ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK

 





İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi “ulus-devlet” eksenli “devletçilik”lerin (Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîste bahis konusu yapılan fırka olgusu çerçevesinde) Müslümanlar’daki (ümmetteki) “cemaat” ruhunu öldüren (ve böylece onları “amelen” ve hatta “zihniyet” bakımından Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen “cemaat”in dışına iten) birer fırkacılık hareketi olduğunu önceki yazılarda dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

Bu tür “cilik, culuk”ların akıl yürütüş biçimi her yerde aynıdır.

Yani bir Türkiyeci ile bir (İranlı) İrancı, bir Arap Suudcunun kendi “devletçiliği”ni savunma biçimi benzerlik gösterir: Kendi devleti, İslam karşıtı devletlerin gerçek hedefidir, sürekli komplolarla karşı karşıyadır, diğer ülkeler ise bu İslam karşıtı cephenin açık veya örtülü işbirlikçisidir.

Mesela bir İranlı İrancı’ya göre, Türkiye NATO üyesi bir ABD müttefikidir, laiklikten (siyasal dinsizlikten) taviz vermek istemeyen Kemalist bir devlettir.. İran gibi İslamcı/Şeriatçı değildir, anayasasının temelini oluşturan Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde hristiyan-yahudi uygarlığı ve çağdaşlığının peşine düşmüş bir “Batı uydusu”dur. Halbuki İran bu ittifakın dışında ve karşısındadır, hedefidir.

Bir Suudcunun kendi ülkesi ve Türkiye hakkındaki düşünceleri de bundan farksızdır.

Buna karşılık Türkiyeciye göre de Batı asıl (şanlı tarihinden, Viyana önlerine kadar gitmiş olmasından dolayı) Türkiye’den korkmaktadır.

*

Şaşırtıcı gelebilir fakat Suriye gibi görece önemsiz bir ülkede bile rejim yanlısı ulema Türkiyecilerinkine benzeyen argümanlarla Esed yönetimine destek vermiş durumdalar:

… el-Buti, modern devletin gölgesinde, barındırdığı çelişkilerin şuurunda olmayarak ‘rejimin fakihi’ne (el-fakîhu’s-sultânî) bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. O şaşırtıcı bir şekilde [Suriye’nin şahsında] sürekli tuzaklara ve komplolara maruz kalan bir İslam anlayışına sahiptir; Beşşâr el-Esed rejiminin çöküşü, ona göre [Amerikan komplosu marifetiyle] İslam’ın çöküşü demektir.

“Onun bu bakış açısı şöyle açıklanabilir: Ona göre … Suriye yönetimi hedef tahtasındadır. Zira Suriye, Arap haklarının elde edilmesi için verdiği destekle Batı politikalarının karşısında bir engel olarak durmaktadır. Amerikan politikaları da el-Esed’i düşürmek suretiyle, Suriye’yi bataklığa sürükleme ve parçalamayı hedeflemektedir. Bu yüzden el-Bûtî, Suriyede meydana gelen devrimin [ayaklanmanın] dış güçler tarafından yönetildiğini … düşünmektedir. …

“… Aynı zamanda bu grubun fetvaları daima kendilerini rejimin destekçisi, izleyicisi veya teşvik ve korkutmasına boyun eğen kişiler olarak ortaya koymamaya çalışır. Bunu yapmalarının sebebi, verdikleri fetvanın siyasi şaibelerden uzak olduğu ve sadece Allah’ın şeriatının, emrinin ve nehyinin gereği olduğu görüntüsünü vermek içindir. Bununla birlikte, rejimin fukahası, kendilerinin her ne kadar siyasetten uzak olduğunu devamlı vurgulasalar da, her münasebette, başkan ve rejim adına idari kararları ve yönetimin buyruklarını tebliğ eden şahsiyetlere dönüşmüşlerdir. Onlar aslında, dinin hükümlerini ve dini fetvaları anlatma kılıfıyla rejimin tebliğciliğini yapmaktadırlar. Bu ister, ders anlatma şeklinde olsun, ister camilerde verilen hutbeler şeklinde olsun, böyledir. …

“El-Bûtî’nin çelişkili tavırları, siyaset ve yönetimin [kendisi] üzerindeki etkisini göstermektedir. O genelde, kendi mezhebine ait fıkhî tercihlere sıkı sıkıya bağlı kalırken, zaman zaman siyasi otorite ile ilgili konularda … fıkıh usulünün bazı delillerini kullanmak [ve yeni içtihat yapmak] zorunda kalmaktadır. … Hatta bir adım daha ileriye giderek Batının Suriye rejimi tarafından temsil edilen İslam’a kurduğu komplodan bahsederken, rejimin baskısının kurbanlarından [kendi] cüzi maslahatlarını umumun [genel] maslahatı yolunda –ki bu da rejimin bekasıdır- görmezden gelmelerini ister. …

Yine el-Bûtî’de dikkatimizi çeken bir nokta da, siyasi otoriteye karşı teslimiyetçi tavrı [onların] icraatlarını sorgulama cesareti gösterememesidir. O sürekli, otoritenin emirlerine karşı konulamayacağını kabul etmektedir. Bu yüzden, hitabını sadece insanlara [yönetilen vatandaşlara] yöneltmekte ve onların tasarruflarını sorgulamaktadır. … Onun bu tutumu, sık sık çelişkiye düşmesine sebep olmuştur. Zira otorite çeşitli etkenlerden dolayı tavrını sık sık değiştirmiştir. El-Buti de buna paralel olarak sık sık görüş değiştirmek zorunda kalmıştır. …

“Bu tevillerden birisi de, … bu devrimin [ayaklanmanın] adil ve müslüman bir yöneticiye isyan manası taşıdığını düşünmektedirler. Bu yönetici aynı zamanda Siyonist düşmana karşı direniş cephesini de temsil etmektedir. Bu yüzden, onların nazarında devrim [ayaklanma] İsrail’e hizmet etmektedir; Allah’a, Resulüne ve Müslümanlara karşı savaş ilanı mesabesindedir. Bu, el-Buti’nin benimsediği ve hayatının son anlarına kadar arkasında durduğu görüştür. …

“Bu meselenin, bu [Suriyeci] grup tarafından ‘fitne’ olarak nitelenmesi ve bunun üzerinden fitneyi kötüleyen naslar [ayet ve hadîsler] çerçevesinde değerlendirilmesine gelince, …

Bu müftilerin fetvalarını ve resmi beyanlarını incelediğimizde, …  ‘İki zarardan daha azını [ehven-i şerreyni] işlemek’, ‘Def’-i mefasidin celb-i menafia müreccah [zarardan kaçınmanın fayda sağlamaya tercih edilir] olması’ gibi genel kuralları delil olarak kullanmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik burada bile, maslahat ve mefsedet’in [fayda ve zararın] doğru tarifleri yapılmamakta, aralarında nasıl bir karşılaştırma yapıldığına yer verilmemektedir. Bu karşılaştırma, kesin bir sonuç mu ifade etmektedir yoksa zanna mı dayanmaktadır? Dolayısıyla bu yöntem, otoritenin arzusuna uygun düşen bir dayanak veya çıkış yolu arayan kişinin kullanacağı yöntemdir. Tabii ki, otorite ve otoritenin ihtiyacı ile uyumlu hareket etmektedir. Resmi söylemi benimsemekte ve otoritenin siyasi tutumuyla kendi arasına mesafe koymamaktadır. Hatta çoğu zaman, karşıt görüş ifade eden fetvalarda siyasi polemiklere girişmektedir. Halbuki hilâf ilmi, tarihsel geleneği olan bir ilimdir. En önemli esası da, prensip olarak bütün içtihatların meşruiyetlerinin kabul ediliyor olmasıdır [İçtihat, içtihatı nakzetmez, geçerliliğini kaldırmaz]. Ancak biz bu resmî fetvalarda, bu anlayışın izine rastlayamayız. Zira bu fetvaların varlık sebebi, siyasi muhalefet prensibine düşman resmî müftilerce siyasi bir fonksiyonu yerine getirmektir. Bu yüzden fetvaları halka yöneliktir [sadece halkın tutumunu sorgular], yoksa yolunda yürüdüğünü düşündükleri devlet veya otoritenin politika ve tutumuna yönelik değildir.”

(Ruaa Mansour, Suriyeli Âlimlerin Suriye Savaşı Hakkındaki Fetvalarının İslam Hukuku Açısından Analizi, yüksek lisans tezi, Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 91-95.)

Görüldüğü gibi bir Suriyeci ile Türkiyeci arasında yaklaşım bakımından kayda değer bir fark bulunmuyor.

*

Doğal olarak, Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği hadîste dile getirilen türden bir “cemaatsiz” dünyada “itaat” edilmesi gereken bir “zamanın imamı” da mevcut değildir.

Yine, itaat edilmesi gereken bir kutup, gavs vs.nin mevcudiyeti de söz konusu değildir. (Birbirini bilip tanıyan keramet ehli gerçek evliyaullah [Öyle zannedilenler değil, gerçek velîler] içlerinden birini en üstünleri görüp onun için “Bu kutuptur, gavstır” nitelemesini belki yapabilirler, fakat bu, ümmetin bilmek ve inanmakla yükümlü oldukları birşey değildir. Yani bir müslüman için “Falanca gavstır, kutuptur” diyerek inanma ve peşinden gitme mükellefiyeti yoktur. Günümüzün tarikat şeyhlerine gelince.. Bunların büyük çoğunluğu kendisinden başkasını adamdan saymaz, Şeriat açısından kendisi de arızalı olduğu için diğer şeyhleri bu açıdan değil fakat “silsile”si ve “icazet”i açısından sorgular, onları “sahte” olmakla suçlar.)

Evet, peşinden gidilmesi vacip olan kutuplar, gavslar yoktur, terk edilmesi gereken fırkalar vardır. (Fırkalaşmamış, fırka durumundaki mevcut devletlerin açık ya da örtülü biçimde emrine girmemiş ender-i nadirattan meşayih ve ulema bahis dışı; onlardan istifade edilmesi gerekir.)

*

Velhasıl, cemaatin, küresel İslam devletinin mevcut bulunmadığı zamandaki bütün devletler (araya mesafe konulması gereken) fırkalardır.

Cemaat olmadıkları kesin olan bu fırkaları, ayette geçtiği üzere taife olarak da adlandırmak mümkün olabilir:

“Eğer mü'minlerden iki tâife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin! Artık onlardan biri (yine de) ötekine haksızca zulmederse, o takdirde Allah'ın emrine dönünceye kadar o saldıran (taraf)la savaşın! Fakat dönerse, o takdirde aralarını adâletle düzeltin ve adil olun! Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Hucurat, 49/9)

Ayetin Arapça’sında “taife” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyi kısım, grup, topluluk, zümre ve bölük diye tercüme eden meal yazarları mevcut..

İmdi, bu taifeler, birer cemaat midir, değil midir?..

Taifelere cemaat diyebilir miyiz?.. Bu taifeler, kendilerinden ayrılanlara “cemaatten ayrılma” suçlaması yöneltebilirler mi?..

*

Bugün Türkiye’de kendilerini “cemaat” olarak tanıtan gruplar aslında “taife”dirler.

Fırkadırlar.

O gruplardan ayrılmak cemaatten ayrılmak anlamına gelmez.

Fakat, böylesi gruplara katılan bir kişi, aralarında kalmaya dair (şer’an mahzurlu olmayan) bir sözleşme yapmışsa, ahd ü peyman vermişse ve (karşı tarafın sözleşmeyi çiğnemesi gibi) haklı bir gerekçesi bulunmadan ayrılmışsa, sözünden dönmüş, ahdini çiğnemiş, münafıkça hareket etmiş olur.

Fakat “cemaati terk” etmiş olmaz.. Çünkü o topluluk “cemaat” değildir.

Cemaat (büyük harfle başlayan, el-Cemaat olan cemaat) başka birşeydir.

Hadîslerdeki cemaat kelimesiyle kendilerinin kastedildiğini zanneden tarikatçı cahiller ile gerçeği bildiği halde böylesi bir izlenim vererek insanları aldatan sahtekâr sofuluk pazarlama anonim şirketleri de (terk edilmesi gereken) birer fırka durumundadır.

*

Sahîh-i Müslim’i tercüme ve şerh eden Mehmed Sofuoğlu, cemaati terk edenlerle ilgili “cahiliye ölümü” ifadesi hakkında şöyle bir açıklama yapıyor:

“ [Rasulullah s.a.s.] ‘Her kim … İslam ümmetinden bir karış ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür’ buyuruyordu ki bu, başsız [imamsız, halifesiz] ve ictimaî nizamdan [toplumsal düzenden, devletten] mahrum cahil milletlerin asi bir ferdi olarak ölür demektir, yoksa kâfir olarak ölür demek değildir. Devlet başkanına yapılan bu itaatın mutlak olmadığını, bunun bir hududu (sınırı) bulunduğunu, birçok hukuk nazariyelerinde [kuramlarında, teorilerinde] ve fıkıh sistemlerinde zikredilen bazı şartlar ve hallerinde bu itaatın son bulacağını daha önceki hadîslerde ve hâşiyelerinde [ilave açıklamalarda] belirtmiş bulunuyoruz.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 51-52, dn. 22.)

Benzer ifadeler merhum Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Müslim şerhinde de mevcut.. Bu açıklamalar kökeni itibariyle İmam Nevevî gibi alimlerin yazdıkları şerhlere dayanıyor.

Ancak, burada bir hususun altını çizmek gerekiyor: Cemaatten ayrılmak bazen küfür anlamı da taşıyabilir.

Nitekim bir hadîste şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan başka tanrı bulunmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şahitlik eden bir müslümanın kanı (öldürülmesi), ancak şu üç şeyden biri ile helal olur: Başından evlilik geçmiş olduğu halde zina etmekle (es-seyyibü’s-zânî, seyyib zinacı), öldürdüğü nefse karşı öldürülmekle, dinini terk edip cemaatten ayrılmakla (ve’t-târikü li dînihi’l-mufârıku li’l-cemâati).” (A.g.e., C. 5, s. 261.)

Bu hadîs, kütüb-ü sittenin tamamında yer almaktadır: Buharî: Diyet 5, hadis no. 6484; Müslim: Kasame 25, hadis no. 1676; Tirmizî: Diyet 10, hadis no. 1402; Ebu Davud: Hudud 1, hadis no. 4352; Nesaî: Tahrimu’d-dem 5, hadis no. 4016; İbn Mace: Hudud 1, hadis no. 2534.

Dikkat edilirse bu hadîste de “cemaat” için “el takısı (the artikeli) kullanılıyor. Doğal olarak bu “belli, belirli” cemaat, ümmetin genelini temsil eden küresel İslam devletidir.

Mufârık kelimesi de yine “fırka” kelimesiyle aynı kökten (fâraka-yufâriku fiilinden) türemiş “ism-i fail”.

Evet, burada sözü edilen cemaat, “el” takısı almadan yazılan “herhangi” bir cemaat değildir.

*

Burada sözü edilen cemaatin İslam devleti demek olduğu, “öldürme”den söz edilmesinden de bellidir.

Çünkü bu tür had cezalarının uygulanması “İslam devleti”nin ve “Şeriat mahkemeleri”nin varlığına bağlıdır.

İslam devletinin bulunmadığı bir yerde (mesela Almanya’da), bugün cemaat denilen toplulukların üyelerinden biri o cemaati (cemaatimsiyi) terk etse ve İslam’dan da dönse, onun öldürülmesinden söz etmek abes olur.

Aynı şekilde Türkiye’de mesela İsmailağa Cemaati’nden Talha Hakan Alp’in dinden döndü ve cemaati terk etti diye öldürülmesini istemek söz konusu olmaz.

Çünkü Türkiye İslam devleti değil ve ortada “resmî” Şeriat mahkemesi yok.

*

Evet, hadîslerde geçen cemaat, İslam devletidir, bugün adına cemaat denilen topluluklar değil.

Sofuoğlu, Abdullah ibni Mes’ûd radiyallahu anh’in rivayet ettiği bu hadîs hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“… İmam Şafiî, namazı terk edip tevbe etmeyenin de katli (öldürülmesi) içtihadında bulunmuştur. Ebu Hanife namazı terk edenin öldürülmesini tecviz etmemiştir (caiz görmemiştir) ki bu içtihad şu İbn Mes’ûd hadîsine mutabıktır.

Zina eden dul ki, nikah ile evlenmiş ve evlilik hayatı bitmiş olan erkek ve kadın demektir. Bunu ifade eden seyyib sözü bâkir (bekâr) mukabilidir (karşıtıdır). … Evlenmemiş oğlan ve kız zina ederlerse, bunların cezası ölüm değil, yüz değnektir. … “ ‘Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara, Allah’ın dini hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir zümre de bunların azabına şahit olsun.’ (en-Nûr, 24/2)

“Vurulacak değneğin serçe parmak kalınlığında ince olması, çıplak değil, orta giyimli vücuda vurulması, değnek en çok omuza kadar kaldırılarak vurulması, vücudun (tek) bir noktasına değil, yüz gibi nazik bölgeler korunarak diğer kısımlara ayrı ayrı vurulması, zayıf bünyeli olan mücrimler (suçlular) hakkında bu şartların azamî tahfif edilmesinin (hafifletilmesinin) bu cezanın en mühim şartları olduğu fıkıh (Şeriat) kitaplarında tasrih edilmiştir (açıklanmıştır).”

(A.g.e., C. 5, s. 261, dn. 9.)

Cezanın halkın huzurunda infazı hem ibret alınması ve başkalarının gözünün korkutulmasını sağlar, hem de cezayı infazla görevli kişilerin yoksullar, kimsesizler ve sahipsizler söz konusu olduğunda haddi aşmalarını, itibarlılar, zenginler ve makam mevki sahipleri söz konusu olunca ise torpil geçip onları serbest bırakmalarını engeller.

Şer’î cezalar (Ki adalet demektir) karşısında birer merhamet abidesi haline gelen, fakat laiklik ve Kemalizm/Atatürkçülük hesabına şapka giymedi diye insan asılmasını bile alkışlayan düzenperestlerin, laik (siyasal dinsiz) rejimlerin karanlık izbelerinde “Burada Allah yoktur” denilerek yapılan akla havsalaya sığmaz canavarlıktaki işkencelerin “dilsiz şeytan” kabilinden ortakları olduğunu unutmamalıyız.

*

Görüldüğü gibi Sofuoğlu, “Devlet başkanına yapılan itaatin mutlak olmadığını, bunun bir hududu bulunduğunu” söylüyor.

Sözünü ettiği “devlet başkanı” laik (siyasal dinsiz) devletin ya da küfür devletinin başkanı değil, İslam devletinin imamı (halife).

Laik (siyasal dinsiz) devletin başkanı değil.. Onun (dinî bir yükümlülük olarak) itaat konusunda i’rabta hiç mahalli bulunmuyor.

Evet, halifeye bile itaat “mutlak” değildir, emirlerinin meşru (Şeriat’e uygun) olması şartına bağlıdır.

*

Nitekim Hz. Ebubekir r. a. halife olduğunda şu özlü, veciz, ibret ve ders dolu hutbeyi irad etmiştir:

“Ben sizin en hayırlınız olmadığım ve istemediğim halde sizin başınıza halife seçildim. Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber dinin hükümlerini açıklamıştır. Ey insanlar! Onun bize öğrettiklerinden öğrendik ki, akıllıların en akıllısı Allah’tan korkan, yani Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından uzak durandır. Acizlerin, zavallıların en zavallısı da helal haram demeden günahlara dalandır. Sizin en güçlünüz, benim katımda zayıfın hakkı kendisinden alınıncaya kadar en zayıftır. Sizin en zayıfınız da hakkı alınıncaya kadar benim yanımda en güçlüdür. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olunuz. Eğer doğru yoldan saparsam beni düzeltiniz. Allah yolundaki cihadı terk eden bir millet mutlaka fakr u zaruret ve zillete düşer. Bir toplumda fuhuş yayılırsa Allah hepsine belayı gönderir. Ben Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez. Ey insanlar! Benim yanımda doğruluk emanettir (güvenilirliktir), yalancılık ise hiyanettir. Söyleyeceklerim şimdilik bundan ibarettir. Hem kendim için hem de sizler için Allah’tan af ve mağfiret dilerim.”

Görüldüğü gibi Hz. Ebubekir “Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez” diyor.

Ayrıca “Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim” diyerek “dinde güncelleme” hadsizliği ile arasına mesafe koyuyor.

Ve de, algı operasyonu ve psikolojik savaş gibi artistik laflar eşliğinde yalancılık ve siyasal dolandırıcılığı meziyet ve fazilet gibi sunan modern devlet şeytanlığının aksine yalancılığı “hainlik” olarak niteleyip lanetliyor.

 

RAMAZAN HİLALİ

 

Birisinden şöyle bir mesaj aldım, paylaşmazsam vebal olur:

"Selamun aleyküm

“Suudi Arabistan'da gördük dediler. Buna binaen Arap hocalar tamam başladı diyorlar.

“Bu Astronomik görüş haritaları ve hesapları da sıkıntılı. Ben bazı şeyler okumuştum internette. Görülmesi imkansız denildiği zamanlarda çok görüldüğü vaki olmuş. Danjon limit diye bir şey var mesela. Adam 1930'lardaki verilerden 7 derece diye bir şey uydurmuş, hâlâ ona binaen 7 derecenin altı görülemez diye hesap yapılıyor.”

Hesaplarda hata olabilir, mümkündür.

Biz (tıpkı namaz vakitleriyle ilgili olarak yapılan ve takvimlere yazılan hesaplar gibi) doğru olduklarını varsayarak konuşuyoruz. Anadolu’daki tabirle “hesapçıların yalancısıyız”.

Ancak, her gördük diyene itibar edilir mi, o da ayrı bir mesele..


GÜN'DEN, HAFTADAN, AYDAN, ZAMANDAN, ÇAĞDAN HABERSİZ AHMAK CÜHELA TAİFESİNE "ŞOK TEDAVİ" KABİLİNDEN "ZAMAN" VE TAKVİM DERSİ

 

RAMAZAN AYI HANGİ GÜN BAŞLIYOR? 



Önce şunu söyleyelim: 

Müslümanlar'ın Güneş takvimi çerçevesinde "birlikte oruca başlamaları"ndan, "birlikte bayram etmeleri"nden söz edenlerin ne Dünya'nın yuvarlaklığının ne anlama geldiğinden haberleri vardır, ne "gün" kavramının hakikatine dair bir idrak sahibidirler, ne "zaman" kavramı hakkında bir fikirleri bulunmaktadır, ne de takvimin ne olduğunu anlayabilmişlerdir.

Güneş takvimi ile kamerî takvim arasındaki farktan bile haberleri bulunmamaktadır.

Söz konusu olan oruca 1 Ramazan'da başlamaktır, 11 Mart veya 12 Mart'ta değil.

Güneş takvimine göre Japonya'nın 11 Mart'ı ile Türkiye'ninki, Türkiye'nin 11 Mart'ı ile ABD'ninki örtüşmez.

Aynı an içinde Japonya'da takvimler 12 Mart'ı gösterirken ABD'de 11 Mart'ı gösterebilir. 

Bu, dünya milletlerinin "11 Mart'ı birlikte yaşayamamaları" değildir. 

Dünya yuvarlak olduğu için 11 Mart'ı ancak bu şekilde idrak edebilirler.

*

Aynı durum 1 Ramazan için de geçerlidir.

Mesele Müslümanlar'ın 1 Ramazan'da oruca başlamalarıdır. 

Bu 1 Ramazan farklı beldelerde farklı zaman dilimlerine karşılık gelir. İmsak ve iftar saatlerinin farklı oluşunun sebebi budur.

Mesela 1 Ramazan günü akşam Vanlılar iftar ettiğinde orada artık takvim 2 Ramazan'ı gösterir. Çünkü kamerî takvimde gün akşam ezanıyla yani Güneş'in batışıyla başlar. 

O sırada Güneş takvimine göre gün aynı olmaya devam eder.

Vanlılar iftar vakti 2 Ramazan'ı yaşadıkları sırada İstanbul'da hâlâ takvim 1 Ramazan'ı göstermektedir. Çünkü orada Güneş batmamıştır. 

İşte aynı anda (ve Güneş takvimine göre aynı günde) memleketin doğusu 2 Ramazan'ı yaşarken batısı 1 Ramazan'ı yaşamaya devam eder. 

Bu iki beldenin kamerî günlerini Güneş takvimi çerçevesinde aynı güne denk getirmeye çalışmak ya da "Niye böyle oldu ki?" diye dertlenmek tabiî ki tam budalalıktır. 

*

Üstelik Güneş takviminde gün, gece yarısı saat 12 gibi kafadan atma, uydurma bir anda başlar, kamerî takvimdeki gibi "doğal" bir olaya dayanmaz.

Dolayısıyla bir beldenin 1 Ramazan'ı Güneş takvimi çerçevesinde farklı günlere tekabül edebilir.

Doğal bir olayla belirlenen günü kafadan atma bir kritere göre belirlenen güne uydurmaya çalışması için insanın geri zekâlılık katsayısının kaç olması gerekir?

Daha buna bile kafası basmayan ilahiyatçı taifesine, kendisini allâme-i cihan zanneden akademik budalalara, entel dantel düşünür havalarında aleme nizamat veren boş beleş ukala kalem sahiplerine bakıp üzülmemek mümkün değil.

Kelimenin tam anlamıyla som ve saf cahil olmanın yanı sıra düşüncesizliği meziyet ve fazilet, hatta entellik zannetmek gibi tuhaf bir arızaları var.

Kafalarının içinde beyin mi var yoksa saman mı, belli değil.

Bir beyinleri varsa (Ki olması lazım), bunlara hiçbir şey öğretmeyi başaramayan Türk eğitim sisteminin insanları kafalarını kullanamaz hale getirdiğini kabul etmek gerekiyor. 

Çok yazık..

*

Mepa News'un aşağıya aldığımız haberi doğruysa, Ramazan ayının 12 Mart Salı günü başlaması gerekiyor.

Çünkü, Ramazan hilali ancak 11 Mart'ta görülebiliyor. 

Burada astronomik durum değil, fiilen (çıplak gözle) görülme önemlidir.

Mesela sabah Güneş ufuk çizgisinin üstüne gelmiş olduğu halde biz ancak sekiz dakika sonra görmeye başlarız. Bu sekiz dakika içinde Güneş doğmamış kabul edilir ve sabah namazı kılınabilir, çünkü Güneş'i o sırada görmüyoruz, çünkü onun yeni konumunu gösteren ışık bize ulaşmadı. 

Aynı şekilde akşam da Güneş ufuk çizgisinin altına indiği halde biz daha sekiz dakika görmeye devam ederiz. "Gerçekte Güneş battı, o halde akşam namazını (ikindi değil) kılabiliriz" denilemez. 

(Normal bir akıl yürütüşle olayın böyle olması gerekiyor da, denildiğine göre, sabah Güneş, ufuk çizgisinin altında olduğu halde, atmosferin/havanın su gibi ışığı kırması yüzünden doğmuş gibi görüyormuşuz. Akşam da görülmemesi gereken zamanda bile, aynı kırılma yüzünden görmeye devam ediyormuşuz. İşte burada da yine "konum"u değil "görme"yi esas almak durumundayız.)

*

Kamerî ayların durumu da böyledir.

Nasıl her beldenin sabah namazı vakti farklıysa, bir belde sabah namazını kılarken diğeri öğle namazını kılma durumunda olabiliyorsa, Ramazan ayının başlaması da farklı beldelerde farklı olabilir.

İstanbul'dakinin, "Şu kadar saat sonra Pasifik'te hilal görülebilecekmiş" diyerek oruca başlaması, kendisi için akşam namazının vaktini Pasifik'te batan Güneş'e göre belirlemesi gibi abes birşeydir. 

Japonya'daki adam, hava kapalı olsa ve hilali göremese bile, "Hesaba göre hilal şu kadar saat önce Pasifik'te görülmeye başlandı, hava açık olsaydı biz de görecektik, dolayısıyla hilali gördüğümüzü varsayabiliriz" diyebilir, fakat İstanbul'daki, görmediği, göremeyeceği hilal için Pasifik'teki görülmeyi baz alamaz. 

Bu meselenin "mezhepler" çerçevesindeki durumunu ve ihtilaf-ı metali' konusunu "Ru'yet-i Hilâl Risalesi" başlıklı kitapçığımızda anlatmaya çalıştık. İhtilaf-ı metali' dikkate alınmaz diyenlerin bu fetvayı verdikleri sırada ulaşım ve iletişim bugünkü gibi değildi, çok kısa mesafeler söz konusuydu. Günümüzde ihtilaf-ı metali' dikkate alınmadığında, bazı yerler için, imsak vakti geçtikten sonra Ramazan'ın girmesi söz konusu olmaktadır. Bu, mesela öğle namazını vaktinden önce, farz hale gelmeden önce kılmak gibi birşeydir. Bayramda durum daha kötüdür, çünkü Ramazan'ın farz olan son gün orucunu tutmama, bayram yapma durumu ortaya çıkar.

*

Güneş takvimi çerçevesinde belirlenen gün, "kamerî takvim eksenli ibadet" için zaman tayininde dikkate alınmaz. 

Zaten o gün, kendi içinde (küresel ölçekte) bir belirsizlik ve karmaşa barındırmaktadır. Japınya'nın 11 Mart günü ile bizimki aynı saatte başlayıp bitmez. 11 Mart günü akşam biz hâlâ 11 Mart'ı yaşarken Japonya'da gün 12 Mart'tır. 

ABD ile Japonya'nın 11 Mart'ının örtüşme durumu ise çok daha azdır. ABD'nin 11 Mart'ının büyük kısmı Japonya için 12 Mart'tır. 

Hani takvim birliği, hani gün birliği?

Yani bizim "gün"ümüz ile Japonya'nınki, ABD'ninki vs. tıpatıp örtüşmez. Onların 11 Mart'ı ile bizim 11 Mart'ımız aynı zaman dilimine tekabül etmez. 

Böyle bir durumda biz, mesela, "Japonya'da şu sıra 12 Mart gününe geçildi, o halde biz de İstanbul'daki günü artık 12 Mart kabul edelim" diyor muyuz?!

Herkesin 12 Mart'ı kendisine..

Burada önümüze bir soru geliyor: Diyelim ki 1 Ramazan'ı 11 Mart'a sabitleme işgüzârlığı ve budalalığına kalkıştınız, kimin 11 Mart'ını esas alacaksınız, Japon'unkini mi, Türk'ünkini mi, Amerikalı'nınkini mi?

Demek ki bizim 1 Ramazan'ımız ile Japonya'nınki, Pasifik'inki (rü'yet durumuna göre) farklılık gösterebilir.. Bunları (Güneş takvimini esas alarak) birleştirmeye çalışmak cahilliktir ve "din'le oynamak"tır.

Bu tür kendisinden, dünyadan ve zamandan habersiz ukala cahilleri tekfir etmek tabiî ki yanlış olur, fakat düşüncesizlikte yekta birer "cahilliğiyle mutlu budala" olduklarını yüzlerine söylemekte ve kendilerini tanımalarına yardımcı olmakta yarar vardır.

Nasıl bazı bozuk makinalar şöyle bir vurulduğunda çalışabiliyorsa, bakarsın bunlara bu şekilde sertçe dokunmak da kafalarının çalışmaya başlamasına neden olabilir.

*

Burada temel sorun, Kamerî takvimin Güneş takvimine uydurulmaya çalışılması.. 

Dehşet verici bir cehalet, korkunç bir Batı taklitçiliği marazı.. "İbadet" alanında (şuursuzca) yapılan bir "Batı taklitçisi takvim devrimi".

Oysa bu iki takvim birbirine uydurulamaz. 

Değil birbirleriyle uyumlu olmaları, Dünya'nın yuvarlak oluşundan dolayı bu takvimlerin "gün"leri kendi içinde de beldeye göre farklılık gösterir.

"Ru'yet-i Hilâl Risalesi" başlıklı kitapçığımızda bu meseleyi bütün boyutlarıyla anlatmaya çalıştık.

On senedir bu meseleyi anlatıyoruz, dilimizde tüy bitti, kaç kişiye dinletebildik bilmiyorum. 


Ramazan ayı ne zaman başlıyor?

Ramazan ayı ne zaman başlıyor?

2024 yılı Ramazan ayının başlangıcı için hilal gözleminin 10 Mart'ta başlaması bekleniyor.

2024 yılı (Hicri 1445) Ramazan hilalinin gözlenmesine genel itibarıyla 10 Mart akşamı başlanacak.

Birçok farklı ülke ve merkezde gerçekleşecek gözlemlerde hilalin görülmesi halinde 10 Mart gecesi ilk teravihler kılınırken, 11 Mart Ramazan ayının ilk günü olacak ve oruç tutulacak.

Hilalin görülmediğinin ilan edilmesi halinde 12 Mart günü Ramazan ayının ilk günü olacak.

Astronomik olarak Ramazan hilalinin ortaya çıkması 10 Mart günü evrensel saate göre 09.00 (TSİ 12.00) sularına denk geliyor. Ramazan hilali bu saatten yaklaşık 14 saat sonra teleskopla, 17 saat sonra ise belirli bölgelerde çıplak gözle görülebilecek. Astronomik hesaplara göre genel olarak hilalin Amerika kıtası ve Pasifik Okyanusu dolaylarında gözle görülebilir olması bekleniyor.

Türkiye gibi takvim esasına göre Ramazan ayına başlayan ülkelerde ise Ramazan ayının ilk gününün 11 Mart Pazartesi olduğu önceden açıklanmış durumda.

ramazan-2024-2.jpg

ramazan202401.jpg

Kaynak: Mepa News

(https://www.mepanews.com/ramazan-ayi-ne-zaman-basliyor-1-65276h.htm)


KEMAL OHRİ'NİN AÇIKLADIĞI SIR: SELANİKLİ-İNGİLİZ GİZLİ ANTLAŞMASI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 21

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Türkiye’de Atatürk ilke ve inkılapları diye bilinen devrimlerin/devirmelerin aslında Curzon ilke ve inkılapları olduğunu görmüştük.

Lord Curzon, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı..

“Kim Birinci Dünya Savaşı’nın galibi olmak ister” yarışmasında İngilizler, sorulara cevap verirken bazen fikir değiştiriyorlar, ve Mondros Mütarekesi’nden sonra gündeme gelen “barış antlaşması” hususunda “son karar”ları İstanbul’u Türkler’e bırakmak oluyor.

Ama hangi Türkler’e?

Selanikli Mustafa Atatürk liderliğindeki Türkler’e..

*

İngilizler’in Selanikli’yi “destekledikleri bir işbirlikçileri ya da ajanları” değil de “İngilizler’in inadına ulusal kurtuluş savaşı veren bir kahraman” gibi göstermek için yaptıkları hileleri önceki bölümlerde açıkladık, tekrar etmeyelim.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü, bu destekleme ya da işbirliği gerçeğini, sıkça tekrarladığımız gibi, 1973 yılında tek cümleyle özlü bir biçimde ifade etmiş bulunuyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin!

“Bu milletin içinde aptallar da var, dolayısıyla onların hatırı için ‘lafın tamamı’nı söyleyelim” diyerek gerçeği en açık ve yalın biçimde açıklamış.

Daha ne desin!

*

Tabiî İnönü’nün tarihî açıklaması bazı sorulara cevap aranmasını gerektiriyor:

Bir: İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İstiklâl mücadelesinin başarısı”nı, yani Selanikli Mustafa Atatürk’ün muvaffakiyetini niçin istemişti?

İki: Curzon (onun şahsında İngiliz hükümeti) böyle bir karar verirken sahadaki İngiliz subayları ile istihbaratçıların (ajanların) sundukları raporları ve yapılan analizleri gözardı edemeyeceğine göre, o kurmay subaylar ile casusların “Selanikli Mustafa Atatürk”ü hükümetlerine “pazarlamış” olmaları gerekiyor.

Selanikli bunu nasıl başardı, onların gözüne nasıl girdi?

Üç: İngilizler müttefiklerini (Fransa ile İtalya’yı) Selanikli’yi desteklemeye mecbur etmeyi niçin göze aldı, böyle bir riske niçin girdi?

Boru değil bu, Birinci Dünya Savaşı boyunca omuz omuza, sırt sırta birlikte savaştığınız, kader birliği yaptığınız koskoca iki devlet..

Yola çıktığı sırada elinin altında emrine amade doğru dürüst bir güç bulunmayan, Kâzım Karabekir’in desteğiyle ayakta kalmayı başarabilen bir adama yatırım yapmaları, “barış masası” kumarında onun için bahse girmeleri yetmiyormuş gibi, bir de arkadaşlarını (müttefiklerini) bu kumara katılmaya zorluyorlar.

Niçin?

Bahsi kazanmaları durumunda devasa bir kazancın sahibi olacaklarına inanmamaları durumunda böyle bir riski alırlar mıydı?

Bu soru, bizi bir başka soru üzerinde düşünmeye yöneltiyor:

Dört: İngilizler, Selanikli’den birtakım sözler almadan böyle bir riske girmiş olabilirler mi?

Ve de, kendilerine verilen sözlerin mutlaka tutulacağına kesin olarak inanmadan müttefikleri olan iki koca devleti Selanikli’ye destek verme konusunda zorlayabilirler miydi?

*

Bu soruların cevabı açık:

İngilizler Selanikli ile o daha İstanbul’dayken, Samsun’a hareket etmeden önce anlaşmış olmalıdırlar. (Ki Selanikli’nin sadece İngiliz subaylarıyla değil, İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile de defalarca başbaşa gizli görüşme yapmış olduğu, kendisinin ve yakın arkadaşlarının itirafıyla sabit.)

Evet, Selanikli ile İngilizler’in karşılıklı olarak sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş oldukları anlaşılıyor.

Vahideddin’in güvenini kazanıp yaveri olmuş bulunan Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a gitmesini sağlayacak gerekçeleri ve ortamı hazırlayan İngilizler’in, o Anadolu’ya geçince bu defa Vahideddin’den onu geri çağırmasını isteyerek İstanbul Hükümeti’nin kendilerinin işbirlikçisi, Selanikli’nin ise korkup çekindikleri, (olmayan) gücünden “tırstıkları”, vatanı için kendisini feda etmekten çekinmeyen gözü kara bir kahraman gibi görünmesini sağladıkları açık.

İşin aslı ise, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi, Selanikli’ye sunulmuş tam teşekküllü, tam tekmil bir “İngiliz desteği”ydi.

Türkiye’nin emperyalizm karşıtı ulusalcıları böylesi “destek”ler ve işbirlikleri için “ajanlık” ve “vatan hainliği” tabirlerini kullanmayı tercih ediyorlar.

*

Ve Selanikli, Ağustos 1919’da, Samsun’a çıkışından üç ay sonra Erzurum'dan gönderdiği mektubunda anasına “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” diyerek, vatan için kendisini feda etmeye hazır bir serdengeçti değil, “Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda ağını ören bir “hesapçı” olduğunu ortaya koymuş durumda. (Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık 2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Böylece bir başka soruya ulaşmış oluyoruz.

Beş: Selanikli İngilizler’e ne tür sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş olabilir?

Cevabı tahmin etmek zor değil: Curzon ilke ve inkılaplarının Atatürk ilke ve inkılapları olarak yerli-milli kılıfta hayata geçirilmesi..

Curzon’un derdi, birincisi Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesi,  Türkler’in kendi mazilerine, kültürlerine, maneviyatlarına, dinlerine, ellerindeki bütün bir medeniyet mirasına sırt çevirerek tarih yolculuğuna bir balo cumhuriyeti ile Afrika’daki Hotanto kabilesi gibi sıfırdan başlamaları..

İkincisi, hilafetin ellerinden alınması suretiyle Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesi..

Üçüncüsü, “Yeni Türkiye”nin Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı gibi İstanbul’u başkent yaparak hâlâ bir imparatorluk namzedi gibi görünmesinin engellenmesi, Anadolu’daki bir şehri başkent yaparak geçmişin Lidya’sı, Frigya’sı gibi üfürükten bir “gecekondu devlet” görüntüsü vermesi..

*

Şurası kesin: Curzon-Selanikli anlaşmasında iki taraf da sözünde durdu..

Curzon, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi Selanikli’ye gereken desteği (müttefiklerini zorlama pahasına) verdi.

Selanikli de (İngilizler’in efsanevî Dizbağı Nişanı’na layık görülecek şekilde) üstün performans sergiledi; Osmanlı’nın imparatorluk unvanının da, hilafetinin de, alfabesinin de, dilinin de, kültürünün de, medeniyetinin de, maneviyatının da canına okudu.

İşi öyle abarttı ki, nerede bir Arap alfabesi ile yazılmış kitabe varsa (Kur’an’ı hatırlatıyor diye olsa gerek) ya kırdırıp attırmaya ya da üstünü sıva ile kapattırmaya koyuldu.

Memleketimizi “Selanikli heykeli ormanı” haline getirmeye çalıştı.

Her yere fotoğrafını astırma, paralara pullara resmini kazıma seferberliği başlattı.

Orada da durmadı, “Türk oğlu” olmayı gururuna yedirememiş ya da bunu kendisi için zül addetmiş olacak ki, şahsını Türkler’in atası ilan etti, palavradan Atatürk soyadını aldı.

Velhasıl, Curzon ilke ve inkılaplarını Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türk milletine “armağan etti”, miras bıraktı.

*

Evet, (İnönü’nün açıkladığı üzere Selanikli’yi destekleyen) Curzon’un temel hedeflerinden biri, Türkler’in elinden hilafetin alınması ve böylece İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesiydi.

Ohrili Kemal Bey’in İsmet İnönü’ye yazmış olduğu bir mektup, hilafetin kaldırılış sürecinin daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir belge durumunda.

Prof. Dr. Metin Hülagü’nün konuyla ilgili bir makalesi ilginç bilgiler içeriyor. (Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Burada dikkat çeken nokta şu:

Eski subay Kemal Ohri’nin 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektubundan, Lozan Antlaşması öncesinde hilafet ve saltanatın kaldırılmasına dair bir “Türk-İngiliz Gizli Antlaşması” yapılmış olduğu anlaşılıyor.

Ancak, böyle bir antlaşmanın varlığından mesela Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir’in haberi yok..

Dönemin başbakanı Rauf Orbay’ın da..

Bunu hem yazdıkları hatıratlarından, hem de TBMM’de saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında sergiledikleri tavırdan biliyoruz.

Konu TBMM’nin gizli celselerinde bile müzakereye açılmamış.

Fakat Kemal Ohri’nin antlaşmadan haberi var.

İsmet İnönü’nün de.. Ohri’nin mektubundaki ifadeler, bilmekte olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla söz konusu antlaşmaya Türk-İngiliz gizli antlaşması değil de Selanikli-İngiliz gizli antlaşması demek daha doğru olur.

Ve bu antlaşmanın temellerinin Selanikli henüz İstanbul’dayken, Anadolu’da görevlendirilmesi söz konusu olmadan önce atılmış bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Aksi takdirde İngilizler Selanikli’ye Samsun’a gitmesi için bu kadar kolay “vize” vermezlerdi.

Ve Selanikli de (Erzurum'dan anasına yazdığı mektupta dile getirdiği gibi) işin ucunda netice görmese kılını kıpırdatmazdı:

 “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.

*

Selanikli (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği) “İngiliz desteği”ni arkasına almasaydı vatanseverlikte netice görmezdi”.

Netice görmeyince de “Mevzubahis olan vatansa…” türünden kahramanca cümleler kurmazdı.

Bugünden geriye baktığımızda onun ne yapıp ne yapmayacağını pekâlâ biliyoruz.

İngiliz de, Selanikli’den saltanatın ve hilafetin ocağına incir dikme sözü almasaydı, ona destek vermezdi.. Bunu da biliyoruz.

Selanikli’nin daha Erzurum Kongresi günlerinde, Samsun’a çıkışının hemen iki ay sonrasında hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya büyük bir özgüvenle saltanatın kaldırılacağı müjdesini vermesi, hem İngiliz desteğine olan itimadının büyüklüğünü, hem de “gizli antlaşma”nın temellerinin İstanbul’da atılmış olduğunu gösteriyor.

Demek ki İngilizler Selanikli’ye sağlam teminat vermişler..

Selanikli de onlara çok sağlam söz vermiş.

Hatırlayalım, Curzon’un üç tane temel hedefi var:

Birincisi saltanatın (Osmanlı İmparatorluğu’nun) son bulması..

İkincisi Türkler’e İslam âleminde itibar ve saygınlık kazandıran hilafetin ellerinden alınması..

Üçüncüsü de Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olması hasebiyle sahip olan devlete imparatorluk “havası” veren İstanbul’un yeni Türk devletinin başkenti olmaması.

*

Burada bir noktaya özellikle değinmek gerekiyor:

Tarihte bu tür “gizli antlaşmalar”, daha doğrusu komplo ve entrikalar hiç eksik olmamıştır.

Mesela 1916 yılında İngilizler ile Fransızlar arasında yapılmış olan Sykes-Picot antlaşmasından dünya ancak 1920’li yıllarda Sovyetler’in bu antlaşmayı ifşa etmesi sayesinde haberdar olabildi.

Bu tür gizli antlaşmalar günümüzde de yapılıyor.

Mesela, Muharrem İnce Temmuz 2014’te, yaklaşık 10 yıl önce TBMM’de AK Parti iktidarının gizli anlaşmalarıyla ilgili olarak şöyle bir konuşma yapmıştı:

“Az önce Grup Başkan Vekili Sayın Ahmet Aydın, Sayın Tanju Özcan konuşurken Gizli anlaşmalar yapıp yapmadığımızı nereden biliyorsunuz?’ dediniz.

“Bakın, ben verdiğim bir soru önergesine Sayın Ahmet Davutoğlu imzasıyla verilen cevabı okuyorum, devletin resmî belgesi: ‘Bölgedeki ve dünyadaki birçok ülkeyle olduğu gibi, İsrail ve ülkemiz arasında da çeşitli anlaşmalar akdedilmiştir. Diğer ülke ve uluslararası kuruluşlarla olduğu üzere, İsrail’le de siyasi, ticari, kültürel ve askerî olmak üzere çok yönlü ilişkilerimiz karşılıklı imzalanan bu anlaşmalar çerçevesinde yürütülmektedir. İkili ve çok taraflı ilişkilerin geliştirilmesini amaçlayan bu anlaşmaların üçüncü ülkeleri hedef alan bir yönü bulunmamaktadır. Bununla birlikte, söz konusu anlaşmalardan bazıları, hizmetin gereği dolayısıyla, gizli olup bunlar dışındakiler Resmî Gazete’de yayımlanmaktadır.’ (…)

“Tarihi de söyleyeyim: 9 Kasım 2009, soru önergesinin tarihi.

“Hep MHP’yi suçluyordunuz ya ‘[28 Şubat sürecinde] Hükûmet ortaklığınızda Suriye’yle gizli anlaşmalar yaptınız’ diye; işte, ben de size, sizin İsrail’le gizli anlaşmalar yaptığınızı Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun imzasıyla… ‘Biz yaptık’ diyor. ‘Gizli olanlar, Resmî Gazete’de yayımlanamayanlar, onlar ayrı ama Resmî Gazete’de yayımlananlar da var’ diyor.

Demek ki İsrail’le de gizli anlaşmalar yapmışsınız.”

(https://www.odatv.com/siyaset/14-soruda-akpyi-nakavt-etti-61985)

Evet, Türkiye Cumhuriyeti milletin iradesiyle, millet öyle istediği için değil, İngilizler’le Selanikli’nin gizli antlaşması marifetiyle kuruldu ve tarihteki yolculuğuna aynı minvalde devam ediyor.

*

Peki Ohrili Kemal kim, ve niçin önemli?

Prof. Hülagü, 1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Bey’in “yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığını” söylüyor.

Soyadından da belli olduğu üzere Ohri (Kuzey Makedonya) doğumludur, Balkanlar’ın çocuğudur.

Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır, üç yıl Harbiye’de aynı sıralarda beraber okumuştur, onunla aynı yıl mezun olmuştur.

Orduda İsmet İnönü’yle birlikte görev yapmış, aralarındaki ilişki zamanla yakın bir dostluğa dönüşmüştür.

1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde kurmay heyeti içinde yer almış, Üçüncü Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulunmuş, daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı olmuştur.

Cumhuriyet döneminde ise İsviçre, İspanya ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunmuş, uluslararası ticaretle meşgul olmuş, özellikle askerî malzeme üretimi ve satışı yapan büyük firmalarla bağlantı kurmuştur.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında savunma sanayii alanında yapılan satın almaların aracısı ve komisyoncusu olarak çalışmıştır.

Görünürdeki meşguliyeti olan ticarî girişimciliğinin yansıra Türkiye adına istihbarat edinmeye çalışmış ve edindiği bilgileri, kendi analizleri eşliğinde, o dönemin en üst seviyedeki devlet idarecileri ile paylaşmıştır.

Mesela Başbakan Menderes’e 30 Ağustos1955 tarihinde bir telgraf çekerek, “Kıbrıs’ın 1878 senesinde İngilizler’e, Rusya’ya karşı bize yardım etmeleri ve Kars ile Ardahan onlardan geri alınıncaya dek geçerli olmak şartıyla geçici olarak bırakılmış olduğunu, Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs hakkında doğrudan ya da dolaylı hiçbir ifadenin yer almadığını, o nedenle 1878 Antlaşması’nın bugün geçerli olmasının icap ettiğini” belirtmiştir.

*

Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu hilafet konulu mektuba gelince..

Prof. Hülagü’nün belirttiğine göre, Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş bulunan ve araştırmacılara açık olan mektup, Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edilip postaya verilmiş.. Toplam 11 sayfadan oluşan mektup Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye istihbarî bilgiler vermekte ve siyasî önerilerde bulunmaktadır.

Prof. Hülagü şunları diyor:

“1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu, ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.

“Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek İsmet İnönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.”

Mektuptaki “dinî eğitimin yasaklanması” kaydı, medrese ve tekkelerin Atatürk ilke ve inkılapları (yani Curzon ilke ve inkılapları) kapsamında niçin kapatıldığını, Tevhid-i Tedrisat (öğretimin birliği) adı altında niçin dinî eğitim ve öğretime savaş açıldığını anlamamızı sağlıyor.

Marifet iltifata tabidir” kaidesince, medrese mezunlarına resmî görev verilmeyeceğinin ilan edilmesi bile o kurumların gözden düşmesi için yeterli olacakken yasaklanmaları, bunun da ötesinde sadece yüzünden Kur’an okumayı öğrenen ve öğretenlerin bile polis ve jandarma güçleri tarafından sıkı bir biçimde takip edilmeleri, salt Selanikli’nin kişisel takıntıları ile izah edilebilecek birşey gibi görünmüyor.

Gerektiğinde camide minbere çıkıp Taliban lideri Molla Ömer, el-Kaide lideri Üsame bin Ladin ve İran’ın Ayetullah Humeyni’si gibi radikal dinci, tavizsiz siyasal İslamcı hutbe okuyabilecek esneklikteki Selanikli’nin bu katılığı, İngilizler’den duyduğu korkunun büyüklüğünü ortaya koyuyor diyebilir miyiz?

Selanikli’nin 1936 yılında İstanbul’da ağırladığı (önünde ayak ayak üstüne atarak burnu havada oturan) İngiltere Kralı Edward’ın karşısında verdiği poz, psikolojisini anlamamızı sağlıyor.

*

Okurlarımız üstlerine alınmasınlar fakat memleketimiz ahmaklar bakımından gayet münbit ve zengin olduğu için “Sözün tamamı ahmağa söylenir” fehvasınca “Niçin gizli antlaşma?” sorusuna da cevap vermemiz gerekiyor.

Genel cevap şu: İstihbarat teşkilatları niçin “gizli” çalışıyorlarsa onun için..

Özel cevap ise şu: Devletler bazen kendi halklarından, kendi ülkelerindeki kamuoyu baskısından, bazen de uluslararası baskılardan çekindikleri için kimi antlaşmalarını gözlerden saklar, gizli yaparlar.

Yaptıkları bazı antlaşmalar da kendileri açısından küçük düşürücü niteliktedir, ve bunun bilinmesini istemezler.. Antlaşmanın diğer tarafında yer alan devlet de muhatabını aşağılamış olmayı değil, hedeflerine ulaşmayı önemsediği için, olayın gizli kalmasına razı olur.

*

Peki mektuptan başka neleri öğreniyoruz?

Bunu da bir sonraki yazıda görelim inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."