EŞCİNSELLİK/HOMOSEKSÜELLİK SAPIKLIĞININ KAYGAN TRAMPLENİ: TOPLUMSAL CİNSİYET LAGALUGASI

 











Bir önceki yazıda kaldığımız yerden devam edelim.

Toplumsal cinsiyet” yaygarası koparan, “Cinsiyet (erkeklik kadınlık) yoktur, bunlar toplumsal (toplum tarafından üretilen) birer inşadır/kurgudur” diyerek erkekteki erkekliğin, kadındaki kadınlığın ontolojik gerçekliğini reddedenlerin heybesinde “toplumsal cinsiyetsizlik” illüzyonu var.

Bu bir illüzyon, çünkü insanın (psikolojisini geçtik) biyolojisi ve fizyolojisinin karşısında körlük numarası yapıyor.

Bize, “Aslında erkek ve kadın yok, siz halüsinasyon görüyorsunuz” diyor, buna inanmamızı istiyorlar.

Var işte!..

Eğer bunun bir gerçekliği bulunmasaydı, cinsiyet sadece zihinsel bir inşa olsaydı, insanların cinsiyet değiştirmek için ameliyat masasına yatması, “beden”lerinin kesilip biçilmesine, kan revan içinde kalmasına razı olması gerekmezdi.. Cinsiyet değişikliği salt telkinle hallolan zihinsel bir işlem olurdu.

Realitede olmayan, salt zihinde bulunan birşeyin (bir kamyon dolusu para verilerek kotarılan) ameliyatı nasıl yapılabilir?! (Bülent Ersoy’un bile parası yetmemiş, İngiltere’de hastanede rehin kalmış da Türker İnanoğlu imdadına yetişmiş.)

Olmayan birşey nasıl değiştirilebilir?!

*

Bu “toplumsal cinsiyetsizlik” masalı, toplumda erkeğin erkek, kadının kadın olarak kendisini “karşı cins”ten farklı göstermesinin, farklılığının “tanınma”sını istemesinin yasaklanması anlamına geliyor.

Bir başka deyişle, dillere pelesenk olmuş bulunan farklılıkların zenginlik olduğu teranesi, cinsiyet söz konusu olunca buharlaşıp yok oluyor.

Totalitarizm ve tek-tipçilik dayatması devreye giriyor.

“Niye insanlar erkek ve kadın olarak doğuyorlar, böyle olmamalıydı, doğduktan sonra belli bir yaşa gelince herkes cinsiyetini seçmeli, insanda işte o zaman (sakalın sonradan çıkması gibi) seçtiği cinsiyete göre uzuvlar oluşmalıydı, hatta insanlar cinsiyetlerini istedikleri zaman gömlek değiştirir gibi değiştirebilmeliydiler.. Fakat böyle olmamış, o halde biz bu cinsiyet işini kökünden reddedip kurtulalım, cinsiyet diye birşeyi kabul etmeyelim, yok farzedelim” diye düşündükleri anlaşılıyor.

Fakat, var olan birşey senin yok saymanla, yokmuş gibi davranmanla yok olmaz.

*

Eğer senin (toplumsal tezahürü de bulunan, toplumsal ilişkilere de yansıyan) erkekliğin ya da kadınlığın, senin kendi varlığından bağımsız bir “toplumsal inşa” ise, insanlığını da toplumsal inşa kabul etmek mümkün hale gelir.

Belki de sen şekil değiştirmiş bir eşşeksindir, seninle eşşek arasında hiçbir fark bulunmuyordur; fark, toplumsal bir inşadan/kurgudan ibarettir..

Belki de eşşek de değil, kocaman bir tarla faresisin..

Evet, “toplumsal erkeklik” ve “toplumsal kadınlık” (toplumsal cinsiyet), insandaki “bireysel erkeklik” ve “bireysel kadınlığın” bir uzantısı, bir sonucu, bir yansıması değil de salt “toplum tarafından programlanma”dan kaynaklanan bir “algısal dayatma” ya da illüzyon ise, toplumsal ilişkilerde insan “birey” olarak kendisi üzerindeki hakimiyetini tümden kaybediyor, hatta kendi zihni üzerinde bile kontrol kuramıyor, ortada “insan iradesi”nin, özgür iradenin zerresi bile kalmıyor demektir.

Bu, özünde “toplumsal determinizme/belirlenime” dayanan bir tür kaderciliktir.

Hem de insanın psikolojisini, fizyolojisini, biyolojisini, duygularına tesir eden vücut kimyasını denklemden düşüren, tek parametre olarak “toplumsal telkin”i alan aptalca bir kadercilik.

*

Bunların “toplumsal cinsiyet” diyerek ontolojik mahiyetteki cinsiyetin yerine oturtmaya çalıştıkları “cinsiyetsizlik” illüzyonu (inşası/kurgusu), doğal olarak, meleklerdeki cinsiyetsizlik (meleklerde kadının erkeğin bulunmayışı) türünden bir cinsiyetsizlik değil.

Bu cinsiyetsizlik davası, homoseksüellik/eşcinsellik sapıklığına zemin hazırlamak ve alan açmak için icat edilen bir sözde cinsiyetsizlik..

Özde sapıklık..

Kısacası, (cinsiyeti gözboyamacılıkla gerçeklik olmaktan çıkarıp inşa/kurgu parantezine ya da hapishanesine tıkan bir “illüzyonist inşa/kurgu” durumundaki) “toplumsal cinsiyet” yaygarası, “toplumsal cinsiyetsizlik” kolonları üzerinde eşcinsellik sapıklığı bahçesine uzanan bir köprü durumunda.

Homoseksüellik şatosunun altındaki temelin harcını “toplumsal cinsiyetsizlik” zifti ve lağım akıntısı oluşturuyor.

*

Eğer “toplumsal cinsiyet” olgusu, bu kavram etrafında cinsiyetsizlik çağrısı yapanların iddia ettiği şekilde salt “toplumsal” bir nitelik taşısaydı, farklı dönem ve coğrafyalarda farklı toplumlarda kadın-erkek ilişkilerinin (sözü edilen türden) cinsiyetsizliği de içeren değişik tezahürlerine rastlanması, “toplumsal cinsiyet”in toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya, kıtadan kıtaya farklılık göstermesi gerekirdi.

Oysa, bilinen bütün tarihte, bütün coğrafyalarda ve dönemlerde, erkekler ile kadınların toplumdaki konumları üç aşağı beş yukarı aynı olmuştur..

Evet, “toplumsal erkeklik” ve “toplumsal kadınlık” olarak kendisini gösteren “toplumsal cinsiyet” evrensel bir olgudur, evrensel bir gerçekliktir, vakıadır.

Bunun temelini de ontolojik gerçeklik oluşturmaktadır.. İlk insan Hz. Adem a.s. erkektir, ondan yaratılan eşi Havva anamız ise kadındır..

Bu iki kişilik toplum, bir “toplumsal inşa” olarak kendi kafalarından erkeklik ve kadınlık icat etmiş değiller.

*

Gerçek şu ki erkek ile kadının biyolojjik, fizyolojik ve psikolojik farklılıkları böylesi bir toplumsal cinsiyetçi yapının ortaya çıkmasına neden oluyor.

Coğrafya değişiyor, tarih değişiyor, toplum/millet değişiyor, fakat bu durum değişmiyor.

Demek ki erkeğin ve kadının doğası bunu gerektiriyor.. Tabiî bir süreç olarak buna yol açıyor.

Ve bu “toplumsallık”, “bireysel” temel üzerinde yükseliyor.. Yani, erkeğin ve kadının “bireysel cinsiyet”inin bir ürünü ya da devamı olarak ortaya çıkan bir “toplumsal”lık var.

*

“Toplumsal cinsiyet” kavramı etrafında yaygara koparıp kadın ve erkeğe yeni kimlik ya da kişilik (toplumsal cinsiyetsizlik) dayatmaya çalışanlar, hem (demokratik zihniyetin ve millet egemenliği ideolojisinin bayraklaştırdığı) “toplumsal uzlaşma/konsensüs” nosyonuna savaş açıyarlar, hem de kadın ve erkeğin “özel”ine, “bireysel” yanına toplumsal düzeyde hayat hakkı tanımak istemiyorlar.

Bu, adaletsizliğin ve despotizmin, tek tip dayatmacılığının, farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine düşman bellemenin, bağnaz totalitarist dayatmacılığın ta kendisi.

*

Adalet, her hak sahibine hakkını vermektir..

Bazı haklar doğuştan elde edilir, bunlar salt “insan olmak”tan kaynaklanan haklardır, bazıları ise (elde edilebilirse şayet) sonradan kazanılır.

Mesela doğan her bireyin yaşama, varlığını sürdürme hakkı vardır; bu, doğuştan gelen bir haktır.. Fakat seçmen olmak, sonradan kazanılan bir haktır.

Yine, herkesin bir meslek edinme hakkı vardır.. Birtakım sanatlara ilgi duyabilir ve onlarla meşgul de olabilir.

Fakat insanların yetenekleri farklıdır.

Adalet ve eşitlik adına herkesten aynı meslekî ve sanatsal performansı beklersek, onlara zulmetmiş oluruz.

*

Bu noktada insanlar arasında (biyolojik ve fizyolojik farklılık bulunmasa, tıpatıp birbirlerine benzeseler bile), yetenek farklılığı ortaya çıkar.. 

Herkes herşeye yatkın değildir.. Ve böyle olması toplumun hayrınadır.. Bazısı şu işe, bazısı bu işe yatkın olacak ki, insanların farklı ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bir "toplumsal işbölümü ve uzmanlaşma" ortaya çıksın. 

Bu farklılığı tanımayıp bunun “toplumsal yetenek” (“Sende şu yetenek var” denilerek toplum tarafından üretilmiş, “sıfırdan yaratılmış” yetenek) olduğunu, aslında sanata, spora, mesleklere vs. yatkınlık ve yetenek bakımından bireyler arasında herhangi bir fark bulunmamakla birlikte böylesi bir yetenek farklılığının toplumsal olarak inşa edilmiş olduğunu öne sürersek, elmalarla armutları toplamış oluruz.

Elma ile armut arasındaki tad, koku, lezzet vs. farkı toplumsal inşa değildir.

Bu yetenek farkını tanımamak, at’ın ot, it’in et yemesini “hayvanî toplumsallığın ürünü/inşası” kabul etmek gibi bir budalalıktır.

Bu budalalığı, adalet ve eşitlik adına her ikisinin de önüne et veya her ikisinin de önüne ot koyma sersemliği izler.. Adalet ve eşitlik adına..

At, attır ve ot yer.. İt, ittir ve et yer.. Adalet, ata ot, ite et vermektir.

Benzer şekilde erkek erkektir, kadın da kadın.. Adalet, toplumda erkeğe erkek muamelesi, kadına kadın muamelesi yapılmasıdır.

“Hayır, şunun erkek, bunun kadın olması toplum tarafından inşa edilip dayatılmış simülasyonlardır” derseniz, geri zekâlılık ile sapıklığı mezcetme başarısı göstermiş olursunuz.

*

Atın atlığının, itin itliğinin toplumsal olarak inşa edilmiş olduğunu söylemek, buna bağlı olarak ameliyatlar yaparak onları birbirine benzetmeye çalışmak, “doğal” olana (“toplumsal” etiketi yapıştırarak) savaş açmaktır.

En büyük adaletsizlik budur.

Toplumsal inşa, atın atlığı, itin itliği değildir, onları tek tipleştirme, farksız gibi gösterme çabasıdır.

İşte, kadın ve erkek hem biyolojik, hem fizyolojik, hem de psikolojik bakımdan farklılık gösterirken bunlara (bireyselliklerini yok sayarak) aynı toplumsal rolleri dayatmak, böylesi bir zulümdür.

Kadına erkek, erkeğe de kadın muamelesi yapmaktır. 

Tabiri caizse at’a it, ite at muamelesi yaparak onları canından bezdirmektir. 


HOMOSEKSÜELLİĞİN (EŞCİNSELLİĞİN) TEORİK ZEMİNİ TOPLUMSAL CİNSİYET CİNNETİ VE SAPIKLIĞI








Önceki yazılarda, ilahiyat doçenti bir (saçının uzunluğu kısalığı önemsiz) aklı kısa ve kıt bir kadının KADEM’in dergisinde yayınlanan (Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın Büyük İslam İlmihali üzerinden) Şeriat’e, İslam fıkhına (hukukuna, hükümlerine) çemkirdiği bir makalemsisi (zırvalar koleksiyonu) üzerinde durmuştuk.

Makalemsinin giriş bölümünde şunu diyor:

“Bu çalışmada Büyük İslam İlmihali’nin toplumsal cinsiyet yaklaşımını yansıtan … ifadeler metin analizi yöntemiyle ortaya konularak değerlendirilecektir.”

Metin analizi yöntemiymiş..

Laf havalı ve artistik de, bunun metin analizinden anladığı, ilmihaldeki ifadeleri aktarmak ve sonra da onlara dair vehimlerini, mantık dışı çıkarımlarını sıralamaktan ibaret.

Bir önceki yazıda örnekler vermiştik.

Toplumsal cinsiyet kavramı ekseninde yazdıkları ise, ispata muhtaç faraziye ve varsayımlardan, delilsiz, içi boş iddalardan ibaret..

*

Superwoman doç., normalde giriş bölümünde değinilmesi gereken toplumsal cinsiyet kavramı için ayrı bir başlık açmış: “Toplumsal Cinsiyet Üzerine Tartışmalar”.

Gel gör ki, ortada tartışma diye birşey yok..

Toplumsal cinsiyetçilik ideolojisinin reklamı, propagandası, havariliği, “kesin inançlı” müminliği var.

Ey superwoman, madem “tartışma” diye bir başlık attın, bari toplumsal cinsiyet yaygaracılarına itiraz edenlerin görüşlerinden bir gıdımcık olsun aktarsaydın ya!..

Bir cümlecik..

Hayır, yok!

*

Superwoman doç.un söz konusu başlık altında yazdığı ilk cümle şu:

“Cinsiyet terimi kadın ya da erkek olmanın biyolojik yönünü ifade ederken, toplumsal cinsiyet bu bedenlere giydirilen toplumsal anlamlardır.”

İmdi, ey superwoman, o biyolojik yön ister istemez kendi toplumsallığını üretir, üretiyor.. Kadın hamile kalıyor, anne oluyor, çocuğunu emzirecek sütü oluşuyor.. Bütün bunların kendine göre bir toplumsallığı var.

Topumsal cinsiyet, bu bedenlere giydirilen toplumsal anlamlarmış, superwoman böyle diyor.

Ağzındaki bakla şu: Bugünün toplumundaki (geleneksel diye adlandırdığımız erkek ve kadın rolleri) yaratılıştan gelmez, bunlar sonradan toplum tarafından (biraraya gelip ilişki kurduklarında toplum diye adlandırılan bireyler topluluğu tarafından) üretilmiş topumsal anlamlardır; bu anlamlar o cinsiyetlere toplum (yani "birleşik bireyler") tarafından giydirilmiştir, dolayısıyla bunları kabul etmek zorunda değiliz.

*

Böylece şu noktaya geliyoruz: 

Aslında erkeklik ve kadınlık diye birşey yok.. Bunlar "toplum" tarafından icat edilmiş.. Erkek dediklerimizin vücudunda bir fazlalık var, kadınlarda da onun yerine "rahim" (dölyatağı) denilen bir uzuv mevcut.. Olay bundan ibaret..

Bu uzuvlara bakarak "toplum"da erkek ve kadın rollerinden (ve dolayısıyla erkek ve kadından) söz etmemek gerekir. 

Yani toplumda cinsiyet (erkeklik ve kadınlık) diye birşey olmamalı.. 

Var diyorsanız, bu, toplum tarafından inşa edilip üretilmiş, gerçekte var olmayan cinsiyet simülasyonlarını "toplumsal (toplum tarafından üretilmiş) cinsiyet" olarak insanlara dayatmak istiyorsunuz demektir. 

O halde, bu "toplumsal cinsiyet"i bir tarafa bırakıp Soner'lere ve Songül'lere baktığımızda göreceğimiz şey, bunların gerçekte (toplumsal birer varlık olarak) ne erkek ne de kadın olduklarıdır.. 

Soner'i erkek olarak görmemiz de, Songül'ü kadın olarak algılamamız da, toplum tarafından gözümüze takılmış gözlüklerden kaynaklanmaktadır.

Bu toplumsal gözlükleri çıkarıp attığımızda özgürleşir, kimin kadın kimin erkek olduğuna "bireysel" olarak kendimiz karar veririz.

*

Böylece, "toplumsal cinsiyet"in bağlarından kurtulunduğunda, "cinsiyetsiz" Soner'i erkek veya kadın olarak görmek insanların "hayal gücüne" emanet edilmiş olur.

Soner, "toplumsal"dan bağımsız olarak kendisini ne hissediyorsa odur, erkek hissediyorsa erkek, kadın hissediyorsa kadındır.

Songül için de aynısı geçerlidir.

Ayşe, "toplumsal cinsiyet"çiliğin kayıtlarından kurtulup özgürleştiğinde Songül'ü isterse kadın olarak görür, isterse erkek.. Onu kadın olarak görmesi "toplumsal cinsiyet"ten kaynaklanan bir şartlanmışlıktır, kendi "bireyselliğini" yaşayamamasıözgürleşememesi, kendisindeki "yaratıcı" potansiyeli keşfedememesidir.

Soner ve Songül'ün (toplumsal alanda cinsiyetin doğal temeli ve kanıtı olarak dile getirilmesi "özgürleştirici yasakçılık" ve "hürriyetçi sansür" tarafından artık yasaklanan ve lanetlenen) uzuvlarına gelince.. 

Onların (hormon takviyesinin eşlik ettiği) bir ameliyatlık canı vardır.

Bu da yapıldığında, artık İstanbul Sözleşmesi'nin mucidi Tayyip efendi Bülent Ersoy'u âlâ-yı vâlâ ile sofrasında baş köşeye oturtabilir, kızına KADEM'i kurdurabilir, diğer taraftan da oğlunu rektör yaptığı Hayrettin Karaman'a "en dindar başkan" diye reklamını yaptırabilir, yine oğlunu YÖK başkanlığı koltuğuna oturttuğu Emin Saraç Hoca'ya rahatça sırtını dayayabilir.

Ben de soruşturmalardan soruşturma, sürgünlerden sürgün beğeneyim.

*

Evet, sen "toplumsal cinsiyet"e kafa tutup cinsiyete kendi kafandan farklı bir anlam yüklediğinde, benimsediğin anlam, “kişisel cinsiyet” olacaktır.. 

Toplumsal” olmayacaktır, toplum tarafından benimsenen anlamla ilişkisi bulunmayacaktır.

Şayet toplum, senin yüklediğin anlamı kabul ederse, bu defa senin keşfettiğin anlam “toplumsal” hale gelecektir.

Böylece başa dönmüş olacağız, önceki anlam da toplumsal anlamdı, senin icat ettiğin bu anlam da (Ki örneğimizde "toplumsal cinsiyetsizlik" demek oluyor).  

Toplumsallık bakımından aralarında bir fark yok..

Fark, senin, senden önce oluşmuş olan toplumsal anlamı kabul etmeyip “Bana ne, bana ne, illa da bu bedenlere benim diktiğim toplumsal anlamlar giydirilecek, bana ne! Ben Soner'i kadın, Sonğul'ü de erkek olarak görüyorum” diye yerlere yatıp şımartılmış çocuklar gibi bağırıp çağırmandan ibaret.

Senin dediğin olduğunda “toplumsal”lık durumu ortadan kalkmış olmuyor ki.. Sadece "sapık bir toplumsallık" oluyor.

*

Görüldüğü gibi, “toplumsal cinsiyet” kavramında “toplumsal”a yüklenen anlam ile modernist İslam güncellemeciliği tahrifat ve tahribat hareketinin kullandığı “tarihsellik” kavramı arasında paralellik, hatta özdeşlik var.

Şeriat hükümlerinin tarihsel olduğunu söyleyenler, o hükümlerin belirli bir tarih ve coğrafya (zaman ve mekân) için geçerli kabul edilmesi gerektiğini, farklı zaman ve mekânlarda hükümlerin değişebileceğini (hatta mutlaka değişmesi gerektiğini) iddia ediyorlar.

Mesela Allahu Teala’nın Kur’an’daki “hırsızın elinin kesilmesi” emrini alalım.. Bunlara göre, bu şart değildir, farklı bir ceza da verilebilir.. Verilmelidir.

Neden?

Çünkü “el kesme” tarihsel?

Peki tarihsel olduğunun, sadece Kur’an’ın nazil olduğu döneme ve coğrafyaya hitap ettiğinin, başka zaman ve mekânlar için geçerli olmadığının “delil”i ne?

Delil yok..

Var da, şöyle: Goldziher gibi Batılı oryantalistler böyle olması gerektiğini buyurmuşlar.. Allahu Teala ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem, Goldziher gibi Batılılardan daha mı iyi bilecek?!

*

Toplumsal cinsiyet” kavramında “tarihsel”in yerini “toplumsal” alıyor.. Fakat işlev aynı..

Toplumda erkeğin erkek, kadının da kadın gibi davranmasından, erkeğin erkekliğinin, kadının da kadınlığının bilincinde olmasından rahatsızlık duyanlar, bunların toplumsal (toplumun ürettiği) birer davranış kalıbı olduğunu, yani bireylerin erkeklik ve kadınlığının "görece"lik taşıdığını, (postmodernizm"in ruhuna uygun olarak) herkesin kendi erkeklik ve kadınlığına kendisinin karar vermesi gerektiğini, bizim de karşımızdaki bireyi kadın veya erkek olarak görmekte özgür olduğumuzu kabul etmemizi istiyorlar. 

Böyle olunca, erkek ve kadın olmak da anlamını yitiriyor.. Ortaya kafa karıştırıcı bir durum çıkıyor: Hayata Soner olarak başlayıp Songül olarak devam eden ile Songül olarak başlayıp Soner'leşenin toplumdaki "rol dağılımı" nasıl olacaktır?

Burada imdadımıza "toplumsal cinsiyetsizlik" yetişiyor.. 

Kadınlığı ve erkekliği halının altına süpürüyor, "Toplumda kadın ve erkek yoktur" diyorsunuz, ortada sorun kalmıyor. 

*

Sığınılacak sloganlar da hazır.. Sağolsun Fransız Devrimi irticası her kapıyı açan maymuncukları "gerici beyin"ler için hazır hap olarak "tarihsel"e emanet etmiş: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik.

Toplumda erkek ve kadın diye cinsiyetler bulunmadığına, bir erkeğin (kendisini erkek olarak görenin) şunu "hemcins"i, bunu da "karşı cins" olarak görmesi yanlış olacağına göre, toplumda erkek ve kadın için farklı düzenlemeler yapmak ve kurallar getirmek, eşitsizlik ve adaletsizlik olacaktır.

*

Görüldüğü gibi, toplumsallık (toplum tarafından kabullenilmişlik) anayasalar, siyasal rejimler ve hukuk kuralları söz konusu olduğunda meşruiyetin temeli kabul edilirken, kadın-erkek ilişkileri söz konusu olduğunda, o “toplumsallık” (toplumun ortak aklının ürünü oluş), birdenbire anlamsızlaşıyor, bütün değerini yitiriyor.

Toplumsal üstü” (toplumun ve toplumu oluşturan bireylerin kendi akıllarıyla tespit edemeyecekleri) bir “adalet” anlayışı ortaya çıkıyor.

Yani toplum, “Bize göre adalet, erkeğe ve kadına bazı konularda farklı yetki ve sorumluluklar yüklenmesini gerektiriyor” dediğinde, toplumun bu “adalet” anlayışı kabule şayan görülmüyor.

Böylece, “toplumsal cinsiyet” hurafesinin mucitlerinin “adalet” anlayışına “tanrısal” (özünde dinî mahiyette) bir anlam yüklenmiş oluyor.

Çünkü, belirli bir durumda bütün insanların (toplumun) yanılmış olduğunu bilme ve söyleme hakkı sadece (o insanları yaratan ve bireysel özellikler bahşetmek suretiyle diğer canlılardan ayıran) Tanrı'ya ait olabilir.

Sadece Tanrı, “Sizin bireysel ya da toplumsal kabulleriniz değil, benim ne dediğim önemlidir; ben ne yarattığımı biliyorum, sizi yaratırken sizden akıl almadım” diyebilir.

*

İşte toplumsal cinsiyet hurafesinin mucitleri topluma bunu diyorlar: 

“Sizin cinsiyet konusundaki toplumsal kabulünüzü, şuna erkek buna kadın demenizi biz reddediyoruz, bizim sözlerimizi tanrısal vahiy gibi kabul edecek, bizim tanımlarımıza ve uydurma adalet anlayışımıza boyun eğip iman edeceksiniz.”

Bu, şirkin, küfrün ve sapıklığın daniskasıdır.

Söz konusu ilahiyat doçenti aklı kısa aptal soytarının kafası da aynı durumda.. 

Müşrik kafası.. Saf ve som şirk zihniyeti..

*

Konu cinsiyet olmaktan çıktığında “toplumsallık”, demokratik reimin, laik devlet felsefesinin ve laik hukuk anlayışının temeli haline geliyor.

Öyle ki, toplum (millet) adına Allahu Teala’ya savaş açılabiliyor.

Fakat bu “topumsallık”, bir tek, toplumu “toplumsal cinsiyetsizliğe” çağıran “toplumsal cinsiyet” yaygarasına söz geçiremiyor, onun karşısında ellerini havaya kaldırıp teslim oluyor.

Kısacası, “toplumsal cinsiyetsizlik” söylemi, modern toplumun “soyut tanrısı” ya da “put”u haline gelmiş durumda..

Ancak, o söylemi icat eden sapıklar soyut değil.. Yiyip içip tuvalete giden kanlı canlı, etli butlu canavarlar (can-âverler, can sahipleri).. (Dil-âver, cenk/ceng-âver.)

Dolayısıyla, o soyut putlara (ideolojik söylemlere) tapanlar aslında o söylemleri icat eden şeytanlaşmış sapık “uygar ve çağdaş” canavarlara tapmış, kulluk etmiş oluyorlar.

*

Bu canavarlar, o bildiğimiz canavarlardan daha aşağılık.. Bel hum adall.

Bütün toplum bir yana, bu söylem ve bu söylemin sahibi aşağılık sapık canavarlar bir yana..

Toplum, bu söylemsel puta ve onun yontucusu pisliklere zihniyet düzeyinde secde etmek zorunda..

Düşünün, felsefeci bile değil, ilahiyatçı bir bayan bu putperestliğin tebliğcisi olarak makalemsi yazıyor.

Salak bir de başında başörtüsü taşıyor, kim bilir o başörtüsüyle kendisini nasıl dindar zannediyordur bu dangalak.. Halbuki, meddahlığını ve borazanlığını yaptığı zihniyete göre kendisinin de (toplumsal cinsiyetçi olmamak için) erkekler gibi takke giymesi gerekiyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."