Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
CİNSİYETİ TOPLUMSAL (TOPLUMUN UYDURMASI, İCADI), ŞERİAT’I DA TARİHSEL (TARİHTE KALMIŞ, ÇAĞDIŞI) GÖSTERMEK
“Toplumsal
cinsiyet” kavramında “toplumsal”a yüklenen anlam ile, modernist İslam
güncellemeciliği tahrifat ve tahribat hareketinin kullandığı “tarihsellik”
kavramı arasında bir paralellik, hatta özdeşlik bulunduğu açık.
Şeriat
hükümlerinin tarihsel olduğunu söyleyenler, o hükümlerin evrensel
(tarih ve coğrafya üstü) olmadığını, belirli bir tarih ve coğrafya
(zaman ve mekân) için geçerli kabul edilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.
Onlara göre,
farklı zaman ve mekânlarda hükümler değişebilir, hatta mutlaka değişmelidir.
Mesela Allahu
Teala’nın Kur’an’daki “hırsızın elinin kesilmesi”
emrini alalım.. Bunlara göre, bu şart değildir, farklı bir ceza da
verilebilir.. Verilmelidir. (Tarihselcilerin pîri Fazlur Rahman İslam
adlı kitabında bunu yazmış durumda.)
*
Tarihsellik safsatasının ardına saklanarak dinde güncelleme
yapmanın küfrün ta kendisi olduğuna şu ayet-i kerîme delildir:
Bu ayet-i kerime, tarihselci yaklaşımın
asıl mucitlerinin Yahudiler olduğunu gösteriyor.
Adamlar Tevrat’ı resmen tarihselci bir
bakış açısıyla yorumlamışlar.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’den yaklaşık 2 bin
sene önce nazil olmuş bulunan Tevrat’ın hükmünün farklı zaman
dilimi ve coğrafyalarda motamot uygulanmasının gerekmediğini düşünmüşler.
Din kültürünün dinamik bir süreç olarak
ilerlemesi gerektiği kanaatine varmışlar, onu dondurmanın kendilerini “toplumsal”ın dışına iteceği endişesi kafalarında yer etmeye başlamış.
Tevrat’taki hükümleri tuhaf bir nostalji duygusuyla “olduğu
gibi” uygulamaya çalışmanın işe yaramayacağına kani olmuşlar.
Tevrat eksenli “müze-dil”in devrinin geçtiği, Hz.
Musa dönemi simülasyonlarıyla oyalanmanın gerçeklikle bağını koparmak
anlamına geleceği değerlendirmesini yapmışlar.
“Dinin
güncellenmesi lazım, hangi devirde yaşıyoruz, 2 bin yıl öncesinin hükümleri
bugün uygulanamaz” demeye başlamışlar.
Tevrat karşısında tutuk
ve donuk davranmama, sofistike yollar bulma kararı almışlar.
*
Tek kusurları bunun felsefesini ve edebiyatını yapmamış, kavram geliştirmemiş
ve adını koymamış olmaları.
Yaptıkları şeyin adını koymyı lüzumsuz görmüşler.
Adamlar hâl ehliymiş, kâl (laf) ehli değil. Edebiyat
yapmak yerine yaşıyorlarmış.
Hani bazı çokbilmiş boşboğazlar, “Vaaz etme, nutuk
çekme, hayatınla, yaşayışınla, halinle örnek ol!” diyerek vaaz edip
nutuk çekerler ya; bunlar tarihselcilik konusunda gevezelik etmek, teoriyle
vakit öldürmek yerine işin pratiğiyle meşgul olmuşlar.
Böylece, “güncelleme” yapması için Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmişler.
*
Ancak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem, “Tevrat’taki hükümleri güncelleyemezsiniz” demiş.
Kendisine hüküm vermesi için başvurdukları mesele,
bir zina davası..
Tevrat’a göre, zanilerin recmedilmesi, taşlanarak
öldürülmesi gerekiyor.
Yahudiler de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem’den bu konuda kendileri için bir güncelleme yapmasını istiyorlar.
Fakat Allahu Teala meseleye el koymuş:
"İçinde Allah'ın hükmü
bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl
hakem yapıyorlar? Sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar. Onlar (Tevrat’a)
iman etmiş kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak
Dini Kur’an Dili tefsirinde bu ayet için şu açıklamayı yapıyor:
Ebu Hureyre, Berâ b. Âzib, İbnü Abbas ve daha
birçoklarından gelen rivayetlerin özetine göre Tevrat'ta
İsrailoğulları'ndan zina edenlere recm (taşlanmak suretiyle
öldürülme) emredilmişti ve bunu tatbik ediyorlardı. Nihayet bir gün
büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için toplanmışlar, fakat ileri gelen
seçkinler ve memleketin saygın kişileri kalkmışlar, [adam Türkiye’nin Deniz
Baykal’ı ya da kasetli MHP’lileri gibi büyük olduğundan emrin
uygulanmasını] yasaklamışlar. Sonra zayıflardan birisi zina etmiş,
bunu recm etmek için toplanmışlar. Bu defa da düşkünler gürûhu
kalkmış, "[Büyük olan] Arkadaşınızı recm etmedikçe bunu da
etmeyin, [edecekseniz] ikisini de recm edin" demişler.
Bunun üzerine, " Mesele zorlaştı,
geliniz bir çaresine bakalım [güncelleme yapalım]"
demişler. Recmi bırakıp tahmime [ziftleyip,
dövüp, yüzüne kara çalıp, ters olarak eşeğe bindirip gezdirme] karar
vermişler ki, yünden örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk
kamçı vururlar, yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir eşeğe
bindirip dolaştırır teşhir ederlermiş. [Red Kit gibi çizgi
romanlarda buna rastlanır.] Peygamberimiz Medine'ye şeref verinceye kadar
böyle yapıyorlarmış.
Berâ b. Âzib (r.a.) den rivayet edildiği üzere bir
gün Resulullah Medine'de böyle bir yahudinin dolaştırıldığına bizzat rastlamış,
âlimlerinden birini çağırmış, "Sizde zina eden
kimsenin cezası böyle midir?" diye sormuş, "Evet" demiş. "Musa'ya Tevrat'ı
indiren Allah için söyle, kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi
buluyorsunuz?" deyince, "Böyle yemin vermeseydin
söylemezdim, doğrusu recimdir" demiş ....
Sonra yahudi ileri gelenlerinden Yüsre adında
bir kadın Hayber ileri gelenlerinden bir yahudi ile
zina yapmış, tutmuşlar, Kureyza oğullarından bir takımlarını Resulullah'a
göndermişler, "Sorunuz bakalım zina hakkında ona indirilen hüküm
nedir? Korkarız ki bizi rüsvay eder, şayet celd (değnekle vurma cezası) derse
tutunuz, recim (taşlamayla öldürme cezası) derse sakınınız" demişler.
Gelmişler, sormuşlar. Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetine
göre: "Şu adam ihsanından (namuslu
yaşamasından) [muhsanlığından] sonra namuslu bir kadın [Burada
galiba sadeleştirmede bir hata var, zina yaptığına göre namuslu değildir,
“muhsan” demek gerekiyordu] ile zina etti, seni hakem yapıyoruz,
hüküm ver" demişler.
Bunun üzerine Peygamberimiz kalkmış yahudilerin
dershanelerine gitmiş, "Ey yahudi toplumu, bana en bilgininizi
çıkarınız" buyurmuş, onlar da Abdullah b. Sûriya'yı
... göstermişlerdir ki, henüz genç ve yaşça diğerlerinden küçük ve tek
gözlü imiş, Resulullah bununla tenha kalmış ve meseleyi açmış, "Ey
İbnü Sûriya Allah'a ve Allah'ın İsrailoğulları'na olan nimetlerine ant vererek
söylüyorum. Namuslu [aslı muhsan olabilir] hayatından sonra zina eden
kimse hakkında Allah'ın Tevrat'ta recm ile hükmettiğini bilmiyor
musun?" buyurmuş, o da: "Allah için evet, ey Kasım'ın babası
(Muhammed)! ..." demiş.
Resulullah da oradan çıkmış, gelip hükmünü vermiş,
zina eden erkek ve zina eden kadının ikisinin de recmini emretmiş. …
*
O gün
için Tevrat’ın nazil olmasının üzerinden
yaklaşık 2 bin sene geçmiş bulunuyordu, bin 400 bile değil.
Ve Allahu
Teala, tarihselci bir bakış açısıyla güncelleme için Peygamber Efendimiz
s.a.s.’e gelen Yahudiler için “İçinde
Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni
nasıl hakem yapıyorlar?” buyurdu.
Günümüzün Fazlur Rahman gibi yahudileşmiş
ilahiyatçıları ise, “Gel vatandaş gel, Allah’ın Kur’an’daki
hükümlerini bırak, benim güncellememe gel, ne o öyle el kesme kol kesme!”
diyorlar.
Evet, Peygamber Efendimiz s.a.s., o
güncelleme meraklısı tarihselci Yahudilere Tevrat’taki hükmü
hatırlatmıştır.
*
Cinsiyet meselesini “toplumsal”a
bağlayan “dinimsi sosyoloğumsu” ahir zaman alâmetleri aynı zamanda tarihselci
olma, İslam’ın anlaşılması ve yaşanmasının “dinamik bir süreç”
olduğunu iddia etme durumundalar.
Tarihselci yaklaşımı reddetmeleri
durumunda cinsiyet konusunu “toplumsal” yaftasıyla dinamik (değişebilir, transformasyonel) hale
gtirmeleri mümkün olmaz.
Bu durumda cinsiyet alanında
donukluk zuhur eder, erkek hep erkek, kadın hep kadın kalır.. Erkeğin
kadın, kadının erkek olmasını geçtik, “toplumsallık” bakımından birbirlerine
benzemelerinin bile önü kapanmış olur.
Demek oluyor ki çare, dinî hükümler
alanında dinamizm ve güncelleme getiren tarihselci yaklaşımın
benimsenmesi..
Aksi takdirde dinî emir ve
yasaklarda donukluk zuhur eder.. Bu donukluk, cinsiyetle ilgili
hükümler bağlamında da kendisini gösterir.
Ancak, yukarıya aldığımız ayet
mealinin de gösterdiği gibi, kâfir olmayı göze almadan (dinamizm ve güncelleme
yanlısı) tarihselci olmak mümkün değil.
*
Evet, Kur’an hükümlerinin günümüzde aynen
uygulanamayacağını iddia eden tarihselci soytarılar, sözde donukluğa
karşı dinamizmin, tarihselliğe karşı güncelliğin, yerinde saymaya karşı
ilerlemenin, nostaljiye karşı “an”ın tadını çıkarmanın, simülasyona karşı
gerçekliğin bayraktarlığını yapıyorlar.
Merhum büyük şair Arif Nihat Asya’nın mısralarını hatırlamamak ne
mümkün:
Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir.
Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi.
Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi!
Evet, donukluk Şeriat’te değil, sizin eksik
tahtalı çalışmayan kurumuş kafalarınızda.
Tarihsellik, kısa bir süre yaşadıktan sonra nalları dikecek olan sizin bedenlerinize
özgü.. Geçmişi ve geleceği, olmuş ve olacak herşeyi bilen Allahu Teala’nın (Nasıl
bilmesin ki herşeyi yaratan O), zaman ve mekân üstü hikmetinin eseri olan
emir ve yasaklarına (Şeriat’e) değil.
*
Sanki ortada tek bir İslam yorumu var da, donmuşluk diye
adlandırılabilecek bir görünüm ortaya çıkmış.
Ümmet 73 fırkaya ayrılmış, isteyen istediğini
seçip beğenip alıyor.. Hatta isteyen (Talha Hakan Alp örneğinde olduğu gibi), “Artık
müslüman değilim, deistim” vs. diyor.
Donukluk edebiyatı yapılıyor, fakat ortada varlığını
sürdüren şey, gevşeklik, sululuk, laubalilik, lakaytlık, “usul”süz
müçtehitlik, boşvermişlik, “ben yaptım oldu”culuk, bid’atçilik, “kişiye
özel güncellemecilik”, ve de Adnan Oktar vs. tipi “dinamik İslam”.
Hak mezheplerin yerini “ırksal mezhep”ler (Türk
Müslümanlığı, Avrupa İslamı, Alman İslamı, Fransız İslamı, Çin İslamı vs.)
almış.. Bunlar, hak mezheplere “Arap İslamı” diye savaş açmışlar.
Bazıları da “coğrafî mezhep”ler icat etmişler: Anadolu
İslamı/Müslümanlığı, İstanbul İslamcılığı vs..
Geriye, “fırka-yı naciye”den (kurtulmuş topluluktan)
olmak için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabını örnek almaya,
onların izini takip etmeye çalışan üç beş kişi kalmış, ve bu “donmuşluk”tan
kurtulmuş oynak ve titrek omurgasız güncel kalabalıklar onlara “Bütün
çektiklerimiz sizin donmuşluğunuz yüzünden” diyorlar.
Sanki bu üç beş kişiyi dinliyorlar, onların uyarılarına
kulak veriyorlar da, onlar olmasa bunlar “Kim tutar bizi” kabilinden muhteşem işler
başaracaklar.
Merhum üstad Necip Fazıl, ''Biz hohlaya hohlaya buz dağlarını erittik; şimdi
ortalık çamurdan geçilmiyor''
demişti.
Ortada donmuşluk yok, çamur cıvıklığı ve şekilsizliği var.
*
Şeriat’te donmuşluk yoktur, her zaman her soruya bir cevabı
vardır.
Sen, donmuş kafanla ona sırt çevirdiğinde o, donmuş hale gelmez.
Sen artık layık olmadığın için Şeriat’in bayraktarlığı şerefi
senin elinden alınır, beğenmediğin samimi ve safderun Afgan mücahitlerine verilir.
“… Kendilerinde olanı değiştirmedikçe (nimete nankörlük
yapmadıkça), şüphesiz ki Allah, bir kavme olanı değiştirmez. Fakat Allah, bir
kavme kötülük dilediği zaman, artık onu geri çevirecek kimse yoktur. Onlar için
O'ndan başka (gerçek) bir dost da yoktur.” (Ra’d, 13/11)
YAHUDİLER’İN “ARZ-I MEV’UD”U BİR SAFSATA MIDIR?
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın bugünkü (3
Haziran 2024 tarihli) yazısının başlığı şöyle: “Geliyorum diyen tehlike: Arz-ı mev’ud safsatası ve
Türkiye’nin parçalanan haritası”.
“Mev’ud”, “vaad edilmiş olan” demek.. Arz-ı mev’ud,
vaad edilmiş yer/diyar/arazi/toprak demek oluyor.
Allahu Teala’nın İsrailoğulları’na (ahit alarak, belirli şartlar koyarak) vaadde bulunmuş olduğu
doğrudur.
Tevrat ve İncil’de yer alan tabirler, kelimeler ve kavramlar
hakkında dikkatli olmamız gerekir.
Bunlardan Kur’an’a ve sahih hadîslere
aykırı olanların Yahudi ve Hristiyanlar’ın tahrifatının eseri olduğu anlaşılır..
Aykırı olmayanları ise, hadîste bildirildiği gibi, ne
tasdik etmeli, ne de yalanlamalı.. Susmalı, “Biz, Allah’ın indirdiği bütün
kitaplarına iman ettik” demeliyiz.
Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Siz
Ehl-i kitabı (Yahudi ve Hristiyanlar'ı) ne tasdik edin ne de yalanlayın. (Ancak, ayette geçtiği gibi)
şöyle deyin: ‘Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik.’ (Ankebût,
29/46)"
*
Aynı gazetenin 1 Haziran tarihli sayısında ise İsmail
Kılıçarslan şunu diyordu:
“Bir din olarak Yahudilik ile bir ideoloji olarak
Siyonizm’i Yahudilik ile eşitlemek tam da bu Siyonist köpeklerin ekmeğine
yağ sürmek manasına geliyor.”
Bu, Batılı istihbarat servislerinin, dış politika mahfillerinin
ve onlarla bağlantılı akademisyenlerin ürettiği “din olarak İslam – ideoloji
olarak İslamcılık” ayrımını ters çevirip Yahudiler’e karşı kullanma
kurnazlığı ise de, daha işe yarar ve makul bir yaklaşım gibi görünüyor.
(Yahudiler, küffara şirin görünmek için kendilerini dinci değil dindar ilan eden yerli-milli angut sefiller ile münafıkların aksine, bunu “satın almaz” ve “yemezler”, o ayrı.)
Böylesi yaklaşımlara başvurulduğunda, hiç değilse işin ucu Tevrat’a karşı
küstahlık yapmaya kadar gitmez.
Evet, şu anda Yahudiler’in ellerinde olan Tevrat’ta
yer alan “arz-ı mev’ud” tabiri için safsata demek, kulluk edebine, İslam terbiyesine, ve
İslam’ın (Allah’ın bütün kitaplarını ve bütün peygamberlerini tasdiki emreden)
iman esaslarına sığmaz.
*
Ancak, “tanıdığımız” Yusuf Kaplan’ın kastının bu
olmadığını biliyoruz.. Derdini “maksadını aşar” tarzda ifade etme
dikkatsizliği ve özensizliği sergiliyor.
Günde iki defa zamanı doğru gösteren bozuk bir saat gibi
arasıra doğru laflar da söyleyen şiirsiz şair İsmet Özel’in bir
videosuna rastladım, şöyle diyordu:
“Bir yahudinin dünyanın her
yerinde rahat yaşaması için gerekli şartlara insan hakları deriz. İnsan
hakları bütün insanları ifade eden birşey değildir. İnsan hakları denilen şey
doğrudan doğruya bir tip insanın özellikleri hesaba katılarak tespit
edilmiş birşeydir. Belli bir insanı esas alır, o da yahudidir. Yani insan
hakları, yahudi haklarıdır. Bunun literatürde de yeri vardır. Yani bugün
sapık görüşlere sahip olmamızın sebebi kapitalizmdir. Yani insanların
para mukabili hayatlarını idame ettirmeleri.. Bütün milletleri şekillendiren üç
esas demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi.. Bu üç esas
dışında herkes herşey olabilir….”
Özel’in, fikriyat.com’da “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı bir yazısı yayınlanan Mustafa Özcan’ın tam zıddı bir noktada durduğu görülüyor.
*
Her ne kadar gerçeklikte tekdüze ya da tek-örnek bir “yahudi
tipi” yoksa da, içlerinde zümrüdüanka kabilinden tek tük vicdanlılara
rastlanabiliyorsa da, ve de insan hakları sadece yahudi hakları değil aynı
zamanda “satanist hakları, eşçinsel sapık hakları, Budist hakları, müşrik
Hindu hakları, (ve Tükiye için konuşmak gerekirse) Şeriat düşmanı Kemalist
hakları” ise de, Özel’in sözleri, günümüzde “insan hakları” kavramının
niçin bu kadar revaçta olduğu hususuna ışık tutuyor.
İnsan hakları kavramı, insanlıktaki "insanî" ilerleme ve tekâmülü, olgunlaşmayı, gelişmeyi ve medenîleşmeyi değil, bazı "tip insanımsı"lara "sınırsız sapıklaşma ve vahşîleşme özgürlüğü" tanınmasını ifade ediyor.
Evet, insan hakları için yahudi hakları yerine “sapıklık hakları” demek daha doğru olabilir.. Daha kapsayıcı, daha kuşatıcı, vakıaya
daha uygun.
Ve, Özel’in dile getirmeye çalıştığı gibi, demokrasi, insan
hakları ve serbest piyasa ekonomisi, “evrensel değerler” haline
getirilmiş durumda.
Tarihsel kabul edilmiyorlar.
*
Türkiye’nin modernist ilahiyatçı soytarılarına göre Kur’an’ın
hükümleri bile tarihseldir, güncellenmeye muhtaç donmuş hükümlerdir, çağdışıdır, ilerici dinamizmden
yoksundur, evrensel geçerliliğe sahip değildir, fakat demokrasi, insan
hakları ve serbest piyasa ekonomisi evrenseldir.
Evrensel oldukları için ABD, Avrupa ve NATO, bu evrensel
değerleri hakim kılmak için (yanına laik Türkiye'yi de alarak) Afganistan’a özgürce, vahşîce ve sapıkça müdahale edebilir.
"Evrensel" hakkıdır.
Fakat Afgan halkı Şeriat’i kendi ülkesine hakim kılma
hakkına sahip değildir, çünkü o, tarihseldir.
Dolayısıyla müslüman Afgan, birtakım sapıklıklara "evrensel insan hakları" olma imtiyazı tanımak istemediği için özgür vahşetin evrenselliğiyle tanışmayı hak etmektedir.
“Şirksiz iman” evrensel değer olmadığı için Müslüman’ın
İslam’ı dünyaya hakim kılmak için cihat etmesi insanlık dışıdır, fakat “İngiliz-Yahudi
medeniyeti”nin dünyaya bombalarla, füzelerle demokrasi, insan hakları ve
serbest piyasa götürmesi onun doğal (ve de tarihsel olmayan) evrensel hakkıdır.
*
Arz-ı mev’ud konusunu nasıl değerlendirmeliyiz sorusuna bir başka yazıda cevap arayalım inşaallah.
DİN, TARİH, VE TARİHSELCİLİK
Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Niçin Batı’nın
gerisinde kaldık?” başlıklı bir yazı kaleme almış.
“Bir hadis bunun sırrını öğretiyor” diyor.
Sözleri şöyle:
“Amr ibnu’l As tarikiyle rivayet edilmiştir:
Batılıların (Rumlar) dört önemli hasleti vardır. Fitne sırasında çok halim ve
yumuşak huylu olurlar. Felaket ve musibetler karşısında pek durur ve pes
etmezler. Ardından çok tez toparlanırlar. Hezimetten sonra yeni bir hamle gücü
kazanırlar. Yetim, biçare ve zayıf karşısında iyilikseverdirler. Beşinci
güzel bir hasletleri daha vardır ve şudur: Kral ve yöneticilerinin zulmüne
engel olurlar.”
Son kısmı Mustafa Özcan’ın kendisi bold (koyu) yapmış durumda.
Evet, yazar, bu “hadîs”ten hareketle büyük bir “sırr”ı keşfetmiş,
bir gizemi açıklığa kavuşturmuş, Batı’nın “ilerleme”sinin dinamiklerini
anlamış olduğunu öne sürüyor.
Sadece bu da değil, “hadîs”ten hareketle âleme nizamat veriyor,
Müslümanlar’ın geriliğinin (Batı’nın gerisinde kalmasının) suçunu
onların dini anlamadaki “donukluğuna”, “tutuk davranmalarına” ve nassların
yorumlanmasında sofistike olamamalarına (Ne demekse?) bağlıyor.
Kocaman hata ve yanlış kabaklarıyla bir tutam küçücük doğruluk mercimek
kırıntısını aynı sepete dolduruyor.
Sorun şurada ki, sözünü ettiği şekilde bir hadîs yok.
Yani ilk düğmeyi yanlış iliklemiş durumda.
Öyle böyle değil, büyük bir yanlış.
Arkadan gelen bütün düğmeler de yanlış ilikte tabiî.
*
Evet, öyle bir hadîs yok.
Şöyle var:
Müstevrid
el-Kureyşî (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim, diyordu
ki:
"Rumlar insanların ekserisi olduğu bir sırada Kıyamet kopar."
(Bunu
işiten) Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh) atılarak:
"Söylediğine
dikkat et!" dedi. Müstevrid:
"Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittiğimi söylüyorum! diye te'yid etti. Amr:
"Sen
bunu söylersen (bil ki) onlarda dört haslet vardı: Fitne sırasında, insanların en
halîmidirler. Musibete uğrayınca da onu en çabuk atlatanıdırlar. Kaçtıktan sonra geri dönmede insanların en çabuğudurlar.
Miskin, yetim ve zayıflara en hayırlı olanlarıdır. Beşinci olarak hoş ve güzel bir hasletleri de
kralların zulümlerine en fazla karşı koyan kimseler olmalarıdır."
[Müslim,
Fiten 35, (2898).]
Hadîs, Prof. İbrahim Canan’ın Kütüb-i Sitte Tercüme Şerhi’nde
bu şekilde Sahih-i Müslim kaynak gösterilerek veriliyor.
Prof. Canan şu açıklamayı yapıyor:
“Bu hadiste Rum kelimesini,
dilimizdeki ‘Yunanlı’ manasında anlamamız isabetli bir te'vil olmaz. O
zaman için Rum, Roma devletini, bir başka ifade ile hıristiyan âlemini
ifade ediyordu. Bu mânadan hareketle hadisteki
‘Rum'dan Batı âlemini, hıritiyan dünyayı anlayabiliriz.”
Burada Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olan
söz, "Rumlar insanların ekserisi olduğu
bir sırada Kıyamet kopar"dan ibaret.
Bundan, Hristiyan Batılılar’ın her devirde
insanların çoğunluğunu teşkil edecekleri sonucu çıkmaz, fakat Kıyamet koptuğu
sırada çoğunlukta olacaklardır.
*
Müstevrid r. a.’in sözünü duyan Amr r. a.’in
bunu şaşırtıcı bulduğu için “Ne söylediğine dikkat et!” (Ebsır mâ
tekûlü!) dediği görülüyor.
Onun "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'dan işittiğimi söylüyorum!” demesi üzerine de, bunun, onlardaki
bazı hasletlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünerek kendi kanaati olarak
onların bazı özelliklerini sayıyor.
Tespitlerinin ne derece isabetli olduğu
tartışılabilir.. Sonuçta ortada ayet ya da hadîs yok.
Doğru olduğunu kabul edelim.. İşte “tarihsel”lik
tam da bu noktada devreye girer.. Amr r. a.’in saydığı özellikler o günün
Rumlar’ı için geçerli olabilir, fakat Kıyamet sırasındaki Rumlar’ın da aynı
özellikleri taşıyor olup olmayacakları konusunda birşey söylenemez..
Çünkü gaybı bilmek Allahu Teala’ya mahsus..
*
Buna karşılık, Rasulullah s.a.s.’in sözü için
“tarihsel” nitelemesi yapılamaz.. Çünkü onun verdiği bu tür haberler
“vahiy” kaynaklıdır.
“O sözü ‘tarihsel’dir, o sırada belki
Rumlar’ın hatırı için şartlar gereği öyle söylemiştir, veya mecazî bir anlamda
konuşmuştur, Kıyamet’e kadar kim öle kim kala, belki de Kıyamet sırasında hiç
Rum bulunmayacak” denilemez.
Ayet ve hadîslerde verilen haberler veya
emirler için “tarihsel” diye lagaluga yapılamaz.. Fakat, kendi kanaatini
dile getiren Amr r. a.’in sözleri “tarihsel”dir.
*
Görüldüğü gibi, Mustafa Özcan, önce bir zühul
eseri olarak Amr r. a.’e ait sözleri sanki Rasulullah s.a.s.’e aitmiş gibi
gösteriyor, sonra da, modernist tarihselci ve güncellemeci ilahiyatçılara
“Başlarım lan sizin tarihsellik lagalugalarınıza, Rasulullah s.a.s. birşey
söylemişse mesele bitmiştir” dercesine Amr r.a.’in tespitlerine “mutlaklık”
atfediyor.
Rumlar’ın tarihinin dinamik bir süreç
olduğunu, Rumlar’ın hasletlerinin “donmuşluk” arzetmediğini, değişebilir
nitelik taşıdığını, insanların da, onlardaki özelliklerin de “tarihsellik”le
malul bulunduğunu, ölüp tarihe gömülebileceğini gözardı ediyor.
Hadîs, onun naklettiği gibi olsa, ve
Rasulullah s.a.s. ayrıca bir de “Rumlar Kıyamet’e kadar bu hasletler üzere
kalacaklardır” demiş bulunsaydı, Mustafa Özcan’daki “tarihselcilik karşıtı
donukluk (daha ılımlı bir ifadeyle sabitlik, sebat, istikrar, kalıcılık,
süreklilik, devamlılık, “her daim dirilik, canlılık”)” düşüncesini, ve de
benimsediği “dinamik süreç” karşıtı “stabil (dayanıklı, sağlam,
oturmuş, yerleşik, müstakar) hal” yaklaşımını alkışlamak gerekirdi.
O takdirde “Her dem yeniden doğarız bizden
kim usanası?!” diyen Yunus gibi İslam’ın evrenselliğini, tarih üstülüğünü, "eskimez pörsümez yeni" oluşunu kavramış
bulunduğunu, tarihselcilerin buz tutup donmuş (beyin bakımından çok fakir) kafalarının
“basmadığı” hakikatleri anlamış olduğunu kabul edebilirdik.
Fakat heyhat!
*
Özcan’ın yazısı üzerinde durmaya devam
edeceğiz inşaallah.
TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ
Şunu hep söylüyorum:
Bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve
(neyin “bilimsel bilgi” olduğu sorusuna cevap arayan) bilim felsefesini
bilmeyenden bilim adamı olmaz. (Toplumsal cinsiyetsizler “adam” lafına
bozulmasınlar, kadını adamdan saymazlık etmiyoruz.)
Bilim adamı olmaz, ezberci
olur.. Okumuş cahil olur.
*
Modern bilim, bilgiyi
parçalamaktadır..
Zaten, “bilimsel bilgi”den
söz ettiğimizde, böylesi bir parçalanmışlığı başlatmış oluyoruz.
“Bilimsel bilgi”den söz
edenlerin genelde “Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile
elde edilen bilgidir” şeklinde totolojik bir cümle kurarak
lafa girdikleri görülür.
Ardından
da, “Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır” derler.
Oysa,
“bilimsel” etiketine layık görmediğimiz başka pekçok bilgi birikimi de akıl,
deney ve gözlem sayesinde oluşmaktadır.
*
Örnekle açıklayalım:
Bir ekonomi profesörünün
iktisadî konulardaki lafları “bilimsel analiz” kabul edilirken, sıradan
vatandaşın değerlendirmeleri “bilimsel” kabul edilmez.
Oysa, ikisi de akla
ve gözleme dayalı olarak kanaat oluşturmaktadır.. Sonuçta sıradan vatandaşın da
bir aklı var ve gözlem yapıyor.
Ayrıca, ekonomi profesörü
“çuvallıyor”, hatalı değerlendirmeler yapıyor, hatta bazen (siyasal iktidarın
talepleri doğrultusunda “kendini doğrulayan kehanet” üretmek ve piyasaları manipüle
etmek için) yalan yanlış şeyler söylüyor, vatandaş ise son derece doğru laflar
ediyor olabilir.
Burada ekonomi profesörünün
laflarının bilimsel kabul edilmesinin birinci nedeni, onun
iktisat biliminin terminolojisini/ıstılahatını (dilini, jargonunu) kullanıyor
olmasıdır.
İkinci neden ise, (kendi
kendilerine bilimsellik madalyası takan) akademik camianın (ya da
çetenin) bir üyesi olmasıdır.
Hayat, bilimsel faaliyeti
de kapsar, fakat bilim hayatı bütünüyle kuşatamaz, öyle ki, ekonomist ile
sıradan vatandaşın iktisat bilgilerini “piyasa”da yarıştırmaları durumunda
bilim adamı nal topluyorken sıradan vatandaş kazandığı parayı nereye harcayacağını
şaşıracak kadar para içinde boğuluyor hale gelebilir.
*
Hayat, gerçeklik; bir “bütün”dür.
Bilim, onu anlamak
için, zihinde “parçalar”.. Öğelerine ayrıştırır.
Analiz (tahlil) dediğimiz şey budur..
Bilimsel
disiplinlerin oluşması, bu analiz faaliyetinin sistematik ve örgün
hale gelmesinin sonucudur.
Hayat ve gerçeklik bir bütün olduğu
gibi, ilkçağların bilimi de bütünseldi ve felsefe adını
taşıyordu.
Felsefe tabirinin ilk
kullanıldığı dönemde bu kavramla bugünkü bilim dallarının hepsi kastediliyordu..
Yani fen bilimleri de,
sosyal bilimler de, metafizik de, hatta müzik gibi meşgaleler de buna dahildi.
Zamanla önce fen bilimleri ve sosyal bilimler ayrımı zuhur
etti.
Daha sonra bunu, fen
bilimlerinin ve sosyal bilimlerin kendi içlerinde parçalanmaları izledi..
Mesela fen bilimleri fizik,
kimya ve biyoloji gibi dallara ayrıldı..
Aynı şey sosyal bilimlerde
de yaşandı.. Siyaset bilimden, sosyolojiden, iktisattan vs. bahsedilir oldu.
*
Aynı durum İslamî ilimler
için de söz konusudur.
İslamî bilgi aslında Kur’an ve Sünnet’ten
ibarettir.
Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem ashaba hiçbir zaman “Size bugün kelam/akaid/itikat,
yarın fıkıh (muamelat, ibadet bahisleri), ertesi gün ise tasavvuf (kalb
ve nefs halleri, ahlâk) hakkında ders vereceğim” dememiştir.
Ashab, 23 yılda peyderpey
nazil olmuş olan ayetleri büyük bir iştiyakla takip ediyor, yeni ayetleri
heyecanla bekliyorlardı.
Şimdi insanların sosyal
medyada birbirlerini bağımlılık derecesinde bir tutkuyla takip etmeleri
gibi ashab da inen her ayeti işitmeye, öğrenmeye çalışıyordu.
Aynı şey, Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kısa ve özlü, efradını cami
ağyarını mani nitelikteki cevâmiü’l-kelim sözleri için de geçerliydi
(Ki Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem nadiren uzun konuşmuştur.)
Ashabın “sözlü sosyal
medya”sı onun sözlerini (hadîslerini), davranışlarını, hatta
suskunluklarını (belli söz ve hareketler karşısında sessiz kalışını) bile
kulaktan kulağa hızla aktarıyordu.
(Hadîs kitaplarında ashabdan
bazılarının rivayetlerinin fazla olmasının nedeni, onların Hz. Peygamber
s.a.s.’in sağlığında genç olup uzun yaşamaları, Peygamberimiz’i görmemiş
insanların onun sözlerini öğrenmek için bu eskinin gençlerinden başkasını
bulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.)
*
Peygamber Efendimiz
s.a.s.’in yaşadığı dönemde durum buydu.. Neredeyse herkes Kur’an ve
Sünnet hakkında yeterli bilgiye sahipti.
Fakat, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının artık hayatta olmadığı bir sonraki
yüzyılda, Kur’an ve Sünnet’i iyi bilenler, kendilerini
bu işe adayanlardı.
İşte onlar, kendilerini
ilme adayan talebelerine geniş malumat verirken, sadece kendileri için zorunlu
olan bilgiyle yetinmek, onun dışında dünyevî meşgalelerinin başında durmak
isteyen kişiler için Kur’an ve Sünnet’teki
bilgiyi tasnif etmeye, sınıflandırmaya, parçalamaya, tabiri
caizse “hap” haline getirip sunmaya başladılar.
Mesela, İmam-ı Azam’ın
sonradan uzun şerhlerin konusu olan Fıkh-ı Ekber gibi
üç beş sayfalık konsantre şaheser muhalled risaleleri (kitapçıkları) böyle
ortaya çıkmıştır.
Muhasibî gibi başka birileri
de tasavvufî mahiyette er-Riâye gibi
eserler kaleme aldılar.
Böyle olması gerekiyordu..
Çünkü insanlar ashab gibi değildi, cehalet yaygınlaşmıştı..
Cahiller yüzünden söz
çoğalır, Hz. Ali’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi, onu
cahiller çoğalttı”.
Cahiller, ahmaklar ve
aptallar yüzünden yazdıkça yazarsın, ve böylece ortaya ciltlerce lüzumlu
lüzumsuz kitap çıkar.
Evet, İslamî
ilimlerdeki kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklindeki tasnif bir
ihtiyacın sonucuydu.
*
Ancak, bilginin bu
şekilde parçalanması, cahillerin cehaletini kısa yoldan gidermek
için icat edilmiş patikalarken, başka tür bir cehalete de yol açabilmektedir.
Mesela tasavvuf (ve irfan soytarılığı)
adına bazı geri zekâlılar kelam ve fıkıh kapsamında öğretilen
bilgileri önemsiz (hatta lüzumsuz) kabul edebilmekte, fakihlere “kışır
alimleri” diyebilmektedirler.
Tam tersi de olabilmekte,
tasavvufu tümden reddedenlere rastlanabilmektedir.
İşte burada, Kur’an ve
Sünnet ekseninde “bütüncül” bir bakış açısına sahip olma, öze,
asl’a, ana kaynağa dönme gereği ortaya çıkmaktadır.
Doğal olarak, ilimde
derinleşmiş olanlar bunun öneminin farkındaydılar.
İmam Malik’e atfedilen şöyle bir söz
var:
“Fıkıhsız tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh
fasıklığa götürür. İkisi birlikte
hakikate ulaştırır.”
Dönemin “dil”i gözönüne
alındığında bu sözün İmam Malik’e ait olamayacağı söylenebilir, çünkü o dönemde
“zühd (zahidlik)” tabiri kullanılıyordu, tasavvuf ve dervişlik gibi
kavramlar değil.. Zındıklık kavramı da sonradan yayıldı.
Ancak, verilen mesaj
doğrudur.
Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya’da
büyük mutasavvıflardan Ebu Bekir Verrak’ın şöyle bir sözünü naklediyor:
“Zühd ve Fıkhı bırakıp Kelam ilmiyle yetinen zındık, Kelam
ile Fıkhı bırakıp zühde sarılan bid’atçi, zühd ve Kelam’ı terk edip sırf
Fıkıh’la uğraşan da fasık olur. Bu fenlerin, ilim dallarının hepsinden nasip
alan kurtulur.”
*
İslamî ilimlerdeki bu
parçalanmışlığa bağlı cahilleşmeyi günümüz ilahiyatlarındaki
(Batı’dan ithal) “yeni icat”lar daha da büyütmüş, ilahiyatçıların önemli bir
bölümünün kafalarını akademik çöplüğe ya da akademik
atık merkezine çevirmiş durumda.
Din psikolojisi, din
sosyolojisi, din antropolojisi, eleştirel düşünce, çağdaş yaklaşımlar vs. gibi icatlar ders
diye okutuluyor, kürsüler kuruluyor, ve böylece “toplumsal cinsiyetsiz”
ilahiyat doçenti Esra Aslan Turan örneğinde görüldüğü gibi, akademik
makale diye hilkat garibesi ucubeler üretiliyor.
İslamî ilimler ile seküler
bilimlerin gayrimeşru (nikahsız) beraberliğinden başka birşey
olmayan din sosyolojisi gibi icatlar havalı ve pek bir
bilimsel görünseler de, elma ile armudu toplama kabilinden ne yaptığını
bilmezliğe ve şaşkınlığa karşılık geliyor.
Bir defa burada bir organ
ve doku uyuşmazlığı var.. At da binektir, otomobil de binek.. Fakat bu
ikisini bir arada değerlendirme ve inceleme konusu yapamaz, “at otomobil”
ya da “otomobil at” üretemezsin.
*
Din sosyolojisinden söz ettiğinde
önüne paradigma ya da kavramsal çerçeve meselesi çıkar.
Meseleye dinin
paradigması ile bakıp Batılılar’ın sosyolog adı verilen seküler
peygamberlerinin teorileri hakkında dine göre hüküm mü vereceksin (Mesela İmam Gazzalî Tehafüt'te buna benzer birşey yapmıştı), yoksa,
seküler sosyolojinin paradigmasını esas alıp, dini, bir kadavra
olarak Batılı sosyologların kanlı neşterlerine mi emanet edeceksin?
Mevcut durumda yapılan şey,
ikincisi..
Nitekim, Esra Aslan
Turan adlı "dinimsi sosyoloğumsu", toplumsal
cinsiyet meselesinde bunu yapmış durumda..
“Toplumsal cinsiyet”ten söz
eden din sosyolojisi tanrılarının ve peygamberlerinin (akademik
şarlatanların) laflarını mutlak doğrular olarak
aktarıp, onların hatırına, değil sadece içtihadî fetvaları, ayet ve hadîsleri
bile sakatat gibi atık kutusuna atmış bulunuyor.
*
Başa dönersek, bilginin
parçalanması nasıl İslamî ilimlerde “bilimsel cehalet”e, ilim etiketli
cahilliğe neden oluyorsa, bugünün fen ve sosyal bilimlerindeki (uzmanlaşma
zannedilen, gerçekte ise at gözlüğü takma anlamına gelen) aşırı
parçalanma da “hayata ve gerçekliğe” bakışta çarpıklığa, şaşılığa ve
hatta körlüğe neden olmaktadır.
Örnekle anlatalım: İnsan,
insan olarak bir bütündür.. Ona “fizik” açısından bakarsanız sadece
ağırlık, hacim vs. haline gelir..
Kimya ile bakarsanız
su’dur, asittir, toksinlerdir, şudur budur..
Biyoloji ile bakarsanız
hücrelerdir, alyuvarlardır, akyuvarlardır, hormonlardır, sinirlerdir,
damarlardır, kandır, böbrektir, akciğerdir.
Sadece fizikle, sadece
kimya ile, sadece biyoloji ile insanı tanıyamazsınız.. Anlayamazsınız.. Hepsi
ile birlikte bakmanız gerekir.
Dahası, sadece fen
bilimleri ile bakmakla da insanı tanıyamazsınız.
Beşerî/sosyal bilimlerin de araştırma ve
incelemede kullanılması gerekir.
Ancak, insana söz konusu
sosyal bilimler çerçevesinde sadece psikoloji, sadece sosyoloji, sadece
iktisat, sadece siyaset bilim vs. açısından bakarsanız onu yine tam
tanıyamazsınız.
Anlama çabanızda sosyal
bilimlerden hiçbirini devre dışı bırakamazsınız.. Böyle bir lüksünüz olamaz..
Bunu yaptığınız anda, yanlış ya da eksik sonuçlara varmanın yolunu açmış
olursunuz.
*
Evet, sosyal bilimler
insanın faaliyetlerini parçalar, böler, kendi ilgi alanı çerçevesinde tek
yönlü ve tek boyutlu ele alır.
Mesela vatandaşlardan
birinin bir gazeteye abone olması durumunu alalım.
İktisatçı/ekonomist bu
olaya ekonomik nitelikte bir arz ve talep meselesi, bir ticarî
alışveriş olarak bakar.
Bir psikolog onda başka
anlamlar bulacaktır.. Abone olunan gazetenin muhtevasına göre “entellik
gösterişçiliği”nden tutun da “bağımlılığa” kadar birçok şeyden söz
edebilecektir.
Bir sosyolog, bunu
sosyalleşminin bir tezahürü, abone olan kişinin belirli bir topluluğa
aidiyetinin alameti olarak görebilecektir.
Bir siyaset bilimci ise,
şayet abone olunan gazete siyasal bir akımın sözcülüğünü yapıyorsa, abonelik
olayını siyasal bir tutum olarak değerlendirecektir.
Bu örneği mesela bir
tiyatro gösterisi için alınan bilete vs. de uyarlayabilirsiniz.
*
Ancak insan, hayatını
yaşarken bu şekilde hayatı ve evreni/dünyayı parçalı görmez.
Yani eylemlerini “Şimdi
biraz kültürel takılayım, biraz da sosyal olayım, az buçuk da siyasete
bulaşalım, bir tutam da ekonomi olsun, sosyallik de lazım” diye düşünmez..
Böyle bir tavır geliştirmiş
olsa hayatını “hayat gibi” yaşayamaz.. Bu, “hayatı anlama” da
değildir, hayattan kopmadır.
İşte, sosyal bilimlerdeki
parçalanmışlığa bağlı olarak belirli bir akademik disipline gömülen
akademikimsilerde böylesi bir akademik cehalet veya bağnazlık ortaya
çıkabilmektedir.
Akademisyen psikolojiye
gömüldüğünde, herşeyi psikoloji disiplini çerçevesinde görüp yorumlamaya
başladığında yaptığı şey bilimsel bir anlama çabası olmaktan çıkar, psikolojizm diye
adlandırılması gereken bir ideolojiye dönüşür.
Aynı şey ekonomist,
sosyolog vs. için de geçerlidir, ekonomizmin, sosyolojizmin
vs. tuzağına düşebilir.
Bunu yaptıklarında,
benimsedikleri teoriler onlar için (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir”
(yanlışlanmaya müsait, yeni araştırmalar çerçevesinde yanlış oldukları
gösterilebilecek) kanaatler olmaktan çıkar, mutlak doğrular haline
gelir.
Esra Aslan Turan adlı doçentin “sosyal
cinsiyet” gevezeliği yapmış “sosyolog” unvanlı akademikimsi ve yazarımsıların
ezberlerine olan yaklaşımının, “bilimsel” faaliyet olmaktan
çıkıp “iman”a dönüşmesi olayında olduğu gibi..
*
Evren hakkındaki (hikmet,
irfan ve bilgelik olarak adlandırabileceğimiz) gerçek bilgi, modern
bilimler çerçevesindeki “parçalanmış bilgi” ile değil, “bütüncül
bakış”la oluşur.
Modern bilimler, günümüz
insanının, son tahlilde (ona olan inancı ve bağlılığı nisbetinde) cehaletini
artırıyor.
Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan,
“Satırlar arasında” başlığını taşıyan 30 Mayıs 2024 tarihli
yazısında Richard P. Feynman’ın Her Şeyin Anlamı adlı
kitabından şu cümleleri aktardı:
“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, gözlem
sonuçlarına dair her beyan, detayları dışarıda bırakan bir özettir; çünkü hiçbir
şey kesin olarak ifade edilemez. Bilimsel yasalar, öndeyilerin
şimdiye kadar elekten süzülmelerinin ardında kalan iyi tahminlerdir.”
Feynman sıradan bir yazar
değil.. 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş bir teorik
fizikçi.
Evet, yasa dediğimiz
şeyler aslında tahminlerdir ve bu tahminler için kesin
doğrular demek mümkün değildir.. Mesela yerçekimi yasasını alalım,
kesin değildir, yanlış ya da doğru olması "aklen mümkün" bir tahmindir; kesin olan sadece
nesnelerin “düşme”siyle ilgili gözlemimizdir.
Dolayısıyla, yerçekimi
yasasının “mutlak doğru” olduğuna inanan kişi, “düşmenin nedeni”nin ne
olduğunu bilmediğini düşünen eğitimsiz/tahsilsiz bir kişiden
daha cahildir..
Ve bu “okumuş/eğitimli
cehalet”, düz cehaletin aksine çok tehlikelidir.
Bu okumuş cehaletin Türk tarihindeki en parlak ya da sivri örneği, Selanikli Mustafa Atatürk.. Yarım yamalak okumuşluğunun, okumamışları (ya da farklı şeyler okumuşları) sırf şapka giymiyorlar diye astırma hakkını kendisine kazandırdığını düşünecek kadar “kafayı sıyırmıştı”.
Asılanların ardından okuttuğu laik fatiha ise "Hayatta en hakiki mürşit
ilimdir" tekerlemesiydi.
*
Evet, günümüzde sosyal bilimlerin konusunu teşkil eden "olay, olgu ve süreçler" farklı pekçok disiplin tarafından ele alınıyorsa da,
kuramsal yaklaşımlardaki bütünselliğin önemi, pekçok düşünür ve bilim adamı
tarafından gündeme getirilmiştir.
Hatta, sosyolojinin kurucuları, sosyal bilimlerin
birbirinden ayrılıp bölümlere parçalanmasına karşı çıkmış bulunuyorlar.
Mesela Auguste Comte, toplumsal olayların
temelde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve sadece belirli bir kategori içinde
yer alan olguların incelenmesiyle yetinmenin faydasız olacağını ileri
sürmüştür. Aynı şekilde Marx da sosyal bilimlerin bir
bütün olduğunu ısrarla savunmuştur. (Maurice Duverger, Sosyal
Bilimlere Giriş, çev. Ünsal Oskay, 4. b., İstanbul: Bilgi Y.,
1990, s. 20-21.)
Hegel de aynı
görüşte.. Knutsen’in ifadesiyle, “Hegel, Comte ve diğerleri
toplumun bölünemez olduğunu ve bundan dolayı toplum çalışmalarının
bütüncül ve parçalanamaz olduğunu söylediler”. (Torbjon L.
Knutsen, Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi, çev. Mehmet
Özay, İstanbul: Açılım Kitap, 2006, s. 201.)
Benzer şekilde Amerikalı tarihçi Frederick J.
Turner de sosyal olayların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini
belirtmektedir. (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev.
Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 14.)
Aynı görüşü paylaşan C. Wright Mills ise, “sosyal
bilim ‘dallarından’, şu ya da bu, birinde yetişmek ve gelişmek isteyen bir
kimsenin, diğer ‘dallarda’ da kendisini yetiştirmesi; yani
klasik geleneğe ait olan tüm alanlarda bilgili olması gerekli
görülmeye başlamıştır” demektedir. (C. Wright Mills, Toplumbilimsel
Düşün, çev. Ünal Oskay, Ankara: Kültür Bakanlığı Y., 1979, s. 216-219.)
Ona göre, “artık, hangi sosyal bilim dalı olursa
olsun, hiçbir disiplinin kendi başına kapalı kutu gibi kalamıyacağı;
bunun entelektüel yönden anlamlı birşey olamayacağı” bilim
adamlarınca görülmeye başlamıştır. (s. 220.)
*
Sosyal olgunun parçalanmazlığının ve sosyal bilimlerin
köken birliğinin hiçbir zaman ciddi bir kuşku konusu olmadığını belirten Duverger ise, uzmanlaşmış
disiplinlerde görülen ufalanıp parçalanmaya karşı üç çözüm yolu
teklif edildiğini belirtmektedir.
Bunlardan biri, Comte’un önerdiği şekilde “genel konularda uzmanlaşmış
kimseler” yetiştirmektir.
İkincisi, disiplinler arası araştırmaların
ve değişik dallardaki bilim adamları arasındaki düzenli temasların yaygınlaştırılmasıdır.
Üçüncüsü ise, genel çerçeve yerine geçecek
ve genel bir kabul görecek bir doktrin kurulmasıdır.
Böyle bir doktrini henüz kimsenin kuramadığının altını
çizen Duverger’ye göre, “bazı bakımlardan günümüzde sosyal bilimlerin bölünmesi sona
ermekte, göreceli bir yeniden-birleşme aşamasına girilmiş
bulunmaktadır”. (Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, s.
23-24.)
*
Hülasa, insanı
fen bilimleri açısından ayrı, sosyal bilimler açısından ayrı değerlendirme
konusu yaparak tanıyamayız..
Bu insandaki “bütünlüğü”
göremememize, insanın “insan”lığını unutmamıza, onun “kendiliği”ni
gözden kaçırmamıza, şahsiyetini yok saymamıza neden olur.
İnsanın cinsiyeti için
de durum budur..
Cinsiyet olgusunu “fen bilimleri açısından cinsiyet”, “sosyal bilimler açısından cinsiyet” diye bölüp parçaladığımızda “hayatın bütünlüğünü” atlamış ve ıskalamış, Duverger'nin dikkat çektiği olgunun parçalanamazlığı gerçeğine kulak tıkamış oluruz.
Böylesi bir "yöntem arızası" bizi “daha bilgili” hale getirmez.. Cahilleştirir.. Ve usulsüzlük vusulsüzlüğü getirir.
Hele bir de “sosyal
bilimler açısından cinsiyet”i “bireysel cinsiyet – toplumsal cinsiyet”
ya da “toplumsal cinsiyet – siyasal cinsiyet – ekonomik cinsiyet –
antropolojik cinsiyet” şeklindeki saçma ayrımların konusu haline
getirirsek, ortada cinsiyet diye birşey kalmaz.
İnsan kalmaz.
*
İşte “toplumsal
cinsiyet”ten söz eden akademikimsi hokkabaz şarlatan ve deccalî sapık
illüzyonistlerin yapmak istedikleri şey tam da bu..
Böylesi bir “parçalanmış,
parçalayıcı” bakış açısıyla insanın kişiliğini, şahsiyetini,
cinsiyetini (kısaca insanlığını) parça parça edip yok etmeye, ortada
erkek ve kadın, daha doğrusu “insan” bırakmamaya çalışıyorlar.
Uyan, ey insan!
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...