BİR "DECCAL" (ÇOK YALANCI) OLARAK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 35

 

Bir önceki bölümde dikkat çektiğimiz hususlardan anlaşılabileceği gibi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sözleri çelişki, tutarsızlık ve mantıksızlıklarla meşbu durumda.

Ve külliyetli miktarda yalan içeriyor.

Bu yüzden sözlerinin elekten geçirilmesi, gökten inmiş vahiy gibi “mutlak doğru” kabul edilmemesi gerekiyor.

(Ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasa’sına dercettiği Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık kaydıyla onun sözlerine bu şekilde “mutlak doğruluk” ve bir tür tanrısallık atfediyor. Allahu Teala için yanılma, unutma, yalan söyleme, yanlış bilme ve yanlış bilgi verme söz konusu olamaz, fakat Selanikli Mustafa Atatürk’te bu arızaların hepsi var.)

Evet, Selanikli’nin sözlerinin “mutlak doğru” kabul edilmemesi, şahsının (kendisine yanılmazlık ve yanıltmazlık izafe edilerek) tanrılaştırılıp putlaştırılmaması, laflarının hayatta en hakiki mürşit olan ilmin rehberliğinde bilimsel bir bakış açısıyla kritik-analitik (tahlilî ve tenkidî, eleştirel ve çözümleyici) bir yaklaşımla değerlendirmeye tabi tutulması gerekiyor.

Allahu Teala Kur’an-ı Kerîm’de pekçok ayette aklımızı kullanmamızı emrediyor, insanlığı akıl nimetini kullanmaya davet ediyor.

Dolayısıyla Selanikli’nin yapıp ettiklerini de aklımızı kullanarak değerlendirmek durumundayız.

Ancak Türkiye’de Selanikli söz konusu olduğunda bunun yapıldığı pek söylenemez.

Bir kesim (Kemalistler/Atatürkçüler), Selanikli’nin sözlerini iman ettikleri ölümlü bir tanrının ölümsüz vahyi gibi sorgulamadan huşu içinde (trans halinde) okuyup dinliyorlar.

(Atatürkçü/Kemalist derin devlet, modernist-“düzen”baz ilahiyatçı aparatlarına Allahu Teala’nın hükümleri için “tarihsel” hükmünü verdirirken, yani onların belirli bir tarihe ve bölgeye özgü olduğunu söyletirken, tanrılaştırıp putlaştırdığı Selanikli’nin zırvalarına “evrensellik”, yani zaman/tarih ve mekân/coğrafya üstülük, ebedî geçerlilik tanıyor. Ve bu “tarihsellik” konusunda pek hassas olan ilahiyatçı tufeylîlerin, Selanikli’nin ilke ve inkılapları söz konusu olduğunda, putunun karşısında dilsiz hale gelen putperestler gibi sessizliğe gömüldüklerini görüyoruz.)

*

Evet, Selanikli’yi putlaştıranlara, onun en mantıksız lafları bile eşsiz hikmetler gibi görünüyor.

(Misal, “Bir Türk dünyaya bedeldir” şeklindeki saçma sözü.. Sevmedikleri Sultan Vahideddin bir Türk olduğu için dünyaya bedel, o kadar kıymetli, fakat ona yapmadıkları hakareti bırakmıyorlar.. Hapishanelerimizi dolduran ırz düşmanı sapıklar, çocuk tecavüzcüleri vs. Türk oldukları için çok kıymetliler, dünyaya bedeller.. Görüldüğü gibi Selanikli saçmalamış, fakat birileri akıllarını yitirmiş gibi bu sözü eşsiz bir vecize olarak tekrarlayabiliyorlar.)

Bir kesim de Türkiye’de Selanikli’yi eleştirmek rejim açısından istenmeyen birşey olduğu için istikbal ve menfaat hesapları yaparak (rejimperestlere şirin görünmek için) Selanikli’nin sözlerindeki yalan yanlış ifadeleri görmezden geliyor.

(Üstad Necip Fazıl ve Kadir Mısıroğlu gibi yanlışlara dikkat çekenler geçmişte büyük sıkıntılar yaşadılar. Selanikli’nin yaşadığı dönemde ise ona gözünün üstünde kaşın var diyenin bile başı belaya girebiliyordu.)

*

Asıl mevzuya gelelim.

Bir önceki bölümde, (Selanikli Mustafa Atatürk’ün has adamı) Falih Rıfkı’nın, velinimeti Selanikli’den naklettiği şu sözleri aktarmıştık:

"Bir gün Fethi (Okyar) Bey ve dört müşterek arkadaşımla birlikte, bir hayli münakaşadan sonra, ihtilalci bir komite kurmaya karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeye başladık: Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak gibi..

Başka bir gün bizim Şişli'deki evde toplantımız nihayet bulduktan sonra dört kişiden biri dedi ki: "Arkadaşlar, ben çok düşündüm. Namusumla söz veririm ki sırrınız gizli kalacaktır, fakat komitede çalışmaya devam etmeyeceğim." Hepimiz hayret içinde birbirimize baktık. İçimizden biri:

"- Bu ne demek, muvaffakiyetten emin mi değilsiniz?" diye sordu.

"- Hayır, bunu düşünmedim. Muvaffak olacaksınız. Fakat ihtilalciler muvaffak olsalar bile birçok tehlike karşısındadırlar. Bunu da kabul etmelidirler. İşte o zaman ben ve benim gibiler, sizin kararlarınızı tatbik etmek üzere iktidara gelecek ihtiyat namzetler (yedek adaylar) oluruz."

“Fethi Bey'le ben gözlerimizle konuştuk.

“Derhal dedim ki:

"- Beyefendinin iştirak etmeyeceği bir teşebbüs makul de olmayabilir. Onun için cemiyeti hemen feshetmeliyiz."

“Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti. Kalanlar cemiyeti tekrar kurmuş oldular.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 128.)

Selanikli kendisinin ve Fethi Okyar’ın “dört müşterek (ortak) arkadaşı”ndan söz ediyor fakat gerçekte sadece iki müşterek arkadaş söz konusu.

Yani toplamda dört arkadaşlar.

Geriye kalan iki kişi Rauf Orbay ile İsmail Canbulat.

Ve Selanikli, sonraki yıllarda bu iki ortak arkadaşlarına çok fena “kazık” atacaktır.

İzmir suikasti girişimi bahanesiyle (suikast değil, suikast girişimi) İsmail Canbulat’ı haksız yere astıracak, yurtdışında olduğu için gıyabında yargılanan Rauf Orbay’ı ise 10 yıl hapse mahkum ettirecektir. Ayrıca bütün mal varlığına el koyacaktır. (Türkiye'de olsaydı kesinlikle asılırdı. Türkiye'ye dönmedi, sürgün hayatı yaşadı. Selanikli'nin ölümünden sonra mahkemesi tekrar görüldü, beraat etti.)

Evet, toplamda dört kişiler.

Fakat, Selanikli’nin anlattığı hikâyede İttihat ve Terakki hükümetinin eski bakanlarından Kara Kemal de “konuk sanatçı” olarak önemli bir yere sahip.

Dolayısıyla bir “beşli çete”nin varlığından söz edenler de çıkabilir. 

(Fakat İsmail Canbulat ile Rauf Orbay'ın Kara Kemal alerjisi dikkate alınırsa, en iyi ihtimalle "dörtlü çete"den söz edilebilir. Selanikli Mustafa Atatürk çeteye Kara Kemal'i de dahil etmek istemiş fakat bu girişimi komitacılık/terör karşıtı İsmail Canbulat ile Rauf Orbay tarafından veto edilmiş.)

*

Selanikli’nin mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da geçirdiği günleri konu edinen akademik çalışmalar mevcut.

Selanikli’nin yukarıda aktardığımız sözlerini bu “bilimsel” araştırmaları temel alarak tartışacağız inşaallah.

Önce konuyla ilgili bir yüksek lisans tezinde mevzu nasıl anlatılıyor, ona bakalım.

M. Fatih Cebeci, hazırladığı tezinde konuya şöyle girmiş:

“Tevfik Paşa Hükümetinin Meclisten güven oyu almasından sonra da buhükümetin düşürülmesi için çeşitli şekillerde çalışmaların yaşandığını ve bu organizasyonlarda Mustafa Kemal’in isminin geçtiğini görmekteyiz. 26 Aralık 1918 tarihli Sabah gazetesinde çıkan habere göre Tevfik paşa hükümetinin düşürülmesi için bazı gizli faaliyetlerin olduğu, bu faaliyeti gerçekleştirenlerin hazırlamış olduğu listede Mustafa Kemal’in isminin “Bahriye Nazırı” (donanma ve denizcilik bakanı) olarak geçtiği yazmıştı. Tabi Mustafa Kemal bu haberi ertesi gün yalanladı.”

(Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c.1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1991, s. 77’den aktaran Mehmet Fatih Cebeci, Mütareke Döneminde Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri ve Anadolu’da Görevlendirilmesi, yüksek lisans tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s. 35-36.)

Görüldüğü gibi Selanikli yaptığı işin arkasında mertçe durmuyor, yalan söylüyor.

Olduğundan farklı görünme, yalan söyleme, herkesin karşısına farklı bir yüzle çıkma onun karakterinin başat ve değişmez özelliklerinden biri.

Selanikli’nin Tevfik Paşa hükümetinin kurulmaması, İzzet Paşa liderliğinde (içinde kendisinin Harbiye Nazırı yani Milli Savunma Bakanı olarak yer aldığı) yeni bir hükümet kurulması için çevirdiği dalavereleri önceki bölümlerde görmüştük.

Selanikli, hedefine İzzet Paşa (Mareşal Ahmet İzzet Paşa) ile ulaşamayınca, şansını bir de Âyan Meclisi Reisi Ahmed Rıza Bey’le denemiş bulunuyor. (Meşrutiyet döneminde Meclis-i Mebusan’ın yanı sıra bir de Âyan Meclisi vardı. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde bir senatonun bulunuşu gibi.. Ahmed Rıza, Jön Türkler’in ve İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerindendi.)

Cebeci, “Ayan Reisi Ahmet Rıza, Tevfik Paşa Hükümetine yönelik olarak tenkitlerini sürekli padişaha iletmekte idi…. Ahmet Rıza Bey’in hükümeti ele geçirme düşüncesiyle ilgili olarak Mustafa Kemal’in alakadarlığını Kazım Karabekir şu şekilde beyan etmişti” diyor ve onun şu sözlerini aktarıyor:

“Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Ahmet Rıza Bey riyasetinde (başkanlığında) bir kabine (hükümet) kurmak ve kendisi Harbiye Nazırı olmak ve benim de –pek zor durumda olan- iaşe vaziyetini düzeltmem için iaşe nazırlığını (bakanlığını) kabul etmemi kararlaştırmışlar ve İsmet Bey (İnönü) vasıtasıyla da bana bunu bildirmişlerdi…”

(Kazım Karabekir, Paşaların Hesaplaşması, Emre Yayınları, İstanbul 1993, s. 34’ten aktaran Cebeci, s. 36.)

Cebeci, Karabekir’den yaptığı bu alıntının ardından şunları söylüyor:

“Görüldüğü gibi Mustafa Kemal’in Hükümete Harbiye Nazırı olarak girme ya da istedikleri kişilerden oluşacak bir hükümet oluşturma gibi teşebbüsleri başarıyla neticelenmedi. Dolayısıyla Mustafa Kemal ve arkadaşları daha zorlayıcı ve köklü bir girişime başvurmayı düşündüler; İhtilalci bir komite kurarak padişah ve hükümet düşürülecekti. Mustafa Kemal’in Şişli’deki evinde yapmış oldukları bir toplantıda İsmail Canbulat Bey’in tereddüt ve çekincesini bildirmesi üzerine komite oluşturma fikrini pek de ileri bir aşamaya götüremediler.” (s. 36-37.)

Cebeci, bu sözlerinin ardından bir dipnotla açıklama yapıyor ve “Mustafa Kemal ihtilalci bir komite fikrinin ortaya çıkmasını hatıralarında şu şekilde bahsetmektedir” diyerek, yukarıda Atay’dan yaptığımız alıntıyı aktarıyor.

Ancak kaynak olarak Tansel’in yukarıda adı geçen kitabı ile İsmet Bozdağ’ın Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor adlı kitaını gösteriyor. Metin, Atay’ın ifadelerinin sadeleştirilmiş şekli.. Diğer bir fark, Atay’ın kitabında isim verilmezken burada İsmail Canbulat’ın adının açıklanmış olması.

*

Buraya kadar herşey iyi.. Fakat bundan sonrası tufan..

Çünkü Cebeci, yukarıdaki ifadelerinin akabinde, olayın şahitlerinden Rauf Orbay’ın konuyla ilgili ifadelerini aktarıyor.

Ve, Rauf Orbay’ın sözlerine baktığımızda, Selanikli’nin olayı yalan dolanlarla çarpıtmış olduğunu görüyoruz.

Ya da Rauf Orbay yalan söylüyor.

Sen hangisine inanıyorsun diye sorarsanız cevabım şu: Kesinlikle Selanikli yalan söylüyor.. Rauf Orbay Selanikli’ye göre katiyyen daha dürüst, şerefli ve namuslu bir adam..

(Kâzım Karabekir ile Selanikli’nin ihtilaf ettikleri mevzularda da aynı şekilde düşünüyorum.. Bence Selanikli tescilli yalancı.. Yalancılıkta müseccel marka.. “Hayır, Selanikli doğruyu söylüyor, Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi isimler yalan söylüyor” diyenlere de sözüm yok, memlekette fikir ve inanç hürriyeti var, isteyen istediği şekilde düşünebilir ve inanabilir.)

Evet, Cebeci sözlerini şöyle sürdürüyor:

Rauf Orbay ise Mustafa Kemal’in teklifiyle Tevfik Paşa hükümeti ve onun destekçisi Padişah’ı devirme kararı aldıklarını fakat İsmail Canbulat Bey’in itirazıyla bu işin sonlanmasını hatıralarında şu şekilde anlatmaktaydı:

“… Tevfik Paşa hükümetinin kırık düzen becerisizlikleri ile uğranılan zararların bir an evvel önüne geçilmek için bu hükümeti, hatta onu desteklemekte olan Padişah Vahdeddin’i bir yolunu bulup devirmekten başka çare kalmadığını ileri süren [Mustafa Kemal] Paşa’nın teklifiyle faaliyete geçmek kararını bile vermiştik ki, araya Kara Kemal beyin girişinden kuşkulanan İsmail Canbulat Bey’in itirazıyla bu iş o kadarla kalmıştı.

“İsmail Canbulat Bey’in itirazı şöyle olmuştu. Tevfik Paşa hükümetinin ve hatta padişahın nasıl değiştirilebileceği meselesini aramızda, konuştuğumuz günlerin birinde İsmail Canbulat Bey’le ben, Şişli’de Mustafa Kemal Paşa’nın evine gittiğimizde Paşa’yı, -o zamana kadar ilk defa evine geldiğini gördüğümüz- İttihat ve Terakki’nin meşhur İaşe Nazırı Kara Kemal Bey’le baş başa konuşur bulduk.

“Odaya gidip yanlarına yaklaştığımızda, konuşma konusunun: “Tevfik Paşa’yı, otomobilinin şoförünü değiştirip kaçırarak, İstanbul’da bir yerde saklamak...” olduğunu anlayınca, İsmail Canbulat Bey, birdenbire asabileşerek ters yüzü dönüp odadan sofaya çıktı. Ben de peşinden gittim.

“Yok birader, böyle komitacı işlerine gelemem, böyle şey olmaz, bu benim işim değil…” diye gittikçe sinirlenen Canbulat Bey’i teskin etmek hususundaki gayretlerime rağmen evden çıkıp gitti.

“Sonra Kara Kemal Bey de gitmişti. İsmail Canbulat Bey asabileşince hayret etmekte olan Mustafa Kemal Paşa’ya, vaziyeti anlattım.

“-Neden böyle oldu? Kara Kemal de nereden çıktı?” [dedim.]

“–Yok canım, dedi, ben komitacılık yapar mıyım, Kemal Bey’in ağzını arıyordum.” dedi.

“-Öyleyse haydi kalkın gidelim. Canbulat’a anlatın..” dedim.

“Canbulat’ın Osmanbey’deki evine gittik. Mustafa Kemal Paşa, Kemal Bey’in ağzını aradığını tekrar ile, işin içinde komitacılık olmadığı hususunda teminat verdi. Bu teşebbüs de bu kararla kaldı.” (s. 37-38.)

[Cebeci Orbay’ın hatıratına “a.g.e., s. 232” diyerek atıfta bulunuyor, fakat dalgınlığına gelmiş, kitabın adını diğer dipnotlarda ve bibliyografyada vermeyi unutmuş.. Söz konusu eser, Rauf Orbay’ın Cehennem Değirmeni -Siyasî Hatıralarım- adlı eserinin birinci cildi (İstanbul: Emre Y., 1993), sayfa numarası doğru.}

*

Görüldüğü gibi, Selanikli’nin anlattığı hikâye ile Rauf Orbay’ın konuyla ilgili açıklamaları tamamen farklı.

Rauf Orbay’ın sözlerinden, Selanikli’nin, bu arkadaşlarını, “Her ne pahasına olursa olsun hükümeti yıkmalı başka bir hükümet kurmalıyız, gerekirse bu hükümeti görevden almayan ve istifaya zorlamayan Vahideddin’i de tahttan indirmeliyiz” diyerek kışkırttığı anlaşılıyor.

Derdi bir şekilde hükümette koltuk kapıp bakan olmak.. Fakat arkadaşlarını “gaza getirmek” için “Siz de bakan olmalısınız, olacaksınız, buna layıksınız” diyor.

Arkadaşları da “He, hı” diyorlar, fakat bunun siyasî alavere dalavere ve entrikalarla, birtakım ittifaklar yoluyla Padişah ve hükümet üzerinde baskı kurulması suretiyle olacağını zannediyorlar.

Sonra bir gün bakıyorlar ki, o güne kadar Sarı Kemal’in evine gelmemiş olan Kara Kemal bunun evine damlamış ve başbaşa kanunsuz işler planlıyorlar.

Terör örgütü olarak faaliyet göstermeyi (o günkü tabirle komitacılık yapmayı) kafaya koymuşlar.

İşte buradan, Selanikli Sarı Kemal’in (Mustafa Atatürk’ün) birinci yalanı ortaya çıkıyor: İddiasının aksine ortada bir “ihtilalci komite” yok.. Böyle bir terör örgütü kurulmuş değil.

İkincisi, İsmail Canbulat’ın daha önce girmiş olduğu halde ihtilalci komiteden ayrılması diye birşey de mevzubahis değil.

Üçüncüsü, Fethi Okyar o gün orada değil.. Çünkü Rauf Orbay, Sarı Kemal ile Kara Kemal’in başbaşa konuştuklarını söylüyor.

Dolayısıyla Selanikli ile Fethi Okyar arasında bir “bakışarak konuşma” durumu yaşanmış değil.. Fethi Okyar piyasada yok.

Dördüncüsü, Selanikli’nin şu sözleri de baştan aşağı yalan:

“Başka bir gün bizim Şişli'deki evde toplantımız nihayet bulduktan sonra dört kişiden biri dedi ki: ‘Arkadaşlar, ben çok düşündüm. Namusumla söz veririm ki sırrınız gizli kalacaktır, fakat komitede çalışmaya devam etmeyeceğim.’ Hepimiz hayret içinde birbirimize baktık.”

Ortada bir toplantı yok ki nihayet bulsun..

İsmail Canbulat Sarı Kemal ile Kara Kemal’in dengesiz laflarından rahatsız olup çekip gitmiş.. Dolayısıyla yaptığı herhangi bir açıklama da, kalanların hayret içinde birbirlerine bakması da söz konusu değil. (Sonraki yıllarda Sarı Kemal'in adamları İzmir Suikasti girişiminin ardında olduğu iddiasıyla Kara Kemal'in peşine düşecekler, o da ellerine canlı düşmemek için intihar edecektir.)

Beşincisi, içlerinden birinin İsmail Canbulat’a "Bu ne demek, muvaffakiyetten emin mi değilsiniz?" diye sorması diye birşey de yok.

Altıncısı, Rauf Orbay İsmail Canbulat’ın değil Selanikli’nin tavrına hayret ediyor. “Neden böyle oldu? Kara Kemal de nereden çıktı?” diye hesap soruyor.

Yedincisi, İsmail Canbulat’ın sinirli bir şekilde çekip gitmesi ve Rauf Orbay’ın itirazından paniğe kapılan ve pabucun pahalı olduğunu gören Selanikli hemen tabiri caizse “kıvırıyor” ve “Yok canım,” diyor, “ben komitacılık yapar mıyım, Kemal Bey’in ağzını arıyordum”. ("Kıvırmacı" olduğunu, gerçek düşüncelerinin hilafına konuşarak arkadaşlarını aldattığını kendisinin  "Beyefendinin iştirak etmeyeceği bir teşebbüs makul de olmayabilir, onun için cemiyeti hemen feshetmeliyiz dedim" şeklindeki ifadesi de ortaya koyuyor.)

Buradan da anlaşılıyor ki ortada bir “ihtilalci komite” yok. O, Selanikli’nin hayalindeki mutlu tablo..

Bu komitacılığını İstanbul’da gerçekleştiremeyecek, İngilizler’in (İsmet İnönü’nün itiraf ettiği) desteği sayesinde ileride hayata geçirecek, TBMM’yi bir “ihtilalci komite” gibi Osmanlı Devleti’nin karşısına dikecektir.

Sekizincisi, Selanikli’nin "Beyefendinin iştirak etmeyeceği bir teşebbüs makul de olmayabilir. Onun için cemiyeti (ihtilalci komiteyi, terör örgütünü) hemen feshetmeliyiz" demesi de söz konusu değil.

Tam aksine, İsmail Canbulat’ın Osmanbey’deki evine gidiyorlar, Selanikli ona da, Rauf Orbay’a söylediği gibi, Kara Kemal’in ağzını aradığını ifade ediyor, işin içinde komitacılık olmadığı hususunda teminat veriyor. (Ağız aramak için olduğundan farklı görünerek yalan söylemek de bir başka karaktersizlik.. Komitacılık yapmazmış, fakat Kara Kemal'e öyle görünmüşmüş.. Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya'ya gerçek niyetlerini ve gizli gündemini açıklamışken bütün bir millete karşı takiyye yaptı, yalan söyledi.)

Dokuzuncusu, Selanikli’nin “Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti” şeklindeki sözleri de yalan.. İsmail Canbulat müsaade almadan çıkıp gitmiş durumda.

Onuncusu, Selanikli’nin “Kalanlar cemiyeti (ihtilalci terör örgütünü) tekrar kurmuş oldular” şeklindeki sözü de püsküllü yalan. (Fakat yalancı ve sahtekâr olduğunu böylece itiraf etmiş oluyor. Kendi beyanına göre, İsmail Canbulat'ı aldatıyor, ona yalan söylüyor, terör örgütünü feshetmiş gibi görünüyorlar, fakat aslında böyle bir fesih yok.. Selanikli'nin bütün hayatı yalan dolan, aldatma, döneklik, ikiyüzlülük, sahtekârlık ve takiyye üzerine kurulu.)

*

Evet, Selanikli büyük yalancı.. (Yeri gelmişken söyleyelim, "deccal", kelime anlamı itibariyle "çok yalancı" demektir.)

Bu kadar kolay “kıvıran”, yalan söyleyen bir adamın, İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile olan başbaşa gizli görüşmeleri hakkında doğru bilgi vermesi beklenebilir mi?!

İsmet İnönü, adamını çok iyi tanıyormuş:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki bu topraklarda Selanikli liderliğinde “yedi düvel”e (yedi devlet) karşı verilmiş bir istiklal/bağımsızlık mücadelesi yok.

Dört düvelin (İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya) desteğiyle Yunanistan’a karşı verilmiş bir mücadele var.

Selanikli’nin hedef aldığı ikinci devlet ise Osmanlı Devleti.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş serüveninin “İngiltere'nin izni, Lord Curzon'un kararı ve kavliyle, ve de dört düvelin yardımıyla iki düvele karşı verilmiş şanlı mücadele” olarak yeniden yazılması gerekiyor.

 


E-KİTAP: DİNLERARASI DİYALOGTAN İSLAM-DARWİNİZM DİYALOĞUNA

 

https://archive.org/details/dinlerarasi-diyalogtan-islam-darwinizm-diyaloguna./Dinleraras%C4%B1%20Diyalogtan%20%C4%B0slam-Darwinizm%20Diyalo%C4%9Funa.pdf



DİNLERARASI DİYALOGTAN

İSLAM-DARWİNİZM

DİYALOĞUNA


Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: DARWIN’E VE EVRİM TEORİSİNE DAİR

İLAHİYAT STAND-UP’ÇISI GÖRÜNÜRLÜK TUTKUNLARININ DARWIN VE EVRİM MERAKI 5

GELECEĞİN DEĞİL GEÇMİŞİN "BİLİM-KURGU"SU (TARİHSEL BİLİM-KURGU): EVRİM TEORİSİ 11

EVRİMCİ NEBBAŞLAR, VE "HAZRETİ FOSİL"Cİ YERLİ-MİLLİ DARWIN'LİK HEVESLİLERİNİN UYDURDUKLARI "AYET"LER 23

EVRİMCİ “MÜSLÜMAN”LARLA NASIL TANIŞTIM, NASIL TARTIŞTIM 37

EVRİM TEORİSİNE FARKLI BİR BAKIŞ 65

BİLİMSELLİK VE EVRİM TEORİSİ 78

PAUL ARON: “BİLEN KİMSE YOK.” DEVELİLİ DARWIN MUSTAFA: “BEN BİLİYORUM, EVLENDİLER” 86

İBN HALDUN’A EVRİMCİLİK İFTİRASI 91

EVRİMCİ ŞARLATANLIĞIN İBN HALDUN, FARABÎ VE İBN SİNA İSTİSMARI 97


İKİNCİ BÖLÜM: İSLAM İTİKADI VE EVRİM TEORİSİ

EVRİMCİ FASIKLARIN İDDİALARI İTİKADÎ MESELELERDE DELİL OLARAK ALINAMAZ 102

ET-TÂNEVÎ’NİN (TEHÂNEVÎ) EVRİMCİLİK KÜFRÜ HAKKINDAKİ SÖZLERİ 107

‘HAK DİNİ KUR’AN DİLİ’ TEFSİRİ HZ. ADEM ALEYHİSSELAM HAKKINDA NE DİYOR? 111

HZ. ADEM’İN DOĞRUDAN TOPRAKTAN YARATILDIĞINI KABUL ETMEMENİN İTİKADÎ HÜKMÜ 116

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DEVELİLİ CAHİL DARWIN’İ İRŞAD

İSLAM’IN HEM LUTHER’İ HEM DARWIN’İ OLMAK İSTEMEK 118

DİNLER ARASI DİYALOĞUN MODASI GEÇTİ, YENİ TREND İSLAM-DARWİNİZM DİYALOĞU 129

DEVELİLİ DARWIN’E USUL/YÖNTEM DERSİ 135

HARİCÎ KAFASIYLA DÜŞÜNEN BİR ‘AKIL’SIZ İLAHİYATÇI: MUSTAFA İSLAMOĞLU 140

ADEM ENFLASYONU VE DEVELİLİ DARWIN’İN (FARAZÎ) ATALARININ “CİNSEL HAYATİYET”İ 143

HZ. ADEM’İN SEÇİLMESİ (ISTIFA) MESELESİ 150

TOPRAKTAN MI, NUTFEDEN Mİ? 154

DEVELİLİ DARWIN MUSTAFA, HZ. ADEM’E NEDEN “ENSESTLİ” ATALAR ARIYOR? 162

VE DOMUZLARLA AYNI ATADAN TÜREMİŞ, ONLARIN KUZENİ, UZAK AKRABASI OLDUĞUNA İNANAN BİR “MEMELİ”: MUSTAFA İSLAMOĞLU 175

YERYÜZÜNDE KAN DÖKME MESELESİ 179

TEKAMÜL MÜ, TEREDDÎ VE TEDENNÎ Mİ?.. EVRİM Mİ, YOZLAŞMA MI? 183

EVRİM TEORİSİ “DEVELİLİ LUTHER” MUSTAFA TARAFINDAN NASIL VAFTİZ EDİLDİ? 191

MUSTAFA İSLAMOĞLU GİBİ AHLÂKEN YAHUDİLEŞMİŞLER KUR’AN’DAKİ AYETLERİN ANLAMINI, BATILI BAZI SÖZDE BİLİM ADAMLARI İSE KEVNÎ AYETLERİN ANLAMINI BOZUYORLAR 194

HZ. YUSUF VE KADINLAR (HZ. YUSUF İNSAN MI, BEŞER Mİ, MELEK Mİ?) 200

HZ. İSA’NIN BABASIZLIĞI, HZ. ADEM’İN VE HZ. HAVVA’NIN HEM ANASIZLIĞI HEM BABASIZLIĞI, VE EVRİM 207

*

ET-TÂNEVÎ’NİN (TEHÂNEVÎ) EVRİMCİLİK KÜFRÜ HAKKINDAKİ SÖZLERİ

 

Hz.Adem aleyhiselam’ın doğrudan topraktan yaratılmış olduğu nasslarla sabittir.

Söz konusu nasslardan ne anlaşılması gerektiği konusunda da icma teşekkül etmiştir.

Mustafa İslamoğlu gibiler çıkıp “Bin 400 senedir anlaşılmamış olan birşeyi biz anladık, biz keşfettik” diyerek Darwin adlı yahudinin uyduruk teorisini Müslümanlar’a yutturmaya çalıştıkları zaman, ins şeytanlarının hurafelerine iman etmekte olduklarını ortaya sermiş olurlar.

Bu şekilde bazı ayetleri inkâr ederek ya da manasını tahrif ederek “istikamet üzere” kalmak mümkün olsaydı, Yahudi ve Hristiyanlar’ın da cümleten hak yolda olduklarını söylemek mümkün olurdu. Çünkü onların sorunu da kimi ayetleri (özellikle de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i müjdeleyenleri) kafalarına göre yorumluyor olmalarından ibaret.. Vahyi (ellerindeki kitapları) kökten ve toptan reddetmiyorlar.

Evet, Hz. Adem’in doğrudan topraktan yaratılmış olduğunu inkâr eden kişileri ulema tekfir ediyor, onların küfre düştüklerini söylüyorlar. Mesela, merhum Said Ramazan el-Bûtî’ye göre, yaptıkları akıl dışı teville nassı inkâr etme durumuna düşmüş oldukları için kâfirdirler.

Bir taraftan da müslüman olduklarını iddia ediyorlarsa, o zaman da, merhum Eşref Ali et-Tânevî gibi alimlere göre, münafıktırlar.

*

Tanevî (1863-1943), el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla Arapça tercümesi yayınlanmış bir konferansında bu konuya değiniyor. Tercümesi Guraba Mecmuası’nın 15’nci sayısında yayınlanmış bulunuyor.

Sözleri şöyle:

Tabiatla Alâkalı Bazı Hâdiseler Hakkındadır.

Hiç şübhe yoktur ki pâk İslâm Şerîat’i kasden ve bizzât (asıl ve birinci hedef olarak) tabiat hâdiselerinden bahsetmez. …. Şu kadar var ki Şerîat’ın, esâs(maksad)a tâbi olarak ve asıl hedeflenmiş olanı tamamlamak için [Allahu Teala’nın varlığının ve birliğinin, tevhîdin, kuvvet ve kudretinin anlaşılması için] tabiat hâdiselerinin bazısını zikrettiği de olur. Bunların aslını öğrenmek bize vâcib de olmaz. Çünki Şerîat’in maksadlarından herhangi bir maksadın bunlarla alâkası yoktur.

Şu kadar vardır ki onlar, doğru sözlünün (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in) kelâmında [hadîslerinde] gelince onlara nasıl geldiyseler o şekilde i’tikâd etmek vâcib, aksine bir i’tikâd yâhud iddiâ da doğru sözlü olanın (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in) sözünü yalanlamak olur ve bu câiz olmaz. Aksine bu hakka uymayan inançları ve iddiâları yalanlamak bize vâcib olur.

Misâl olarak sana bunlardan bazısını zikredelim:

Onlardan birisi beşerin ilki (olan Adem aleyhisselâm)ın topraktan yaratılmış olmasıdır. Nasslar bunu açıkça ifâde etmiştir. Şu hâlde hayvanın derece derece, kademe kademe yükselmeleri ve nihâyet insan hâline gelmelerine hükmetmek -ki nitekim bu Darwin’in vehimlerinden birisidir- [İslam’a göre] kesinlikle bâtıldır. Çünki nass ([başka bir anlam verilerek tevil edilmesi mümkün olmayan] âyet ve hadîsler) bunun zıddını getirmiştir. Ortada ne Darwin’in yanında -ki o bu söylediklerini zann ve tahminle söylediğini açıkça ifâde etmektedir– ne de ona tâbi olanların katında buna ters düşen hiçbir aklî delîl yoktur.

Nitekim onu taklîd ederek bu teoriyi kabûl etmelerine dâir olan takrîrlerinden bu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Sahîh bir düşünmeyle derinden düşündüğümüz zaman önümüzde açığa çıkacaktır ki, onların Darwin’i taklîd etmeleri temelde ve tali husûsta sakattır.

Temeldeki eksikliğe gelince… Çünki o [Darwin], bu komik teoriye Allah sübhânehû ve teâlâ’nın varlığına îmân etmeyen dinsiz bir tabiatçı olması sebebiyle [önyargısıyla] hükmetmiştir [gerçeği bulma dürtüsüyle değil]. … Çünki varlıkların meydana gelmesi için tabiat illetini [yani etkenini, Yaratıcı yerine öne] çıkarmak ona lazımdı….

Tali husûsa gelince…. O [Darwin] ancak şöyle demektedir: Hayvanlardan birçok ferdler yükseldiler ve değişik şekillere girdiler. Nihâyet onlarda insan olma salâhiyeti ortaya çıktı. Böylece bu çok ferdler bir vakitte insan oluverdiler.

Lâkin Müslümanlar buna asla hükmedemezler. Çünki nasslarda, beşerin ilk kişisinin birçok değil, bir tane olduğu gelmiştir. O hâlde ona tali husûsta da muvâfık olmamaktadırlar [Yani İslam’ı evrim teorisine uydurmak isteyenler Darwin’in batıl iddiasını revize ediyor, birçok olanı bir tek haline getiriyorlar]. Şaşılacak bir noktadır ki, gözü ve basîreti olmayan çirkin cesaretlilerden biri şöyle diyebilmektedir: İlk insan hâline gelen maymuna -Allah teâlâ korusun- Âdem ismi verilmektedir.

(http://www.gurabamecmuasi.com/Dergi/phocadownload/15.Sayi/el_intibahatul_mufide.pdf)

Türkiye’de de bu zırvayı Mustafa İslamoğlu savunmuş, cismi bakımından insana benzeyen fakat ruhu bakımından hayvan olan o birçok fertten birinin seçilerek Hz. Adem yapıldığını iddia etmiştir.

Ve bu zırvayı ilk seslendirenin kendisi olduğunu da söylüyor.

Şayet bu konuda (Kur’an, İncil veya Tevrat’ta) bir ayet bulunsaydı, yine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadîsi mevcut olsaydı, veya (İsrailiyyat kabilinden de olsa) eski ümmetlerden rivayet edilen bir haberden söz edilebilseydi, bunu “ilk keşfeden”in kendisi olduğunu söyleyemeyecekti.

Bunun anlamı şu: Adamın vahiy kaynaklı herhangi bir delili yok.

Geriye sadece evrimcilerin iddiaları ve bunun hayal gücü kalıyor.

*

Ancak, Tânevî’nin sözleri, Mustafa İslamoğlu’ndan 100 sene önce aynı naneyi yemiş olan adamların başka yerlerde çıkmış olduğunu gösteriyor.

Yani zırvanın patenti kendisine ait değil, ondan önce davranıp saçmalamış mucitler mevcut.

Evet, merhum Tânevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Sen bu uyduruk sözdeki sapmışlığı, çirkinliği ve edebsizliği bir yana bırak.. O … Darwin’e de muvâfakat edememiştir. Böylece, ‘îmânla küfür arasında gidip gelenler olarak ne şunlara (mü’minlere), ne de bunlara (kâfirlere gidebildiler)’ âyetine tıpatıp uyan [yani münafık; dıştan mümin, içinden kâfir] kimseler olmuşlardır. …”

Velhasıl, Mustafa İslamoğlu gibiler münafıkça bir tavır sergiliyorlar..

Bu, gecikmiş ve mahcup Kemalistliklerinde de kendini gösteriyor..


KİMİ

 


TERÖRİST ATATÜRK'ÜN CİNAYET PLANLARI (İHANETİ SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'TEN DİNLEYELİM)

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 34


Önceki bölümlerde demiştik ki, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngiliz gazeteci Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifinin, (İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı (yaklaşık iki ay süren) “başbaşa gizli” görüşmeler sonucunda bir anlaşma ile neticelenmiş olduğu, olayların seyrinden ve ortaya çıkan nihaî tablodan anlaşılmaktadır.

Bir müzakere sürecinin ve anlaşma çabasının varlığını, bu “başbaşa gizli” görüşmelerin tekrarlanmış olması gösteriyor.

Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas’ın “fasılalı tarihlerde” gerçekleştiğini söylediği, Rauf Orbay’ın “iki üç kez” yapıldığını belirttiği, Selanikli’nin de Nutuk’unda “bir iki defa” diyerek geçiştirdiği bu görüşmelerin yapılmış olmasının nedeni, Selanikli’nin rahibin önünde günah çıkarmayı ya da onun tarafından takdis edilmeyi istemesi değildi.

*

Bu casus işi gizli saklı görüşmelerin bir anlaşmayla sonuçlanmış olduğunu, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un 27 Aralık 1919 tarihinde yeğeni Yarbay Rawlinson vasıtasıyla Kâzım Karabekir’e ilettiği mesajında “Türkler’le yapılacak bir barış antlaşmasında karşılarında muhatap olarak Osmanlı Devleti’ni ve hükümetini değil Selanikli Mustafa Kemal’i ya da onun temsilcisini görmek istediklerini” ifade etmiş olması ispatlıyor.

Soru şu: Ortada bir TBMM bile yokken, ve Selanikli müstafî bir eski asker olarak Anadolu’da Karabekir’in himayesinde “himmete muhtaç” Sarı Çizmeli Mustafa Ağa formatında gezerken, galip İngiltere’nin (“üzerinde Güneş batmayan” imparatorluğun) Dışişleri Bakanı’nın onu böyle “öpmüş” olması, öyle bir anlaşmanın yokluğunda mümkün olabilir miydi?!

Ve de böyle bir anlaşma olmasa, Selanikli Mustafa Atatürk, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya, Lord Curzon’un (o sıralarda kendi ülkesinde açıkladığı, bugün bizim de artık bildiğimiz) Türkiye’ye ilişkin plan ve tasarılarının birebir kopyası olan bir “gizli gündem” açıklayabilir, Osmanlı Devleti’ni yıkıp bir cumhuriyet kuracağını, millete Latin alfabesini ve Frenk şapkasını dayatacağını, tesettürü kaldıracağını, Padişah’ın tahtını başına yıkacağını müjdeleyebilir miydi?!

Dahası, böyle bir anlaşma mevcut olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde şunu söyleyebilir miydi:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yine, önceki bölümlerde demiştik ki, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) İstanbul’da geçirdiği altı ayın ilk iki ayında gerçekleşen bu casus işi görüşmelerin anlaşmayla sonuçlanması üzerine, 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal, köklü ve keskin değişiklikler yaşanmış olması gerekir.

Nitekim İngilizler, tam da o dönemde, artık karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek istedikleri için, Osmanlı Devleti’ne karşı oyalama siyaseti izlemeye başlamış bulunuyorlar. 

Barış antlaşmasını geciktirdikçe geciktiriyor, ipe un seriyorlar. 

Ve Curzon “altın vuruş”unu tam da Selanikli’nin Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde yapıyor, Türkiye’de (olmayacak dua kabilinden) bir Amerikan mandasının tesisi teklifini ortaya atarak, Selanikli’ye (Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempalarına açıkladığı) gizli gündemini (gizli anlaşmanın gündemini) gerçekleştirmesini sağlayacak adımlar atması için gereken zamanı kazandırıyor. 

İngilizler bir yandan da Yunan’ı Milne Hattı ile Ege’de durdurarak, Selanikli’nin (Yunan gailesini dert etmeden) sözde Osmanlı Devleti’ni kurtarmak, gerçekteyse yıkmak için TBMM’yi açmasını sağlıyorlar. 

İngiliz bu, sicimi de, anahtarı da sağlam, TBMM’nin temeli sağlam olsun, alternatifi ve rakibi bulunmasın diye İstanbul’daki Millet Meclisi’ni (Meclis-i Mebusan’ı) tam da TBMM’nin açılışından bir ay önce kapatıyorlar.

Evet, İngiliz-Selanikli anlaşması yolunda gitti, öyle ki Cumhuriyet’in ilanından sonra İngilizler Selanikli’yi meşhur Dizbağı Nişanı ile taltif etmeyi ifası zorunlu bir vecibe olarak gördüler. 

1936 yılında da İngiliz padişahı Edward, Türk padişahını ülkesinden kovan Selanikli’yi ziyaret ve başarılarından dolayı tebrik için koşa koşa İstanbul’a geldi.

Selanikli tebriği hak ediyordu, çünkü ev ödevlerinin hepsini üstün bir başarıyla yerine getirmişti.

*

Velhasıl, Selanikli’nin mütareke döneminde İstanbul’da geçirdiği ilk iki ayı, henüz İngilizler’le anlaşmaya varmamış olduğu için, hayatının sonraki döneminden farklılık gösteriyor.

Bu ilk iki ay, bir yandan İngilizler’le gizli görüşmeler yapar, ve o görüşme sonuçlarının Londra’daki karar alıcılar tarafından verilen son şeklini beklerken, diğer yandan, Osmanlı hükümetinde bir bakanlık kapmak için canhıraş bir mücadele veriyor.

Öyle ki, daha İstanbul’a gelir gelmez, ayağının tozuyla, yeni kurulacak olan Tevfik Paşa hükümetini engellemek, kendisinin de bakan olarak içinde bulunduğu başka bir hükümet kurulmasını sağlamak için Meclis-i Mebusan’da dolap çeviriyor. 

İstediği sonucu alamayınca da hemen ve derhal Sultan Vahideddin abisini devreye koymak, hedefine onu kullanarak varmak istiyor. 

Ancak Padişah, Selanikli’ye bir iki gün sonrası için randevu veriyor, cuma selamlığında görüşeceğini söylüyor.

Böylece Selanikli cuma namazı kılmak zorunda kalıyor. 

Fakat, uğradığı felaket sadece bu değil, yaptığı (bir saatlik) görüşmeye çok sayıda kişi şahit olduğu için, hem iki gün sonra Meclis-i Mebusan’ın Padişah tarafından feshedilmiş olması (Halide Edib ile Falih Rıfkı’nın da yazdığı gibi) Selanikli’nin telkin ve taleplerine bağlanıyor (Ki Meclis, Tevfik Paşa hükümetine güvenoyu vererek Selanikli’yi hayalkırıklığına uğratmış ve kızdırmıştır), hem de Selanikli, uluorta gerçekleştiği için, sonraki yıllarda bu görüşmeyi inkâr etme imkânından mahrum kalıyor. (Mesela, Kâzım Karabekir’in kendisine Şişli’deki evinde yaptığı ziyareti inkâr ediyor, şahit yok ya!) 

Ancak, Falih Rıfkı gibi borazanlarına, yıllar sonra, (sanki bir saat boyunca Padişah’la birbirlerinin yüzüne bakıp susmuşlarmış gibi) yaptığı görüşmeyle ilgili eksik ve yalan yanlış bilgiler vererek konuyu geçiştiriyor.

Kısacası, Selanikli bir taraftan Padişah Vahideddin ile al takke ver külah, diğer taraftan İngiliz baş ajanı Rahip Frew ile yağlı ballı, öbür taraftan da (önceki bölümlerde aktardığımız gibi) İtalyanlar’la sıkı fıkı.. Öyle ki, anasının Akaretler'deki evini aramak isteyen İtalyan askerlerinin başındaki subayın ondan özür dileyerek çekip gitmesi için, Selanikli’nin bu askerlere komuta eden İtalyan misyonuna telefon etmesi yetiyor.

Bunu Falih Rıfkı’ya merd-i Kıptîce övünerek anlatan da Selanikli’nin kendisi..

*

Evet, Selanikli’nin mütareke dönemi maceralarını, kendisinin has adamı Falih Rıfkı Atay’ın “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabından (haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999) okuyorduk.

Muhaliflerinin değil, kendisinin ağzından..

Kaldığımız yerden devam edelim.

Atay, Selanikli Mustafa Atatürk’ün şu sözlerini naklediyor:

"Bir gün Fethi (Okyar) Bey ve dört müşterek arkadaşımla birlikte, bir hayli münakaşadan sonra, ihtilalci bir komite kurmaya karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeye başladık: Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak gibi..

Başka bir gün bizim Şişli'deki evde toplantımız nihayet bulduktan sonra dört kişiden biri dedi ki: "Arkadaşlar, ben çok düşündüm. Namusumla söz veririm ki sırrınız gizli kalacaktır, fakat komitede çalışmaya devam etmeyeceğim." Hepimiz hayret içinde birbirimize baktık. İçimizden biri:

"- Bu ne demek, muvaffakiyetten emin mi değilsiniz?" diye sordu.

"- Hayır, bunu düşünmedim. Muvaffak olacaksınız. Fakat ihtilalciler muvaffak olsalar bile birçok tehlike karşısındadırlar. Bunu da kabul etmelidirler. İşte o zaman ben ve benim gibiler, sizin kararlarınızı tatbik etmek üzere iktidara gelecek ihtiyat namzetler (yedek adaylar) oluruz."

“Fethi Bey'le ben gözlerimizle konuştuk.

“Derhal dedim ki:

"- Beyefendinin iştirak etmeyeceği bir teşebbüs makul de olmayabilir. Onun için cemiyeti hemen feshetmeliyiz."

“Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti. Kalanlar cemiyeti tekrar kurmuş oldular.” (s. 128.)

Dikkat edilirse, o dört müşterek (ortak) arkadaşlarının kimler olduğunu saklıyor.

Ancak, o dört kişiden üçünün kimler olduğunu biliyoruz: Rauf Orbay, İsmail Canbulat, ve İttihat ve Terakki hükümetinin eski bakanlarından Kara Kemal.

*

Selanikli’nin bu laflarının ne kadarının doğru ne kadarının yalan, ne kadarının abartma ne kadarının çarpıtma olduğu konusu üzerinde duracağız, fakat önce, projektörü, kendi itirafları çerçevesinde ortaya çıkan tabloya çevirmek gerekiyor.

Evvela şunu söyleyelim: Selanikli, meramını anlatma bakımından pek mahir değil.. Yukarıdaki sözleri, çete (ya da terör örgütü) üyesi kişilerin sayısını anlaşılır ve net bir şekilde yansıtmıyor.

Lafa "Bir gün Fethi (Okyar) Bey ve dört müşterek (ortak) arkadaşımla birlikte…” diyerek başlamış.

Bu durumda, çetede kendisi ile Fethi Okyar dışında dört kişinin (Okyar’la kendisinin müşterek/ortak dört arkadaşının) bulunuyor olması gerekiyor.. Fakat başka şahitliklerden biliyoruz ki ortada dört kişi yok. (Bu konuya bir sonraki yazıda döneceğiz inşaallah.)

Her neyse.. Görüldüğü gibi Selanikli “İhtilalci bir komite kurmaya karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeye başladık” diyor.

Bu durumda, komite dediği şey, anayasal düzen ve yasalar açısından “çete” demek oluyor. (O dönemde bir “meşrutiyet anayasası” mevcuttu.) Anayasal düzeni isyan ve ihtilal yoluyla yıkma ve devleti ele geçirme amaçlı bir çete.

Bir başka adlandırmayla “organize suç örgütü”.

Fakat bunun bir terör boyutu da var.. İhtilalden söz ediliyor.. İhtilal terörsüz (korku ve dehşet yaratmaksızın, şiddete başvurmaksızın) gerçekleşmez.

Bir hırsızlık çetesi de organize suç örgütüdür ama teröre başvurmayabilir.

Bunların kurduğu kanunsuz örgüt ise, resmen terör örgütü.

Nitekim Selanikli Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak”tan söz ediyor.

Terörist Kemal, “hangi azimli hareketler”in hasretini çekiyor, o belli değil.

Dikkat edilirse “azimli hareketler”inin hedefinde ne İngilizler var, ne İtalyanlar, ne de Fransızlar..

Hedefte Padişah ve meşru hükümet var.

Hükümeti kurmuş olan, millî irade, yani Meclis-i Mebusan (milletvekilleri meclisi).

Tamam Tevfik Paşa’ya “Hükümeti kur” diyen Padişah da, hükümet, Padişah’ın kur demesiyle kurulmuyor, Meclis’ten güvenoyu alarak iş başına geçiyor.

Ve Selanikli terörist Atatürk, milletin meclisinin kurduğu, millî iradenin, millet hakimiyetinin eseri olan hükümeti yıkmak için çete (terör örgütü) kuruyor.

Bu kafadaki bir adamın perde arkasında İngilizler’le anlaşmış, ruhunu gâvurlara satmış olmasına şaşılmaz.

Böyle bir karakter(sizlik)den herşey beklenir.

*

O sırada siyasî vaziyet şöyle: İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’la bir mütareke (ateşkes) antlaşması yapılmış, işler o çerçevede yürüyor.

Ve böyle bir mütarekeyi isteyenlerin en başında gelen isim, bu terörist Kemal..

Tee Suriye’den Padişah’a telgraf gönderip “Aman da behemahal barış yap” diyen, “Ne istiklal ne ölüm, illa da barış da barış” diye feryad ü figan koparan o.

Ve mütareke antlaşmasına Osmanlı Devleti adına imza atan kişi de çetenin diğer üyesi Rauf Orbay.

O gün için algı operasyonu marifetiyle Padişah Vahideddin’e “vatana ihanet, İngiliz muhipliği” vs. palavralarıyla bir suçlamada bulunmak da mümkün değil.

O sırada İngiliz muhipliğinin bayraktarlığını Selanikli ile Fethi Okyar, çıkardıkları Minber gazetesinde yapmaktalar.. Selanikli, İngilizler’in karşısına geçmiş, tonlarca yağı beleşten yakıp ziyan ediyor.

Peki, Selanikli terörist ile arkadaşlarının dertleri ne, niçin ihtilal yapmak, isyan çıkarmak, millî iradeye savaş açmak, devlet başkanını değiştirmek, hükümeti yıkmak, anayasal düzeni ayaklar altına almak istiyorlar?

Bu soruya Selanikli için cevap vermek gerekirse, tek neden, Selanikli’nin hükümette bakan sıfatıyla yer alamamış, kişisel hırslarını tatmin edememiş olması.

Adam, (Madam Corinne’e söylediği gibi) büyük ihtirasları olan bir kıyamet alameti.. Hırs küpü..

Zaten İngilizler’le (İngiliz istihbaratının İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) kolayca anlaşmış olmasının nedeni de bu..

*

Falih Rıfkı’nın sözlerinin devamı, çete (terör örgütü) üyelerinin, bir hükümet değişikliğinin (Selanikli’nin bakan olma heves ve hırsına hizmet etme dışında) bir faydasının olmayacağının aslında farkında olduklarını gösteriyor:

Konuşmanın bu kısmında Mustafa Kemal, Fethi Bey'le eski münasebetlerinden bahsetti ve şu fıkrayı (söz öbeği) anlattı:

“- Fethi Bey İstanbul'da Dahiliye Nazırı (içişleri bakanı) olmadan önce Minber isminde bir gazete çıkardı, belki hatırlarsınız. Sahibi ve başmuharriri (başyazarı) o idi. Fikirlerimizi birlikte neşretmek üzere ben de kendisi ile ortak olmuştum. Gazetenin ne derece muvaffak (başarılı) olduğunu bilemem. Herhalde benim bu ilk ve son gazeteciliğim muvaffak olmamıştır.”

“Günler geldi, geçti. Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları şu kanaate vardılar ki Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktu. Nihayet [kendilerinin belirleyecekleri] yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı:

“- Bununla beraber bu temaslarımda devam ediyordum. İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu. Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….” (s. 128-129.)

Minber gazetesinin muvaffak (başarılı) olması meselesinden başlayalım..

Minber, muvaffak oldu, Selanikli’nin, ortak olduğu bu gazetede İngilizler’e bol keseden sunduğu “yağ”lar sonuç verdi, Selanikli İngilizler’in dikkatini çekmeyi ve teveccühlerine mazhar olmayı başardı.

Görüldüğü gibi, “Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten” söz ediliyor.

Yani Selanikli, kendi itirafına göre, bir çete (terör örgütü) kurmuş ve devlet başkanını öldürmeyi planlamış..

Kanlı planlar yapmış.. 

Cinayet işlemeye hazır bir cani, gözü dönmüş bir katil modunda.. 

(Sonradan, vampirlere bile esin kaynağı olabilecek boyutlardaki bu çılgınca ve akla ziyan kan dökme hevesini önce Anadolu’da, Osmanlı Devleti’ne sadık ve muti kalmaya devam eden millete karşı sergileyecek, kana susamışlığını bir nebze teskin edecektir. Ardından da, gelecekte Atatürk ilke ve inkılapları olarak adlandırılacak olan Curzon ilke ve inkılapları çerçevesinde kan akıtmaya devam edecek, kana kana kan dökerek kana doyacaktır.. İlerleyen yıllarda “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” diye marşlar söylemiş olmaları sebepsiz değil.. Bu cumhuriyeti sudan ucuz bol kan ve İngiliz’in millete pahalıya patlayan ithal çağdaş uygarlık irfanıyla kurdular.. Selanikli’nin başbaşa gizli görüşmelerinde ajan rahip Frew’dan bol bol feyz aldığı, irfanından doya doya, kana kana yararlandığı kesin.)

Evet, Selanikli Padişah’ı öldürmeyi kafaya koymuştu..

Bunu söyleyen Kadir Mısıroğlu değil.. Bunu Selanikli’nin kendisi söylemiş, has borazanı Falih Rıfkı da yazmış.

Peki Padişah’ı niçin öldürmek istiyor?.. Sebep?..

Sebep, Padişah’ın kendisini ve arkadaşlarını bakan yapmak için Meclis’e müdahale etmemiş, millî iradeyi hiçe saymamış olması..

Dolayısıyla ölümü alnının akıyla hak ediyor.

Millet Meclisi’nden güvenoyu alan hükümet de bir ihtilal ve isyan ile yıkılmayı hak ediyor.. Çünkü, Selanikli ile arkadaşlarının doğuştan gelen hakları olan makamları millet adına gasbetmişler.

Mağdur ve mazlum, hakkı çiğnenip gasbedilmiş Selanikli, bunun için çete (silahlı organize suç örgütü, terör örgütü) kurmasın, cinayet planları yapmasın da ne yapsın?! Buna can mı dayanır, hangi yürek buna razı olur?!

Anlaşılıyor ki Selanikli, teröristin Selanikli, asrî ve aynı zamanda adı Mustafa Kemal Atatürk olanını seviyor.

*

Evet, Selanikli, düdüğü (ya da borazanı) Falih Rıfkı vasıtasıyla millete güzel masal anlatmış.

Devamı şöyle:

Bir varmış bir yokmuş, günler gelmiş geçmiş, nasıl olmuşsa Selanikli’nin kafasındaki vahşi planlar günlerin yaprak dökümüyle törpülenmiş, şunu anlamaya başlamış: “Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktur.”

Selanikli ile arkadaşlarının pas tutmuş beyinleri nihayet “düşman süngü”lerinin farkına varmış, şunu demeye başlamışlar: “Nihayet (sonuçta) yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı.

Yani değişen birşey olmayacaktı.. Sadece padişahın adı değişecekti, Vahdettin değil de mesela Bahattin olacaktı.

Selanikli’nin “uyanış” ve “uslanış” olayı, kafasındaki bu muazzam ve muhteşem dönüşümün ardındaki etken bu kadar basit olabilir mi peki?

İnsanlardaki radikal ve olağanüstü keskinlikteki değişim ve dönüşümler, haricî etkenler bir tarafa bırakılıp “günler gelmiş geçmiş” formülü ekseninde salt üç beş günün geçmiş olmasıyla izah edilebilir mi?

Kazın ayağı öyle olmadığı gibi “hayatın olağan akışı” da böyle değil..

Selanikli bu anlattıklarıyla resmen bizimle kafa buluyor.. Dalgasını geçiyor.

Fikir değiştirmesinin nedeni aslında (ajan Frew vasıtasıyla) İngilizler’le anlaşmış olması.

İngilizler ona şunu dediler: 

Hasis politikacılık menfaatlerinin peşinde koşmayı bırak, büyük düşün, Anadolu’ya git ‘vatan kurtaran kahraman’ ol, Osmanlı’yı yık, enkazı üzerinde yeni bir devlet kur, her köşe başına bir heykelini diktir. Biz sana gereken desteği verecek, zemini hazırlayacak, müttefiklerimizi de bunu kabule mecbur edeceğiz.. Buna karar verdik. Senden tek istediğimiz, Curzon’un gelecekle ilgili planlarını hayata geçirmen, Curzon ilke ve inkılaplarını Türkiye’ye hakim kılman.. Üstelik, bu projenin patentini de sana beleşten hibe edeceğiz, görünüşte herşeyi sen kendin yapmış olacaksın.” 

*

İngilizler (Dışişleri Bakanı Lord Curzon) Selanikli'ye ”kıyak” geçip bir “ballı ihale” verdi.. Minber gazetesinde yakıp döktüğü yağlar boşa gitmedi.

Bir “tertip” (komplo, gizli plan) ile Anadolu’ya gidecek ve Osmanlı Devleti’ni yıkmak, yeni bir devlet kurmak için çalışacaktı.

Söz konusu tertibi İngilizler sonraki aylarda hazırladılar. Doğu Karadeniz’i karıştırdılar ve Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye bir görevli göndermesini istediler.. Bir yandan da devlet ileri gelenlerini toplayıp Malta’ya sürerek Selanikli’yi alternatifsiz hale getiriyorlardı.

Ne diyor Selanikli:

Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!”

Kendi kendine karar vermişmiş..

Hayır, İngilizler’le birlikte bu kararı verdi.. Daha doğrusu, bu kararı ona İngilizler verdirdi.

İngilizler’in hazırladığı yol haritası çerçevesinde Anadolu’da bir müddet Sarı Çizmeli Mustafa Ağa havalarında kahramanlık ve vatanseverlik nutukları attı, Halife-Padişah’ı ve devleti kurtarma edebiyatı yaptı, sonra TBMM’yi teşkil etmesinin ardından yavaş yavaş felaketi millete haber verdi: Osmanlı Devleti yıkılacak, hilafetin ocağına incir dikilecek, memleket kendisinin heykelleriyle donatılacaktı.

Selanikli bir de şunu diyor:

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….”

İçinde çok dikkatle gizlediği kesin..

O kadar dikkatle gizledi ki, sırrın tamamını hiçbir zaman kimseye söylemedi.

Ancak, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi firaset ve basiret sahipleri sırrın farkındaydılar.

Sırra vakıf olan başkaları da vardı elbette.. Biri, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü.. 

İnönü, 1973 yılında sırrı, sıradan ve basit birşeyden söz ediyormuş gibi açıkladı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Burada, dikkat celbeden dört önemli nokta var.

Birincisi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Samsun’a gitmesi, sonra (Anadolu’da bir millet meclisi kurma yönünde çalışmak için bahane üretmek üzere) resmî görevinden istifa etmesi (kendi tabiriyle “isimsiz” hale gelmesi), olayların gelişim seyri içinde kendiliğinden (spontane) ortaya çıkan durumlar değil.

Yani Selanikli, olayların akışı içinde ortaya çıkan tabloya göre yeni kararlar alıyor değil.

Dediğine göre, şartlardan bağımsız olarak kafasında bir plan yapmış, şartların bu plana hizmet edecek şekilde olgunlaşmasını bekliyor.. 

Ayrıca, “tertip” (komplo, gizli plan ve operasyon) peşinde.

Normalde bir mütareke (ateşkes) antlaşması yapılmışken ve de ardından bir barış antlaşması yapılması bekleniyorken, Selanikli böylesi bir barışın (yeni düzenin) kurulmayacağından, kendisinin Anadolu’ya gidip dümenler çevirmesinin mümkün olacağından nasıl bu kadar emin olabiliyor?

İngilizler ona bu yönde güvence vermeden bundan emin olabilir miydi?!

Hükümette bakan olmak için Padişah’ı öldürmeyi, ihtilal yapıp hükümeti devirmeyi tasarlayan, bunun için çete (terör örgütü, komite) kuran “hırs küpü” adamın başına taş düşmüş gibi birden bire “gelecekteki mevhum, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz” hayaller için akıllı uslu, sabırlı, sessiz sakin, “sır küpü” bir adam haline gelmesi, “hayatın olağan akışı” çerçevesinde neye karşılık gelir?

Böyle hırs küpü, çılgın planlar yapan, dengesiz denilebilecek kararlar alabilen maceraperest bir adam nasıl birden bire sır küpü durmuş oturmuş hale gelebiliyor?

Bu mucizenin ardındaki sır nedir?

Cevap açık: İngiliz “üst akıl”ı bunu Kasım 1918 - Ocak 1919 arasında “hızlı eğitim”e tabi tutup gelecekteki görevleri için hazırlamış durumda.

İngiliz siyaseti (hele de yaşlı kurt Lord Curzon) yaş tahtaya basmaz, İsmet İnönü’nün söylediği gibi Selanikli’nin İstiklâl mücadelesinin başarılı olması yönünde karar vermiş ve müttefiklerini de bunu kabule mecbur etmiş”se, Selanikli’den sağlam söz almış, onun kendi kafasından icatlar çıkarmayıp verilen yol haritasına göre yürüyeceğinden emin olmuş olmalıdır.

*

Gelelim calib-i dikkat olan ikinci noktaya..

Hükümeti devirip yeni bir hükümet kurmak için çete (terör örgütü) kuran Selanikli, bu çabalarından hiçbir sonuç alamadığı halde, ortada daha hiçbir şey yokken, “basit bir tertip”le gelecekteki hedeflerine kolayca yürüyebileceğinden, şartların da buna hizmet edeceğinden nasıl emin olabiliyor?

Nasrettin Hoca’nın yol kenarına çalı ekmesi, oradan geçen koyun sürülerinin yünlerinin bu çalılara dolanıp birikmesi, sonra bunları toplayıp eğirip ip yapması, ardından bu iplerle birşeyler dokuyup satması ve kazandığı servetle borcunu ödemesinden daha tuhaf bir hikâye..

Görüldüğü gibi, Selanikli Nasrettin Kemal, has adamı Falih Rıfkı’ya iyi masal anlatmış..

Ve bu millet de, Nasrettin Hoca’nın alacaklısı gibi, onun bu masallarını maalesef, Hoca’nın “peşin parayı görünce gevrek gevrek gülen” alacaklısı gibi dinledi.

Kimisi inandı, kimisi inanmış gibi yapmayı çıkarına uygun buldu.

*

Calib-i dikkat üçüncü nokta ise şu:

Padişah’ı öldürmek suretiyle devleti ele geçirmek, hükümeti devirerek ihtilal yoluyla yeni bir hükümet kurmak ve bakan olmak için gözünü karartan, akıl dışı ve canice planlar yapan, bunun için çete (silahlı terör örgütü) kuran Selanikli, nasıl oluyor da Anadolu’da bir millî mücadele başlatmak gibi (Kâzım Karabekir’in her yerde herkese söylediği) yüce, saygın ve makul bir düşünceyi hiç kimseye açmıyor, bir “sır” olarak saklıyor?

Böyle birşey, saklanacak bir sır mıdır?!

İşte olaydaki bu “sırriyet”, Selanikli’nin, başka bir “çete”nin (İngiliz’in güdümündeki bir çetenin) bir parçası haline gelmiş olduğunun karîne türünden delilidir.

Sır, çete üyelerince biliniyor.. En başta da Lord Curzon ve ajan Frew tarafından.. Fakat, Selanikli’nin bu sırrı başkalarına açması yasak..

Sır saklıyor olmasının nedeni bu..

Şayet bütün bunlar kendi aklının ürünü olsa, sır olarak saklamaz, istişare, müşavere, danışma, fikir teatisi, görüş alışverişi, niyet yoklama kabilinden başkalarıyla bu meseleler üzerinde konuşur.

Konuşmuyor.

Sırrını İngilizler’le paylaşıyor.

Haa bir de Erzurum Kongresi gecelerinden birinde sırrını kısmen Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açmış..

Ancak, sırrın tamamını onlara da söylememiş.. İngilizler’le anlaşmış olduğunu saklamış.. 

(Fakat nasılsa İsmet İnönü bunu anlamış. Zeki adam.)

*

Gelelim calib-i dikkat dördüncü noktaya..

Görüldüğü gibi, Selanikli (iddiasına göre) kafasında bazı kararlar almış fakat bunları sır olarak saklıyor.

Bu arada insanlarla temas kurmaya da devam ediyor. Onlar hakkındaki kanaati şu:

İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu.”

Temas kurduğu kişilerden bazıları vatansevermiş, fakat fikir ve tedbir kabiliyetleri yokmuş.

Bazıları da vatansever değilmiş, hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka birşey düşünmüyorlarmış. (İktidar uğruna terör çetesi kurup cinayet planları yaptığına göre Selanikli’nin kendisi tam da bu kategoride değerlendirilmelidir.)

İmdi, sen vatanseversen, ve de sende fikir ve tedbir kabiliyeti varsa, bu fikir ve tedbirler konusunda cimrilik ve hasislik yapmaman, fikirlerini insanlarla paylaşman, onları sır olarak kendine saklamaman gerekir.

Bu hasis hesaplar kahramanının gerçekten vatanseverse, o günkü şartlarda şunu düşünmesi gerekirdi:

“İngilizler kimi bulurlarsa tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar. Olabilir ki beni de tutuklar ve Malta’ya gönderirler. Hatta zehirleyip öldürebilirler. O halde, vatanın selameti için kafamda ürettiğim çözümleri ve bulduğum çareleri vatansever arkadaşlarımla paylaşmalı, bu fikirlerin olabildiğince çok insan tarafından bilinmesini sağlamalıyım.. Vatanın selameti için yapılması gerekenleri ben yapma imkânı bulamasam bile ürettiğim fikirlerden başka birileri, fırsat çıktığında yararlanabilir.”

Hayır, hasis ve cimri hesaplar içindeki kahramanımız böyle düşünmüyor, memleketin selameti için bulduğu parlak fikirleri, sihirli formülleri, eşsiz tedbirleri “Benden sonrası tufan” kabilinden kendisine saklıyor.

Gerçekten vatansever bir adam, kafasındaki planlar vatanın selameti içinse, kendi şahsı bakımından önem taşımıyorsa, mevzubahis olan vatansa, bunları sır olarak saklayabilir mi?

Fakat, işin içinde “sır olarak saklanması” gereken bir bozukluk ya da ihanet varsa, iş değişir tabiî.. 

O zaman olay “sır” halini alır.

*

Selanikli’nin Atay’dan yaptığımız ilk iktibasta yer alan yalan dolan ve çarpıtmalarına bir sonraki yazıda değinelim inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."