"HAKİKİ İNGİLİZ DOSTU" OLARAK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 15

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, elimizdeki birtakım verilerden hareketle, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’le (ajanlık/casusluk olarak da yorumlanabilecek) gizli bir işbirliği içine girmiş olduğu sonucuna varılabileceğini ifade etmiştik.

Bu sonuca varılmasını gerektiren veriler olarak da şu iki hususu saymıştık:

Birincisi, Selanikli Erzurum Kongresi sırasında bir gece güvendiği kafadarları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “gizli gündem”ini, geleceğe dönük hesaplarını açıklamış, böylece hem Osmanlı Devleti’ne, hem Anadolu insanına, hem de silah arkadaşlarına karşı takiyye yaptığını, yalan söyleyerek onları aldattığını ortaya koymuş bulunuyor.

Daha sonraki “devrim”li yıllarda da, geçmişte aralarında geçen bu konuşmayı Mazhar Müfit’e keyifle hatırlatmaktan da geri kalmamış.

*

İkinci husus ise şu: Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson Erzurum’a gelip Kâzım Karabekir’e, barış yapma aşamasında karşılarında Osmanlı Devleti’ni değil, Anadolu’da oluşturulacak yeni bir hükümetin başına geçmesini bekledikleri Selanikli’yi görmek istediklerini açıklamış bulunuyor.

İngiltere olarak gelecekte görmek istedikleri tablo, tam da Selanikli’nin sonradan yaptığı şeyler.

Ayrıca, Selanikli’nin kafadarlarına açıkladığı “gizli gündem”i ile Rawlinson’nun açıklamaları arasında da, mutlu bir tesadüf eseri olarak paralellik var.

*

Bunları yan yana koyup, Selanikli’nin Samsun’a çıkmadan evvel İstanbul’da İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizli görüşmeler yapmış olduğu gerçeğini üstüne eklediğimizde, tabolda eksik gedik kalmıyor.

Tablonun sahiciliğini noter olarak tasdik etme şerefi ise, 1973 yılında Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle konuşmuş olan İkinci Adam İsmet İnönü’ye ait:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, İngilizler, Selanikli’yi sonuna kadar desteklediler.

Desteklemiyor gibi yaparak.. Usturuplu bir şekilde.

Çünkü açıkça destekleseler onun “hain bir işbirlikçi” gibi görünmesine sebep olacaklar..

O yüzden, son ana kadar aralarında bir danışıklı dövüş yaşandı.

İngilizler İstanbul Hükümeti aleyhine (son tahlilde Selanikli'nin Anadolu'daki konumunu güçlendiren) adımlar atıyor (Selanikli'yi "sarhoş, haris, sefih, ahlâksız, fırsatçı" kabul edip onu Vahideddin'in aksine adamdan saymayan devlet adamlarının tutuklanıp Malta'ya sürülmeleri, Meclis-i Mebusan'ın yani Osmanlı parlamentosunun kapatılması, Osmanlı Savunma Bakanlığı ile Genelkurmayı'nın işgal edilip çalışamaz hale getirilmesi), Selanikli ise, esas itibariyle kendisinin "hakimiyet" otobanına asfalt döşeyen bu icraata karşı göstermelik sert protestolarda bulunuyor, Anadolu'da tribünlerden alkış ve puan topluyordu.

*

23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında gerçekleşen Erzurum Kongresi’nin son günü Selanikli ile “uzun” bir görüşme yapan (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson’un, kongrenin bitiminden dört gün sonra, 11 Ağustos tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporunda yer alan şu sözlerini nasıl yorumlamak gerekir:

“Konferansın (kongrenin) son günü Mustafa Kemal’le iki saatten fazla görüştüm. Sonuç olarak görüşüm şu: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.” 

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 46.)

Adam, bir İngiliz olarak “tehdit”ten söz etmiyor, “fırsat”tan bahsediyor.

Selanikli’nin “büyük başarı”sı için, neredeyse Selanikli’den fazla heyecan duyduğu anlaşılıyor.

İkinci Adam İsmet İnönü’nün sözünü ettiği İngiliz desteğinde Rawlinson’un bu raporunun büyük etkisinin bulunduğunu kabul edebiliriz.

Öyle anlaşılıyor ki, Selanikli Rawlinson’u, “hareketinin başarılı olacağına” ikna etmiş, ona müjdeli haberler vermiş.

Peki, Rawlinson'un sözünü ettiği "bu hareket”ten kastı ne?

Selanikli'nin Rawlinson’a brifing vererek arzettiği "hareket"i, Erzurum Kongresi sırasında karanlık bir gece yarısı kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya açıkladığı “gizli gündem”i olabilir mi?

Şu soru önem taşıyor: 

Selanikli için Rawlinson’a “Başarılı olursam cumhuriyet ilan edip Osmanlı Devleti’nin ocağına incir dikeceğim, sizin çağdaş uygarlığınızı memlekete taşıyacağım, mesela kullandığınız Latin harflerini, giydiğiniz şapkayı millete dayatacağım, tesettüre/örtünmeye son vereceğim, memleketi balo ilericiliğiyle tanıştıracağım” demekte ne mahzur olabilir ki?

Bilakis, İngiliz’in desteğini almasını sağlar.

Dolayısıyla, Selanikli ile Rawlinson’un iki saati aşkın görüşmelerinde bu minvalde sohbet edip muhabbeti koyulaştırmış olmaları “hayatın olağan akışı” açısından sorunsuz görünmektedir.

*

Şunu da unutmayalım:

Rawlinson’un raporunda “bu hareket” deyip geçmesi de, Selanikli’nin “bu hareket”in münderecatı ve muhteviyatı konusunda daha önce İstanbul’da İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile görüş alışverişinde bulunmuş olduğunu, dolayısıyla Rawlinson’un ayrıntıya girmesine gerek kalmadığını düşündürüyor.

Selanikli'nin (Nutuk'undaki kendi itirafı ile de sabit olduğu üzere) İngilizler'in Türkiye'deki en üst düzey ajanı ile bir kere de değil, defalarca başbaşa gizlice görüşmüş olmasının herhalde bir "hikmet"i bulunmalıdır.

Selanikli'nin bu adamla samimiyeti niçin bu kadar ilerlettiğini sormayalım mı, ne dolaplar çevirdiklerini merak etmeyelim mi?

Osmanlı'nın ileri gelenlerini (yaklaşık 600 kişiyi, altı değil, 60 değil, 160 değil, 600) tutuklayıp Malta'ya süren İngilizler'in Selanikli'ye niçin dokunmadıkları, niçin Anadolu'ya geçmesine izin verdikleri konusu üzerinde düşünmeyelim mi?

Ajan Frew Selanikli ile başbaşa gizlice defalarca görüştüyse herhalde onunla ilgili bir tahkikatı, bir değerlendirmesi, ve de hükümetine sunduğu bir raporu olmalıdır.

“Asılacaksan da İngiliz sicimiyle asıl” diyenler doğru demişler, İngiliz sicimi sağlam.. Adamı yarı yolda bırakmaz.

*

İngilizler’in, Samsun’a gitmesi için vize verdikleri Selanikli ile “Anadolu’ya gidip yeni bir hükümet kurması” konusunda anlaşmış oldukları, Amiral Calthorpe’nin tam da Erzurum Kongresi sırasında hükümeti için hazırladığı raporunda yer alan şu ifadeden de anlaşılıyor:

Anadolu’da müstakil (bağımsız) bir hükümet kurulmasına mani olunamaz!” (Dilipak, s. 46.)

Adamlar Anadolu’da ilerde bağımsız bir hükümet kurulacağını nerden biliyor olabilirler?

Kehanetlerinin kaynağı ne, hangi müneccimler?

Ve de kimlerin mani olamayacağını düşünüyorlar?

Amiral Calthorpe’nin bu raporundan iki ay sonra, Sivas Kongresi’nin akabinde İngiliz Yüksek Komiseri Amiral J. de Robeck, ağzı kulaklarında bir üslupla Lord Curzon’a şu müjdeyi verecektir: “Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor.” (Dilipak, s. 51.)

Üç ay sonra, 1919 senesinin Aralık ayı geldiğinde ise, İngiltere adına sahnede boy gösteren General Milne, basına şu demeci verecektir:

“Mustafa Kemal hareketinin bastırılması şüphesiz pek çok istenir (çok istenilen birşeydir). Fakat çok büyük kuvvet gerekmektedir. İğneleme politikası büsbütün ahlâksızlık olur.” (Dilipak, s. 54.)

Yunan’ı durduran Milne Hattı’na adını vermiş olan General’in bunları söylediği sırada takvim yaprakları 26 Aralık 1919’u göstermektedir.

Selanikli’nin elindeki kuvvet nedir peki?

Koskoca bir hiç.

O kadar zayıftır ki, bir süre sonra (elinin altında savaş tecrübesi bulunmayan köylülerden başka kimse olmayan) Çapanoğlu'nun Yozgat'tan gelip Ankara'yı basmaması için Çerkez Ethem'e yalvarmak, karşısında süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oturmak, onun azarlarına katlanmak zorunda kalacaktır. (Tabiî bunu unutmayacak, ilerde hesabını soracaktır.)

O gün için önem taşıyan kuvvet, Karabekir’in kuvvetidir.. Ve de Selanikli’nin Anadolu’daki tek dayanağı odur. Nitekim Nisan 1920'de Karabekir'e telgraf çekerek Ankara'ya bir miktar kuvvet göndermesini istemiş bulunuyor (Dilipak, s. 65.)

Evet, Selanikli, General Milne’nin bunları söylediği tarihten bir gün sonra, 27 Aralık 1919'da Ankara’ya ulaşacaktır.

Aynı gün, yani Selanikli’nin Ankara’ya vardığı tarihte Erzurum’da bir başka önemli tarihî olay yaşanmaktadır: Karabekir-Rawlinson görüşmesi. (Bkz. Yavuz Özdemir, “İngiliz Yarbayı Rawlinson-Mustafa Kemal Görüşmeleri”, Atatürk Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, Şubat 2010, s. 69-70.)

Rawlinson, Karabekir’e, Lord Curzon’un İngiltere adına verdiği mesajları iletir.

Şöyle (Karabekir’in anatımıyla):

Anlattıklarının hülasası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:

“a) Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa ve İtalya] tarafından işgal olunacak --ihtimal İstanbul etrafında İtilaf askeri bulunur--. Zaten Türkiye bir Asya devletidir. İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye sevki (ilerlemeye yöneltilmesi) İstanbul'dan gayri [İstanbul dışında] mümkündür. Bu hususta ne düşünüyorsunuz? Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

*

“A” şıkkından şunu anlıyoruz: İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk’ü “hakiki İngiliz dostu” olarak görüyorlar.

Bu da, Selanikli’nin daha Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunun bir başka kanıtı..

Barış görüşmelerini niçin geciktirmişlermiş?

Sözde karşılarında “kuvvetli bir hükümet” görmedikleri için..

Halbuki, isteklerini dikte etmeleri için karşılarında zayıf bir hükümet bulunması onlar açısından arayıp da bulamayacakları bir şans.. Gerçek bir avantaj..

Gerçekte karşılarında "kuvvetli" bir hükümet değil, kendilerinin güdümünde “hain ve satılmış bir hükümet” (ya da "aldatılmış şaşkın bir hükümet") görmek istiyorlar.

Fakat bunu açıkça söylemeyecek kadarcık diplomatik zekâya sahipler.. (O zekâ eksikliği, Türkiye'nin eşi bulunmaz tarihçi kabul edilen ukala tarih ezbercisi şovmenlerine ait bir meziyet.)

Selanikli TBMM’yi açıp başına geçince, sanki İstanbul’da artık “kuvvetli bir hükümet” kurulmuş gibi hemen barış görüşmeleri tiyatrosunu başlatacak, Sevr Antlaşması ölümünü millete göstererek ardından gelecek Lozan Antlaşması sıtmasına razı olunmasının altyapısını hazırlayacaklardır.

Ki General Milne, söz konusu basın açıklamasından sadece iki hafta sonra, 10 Ocak 1920 tarihinde hazırladığı raporunda, kendi hükümetine, izlenecek yol haritası konusunda (Ki "esnek", duruma göre revize edilen bir yol haritası) bu yönde taktikler veriyordu:

Şartları ağır bir barış Mustafa Kemal’i güçlendirir. Bugünün bir başka önemli yanı Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yayına girmesi. Artık dış dünya ve içerideki cepheler dünyayı bu pencereden seyredecektir ve Mustafa Kemal’in hakimiyetini perçinleyecektir.” (Dilipak, s. 55.)

*

General’in bu lafları, İngilizler’in (İstanbul’da anlaştıkları) Selanikli’nin eline tutuşturdukları strateji ve taktikleri özetliyor.

İlk fırsatta bir gazete çıkarması, her tarafa beleş göndermesi, böylece kamuoyu oluşturması aklını vermişler. Öyle anlaşılıyor.

Gazetenin adı da ilginç: Hakimiyet-i Milliye.

Ne Cihad, ne İstiklâl-i Milliye, ne Millî Mücadele, ne Felah-ı Vatan (vatanın kurtuluşu), ne Salah-ı Vatan (vatanın iyiliği), ne Millî Müdafaa (ulusal savunma), ne Hürriyet-i Milliye..

Sanırsınız ki Fransızlar “millet egemenliği” adına Kral Louis’ye başkaldırıyorlar.

Dervişin fikri neyse zikri odur (o sayılır) demişler ama, tersi de çoğu zaman doğrudur: Zikri neyse fikri de odur.

Adam, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempalarına açıkladığı “gelecek” için lazım olan temelleri atmakla meşgul.

*

Evet, “Beni sömürge valisi yapın, size hizmet edeyim” dediği İngilizler buna, “Daha iyisi var” demişler ve onun için bir yol haritası hazırlamışlar.

Buna göre, Anadolu’ya ilk başta “Anadolu genel valisi” konumunda “Padişah yaveri” olarak gidip millet üzerinde otorite kurmalı, fakat sonrasında Padişah’ın sırtına tekmeyi vurabilmek için yola Osmanlı Devleti memuru olarak değil, “milletin temsilcisi” gibi devam etmeli.

Dolayısıyla, milleti ürkütmemek için bir yandan Osmanlı Devleti’ne, padişah-halifeye bağlılık nutukları atar ve bu yönde yeminler ederken, diğer yandan “hakimiyet-i milliye” (millet egemenliği) söylemini bayrak yapması, bir motto olarak vird-i zebanı haline getirmesi gerekiyor.

Tabiî pratikte bu, Milne’nin ifade ettiği gibi, “Mustafa Kemal hakimiyeti” anlamına geliyor.

Reklamlarda millet hakimiyeti, teslimatta “hakiki İngiliz dostu” Selanikli hakimiyeti.

“Ne kaa ekmek, o kaa köfte” hesabı, “millet egemenliği” söylemi ne kadar güçlenirse “Selanikli hakimiyeti” yelkenlisi o kadar rüzgâr alıyor.

Şurası bir gerçek, İngiliz oyun kurdu mu iyi kuruyor.

*

Karabekir'in ifadelerindeki “b” şıkkına gelelim..

Bu şık İngiltere’nin “gelecek” vizyonunu ortaya koyuyor.

Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı hanedanının uhdesindeki halife-padişahlık rejimini İngiltere’nin geleceği açısından “tehdit” olarak görüyorlar.

Geleceğe güven ve huzurla bakabilmeleri için Türkiye’de cumhuriyet ilan edilmesi ve Osmanlı Devleti’nin yıkılması gerekiyor.

Sözde “millet kendi işini kendi görecek”, özde ise millet, Selanikli’nin çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu cinayet aleti olarak kullanan hukuksuz ve kanunsuz İstiklal Mahkemeleri’nin kurduğu darağaçlarının gölgesinde  “İngiliz’in işini görmek için kendi devletini, Osmanlı Devleti’ni yıkacak”tır.

İngiliz ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve inkılapları adı altında millete dayatılacaktır.

*

Gelelim “c” şıkkına..

Bu şık da, General Milne’nin açıklamasının aksine, İngiltere’nin Selanikli’yi durdurmak gibi bir niyet taşımadığını, tam aksine, onun Anadolu’da “yeni bir hükümet” kurmasını istediklerini belgeliyor.

“Müstakil” (bağımsız) bir hükümet..

Buradaki bağımsızlık İngiliz’den bağımsızlığı değil, Osmanlı’dan bağımsızlığı ifade ediyor.

*

Olaya Selanikli cephesinden bakıldığında “dehanın muhteşem yürüyüşü”nden söz etmek mümkün olabilir.

Fakat Osmanlı Devleti açısından bakıldığında ortada bir ihanetin,işgalci düşman devletler hesabına yapılmış bir casusluğun” ve “devleti yıkma” teşebbüsünün bulunduğundan söz etmek gerekebilir.

O günkü şartlarda (Ki, henüz barış antlaşması imzalanmadığı için “savaş hali”nden söz etmek gerekiyor) bu suçların cezası idam..

Nitekim, 23 Nisan 1923’te TBMM’yi açan Selanikli, bir hafta sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkararak, TBMM’nin otoritesini “tanımayan”ları (Evet, sadece “tanımayan”ları, Osmanlı Devleti'ne sadakati sürdürenleri) asıp kesmeye, idam etmeye başlamıştı.

Dolayısıyla, (Osmanlı Devleti zaviyesinden bakıldığında) düşman işgal güçleriyle casusluk ilişkisi içine girerek devletine isyan eden Selanikli’nin hak ettiği ceza, idam olma durumundaydı.

Casusluk yapan adamın cezası, savaş şartlarında idamdır.

*

(Malum olduğu üzere bir Mustafa Sagir olayı var.. 

Önce İstanbul’a gelen, ardından da Ankara’ya geçip yerleşen bu Hint kökenli şahıs, İngilizler hesabına casusluk yapma suçlamasıyla idam edildi. 

Olaya geniş açıdan bakıldığında ve farklı ihtimaller hesaba katıldığında, İngilizler’in, Selanikli’nin “güvenilirliği”ni artırmak için bu Hintli serseriyi kurban verip vermedikleri sorusunun akla gelmemesi imkânsızdır. 

Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmiyorsa, deve gelecek yerden hindi yumurtası haydi haydi esirgenmez.. 

İstihbarat servislerinin, ajanlarının/işbirlikçilerinin güvenilirliğini sağlamak ya da artırmak için bu tür hileler yaptıkları bilinen birşey.)


İSLAM'A DEVLETİ ÇOK GÖREN MÜSLÜMANIMSILAR

 


İmamet/hilafet konusunda geçmişte (İslam bilginleri arasında) yapılmış tartışmalar, İslam devletine ve Şeriat’e karşı olan İslam düşmanları tarafından (bağlamından koparılarak) istismar edilmekte ve çarpıtılmaktadır.

Eski İslamcı, turfanda "muhafazakâr demokrat" yerli-milli münafık taifesi ile (Fethullahçı Takiyye Örgütü türünden) Siyasal İslam (İslamî siyaset) düşmanı dindarımsılar da bu İslam düşmanlarından geri kalmıyorlar.

Öyle ki, Ehl-i Sünnet uleması tarafından imametin itikadî bir mesele olmadığının söylenmesinden hareketle İslam devletinin gerekli olmadığı düşüncesi bile yerleştirilmeye çalışılıyor.. Çalışıldı.

Fakat aynı çevreler, laik (siyasal dinsiz) devlet söz konusu olduğunda “devletçi” olarak ortaya çıkabilmekte, devleti kutsal bir kurum kabul edebilmekteler. (1980'lerin devletçi FETÖ'sü, diktiği devletçilik ağaçlarının meyvelerini son 10 yıldır toplamakta olduğu için bundan vazgeçti, devletçilik nöbetini diğer TÖ adaylarına bıraktı.)

İslam devleti idealini önemsemeyen bu çevreler, "mevcut" devleti halihazırdaki rejimi çerçevesinde öyle bir benimsemekteler ki, akıllara Cemal Bali Akal’ın modern/çağdaş devlet için kullandığı “sivil toplumun tanrısı” tabiri gelmektedir.

*

İslam devletini bile önemsemeyeceksin, fakat laik (siyasal dinsiz, son tahlilde dinsiz) devleti önemseyeceksin, bu olabilir mi?!

Üstelik, “Yaratıcı’ya (Halik’a) isyan olan yerde yaratılmışlara (mahlûka) itaat edilmemesi” ilkesinin bir sonucu olarak, laik (siyasal dinsiz) devletlere müslüman bireylerin itaati dinî bir zorunluluk olmaktan uzakken..

Burada itaatin kaynağı dinî vücub (gereklilik) değildir (Ki esasen dinî gereklilikten söz etmek laikliğe aykırıdır). 

Evet, burada itaatin dayanağı, devletin itaatsizlik durumunda “zor” kullanıyor olmasıdır (Ki bu zor, bazen adalete hizmet etse de, kimi durumlarda zorbalık olarak da kendisini gösterebilmektedir. İslam açısından devletin Şeriat’e aykırı her dayatması zorbalıktır.)

*

Bununla birlikte, İslam uleması imametin (İslam devletinin) hayata geçirilmesinin (amelî bir mesele olarak) vacip olduğunu ittifakla söylemektedirler.

Müslüman halkın, devletin (bu devlet ister "resmen" İslam devleti, isterse dinsiz devlet olsun) İslam’a aykırı dayatmalarına (güçleri yetiyorsa elle, yetmiyorsa dille, ona da yetmiyorsa kalple) karşı çıkmaları, itiraz etmeleri gerekmektedir.

Elle ve dille karşı koymak herkes için mümkün olmayabilir, fakat kalple karşı koymak, buğz etmek herkesin elindedir, bu noktada kimse için mazeretten söz edilemez.

Kalben muhalif olan, el ve dille karşı koyamıyor olsa bile, destek de olmaz.

Destek vermeye (mazeret sayılacak ölçüde) “zorlanmadığı”, ikrah söz konusu olmadığı halde kim buna razı oluyorsa, kalben buğzetme emrini yerine getirmiyor demektir.

Ve bu, imansızlık alâmetidir.. Çünkü, kalple buğz, imanın en zayıf tezahürüdür. (İmam Nevevî Kırk Hadîs’inde konuyla ilgili hadîsi şerh ederken buna değiniyor.)

(El ve dil ile müdaheleye gücü yetmediği için kalbiyle buğz eden kişinin "zayıf imanlı" olduğu söylenemez. Sorumluluk güç ve kudret, imkân ve kabiliyet nisbetindedir. Fakat bunlara gücü yettiği halde salt kalple buğzla iktifa eden kişinin zayıf imanlı olduğunu söylemek gerekir, çünkü imanı onun harekete geçmesini sağlamaya yetmemektedir. Kötülükle el ve dil ile mücadeleye muktedir olduğu halde bunu yapmadığı gibi bir de kalple de buğzetmeyen kişi ise nifakla malul demektir.)

*

Bu noktada şunu da belirtmek gerekiyor:

İtikadî olan ile amelî olan arasındaki sınır çok incedir. Hatta bazen belirsizdir.

Mesela namazı alalım, itikadî bir mesele midir, yoksa amelî bir mesele mi?

Namaz, ilmihal kitaplarında İslam’ın şartları arasında sayılır, imanın şartları arasında değil.

Ve sonuçta amelî bir olaydır, amel olarak tezahür eder.

Onun için, her namaz kılan otomatik olarak mümin hale gelmez, iman etmekle namaz kılmak ayrı şeylerdir, münafık da yerine göre namaz kılar.

Buna bakarak namazın itikadî değil amelî bir mesele olduğunu söylemek elbette mümkündür.

Fakat namaz, farziyetine inanma bakımından da itikadî bir meseledir.

Namazın farziyetine samimi bir şekilde inanan, bunu da ikrar eden, fakat nefsine uyup namazını kılmayan biri mümin kabul edilebilir de, dünyevî getirisi için namaz kılan bir münafık amelinden dolayı mümin hale gelmiş olmaz.

İslam devleti ve Şeriat’le yönetilme meselesi de böyle.

Bunun gerekliliğine samimi olarak “inanan”, ve bunu da sözlü olarak dile getiren, ikrar eden kişi, ameli buna aykırı bile olsa, mümin kabul edilebilir, fakat, İslam devletinin gerekli olmadığını, Şeriat’le yönetilmenin önem taşımadığını düşünen bir kişi, namaz da kılsa, oruç da tutsa, hac ve umre de yapsa küfre düşmüş olur.

Çünkü böylece “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” konulu ayetleri inkâr etme, Kur’an’ı yalanlama tavrı sergilemektedir.

Bu durumda “imanın şartları”ndan olan “kitaplara iman”ın gerçekleşmiş olmasından söz edilemez.

Devletlerin durumu da böyledir.

Bir devlet, anayasasına “Yasalar Kur’an ve Sünnet’e, İslam Şeriati’ne aykırı olamaz” hükmünü koyduğunda, o devletin birtakım uygulamaları İslam’a aykırı olsa bile onu İslam devleti olarak kabul etmek mümkün olur, fakat, anayasasına “Devlet yönetimi din kurallarına uydurulamaz” hükmünü koyan bir devlet, küfür devletidir.

*

İmam Cüveynî şunu demektedir:

“İlim ya akıldan veya şeriatten alınır. İmamet ve detaylarında aklın hiçbir yorumunun geçerliliği yoktur.”

(Ebu’l-Maâlî Abdulmelik b. Abdillah Cüveynî, Gıyâsu’l-Umem fî İltiyâsi’z-ZulemTahk. Halil el-Mansur, Beyrut: Dâru’l-Kutub el-İlmiyye, 1997, s. 60’tan aktaran Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 17.)

Yani insanlar “devlet” meselesinde “Biz böyle düşünüyoruz, ben böyle düşünüyorum” deme durumunda değildir.

Şeriat (Kur’an ve Sünnet) ne diyor, ona bakılması gerekir.

Bir başka deyişle, dinî mükellefiyet ve sorumluluklar salt akıl yürütme yolu ile oluşmaz, nass gerekir.

Ulema hilafet/imamet kavramını tartışırken gerçekte doğrudan devlet meselesini ele almaktadır, yani “Devlet konusu ayrı, hilafet/imamet konusu ayrı” denilemez.

Şunun gibi: Suudi Arabistan Krallığı dediğimizde krallıktan kastımız devlettir..

Hilafet/imamet denilirken de kastedilen “İslam devleti”dir.

Dolayısıyla İmam Cüveynî’nin sözünü şöyle anlamak gerekiyor:

“İlim ya akıldan veya Şeriat’ten alınır. Devlet meselesi ve detaylarında aklın hiçbir yorumunun tek başına geçerliliği yoktur.”

*

Ancak, bu mesele etrafında yapılan tartışmaların dallanıp budaklanmış, yanlış noktalara götürülmüş olduğu görülüyor:

Şia âlimleri imâmeti dinin aslından [usulüddinden itikadî bir mesele] sayarken, Ehl-i sünnet âlimlerine göre dinin füruundandır [amelî bir meseledir}. Şehristânî, Cüveynî ve Amidî'ye göre imâmet meselesi itikâdî bir mesele değildir. Onların bu konudaki sözleri şöyledir: "Bu konuda görüş beyân etmek itikâdın asıllarından değildir." (Gecit, s. 217.)

Bundan hareketle “İmâmeti inkâr eden kişi, namaz, oruç, hac gibi dinî esasları inkâr eden şahıs gibi küfre düşmüş sayılmaz. Zira imâmet, zaruriyyât-ı dinden değildir” diyenler bile çıkmış.

Ancak mesele bu kadar basit değil.  

Çünkü imameti (hilafeti, İslam devletini) inkâr ile gerekliliğini bilmeme arasında bir fark bulunduğu gözardı edilemez.

Kur’an’da “Allah’ın indirdiği ile hükmetme”nin yanı sıra ulu’l-emr ayeti de bulunduğuna, ve Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama söz konusu olamayacağına göre imamet meselesini tümden inkâr mümkün olabilir mi, bu soru üzerinde düşünülmesi gerekir.

Ayrıca, imameti inkâr etmek; imama biat etmemenin cahiliye ölümüne yol açacağını ifade eden hadisleri, yine, üç kişinin bir araya gelip yolculuk yapmaları durumunda bile aralarından birini imam seçmeleri gibi tavsiyeleri reddetmek ve yok saymak anlamına da gelebilir.

Bunların yanı sıra, konu ile ilgili hadislerden bir “manevî tevatür” durumu ortaya çıkar mı, çıkmaz mı, bunun da incelenmesi önem taşıyor.

Dolayısıyla, imamet konusunu bilip de inkâr etmekle, bu konuda bilgi sahibi olmamak arasında bir ayırım yapmak gerekir.

Bu konuda bilgi sahibi olmamak kişinin imanına zarar vermeyebilir, yani bunun zaruriyyat-ı diniyeden olmadığı söylenebilir, fakat bunu inkâr etmek de herhalde zaruriyyat-ı diniyeden değildir.

Öte yandan, Hz. Ebubekir’in hilafeti ile birlikte, Müslümanların bir imamının (ve dolayısıyla Şeriat’in yürürlükte olduğu devletinin) bulunmasının gerekliliği konusunda ‘icma’ teşekkül etmiş bulunmaktadır.

İcmaya muhalefet mahzurdan hali değildir. 

(Sa’d bin Ubade’nin Hz. Ebubekir’e biat etmemesi, bir imamın gerekliliğine değil, Hz. Ebubekir’in imamlığına yönelik bir itirazdı, dolayısıyla icmayı iptal etmez).

*

Yukarıda yaptığımız alıntının devamı şöyle:

“Cüveynî'ye göre aslını bilmeden bu girift konuya dalanları iki tehlike beklemektedir: Birinci tehlike, her fırkanın taassuba düşmesi ve haddini aşması tehlikesidir. İkinci tehlike de kat'iyyet ifâde etmeyen ictihadî ve ihtimalî meseleleri dinin aslı olarak kabul etme tehlikesidir. Şehristânî’ye göre imâmet konusunda hataya düşmenin zararı, imâmet konusunda cahil kalmanın zararından daha büyüktür.” (Gecit, s. 217-8)

Buradaki haddini aşma, inkâr olarak da ortaya çıkabilir.

Meselenin ifrat ve tefrit olarak iki yönünün bulunduğu düşünülürse, inkâr, bir yöndeki en uç ve aşırı noktadır. İnkâr, daha ötesi bulunmayan bir aşırı uçtur.

Dolayısıyla, imameti inkâr eden bir kimsenin en azından bid’atçi olduğunu kabul etmek gerekir, ki bid’at de bir sapıtmadır.

Fakat imamet mutlak olarak inkâr edildiğinde bu inkârın küfre yol açmayacağını savunmak, buna bir tevil yolu bulmak da öyle kolay değildir.

Çünkü böyle bir kimse, Kitab’ın bir kısmıyla amel edilmesini istemiyor, bunu baltalamaya çalışıyor demektir.

Şurası açık ki, Şeriat’in bir kısım hükümlerinin uygulanması imametin (İslam devletinin) varlığına bağlıdır.

*

Yukarıdaki alıntının devamı şöyle:

Cüveynî [eseri] Ğiyasî'de bu konuyu şöyle açıklamaktadır: "İmâmet, akaidin temel kaidelerinden (asıllarından) değildir. Aksine imâmet, eksiksiz bir yönetimdir. İdâre ve genel ve özel yönetim ile ilgili sarfedilen görüşlerin büyük çoğunluğu araştırma ve ictihâd sonucu elde edilen zannî görüşlerden ibârettir." Taftazânî ise şöyle der: “İmâmetle ilgili hükümler furu (fıkıh ilmi) ile ilgilidir. Ancak bid’at ehli olanlardan birçok dinî kaideye zıt olan bozuk itikatlar zuhûr edip yaygınlaşınca, imâmetle ilgili bahisler kelâm ilmine dâhil edildi.” Taftazânî şu ibâreyi de kullanmıştır: “Bu konunun itikadî hükümlerden değil amelî hükümlerden müteşekkil olduğu gizli değildir.” (Gecit, s. 218.)

Bu meseledeki delilsiz ve mesnetsiz aşırılıkların bir ucunu imameti külliyen inkâr, diğer ucunu ise Şia’nın (belirli kişilerin tekelindeki, tapulu mal haline getirilmiş) “masum imam”lık inancı oluşturmaktadır.

Zamanın imamı” (“zamanındaki imam” değil) hurafesi de bunlara dahildir.

*

Ehl-i Sünnet ulemasının imameti dinin asıllarından değil fürûundan kabul etmesi, onu olsa da olmasa da olur bir konu olarak görmesi anlamına gelmemektedir.

Tam aksine, imametin fıkhen vacip olduğunu söylemektedirler:

İslâm ümmetinden zuhûr eden fırkalar ve mezhepler, birkaçı hariç tutulursa, imâmetin vacip olduğu hususunda ittifak etmiştir. …. Ebu’l-Muin en-Nesefî (v. 508/1115) bu konuda ihtilaf edenlerin görüşlerine itibar edilmeyeceğini belirtmektedir. Kâdî Abdulcebbâr (v.420/1029) da bu konuda şöyle der: İmâmın (imametin) tanınması vaciptir. Kâdı Ebu’l-Hasan Alî b. Abdilazîz el-Cürcânî dışında bu konuda ihtilaf eden kimse bilinmemektedir. Ona göre ise bu vaciplik kamuoyuna ve avam kesimine değil, ulemâya taalluk etmektedir.” Abdulcebbâr (v.420/1029) bu konudaki görüşleri üç kısma ayırmaktadır: İmâmeti aklen vâcip kılanlar, sem’an (naklen) vacip kılanlar ve vacip saymayanlar. Bu (son) görüşte olanlar da çok azdırlar. …

İmâmetin vacipliği üzerinde ittifak eden fırkalar, aklen mi, şer’an mı vacip olduğu hususunda da ihtilâfa düşüp bu konuda birçok aklî ve naklî deliller ileri sürmüşlerdir. …. Taftazânî de “bize ve Mu’tezilenin çoğuna göre imâmet sem’an vaciptir. Diğerlerine göre ise aklen vaciptir.” der.

(Gecit, s. 219-220.)

Kâdı Ebu’l-Hasan Alî b. Abdilazîz el-Cürcânî’nin imamet konusunda vacipliğin kamuoyuna ve avam kesimine değil, ulemâya taalluk ettiğini söylemesi, imametin ulema açısından vacip, halk açısından ise caiz (olsa da olmasa da olur) bir mesele olması anlamına gelmiyor.

Burada kastedilen, imamı seçmek ve belirlemekle yükümlü olanların ulema olmasıdır. Şöyle ki:

“İmâmetin vacip olduğunu ve İmâmın iş başına gelmesinin yolunun da ihtiyâr (seçim) olduğunu belirten Mâverdî ve el-Ferrâ’ya göre buradaki vaciplik (farziyyet) kifâyet üzeredir (farz-ı kifaye). O halde imâmı seçmek ümmetin tüm bireylerine değil, ümmetten olan iki kesimden birine farzdır (farz-ı kifâyedir).” Gecit, s. 223.)

Bu iki kesim ise, ihtiyar heyeti (seçiciler kurulu, ehl-i hal ve akd) ile imamet şartlarını kendilerinde taşıyanlardır. (Gecit, s. 223.)

*

Öte yandan, imametin vacip olmadığını ileri süren Haricîler, onu inkâr ediyor da değiller:

“…  Cürcânî ise Haricîlerin imâm nasbının vacip olmadığı görüşüne bir açıklık getirmektedir. O da şudur: Haricîlere göre bu iş caiz olan işlerdendir (yasaklanmış işlerden değildir). Buna göre Haricîlerin imâm atanmasına karşıt bir görüş ileri sürmüş gibi gösterildiği imajlar doğru değildir. Ayrıca bu açıklama sayesinde, onların da imam atanmasının karşısında olmadıkları anlaşılmakta, böylece imam atanması yönündeki müslüman fırkaların icmaı kuvvet kazanmaktadır.” (Gecit, s. 221.)

Ancak burada icma konusunda şunu söylemek gerekir: Konuyla ilgili icma, Hz. Ebubekir’in hilafetiyle birlikte teşekkül etmiş bulunmaktadır.

İcma oluştuğunda, daha sonraki dönemlerde birilerinin ona muhalefet etmesi icmaı ortadan kaldırmaz.

Bilakis onlar, icmaya muhalefet edenler olarak görülürler.

Nitekim yukarıdaki alıntının devamı bunu ortaya koymaktadır:

Bağdadî’ye gelince o, İmâmetin vacip olmadığı görüşünde olanlara kısaca değindikten sonra imâmetin vücubiyyeti inancına sahip olanları vacip oluşunun dayandığı illet açısından taksim ederek görüş farklılıklarına binâen şöyle kategorize etmektedir:

1. Mu’tezile’ye göre imâmet şer’î hükümleri ikâme etmeyi sağlayan bir lütuf olduğu için vaciptir. …

2. Ebu’l-Hasan ( el-Eş’arî)’ye göre imâmet, şer’î hükümlerden bir hüküm olup dinî bir hüküm olduğunun bilinmesi aklen câiz olan ve vacip oluşu da naklen bilinen bir konudur.

3. Sahabîler de imâmetin vacip oluşunda icma’ etmişlerdir.

(Gecit, s. 221-2.)

Sahabenin icmaının bulunduğu yerde zaten daha sonraki nesillerin itirazının bir kıymeti yoktur.

Ehl-i Sünnet'ten olmak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabının izi üzerinde olmak demektir.


VAHİDEDDİN'İN SUÇU

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 14

 

Kâzım Karabekir Paşa’nın yazdıklarından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün bir ara halife olma hevesine kapıldığı anlaşılıyor.

Osmanlı hanedanının saltanatına son verilmesi, fakat halifeliğin onlarda bırakılması konusunda anlaşmışlarken iş bu yönde kanun çıkarılmasına gelince Selanikli’nin bir katakulli ile işi oldubittiye getirip hilafet makamını da onların elinden alacak şekilde yasa teklifi hazırlatmasının ardındaki sırrın bu olduğu görülüyor.

Bu hevesinin ardındaki etken, hilafet kurumuna duyduğu saygı değil.. Sadece Türkler’in (Türkiye insanının) değil, tüm müslüman toplulukların lideri haline gelmeyi istemiş olabilir.

İngilizler’in buna müsaade edeceğini düşündüğü anlaşılıyor..

Çünkü İngilizler için önem taşıyan husus, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılmasıydı.

Ancak, Selanikli’nin hilafeti kendi uhdesine alma niyetinin gerisindeki etken konusunda bir ihtimal daha var.

*

İkinci Adam İsmet İnönü’nün İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuşturdediğini görmüştük (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60).

İngilizler’in karar verdikleri diğer hususları anlamamızı ise, birincisi Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı gelecekle ilgili kehanetler sağlıyor (Osmanlı saltanatına son verilmesi, cumhuriyet ilan edilmesi, tesettürün kaldırılması, şapka “devrim”i yapılması, Latin harflerinin kabulü).

Meseleyi anlamamızı sağlayan ikinci done ise, Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un (o sıralarda Selanikli’nin tek dayanağı ve destekçisi olan) Karabekir’e İngiltere adına yaptığı açıklamalar.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı (Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.):

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent yapılacak olan şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. (Yani “Anadolu’da, İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama atacak bir hükümet kurun, destekleyelim”.)

*

Karabekir, Rawlinson’un bu açıklamalarına eleştirel yaklaştığını, Çanakkale ve İstanbul’a ilişkin laflarına tepki gösterdiğini yazıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Rawlinson’la Karabekir’den önce birkaç defa görüşmüş olan Selanikli, İngilizler’le bu konularda çoktan mutabık kalmış.

Anlaşmış.

Zaten, Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizlice birkaç defa görüşmüş olduğu biliniyor.

Karabekir, Rawlinson’la olan görüşmesini hemen telgrafla Selanikli’ye bildirmişken, Selanikli’nin casus Frew ile olan görüşmeleri konusunda Osmanlı Hükümeti’ne bilgi vermesi gibi bir durum yaşanmamış.

Selanikli’nin bu tavrı “yabancı devletler hesabına casusluk” suçuna girer mi girmez mi, bu konuda ben birşey söylemeyeyim.

*

Rawlinson’un Karabekir’e yaptığı açıklamalardan şunu anlıyoruz ki, o gün için İngilizler’in hilafetin kaldırılması gibi bir talebi yok.

Günümüzde bazılarının Siyasal İslam’a (siyaseti de olan İslam’a) karşı olmasına benzer şekilde, siyasal hilafete karşılar.

“Hilafet varsın olsun, fakat İngiliz siyasetinin ayağına taş değdirmesin, arabasının tekerine çomak sokmasın, suya sabuna dokunmayan bir kültürel hilafet olsun” diyorlar.

Buradan hareketle, Selanikli’nin, “İngilizler Osmanlı hanedanından birinin değil de benim halife olmamı kendi siyasetleri için daha elverişli bulurlar” diye düşündüğü sonucuna varılabilir.

*

Fakat, saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında işler umduğu gibi gitmedi, TBMM’de istediği çoğunluğu sağlayamıyordu.

Karabekir’in muhaliflere destek vermesi ve o günkü başbakan Rauf Orbay’ın bile öfkelenerek “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırarak tepki göstermesi üzerine geri adım atmak, hilafeti Osmanlı hanedanının uhdesinde bırakmak zorunda kaldı.

Ve, bu arada İngilizler’in hesabı değişti.

Muhtemelen şunu düşündüler: “Bu hilafet Osmanlı ailesinde kaldığında, yarın bir gün onlardan biri siyasete de atılabilir, ve hem devlet başkanı hem de halife olma imkânına kavuşabilir. O zaman da Osmanlı Devleti dirilmiş, yeniden kurulmuş olur.”

Öyle birşey yapılmalıydı ki, Osmanlı Devleti bir daha dirilememeliydi.

Mezarının üstüne beton dökülmeliydi.

*

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Lozan görüşmeleri sırasında Türkiye’ye, beş yıl içinde hilafetin kaldırılması ev ödevinin verildiğini açıklamıştı.

Yanı sıra Osmanlı hanedanının vatandan kovulması emrini de vermiş olmalılar.

Osmanlı hanedanının Sultan Vahideddin dışındaki üyeleri de onun gibi kaçsalardı, arkalarından ne güzel “teneke çalma” ve “Bunlar sülalece vatan haini, işte kaçtılar, vatanını seven yaban ellere kaçar mı?!” diye tantana çıkarma imkânına kavuşacaklardı.

Vahideddin’in suçu, kovulmayı beklemeden kendiliğinden gitmesi.. (Daha doğrusu, Ali Kemal gibi linç edilip öldürülmeyi kabul etmemesi, katillere “Gelin beni öldürün!” dememesi.)

*

Bu ülkede bazılarının suçu, “Gelin beni öldürün!” dememeleri, seslerini yükseltmeleridir. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."