Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
"VALİLİK KALMADI, CUMHURBAŞKANLIĞI VERELİM"
UĞUR
MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 31
Bundan
önceki iki bölümde yer alan bilgiler ışığında şunları söylemek mümkün:
Selanikli
Mustafa Atatürk’ün İngiliz gazeteci Price vasıtasıyla İngilizler’e
ilettiği işbirliği teklifinin, (İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi gibi
görünerek kendisini kamufle eden) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat
Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı (yaklaşık
iki ay süren) “başbaşa gizli” görüşmeler sonucunda bir anlaşma ile neticelenmiş
olduğu anlaşılıyor.
Selanikli’nin
yaveri Cevat Abbas’ın “fasılalı tarihlerde” gerçekleştiğini söylediği, Rauf
Orbay’ın “iki üç kez” yapıldığını belirttiği, Selanikli’nin de Nutuk’unda
“bir iki defa” diyerek geçiştirdiği bu görüşmelerin tekrarlanmış olması, bir müzakere
sürecinin ve anlaşma çabasının varlığını gösteriyor.
Böyle
bir anlaşmanın varlığını kabul etmememiz durumunda, İngiltere
Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un 27 Aralık 1919 tarihinde yeğeni Yarbay
Rawlinson vasıtasıyla Kâzım Karabekir’e ilettiği mesajında
“Türkler’le yapılacak bir barış antlaşmasında karşılarında muhatap olarak Osmanlı
Devleti’ni ve hükümetini değil Selanikli Mustafa Kemal’i ya da onun
temsilcisini görmek istediklerini” ifade etmiş olması anlaşılır birşey olmaktan
çıkar.
Ortada
bir TBMM bile yokken, ve Selanikli müstafî bir asker olarak Anadolu’da Karabekir’in
himayesinde “himmete muhtaç” Sarı Çizmeli Mustafa Ağa formatında gezerken galip
İngiltere’nin Dışişleri Bakanı’nın onu böyle “öpmüş” olması, öyle bir
anlaşmanın yokluğunda bütün anlamını yitirir.
Hiçbir
devlet, anlaşmadığı sıradan bir adam için böyle bir adım atmaz.
*
Ayrıca,
Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar
Müfit ile Süreyya’ya açıkladığı “gizli gündem”i ile, Lord
Curzon’un (o sıralarda kendi ülkesinde açıkladığı, bugün bizim de
bildiğimiz) Türkiye’ye ilişkin plan ve tasarılarının örtüşüyor olması da, böylesi
bir mutabakatın yokluğu durumunda anlaşılması imkânsız bir tuhaflık haline
gelir.
Dahası,
böylesi bir anlaşmanın mevcut olmaması halinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci
cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü’nün
şu açıklaması da havada kalır:
"İstiklal
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
*
Yine,
önceki iki bölümde şunu da belirtmiştik:
Anlaşmayla
biten o iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak ayı sonlarına
doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında,
bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal değişiklikler yaşanmış
olmalıdır.
Evet,
yaşananlara baktığımızda söz konusu radikal değişiklikleri tam tekmil görebiliyoruz.
İngilizler,
tam da o dönemde, artık karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek
istedikleri için, Osmanlı Devleti’ne karşı oyalama siyaseti izlemeye
başlıyor, barış antlaşmasını geciktirdikçe geciktiriyor, ipe un seriyorlar.
Curzon’un tam da Selanikli’nin
Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde Türkiye’de (olmayacak dua kabilinden)
bir Amerikan mandasının tesisi teklifini ortaya atmasının, Selanikli’ye
zaman kazandırma amacına matuf bir oyalama hamlesi olduğu gün gibi ortada..
*
Samsun’a
çıkışı izleyen bir yıllık dönemde Selanikli’nin düşmana attığı tek bir kurşun,
tek bir mermi yok..
Evet,
tek bir kurşun, tek bir mermi..
(İngilizler’in
sözünü dinlemeyen Alman yanlısı Kral Konstantin Yunanistan’da başa geçip
Venizelos’u devre dışı bırakmasa İngilizler’in araya girmesi sayesinde Selanikli
tek bir kurşun bile atmadan “İstiklal mücadelesi”ni kazanmış olacaktı, fakat
kaderinde “Kayseri’ye kaçma planları yapma, TBMM tarafından zorla
cepheye gönderilme” de varmış.)
O
süreçte sadece nutuk atıyor ve yeni bir hükümet (ve dolayısıyla Curzon’un
planları doğrultusunda yeni bir devlet) kurmak için Anadolu’da (İstanbul’da
Meclis-i Mebusan varken) ikinci bir millet meclisi kurmaya uğraşıyor..
Cepheye
gidip savaşmada gözü yok..
Samsun’a
çıkışıyla TBMM’nin açılışı arasındaki süre 11 ay..
Yaklaşık
bir yıl..
Sadece
nutuk atılarak geçirilmiş bir sene..
*
Bunun
ardından dert edilen ilk konu da, Misak-ı Millî sınırları dahilindeki vatan
topraklarının korunması ya da kurtarılması için nereye ne kadar asker
sevkedileceği değil..
Bir Hıyanet-i
Vataniye Kanunu çıkarılıyor ve TBMM’nin otoritesini kabul etmeyip Osmanlı
Devleti’ne sadakatini devam ettirenlerin vatan haini sayılıp (idam da
dahil olmak üzere) ağır cezalara çarptırılacakları ilan ediliyor..
Bunun
için (hukukçulukla hiç alâkası bulunmayan cellat pozisyonundaki “sahibinin
sesi” tetikçilerden mürekkep) istiklal mahkemeleri kuruluyor.
Vatanın
(İngiliz’in “Milne Hattı” ile durdurduğu Yunan’dan değil) Osmanlı
Devleti’nden kurtarılması için çatık kaş, şiddet ve celâlle harekete
geçiliyor.
Millete
karşı bir
hışımla milli mücadele başlatılıyor.
Selanikli’nin
arkasındaki “milli” destek, İnönü’nün dile getirdiği gibi, gayet büyük:
*
Bir
önceki bölümde belirttiğimiz gibi, o iki aylık görüşüp anlaşma döneminden sonra
İngilizler’in ilk hamlesi geliyor.
30
Ocak 1919’da, (Selanikli’nin
Fethi Okyar ve İsmail Canbolat gibi arkadaşlarının da aralarında bulunduğu) 35
Osmanlı ileri geleni tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’nde hapsediliyor
Semih Yalçın’ın ifadesiyle “Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün
arkadaşları İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine
dokunulmaması” mucizesi yaşanıyor. [E.
Semih Yalçın, “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki
Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF
Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt: 17, Sayı:
18, 1995, s. 184.]
Bir çiçekle yaz, bir mucizeyle de “vatan kurtaran kahramanlık” gelmeyeceği
için daha sonra bir başka mucize daha yaşanacak, İngilizler Selanikli’nin (görünüşte)
Dokuzuncu Ordu müfettişi (gerçekte Anadolu genel valisi) olarak
Samsun’a gitmesine engel çıkarmayacak, dakikasında vize vereceklerdir.
*
Evet, hem İngilizler’in politikası, hem de Selanikli’nin hareket tarzı
açısından 30 Ocak 1919’u milat olarak kabul edebiliriz.
Semih Yalçın’nın dediğine göre,
bu tarihte yaşanan tutuklama olayı, “Mustafa Kemal'in siyasî faaliyetlerinin
sonu, fikrî faaliyetlerinin başlangıcı olmuştur”. (A.g.m., s. 196-197.)
Siyasî faaliyetlerden kasıt, Selanikli’nin o güne kadar Osmanlı
hükümetinde bir bakanlık koltuğu kapmak için çevirdiği dolaplar, entrikalar,
kulis maratonu..
Fikrî faaliyetlerden kasıt ise, artık bu bakanlık hulyası
defterini kapatıp “vatan kurtaran kahraman” olma hayallerinin engin okyanusuna
yelken açması..
İngilizler buna karar verdikleri ve diğer
müttefikleri de bunu kabule mecbur etme vaadinde
bulundukları için Selanikli’nin “fikrî faaliyetleri” tam gaz yol almaktadır.
*
İngilizler oyunu şöyle kurmuşlardı:
Selanikli vatanı kurtarmak için mücadele eden bir kahraman olarak
gösterilecek, Osmanlı padişahı ise, İngilizler’in güdümüne girmiş bir vatan
haini olarak lanse edilecekti.
İzlenecek “İngiliz siyaseti”ni,
(önceki bölümlerde dile getirdiğimiz gibi) İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord
Curzon, netameli konulara “doğrudan müdahale etmeme, dokunmama,
görünürde onlarla ilgili hiçbir adım atmama” olarak belirlemiş bulunuyordu.
İstanbul, Türkler’de kalsa bile (imparatorluk “hava”sı verdiği
için) bir daha asla başkentleri olmayacaktı.
Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) yok edilecek, yerine eski çağların Lidya ve Frigya’sı gibi
iddiasız bir Anadolu devleti kurulacaktı.
Türkler’in İslam dünyasındaki itibar
ve saygınlığının, liderlik konumunun yerle bir edilmesi için ellerinden hilafet
kurumu, halifelik pozisyonu alınacaktı.
Kemal Ohri’nin dönemin cumhurbaşkanı İnönü’ye yazdığı mektupta
dile getirdiği gibi yeni devlet Curzon ilke ve inkılapları marifetiyle hafızasız
ve tarihsiz hale getirilecek, dinî eğitim ve öğretim kurumları
kapatılacak, İslam öğretilmeyecek, dinî hayatın kalan son kırıntıları da reforma
tabi tutulacaktı.
*
Fakat en önemlisi, bütün bunlar psikolojik
savaş strateji ve taktikleri çerçevesinde yapılacak, çağdaş uygarlıkçı
illüzyonlar algı operasyonları ile Türkiye insanına kendi yerli-milli marifetiymiş
gibi “yutturulacaktı”.
Lord Curzon’un tabiriyle hiçbir şey “doğrudan
müdahale” ile yapılmayacak, Türkler’in Hristiyan Batı’nın zulmü ile perişan
edilmiş, mağdur ve mazlum hale getirilmiş, dinini yaşayamaz, kültürünü
yaşatamaz esirler durumuna düşürülmüş, maneviyat elbisesinden soyulup
anadan üryan çıplak sefil köleler haline getirilmiş oldukları izlenimi
verilmeyecekti.
Herşey Türk’ün kendi eliyle
yapılmış gibi gösterilecek, böylece “manen intihar eden, kendi manevî şahsiyetini
katleden şu çılgın Türkler” imajı İslam dünyasına pompalanacaktı.
Selanikli’ye verilen ihale buydu..
*
Karşılığında ise ona, onun başlangıçta
istediği “İngiliz valiliği” değil, “yeni Türkiye”nin
cumhurbaşkanlığı makamı sunuluyordu.
Hem de “kurucu” cumhurbaşkanlığı…
Böylece adı tarihe altın harflerle
yazılacak, tarih kitaplarında ismi, “devlet kurmuş büyük kahraman”
olarak geçebilecekti.
Selanikli bir göz istemiş, İngilizler
dört göz sunmuştu.
İngilizler’in yaptıkları fedakârlık da
(Türkiye insanı açısından değilse de, Selanikli açısından) çok büyüktü, bu
“danışıklı dövüş”te Selanikli tarafından birazcık hırpalanmış, dayak yemiş,
azar işitmiş gibi görünmeye razı olmuşlardı..
Selanikli'nin sözde yenip mağlup ettiği yedi düvel (yedi devlet) arasında kendi isimlerinin de geçmesine göz yumdular. (Bazı filmlerde yönetmen de oyuncu olarak rol alabilir ve rol icabı başrol oyuncusundan güya dayak yiyebilir.)
Karşılığında ise İngilizler, Selanikli’nin
eline tutuşturdukları yol haritasındaki (Ayasofya’nın müze yapılması da
dahil) bütün hedeflerine ulaşmışlardı..
Misak-ı Millî sınırları içindeki Musul
ve Kerkük de (petrolünden dolayı) İngiliz’e kalmıştı.
Böylece İngiliz, sürüp ektiği tarladan
hasat kaldırmış oluyordu, ve bunu alnının teriyle hak etmişti, çünkü İnönü’nün
açıkladığı gibi, çok emek sarfetmiş, büyük risk almıştı:
"İstiklal
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
İngilizler de, Selanikli de, Samsun’a
çıkış öncesinde İstanbul’da yaptıkları anlaşmaya sadık kaldılar..
Özellikle Selanikli olağanüstü
performans sergiledi, ve bu yüzden İngilizler, bir zaman sonra Selanikli’ye,
bahşiş kabilinden Montrö Antlaşması’nı lutfettiler.
*
Evet, Selanikli’nin İstanbul’daki (Mondros
Mütarekesi’nin ardından 13 Kasım 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında gerçekleşen)
altı aylık ikâmetinin (0cak 1919 sonuna kadarki) ilk iki buçuk aylık dönemi ile
sonraki üç buçuk aylık döneminin farklılık gösteriyor olması tesadüf değil..
Farklılık, İngiliz Gizli Servisi’nin
(İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul Şefi Rahip Frew ile yapılan
görüşmeler neticesinde varılan bir anlaşmanın ürünü..
Böylece Selanikli Şubat 1919’dan
itibaren fikrî faaliyet moduna geçiyor, bir millî mücadele (ulusal direniş)
teorisyeni haline geliyor, ve azimli bir vatansever olarak akıllar fikirler
üretmeye başlıyor.
Öncesinde ise, (önceki bölümde örneklerini
sıraladığımız gibi) her fırsatta İngilizler’e yağ çeken, gazetelere bu
yönde demeçler veren bir “işbirlikçi” pozisyonunda..
Bu arada, Osmanlı hükümetinden bir bakanlık
koltuğu kapmak için kırk takla atmaktan da geri kalmıyor.
Gelecek yazıda inşaallah attığı bu
taklalar üzerinde duralım.
KİMSE MAHREM OLMADI HİÇ RÂZINA (YÜREK SIRRINA)
Ey garib bülbül diyârın kândedir
Bir haber ver gülizârın kândedir
Sen bu ilde kimseye yâr olmadın
Var senin elbette yârin kândedir
Arttı günden güne feryâdın senin
Âh u efgân oldu mutâdın senin
Aşk içinde kimdir üstâdın senin
Bu senin sabr u karârın kândedir
Bir enîsin yok, aceb hasrettesin
Rahatı terk eyledin mihnettesin
Gece gündüz bilmeyüp hayrettesin
Yâ senin leyl ü nehârın kândedir
Ne göründü güle karşı gözüne
Ne büründü baktığınca özüne
Kimse mahrem olmadı hiç râzına
Bilmediler şeh‐süvârın kândedir
Gökte uçarken seni indirdiler
Çâr anasır bendlerine urdular
Nûr iken adın Niyâzî dediler
Şol ezelki itibârın kândedir
AK PARTİ: BU GİDİŞ NEREYE?
“Artık ne mavilik, ne
pembe bahar,
“Ne mehtap,
ne sâhil, ne sandal, hep kar,
“Söyleyin
benimle uçan ey kuşlar,
“O yazlık dünyadan bu kış nereye?!.”
Bu
mısralar, İstanbul eski müftülerinden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı
Hoca’nın vefatında cebinden çıkan “Nereye?” başlıklı şiirinde yer alıyor. (Ali
Rıza Demircan Hoca’dan duymuştum, Güzelyazıcı, Gümüşhanevî Tekkesi
şeyhlerinden [Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in selefi] Serezli Hasib
Yardımcı rh. a.’in icazetli halifesiymiş.)
AK
Parti’nin de kendisine “O yazlık dünyadan bu kış nereye?!.” diye sorması
gerekiyor.
Bu dünyada herşeyin (iktidar,
koltuklar, gençlik, güç kuvvet, ömür, hayat) fani olduğunu anlamalılar:
“Kim
âhiret ekinini (kazancını) isterse, ona o ekininde (kazancında) ziyâdelik
veririz (artırırız). Kim de (sâdece) dünya ekinini (kazancını) isterse, ona
(da) ondan veririz; ama onun âhirette, hiçbir nasîbi olmaz.
“Yoksa onlar için, Allah'ın onun için izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat (hukuk sistemi, anayasal düzen) kılan (şera’û lehum min ed-dîni) (Allah’a denk tuttukları) ortaklar mı var? (Haklarında âhirette hüküm verileceğine dâir önceden söylenmiş) ayırma sözü olmasaydı, aralarında elbette hüküm verilmiş (işleri çoktan bitirilmiş) olurdu. İşte o zâlimler yok mu, onlar için, kesinlikle pek elemli bir azap vardır.
“Sen zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken
bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İman edip salih ameller yapanlar da
cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri herşey
vardır. İşte bu, büyük lütuftur."
(Şûrâ, 42-20-22)
*
Yeni
Şafak gazetesinin ilahiyatçı (fıkıhçı) yazarı Prof. Hayrettin
Karaman dünkü (7 Nisan 2024 tarihli) yazısında (CHP’lilere
“çakmak” için olsa gerek) ihlas konusunu ele almış..
Yazısının
başlığı “Gösteriş ve istismar”.
Önce
şunu söylüyor:
“Fıkıh kitaplarının ‘helal-haram’ bölümünde
şöyle bir ölçü vardır:
“Bir dükkan sahibinin, elinde tesbih ve dilinde açık
zikir (Allah, Lâ ilahe illallah, elhamdlillah, hû…) âdeti olsa, bunu bir
kimseye göstermek ve duyurmak için değil, samimi ve âdet edindiği için yapar
olsa, dükkâna müşteri geldiğinde bunları gizlemesi gerekir, gizlemezse
kazancı mekruh olur. Eğer bunları, müşteriye dindar
gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa kazancı haram olur.”
Fıkıh
kitapları demiş de, hangi fıkıh kitapları?..
Yazıda
kaynak yok.
Bu
ölçü hangi fıkıh kitabında var?
Şahsen
bir fıkıh kitabında bu satırların yer alabileceğini zannetmiyorum.
Çünkü
bunlar cahilce laflar.
*
Karaman
sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Şu halde din istismarı haramdır.
“Bu fiilin ihlas ile de yakından ilişkisi
vardır; yapılan sırf (başka hiçbir amaç, emel, menfaat… olmaksızın)
Allah için olmazsa, ibadete başka bir muhatab veya menfaat karışırsa ihlas
ortadan kalkar, gizli şirk gerçekleşir.
“Bu sebepledir ki, farz ibadetlerin teşvik için
açıkta, nafilelerin kimse görmeden yapılması uygun bulunmuştur.”
İmdi,
bu riya (gizli şirk) mevzuu çok ince meseledir.
İmam
Gazalî İhya’da, bir insanın normalde aksatmadan yaptığı bir nafile
ibadeti, başkaları görüyor diye terk etmesinin de riya olduğunu söyler.
İnsan,
ibadetlerini başkalarının görmesine de, görmemesine de aldırış etmemelidir,
gönlü bunlara takılmamalıdır. Esas olan budur. (Ancak bu hale ulaşmak zor, çok
zor.)
*
Nafilelerin
kimse görmeden yapılması meselesine gelince..
Nafilelerin
görünür olması haram da değildir, mekruh da.. Gizli olması daha
fazla sevaptır.
Mekruh
olmakla daha az sevaplı olmak ayrı şeylerdir.
Mesela,
farz namazların camide kılınması 25 (veya 27) kat daha sevaplıdır.
Buna
karşılık, nafilelerin (mesela öğle namazının ilk ve son sünnetinin) evde (veya
başka bir özel mekânda) kılınması 25 kat sevaplıdır.
Bu,
nafileyi (sünneti) camide milletin gözü önünde kılanın hiç sevap almaması ya da
mekruh iş işlemesi anlamına gelmiyor. Dört rekatlık sünneti evinde kılsaydı,
camideki 100 rekatın sevabını alacaktı.. Hepsi bu..
“Eğer
sadakaları açıkça verirseniz, işte o ne iyi! Eğer onları gizler de onları
fakirlere (öyle) verirseniz, artık bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece
(Allah,) kötülüklerinizden bir kısmını sizden örter (bazı günahlarınıza
keffâret kılar). Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdâr olandır.”
(Bakara, 2/271)
+
Karaman’ın
verdiği dükkan sahibi örneğine gelince..
Müşteri
gelince elinden tesbihi bırakması şart değildir. Hangi fıkıh kitabında
“Bir satıcının müşterinin yanında Allah’ı anması mekruhtur” diye hüküm vardır?
Ve
bunun delili nedir?
Kaldı
ki, böylesi bir amel her zaman dünyevî kazanç sağlama vesilesi olmaz.
Öyle
yerler, öyle mekânlar, öyle muhitler, öyle çarşılar, öyle pazarlar vardır ki,
orada sizin dindar (ya da müslüman) bilinmeniz müşteri kaybetmenize yol açar.
“Eğer
bunları, müşteriye dindar gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa
kazancı haram olur” şeklindeki fetva da doğru değildir..
Kazancının
bereketi olmaz..
Ayrıca,
riyası onun Allahu Teala’dan uzaklaşmasına yol açar.
*
Abdullah ibni Mübarek
rh. a.’in (Ki gerçekten pek büyük bir alim, pek değerli bir şahsiyettir) "Biz
ilmi dünya için öğrendik, ama ilim bize dünyaya değer vermemeyi öğretti"
demiş olduğu rivayet ediliyor.
Dünya için ilim
öğrendiğinde öğrendiğin ilim haram mı oluyor?!
Helal olan ticaret,
dükkan sahibinin kendisini müşteriye (olduğundan fazla) dindar göstermesiyle
haram hale gelmez. Fakat kişi riyakârlığından dolayı cezaya müstehak hale gelir.
Ayrıca, böylesi
dindarlık gösterileri sadece dükkan sahibinin diliyle Allahu Teala’yı anmasıyla
da yapılan birşey değildir.. Kimisi de dükkanına besmele vs. asıyor.
Aynı şeydir.
Adam dükkanına besmele
astı diye ticareti haram mı oluyor?!
Karaman efendi CHP’ye
çakacağım derken baltayı taşa vurmuş.
*
CHP’lilerin ibadetlerine
gelince..
Bunlarla uğraşmanın
anlamı yok..
CHP’lilerin bu memlekete
yaptıkları tek kötülük bu olsun!..
Onların birtakım
ibadetleri yapmaları, hem artık başkalarına “din istismarı” suçlaması
yapmalarını engeller hem de sen aynı şeyi samimi bir şekilde yaptığında artık
seni tenkit edemezler.
Din ve ibadetler
kimsenin tekelinde değil.
Unutmayalım, bu
memlekette dindarlığın görünür hale gelmesi kolay olmadı.
Mesela TSK’nın 12’nci
Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay 1966 yılında cumhurbaşkanı seçildiğinde
koltuğuna besmele çekerek oturdu diye neredeyse linç edilmişti.
2008 yılında da dönemin
CHP Genel Başkanı Baykal çarşaflı bir kadına parti rozeti taktı diye bazı
AK Partililer tarafından din istismarcılığıyla suçlanmıştı.
CHP’de bulduğunuz bütün
kusur bu mu?
Erdoğan’ın CHP’de
bulduğu kusurlardan biri de, İsmet İnönü’nün, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde
paraların pulların üzerinden Atatürk’ün resmini kaldırtmış olması.. Bir
konuşmasında bunu konu edinmişti..
Yine, Ankara’dan
İstanbul’a “Adalet yürüyüşü” yapan Kılıçdaroğlu’nun atletli
fotoğrafı için “Atatürk’ün böyle resmi var mı?!” diyerek tepki
göstermişti.. Sanki Selanikli’nin fotoğraf sünnetine tabi olunması bir
fazilet..
*
Karaman, yazısını şöyle
bitiriyor:
“Şimdi bakalım:
“Bir kimse halkın beğenisini, oyunu, parasını…
almak için -aslında yapmadığı, âdeti ve hayat tarzı olmadığı- ama halkın hoşuna
gideceğini bildiği bir ibadet veya daha geniş manada dini davranışta bulunursa
işte bu “din istismarıdır”.
“Mesela insan Cuma namazına, cemaatle namaza iki
maksatla ve saikle gider:
“1. Allah rızasından başka bir amacı,
beklentisi yoktur ve imkan, fırsat elverdikçe bunu öteden beri yapmaktadır. Bu
davranışta “din istismarı” yoktur.
“2. Öteden beri –mesela siyasete girmeden önce-
yapmadığı bir ibadeti veya dini davranışı halka göstermek, halkı
aldatmak için yaparsa işte bu “din istismarıdır.
“Aklımızda bulunsun!”
Bulunsun!
Bulunsun
da, bu, iki tarafı keskin bir kılıç, AK Parti’yi de kesiyor.
*
Aralık
2016..
TBMM’de
müşavirdim..
Yurtdışı
Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı kurumunun başında
bulunan doçent ile (geçmişte tanışıklığım bulunan) Sayıştay başkan yardımcısı
haber vermeden pat diye odama geldiler (ikisi de İstanbul Siyasal’ın benden
sonraki devrelerinin öğrencisiydi).
Gergindiler.
Bana
internetteki (müstear adla yayınlanan) yazılarımı sordular.
İstedikleri,
Erdoğan’ı hiç eleştirmemem, “kayıtsız şartsız” denilecek biçimde biat
etmemdi.
Ben,
Erdoğan’a yönelik eleştirilerimi özetledim..
Sayıştay
başkan yardımcısı, “devlet adamlarının bazen yalan söyleyebileceklerini”
ileri sürdü.
Fazla
tartışmadım, fakat daha sonra bir yazıyla cevap verdim..
Karşılıksız
kalmadı, bana da cevap geldi, fakat onlardan değil..
2017
yılı, gelen “derin” cevaplar açısından yoğun bir yıldı..
Ve
final, sene sonunda geldi, yılbaşı hediyesi olarak tenzil-i rütbe ile müşavirlikten
“müze araştırmacılığı” kadrosuna kaydırıldım. Maaşımın yaklaşık yarısı
gitmişti.
Odamı
boşaltmam gerekiyordu, boşalttım.
Fakat
beni müşavirlikten “şutlayanlar”, “Müze araştırmacılığına şurada devam
edeceksin” demiyorlardı.
TBMM
bahçesinde kaldırım mühendisi gibi değilse de kaldırım işçisi gibi
dolaşıyordum.
Yeni
makamım bahçedeki banklardı.
Kışın
tam ortasındayız, Ocak 2018..
Ankara’nın
soğuğu iyi.. İşsiz, yersiz yurtsuz dolaşırken kısa günler bile insana çok uzun
geliyor.
Çoluk
çocuk İstanbul’daydı, hafta sonları yanlarına gidiyordum.. Bir hesap yaptım,
maaş yetmeyecek gibi görünüyordu..
O
sıralarda İstanbul’daki Milli Saraylar müzeleri (Dolmabahçe, Topkapı) TBMM’ye
bağlıydı.. “Bari bana İstanbul’a git deseler" diye düşündüm, bunu bir aracı
vasıtası ile TBMM Genel Sekreterliği’ne ilettim. (Genel Sekreter de İstanbul
Siyasal’ın benden sonraki devrelerinden birinin öğrencisiydi ve bana, beni
eskiden beri tanıyan biri olduğunu söylemişlerdi, fakat ne ben onu aradım ne de
o beni..)
Böylece,
Dolmabahçe Sarayı’nda görevlendirildim.. Artık müze araştırmacısıydım..
Dünya
küçük..
Orada
da tanıdık simalarla karşılaştım.
*
Sayıştay
başkan yardımcısına cevap olarak kaleme aldığım yazı şöyleydi:
İSLAM, DEVLET ADAMLARINA YALAN SÖYLEME İMTİYAZI YA DA AYRICALIĞI VEREN
MAKYAVELİST BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR
Dün ziyaretime gelen
eski bir arkadaşım, devlet adamlarının sözlerinin her zaman doğru olmasının
gerekmediğini ileri sürdü.
Ona göre, devlet
adamlığı ya da devlet yönetimi bunu gerektiriyordu.
Onun bu
sözleri, Makyavel’den beri revaçta olan “modern” (Batılı ve
batıl) siyaset anlayışı çerçevesinde makul kabul edilebilirdi, fakat İslam açısından, savunulamaz nitelikteydi.
Aslında İslam,
Batı’daki anlayışın aksine, devlet adamlarından, halka göre daha fazla dindarlık, daha fazla ilim ve daha
fazla ahlâk (özellikle dürüstlük) ister.
*
Evet, her doğruyu
her yerde ve her zaman söylemek doğru değildir. Fakat bu, bazen susmanın konuşmaktan daha iyi olması anlamına
gelir.
Yoksa, doğrular
yerine yalanlar söylensin demek değildir.
Her doğruyu bile her
yerde söylemek çirkin olursa, yalan söylemek ne kadar çirkin ve yanlış olur,
düşünmelidir.
Yukarıda aktarılan
sözün tamamı aslında şöyledir: “Her söylediğin doğru olsun,
fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”
Ancak, doğruluktan
nasibi bulunmayan birilerinin, bu sözün ilk kısmını atarak, yalancılığa ve
yalanlara mevzi kazandırmaya çalıştıklarını görüyoruz.
*
Devlet adamları,
yönettikleri ülkelerin mesela askerî durumuna
ilişkin bazı bilgileri sır olarak
saklayabilirler.
Ya da, bir savaş veya mücadele durumunda, hasımlara
karşı algı operasyonu yapabilirler.
Dışarıya karşı bunları yapmak gerekebilir.
Fakat, devlet
adamları, içeride, yönettikleri insanları, halkı, yalanlarla oyalayamaz ve
aldatamazlar.
Bunun
savunulabilecek hiçbir tarafı yoktur.
Nitekim, sahih bir
hadiste şöyle buyurulmaktadır:
“Allah Teâlâ kıyamet
gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz, suratlarına bile bakmaz;
üstelik onlar korkunç bir azâba uğrarlar. Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan
söyleyen devlet reisi, kibirlenen fakirdir.”
(Müslim, Îmân 172; Tirmizî, Cennet 25; Nesâî, Zekât 75, 77.)
*
İslam, “biat” edilecek devlet reisi (müminlerin emiri, müslüman topluluğun lideri) için “yüksek öğrenim
diploması” şartı getirmez. Fakat “adil” ve “dinde fakih olma”yı bir şart olarak
ortaya koyar.
Yalan söylemek,
“adalet” şartını daha baştan ortadan kaldıran çirkin bir haslettir.
Dinde fakih olmaya
gelince…
Hamasi nutuklar,
kendi kendini temize çıkarıp övmeler başka bir şey, dinde fakih olmak başka
birşeydir.
*
Evet, İslam, devlet
adamına, halktan farklı olarak doğrular yerine yalanlara sarılma imtiyazı tanımaz. Tam aksine, yalancı devlet
reisini Allahu Teala’nın korkunç azabı ile müjdeler.
Vatandaşlık hakkı kazanmak için “adil” ve “fakih” olmak gerekmez, fakat müslümanların lideri olmak için bunlar gereklidir.
En azından, “biat”
edilmeyi hak eden bir insan olabilmek için..
Tabiî ki bu, İslam’a (Şeriat’e) göre böyle, laik demokrasi ya da
diktatörlüklerde durum farklıdır.. (İslam, isteyenin keyfine göre yorumlayıp
şekillendirebileceği ideolojilerden bir ideoloji değildir, Allahu Teala’nın hak
dinidir.)
Laik demokrasilerde yetenekli demagoglar ve usturuplu yalanlarla kitleleri peşinden
sürükleyebilenler makbul liderler olarak görülebilirler, fakat mesele “müslümanların lideri” olmaya gelince, adamın önüne “şer’î şartlar (Şeriat’in öngördüğü
şartlar)” konulur. (Akaid kitaplarımızda belirtildiği gibi,
hilafetin, yani müslümanların lideri olmanın
şartları arasında, “müslüman olma, hür olma ve şer’î ahkâmı/yasaları
uygulayabilme” de yer alır. Mesela bir kimse Şeriat’e karşı laikliği savunuyorsa, daha
baştan, müslümanların lideri olamayacağını deklare etmiş
olur. Çünkü, bunu inanarak ve samimi bir şekilde yapıyorsa, müslüman değildir,
kendisini müslüman zannetse de, kâfirdir. Şayet, yine itikad kitaplarımızda
belirtildiği şekilde, Şeriat’e karşı laiklik çağrısı
yapmasını şer’an mazur gösterecek bir durumdaysa, o takdirde de, “hür” olmasından söz edilemez. Hür olmadığı için de,
halifeliği söz konusu olamaz. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede / Nerde kaldı
gayriye himmet ede?”)
Fasık, facir ve
münafıklara lider arasaydık, mesele yoktu, en iyi,
en tumturaklı ve en aldatıcı yalanları söyleyebilenler “lider”lik için en uygun kişiler olabilirdi.
*
Tabiî ki,
tercihi laiklikten, laik demokrasiden yana olanlar için,
yöneticinin makbulü, en çok yalan söyleyenler de olabilir. Bir şey diyemeyiz.
İnsanların fikir özgürlüğü elinden alınmamalıdır ve dinde zorlama yoktur.
Ancak, halka başka
türlü, yakın adamlarına başka türlü konuşan, içi ile dışı birbirini tutmayan,
kendisini olduğundan farklı gösteren âhir zaman alâmetlerinin, “devlet reisi” olmakla kanaat edemeyip, sınırsız ve
devasa hırsları ile tutup bir de müminlerin/müslümanların lideri
(halife) olarak kabul edilebilmek için İslam’ın içini
boşaltmaya çalışmalarına ve dini kendi heva ve heveslerine göre “adı konulmamış
bir reform“a tabi tutmalarına seyirci kalınamaz.
Böylelerinin adı
Saddam olabilir, Sisi olabilir, Esed olabilir, Hamaney olabilir.. Fark etmez..
Eskiden, “Zaman sana
uymuyorsa sen zamana uy!” diyen zamaneperestler, rüzgâr gülleri, fırıldaklar,
eyyamcılar ve konformistler vardı.
Şimdi ise, laikliğin
“gökten inmiş gibi” değiştirilemez kabul edilen hurafe çukurlarına kazık gibi
çakılıp kalan, fakat, “Sen dine uyamıyorsan dini ve
dindarları sana uydur!” mottosuyla kendi heva ve hevesini insanlara dinmiş gibi
dayatmaya çalışanlarla başımız belada.
Kendisini Şeriat’e
(Allah’a ve Resulü’ne) bağlı kalmakla yükümlü görmeyen ahir
zaman alâmetleri, müslümanları kendilerinin “liderliğine, yanılmazlığına ve
masumiyetine” inanmakla yükümlü görüyorlar.
Önlerinde diz
çökmeyen, boyun bükmeyen, kayıtsız-şartsız biat etmeyen,
yanlışlarını bile bir kulp takıp savunmayan, kendilerinin hatırı için batıla hak demeyi kabul etmeyen, dini
çarpıtmalarına en azından sükut ederek dolaylı destek vermeyen herkesi bir
şekilde tasfiye ve bertaraf etmeye çalışıyorlar.
Bunun için tuzaklar
kuruyorlar.
Akıl alır gibi değil, fakat ahir zamanla ve kıyamet alâmetleriyle ilgili hadîsleri okuduğumuzda, bütün bu yaşananların hepsinin haber verilmiş olduğunu görüyoruz.
(https://tenbih.wordpress.com/2016/12/16/islam-devlet-adamlarina-yalan-soyleme-imtiyazi-ya-da-ayricaligi-veren-makyavelist-bir-ideoloji-degildir/)
*
Şimdi
Erdoğan’ın, Gazze konusundaki pasif (lafta kalan) politikası yüzünden
tenkit edildiğini görüyoruz.
Sebebi,
milletin beklenti çıtasını yükseltmiş olması..
Zamanında
kendin için Dombıralı seçim klibi hazırlatmayacaktın..
Altından
kalkamayacağın iddialı laflar etmeyecektin..
Ya
da, sana, “Hani öyle konuşuyordun, ne duruyorsun?” diye hesap sorulması
karşısında sabırlı olacaksın, seni eleştirenleri provokatörlükle suçlamayacaksın..
MHP’nin
Kaynaşlı belediye başkanı gibi lafının ardında duracaksın..
Mart 2020’de kadın voleybolcuların kıyafetleriyle ilgili paylaşımı yüzünden boş kurtçu MHP'den ihraç edilmesi üzerine "Allahu Teala'nın tesettür ile ilgili bir ayetini paylaştığımdan dolayı MHP'den ihraç edilmem benim için bir onurdur” diyen Kaynaşlı Belediye Başkanı Birol Şahin gibi diklenmeden dik duracaksın.
Birol Şahin’in boş kurtçu MHP’den atılmasına yol açan mesajı şöyleydi:
“Allah’u
Teala’nın örtünün vücut hatlarınız belli olmasın emrine karşı çıkarak
açılıp saçılacaksınız, kendini teşhir edeceksin, sonrada Tokyo’ya gidiyoruz
diye sevineceksiniz. Dünya şampiyonu olsan ne yazar. Müslüman kadın edep
ve haya sahibidir, yaptığı her işte Allah’ın rızası gözetir. Dinimize
göre kadınlar kendi aralarında spor yapabilirler. Erkeklerin huzurunda açık
saçık olarak değil.”
Görüldüğü
gibi, Karamangiller müsterih ve rahat olabilirler.. MHP’nin tavrında din
istismarı yok.
Birol Şahin, önce
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin talimatıyla partisinin belediye
başkanları listesinden düşürüldü, ardından MHP Düzce İl Teşkilatı tarafından
ihraç talebi ile disipline verildi, ve ihraç edildi.
Buna karşı
Birol Şahin, “Allah'u Teala'nın tesettür ile ilgili bir ayetini paylaştığımdan
dolayı MHP'den ihraç edilmem benim için bir onurdur, bir şereftir, benim
için büyük bir belgedir” şeklinde yeni bir paylaşım yaptı.
*
İmdi, Erdoğan
geçmişte hamasi nutuklar atmasa, kendisi için Dombıralı şarkı
yazdırmasaydı, onu Gazze politikasızlığından dolayı birilerinin eleştirmesi yersiz
ve gereksiz bulunabilirdi.
Eleştirme
hakları baki olmakla birlikte, onlara şöyle seslenilebilirdi: Kardeşler, bu
vatandaşın bu taraklarda bezi yok, tamam anayasal hakkınızı
kullanıyorsunuz, elbette gösteri ve protesto hakkınız var, fakat karşınızdaki
adam bu işlerin adamı değil. Yanlış kapıyı çalıyorsunuz.. Başka kapıya gidin..
Fakat durum
öyle değil.. Onları bu şekilde beklenti içine sokan, Erdoğan’ın bizzat
kendisi..
Ektiğini
biçiyor..
*
İşin diğer
boyutuna gelince..
Bu dünya
hayatı bir imtihan olduğu için yaşanıyor bütün bunlar..
Yaşadığımız
olaylar hem kendimizi hem de başka insanları tanımamızı sağlıyor.
Biz kendimizi
bile tanımıyoruz, yaşadıkça, “Demek ki ben böyle bir insanmışım, böylesi
bir durumda ancak böyle davranabilirmişim, kalıbımın adamı değilmişim” diyoruz.
İşte bu Filistin
meselesi de, sahte pehlivanlar dut yemiş bülbül gibi olup susmadıkça,
artık hiç kimse beleşten kahramanlık nutukları atamaz hale gelmedikçe
bitmez..
Ne zaman ki farfaracı,
gösterişçi ve istismarcı pehlivanların ipliği tümden pazara çıkar, herkes
onlardan ümidi keser, herkes sadece Allahu Teala’yı hatırlar, işte o gün
Allah’ın gerçek aslanları ortaya çıkarlar.
Aksi takdirde,
İsrail’in işi hemen bitirilmiş olsa, bu yalancı pehlivanlar “Bize sıra gelmedi
ki.. Biz olsaydık neler yapardık neler..” diye artistlik yapmaya devam ederler.
“Kıyamazsan
baş ve cana, uzak dur girme meydana,
“Bu
meydan içre nice başlar kesilir, hiç soran olmaz.”
*
Evet, Mute’de
100 bin kişilik Bizans ordusuna karşı 3 bin kişiyle savaşan İslam ordusundaki ruh
sende yoksa, kendin için dombıra şarkısı yazdırmayacaksın.
O dombıra Cengiz’e
yakışıyor olabilir, fakat sana yakışmıyor.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...