazıcıoğlu'nun ölümü ile ilgili Hayrettin Karaman'ın fetva verdiği iddia edilmişti. Karaman o iddiaya şöyle yanıt verdi:

"Bir fetva lafıdır tutturdular. Duyan da sanacak ki, telefonun bir ucunda ben, diğer ucunda Sayın Başbakan, her adımda bana fetva soruyor, ben de veriyorum!

Efendiler, keşke böyle olsa, ama bu ülke fetvalara göre değil, laik demokratik kanunlara göre idare ediliyor. Ayrıca Başbakanımız, bu güne kadar, bir kere bile telefon açıp bana fetva sormamıştır. Ben müftü değilim, fetvahanem de yok. Ben bir emekli ilahiyat hocasıyım ve Yeni Şafak'ta köşe yazısı yazıyorum. Kitaplarımdan ve yazılarımdan okuyarak istifade eden binlerce kişi arasında siyasiler de bulunabilir; bunu, neredeyse günlük fetva alış-verişi şeklinde sunmanın gerçekte karşılığı yoktur.

Defalarca yazdım ve soranlara açıkladım ki, merhum Yazıcıoğlu, siyasi menfaatini, millet ve memleket menfaatine feda edecek kadar faziletli bir vatan evladı idi, davranışlarıyla bunun örneklerini verdi, onu bu fazileti bakımından örnek gösterdim, ona kıyanlar olduysa, inşallah hem bu dünyada hem de ahirette cezalarını çekeceklerdir.

Benim, onun adı anılmış olmasa bile ulu orta böyle bir fetva vermem mümkün değildir. Sayın Başbakan'ın da böyle bir cinayeti işlemek şöyle dursun, aklından geçirmek için bile ortada bir sebep yoktur."

(https://www.odatv.com/guncel/benim-de-kasetim-cikacak-55702)

*

Biz de aynısını diyoruz: 

Ona kıyanlar olduysa, inşallah hem bu dünyada hem de ahirette cezalarını çekeceklerdir."

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."