VAHİDEDDİN'İN SUÇU

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 14

 

Kâzım Karabekir Paşa’nın yazdıklarından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün bir ara halife olma hevesine kapıldığı anlaşılıyor.

Osmanlı hanedanının saltanatına son verilmesi, fakat halifeliğin onlarda bırakılması konusunda anlaşmışlarken iş bu yönde kanun çıkarılmasına gelince Selanikli’nin bir katakulli ile işi oldubittiye getirip hilafet makamını da onların elinden alacak şekilde yasa teklifi hazırlatmasının ardındaki sırrın bu olduğu görülüyor.

Bu hevesinin ardındaki etken, hilafet kurumuna duyduğu saygı değil.. Sadece Türkler’in (Türkiye insanının) değil, tüm müslüman toplulukların lideri haline gelmeyi istemiş olabilir.

İngilizler’in buna müsaade edeceğini düşündüğü anlaşılıyor..

Çünkü İngilizler için önem taşıyan husus, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılmasıydı.

Ancak, Selanikli’nin hilafeti kendi uhdesine alma niyetinin gerisindeki etken konusunda bir ihtimal daha var.

*

İkinci Adam İsmet İnönü’nün İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuşturdediğini görmüştük (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60).

İngilizler’in karar verdikleri diğer hususları anlamamızı ise, birincisi Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı gelecekle ilgili kehanetler sağlıyor (Osmanlı saltanatına son verilmesi, cumhuriyet ilan edilmesi, tesettürün kaldırılması, şapka “devrim”i yapılması, Latin harflerinin kabulü).

Meseleyi anlamamızı sağlayan ikinci done ise, Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un (o sıralarda Selanikli’nin tek dayanağı ve destekçisi olan) Karabekir’e İngiltere adına yaptığı açıklamalar.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı (Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.):

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent yapılacak olan şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. (Yani “Anadolu’da, İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama atacak bir hükümet kurun, destekleyelim”.)

*

Karabekir, Rawlinson’un bu açıklamalarına eleştirel yaklaştığını, Çanakkale ve İstanbul’a ilişkin laflarına tepki gösterdiğini yazıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Rawlinson’la Karabekir’den önce birkaç defa görüşmüş olan Selanikli, İngilizler’le bu konularda çoktan mutabık kalmış.

Anlaşmış.

Zaten, Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizlice birkaç defa görüşmüş olduğu biliniyor.

Karabekir, Rawlinson’la olan görüşmesini hemen telgrafla Selanikli’ye bildirmişken, Selanikli’nin casus Frew ile olan görüşmeleri konusunda Osmanlı Hükümeti’ne bilgi vermesi gibi bir durum yaşanmamış.

Selanikli’nin bu tavrı “yabancı devletler hesabına casusluk” suçuna girer mi girmez mi, bu konuda ben birşey söylemeyeyim.

*

Rawlinson’un Karabekir’e yaptığı açıklamalardan şunu anlıyoruz ki, o gün için İngilizler’in hilafetin kaldırılması gibi bir talebi yok.

Günümüzde bazılarının Siyasal İslam’a (siyaseti de olan İslam’a) karşı olmasına benzer şekilde, siyasal hilafete karşılar.

“Hilafet varsın olsun, fakat İngiliz siyasetinin ayağına taş değdirmesin, arabasının tekerine çomak sokmasın, suya sabuna dokunmayan bir kültürel hilafet olsun” diyorlar.

Buradan hareketle, Selanikli’nin, “İngilizler Osmanlı hanedanından birinin değil de benim halife olmamı kendi siyasetleri için daha elverişli bulurlar” diye düşündüğü sonucuna varılabilir.

*

Fakat, saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında işler umduğu gibi gitmedi, TBMM’de istediği çoğunluğu sağlayamıyordu.

Karabekir’in muhaliflere destek vermesi ve o günkü başbakan Rauf Orbay’ın bile öfkelenerek “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırarak tepki göstermesi üzerine geri adım atmak, hilafeti Osmanlı hanedanının uhdesinde bırakmak zorunda kaldı.

Ve, bu arada İngilizler’in hesabı değişti.

Muhtemelen şunu düşündüler: “Bu hilafet Osmanlı ailesinde kaldığında, yarın bir gün onlardan biri siyasete de atılabilir, ve hem devlet başkanı hem de halife olma imkânına kavuşabilir. O zaman da Osmanlı Devleti dirilmiş, yeniden kurulmuş olur.”

Öyle birşey yapılmalıydı ki, Osmanlı Devleti bir daha dirilememeliydi.

Mezarının üstüne beton dökülmeliydi.

*

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Lozan görüşmeleri sırasında Türkiye’ye, beş yıl içinde hilafetin kaldırılması ev ödevinin verildiğini açıklamıştı.

Yanı sıra Osmanlı hanedanının vatandan kovulması emrini de vermiş olmalılar.

Osmanlı hanedanının Sultan Vahideddin dışındaki üyeleri de onun gibi kaçsalardı, arkalarından ne güzel “teneke çalma” ve “Bunlar sülalece vatan haini, işte kaçtılar, vatanını seven yaban ellere kaçar mı?!” diye tantana çıkarma imkânına kavuşacaklardı.

Vahideddin’in suçu, kovulmayı beklemeden kendiliğinden gitmesi.. (Daha doğrusu, Ali Kemal gibi linç edilip öldürülmeyi kabul etmemesi, katillere “Gelin beni öldürün!” dememesi.)

*

Bu ülkede bazılarının suçu, “Gelin beni öldürün!” dememeleri, seslerini yükseltmeleridir. 


HİLAFET (İMAMET) VE DEVLET BAŞKANLIĞI

 





Fıkıh (İslam hukuku) literatüründe hilafet terimi, devlet başkanlığı anlamında kullanılır.

Doğal olarak, başkanı halife olarak adlandırılan devlet, Şeriat’le yönetilen, bütün Müslümanları (ümmet-i Muhammed’i s.a.s.) tabiî vatandaşı kabul eden (ırklar üstü) küresel İslam devletidir.

Ulus-devlet” kavramına benzeterek söylersek, o, Müslümanlar’a ait “ümmet-devlet”tir.

(Teorik olarak böyle olmak durumundadır. İşin pratiği elbette ayrı.. Mesela Türkiye Cumhuriyeti, Türkler’e ait bir “ulus-devlet” olma iddiasındadır, fakat dünyadaki bütün Türkler’i vatandaşı olarak kabul etmiyor. Ya da şöyle diyelim: Doğuştan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Türkler, “Ben Türk’üm, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti beni vatandaş olarak kabul etmelidir, haklarımı korumalıdır” diyemiyor. Mesela Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye gelen bir Doğu Türkistanlı, burada hemen “doğal vatandaş” kabul edilip koruma altına alınmıyor. Fakat "yerli" bir Ermeni, Rum, Süryani veya Yahudi, "Türk" kabul ediliyor, "hukuken" Türk muamelesi görüyor. Buna karşılık şu anda Afganistan İslam Emirliği’nin, "ulusal çıkar" putunu dinin önüne almadığı için, kendisine sığınmış Doğu Türkistanlılar’ı “müslüman din kardeşi” olmaları hasebiyle Çin’e iade etmeyi kabul etmediğini duymakta, bilmekteyiz.)

Nasıl tarihte her devlet, kendi yöneticisi için özel bir tabir kullanmışsa (Bizans’ın kayzer’i, Rusya’nın çar’ı, İran’ın kisra’sı, Türkler’in hakanı gibi), İslam ümmetinin devlet başkanı da halife diye adlandırılır.

Fıkıh literatüründe hilafet için imamet (önderlik) tabiri de kullanılmıştır.

*

Devletin varlığının gerekliliği için söylenecek her söz, hilafet (imamet) için de söylenmiş sayılır:

“… Kur’ân, Müslümanları öyle şeylerle yükümlü ve sorumlu tutmuştur ki, bu hususlar bir devletin [İslam devletinin] varlığını kaçınılmaz kılar. Devlet olmadan, sözü edilen hususların gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Mesela, İslam ülkesini korumak ve savunmak, sınırlarda oluşan tehlikeyi zamanında yok etmek gayesiyle orduya; İslam toplumunda fertler ya da zümreler arasında çıkacak olan ihtilafları çözmek, kanunun yasakladığı işleri yapanları cezalandırmak için yargı organına; bu organın verdiği kararları gerektiğinde cebren (zorla) uygulamak için kolluk kuvvetlerine ve emniyet teşkilatına; düzeni korumak, asayişi sağlamak maksadıyla vergi konulmasına ve bunların toplanmasına, bunun için de maliyeye ve bir kayıt düzenine ihtiyaç vardır. Bunlar ve benzeri durumlar devlet olmadan gerçekleşmez. O halde, farzı gerçekleştirmek için varlığı zaruri olan şey de farz olur. Yani Müslüman bir toplumun bir [İslamî] devlete [din devletine] sahip olması öncelikli bir farz olarak telakki edilmiştir.

[Maksut Çetin, Mâturidiliğin Siyaset (Hilâfet/İmâmet) Anlayışı, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s. 1]

Evet, sadece farz değil, “öncelikli” bir farzdır.

Bu “öncelikli” olma durumunu İmam Maverdî “diğer hükümlere takdim ve tercih edilmesi gereken bir esas/asıl” ifadesiyle dile getirmektedir:

Her ne kadar Ehl-i Sünnet’in kelâmcılarının imâmet bahsini işlerken konunun hemen başında zikrettikleri klasik görüşüne göre imâmet asıl ve esas değil de teferruattan bir mesele olarak gösterilse bile …. el-Mâverdî bir hukukçu olarak imâmeti dinî hükümlerin yürütülmesinin dayandığı ve diğer hükümlere takdîm ve tercîh edilmesi gereken bir esas, bir asıl olarak kabul etmektedir. ... imâmet iki açıdan vazgeçilmez bir esas olarak kabul edilmektedir. Birincisi, “imâmet, dinî esasların bağlı olduğu ve kendisi vesilesiyle istikrâr bulduğu”, bir başka ifâdeyle uygulanma alanına geçirilip pratiğe aktarıldığı bir esastır. İkincisi, “imâmet, kendisi vasıtasıyla ümmetin maslahatlarının gerçekleştirildiği ve menfaatlerinin korunduğu” bir esastır. Bu yüzden itikâdî ve kelâmî tartışmalara kapılıp imâmeti dinin aslından saymayanların hukuk nosyonu açısından değil, münâzara ve cedel metotları açısından konuyu değerlendirdikleri ortaya çıkmaktadır.

[Mehmet Salih Geçit, “Mâverdî’nin Hilâfet Anlayışında Meşruiyet Sorunu”, EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 17, Sayı: 57 (Güz 2013), s. 317.]

Bu farzın gereğinin yerine getirilmemesi günah, bu farzı "farz olarak" kabul etmemek ise (mesele inanç meselesi haline geldiğinden) küfürdür.

O yüzden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi “hür” ulema, (ülkede diktatör Selanikli Mustafa Atatürk’ün darağaçlı devrim günlerinde yaşadıkları için susup konuyu geçiştirmek zorunda kalan, “hür fikir” hasretinden görünmez prangalar eskiten ulemanın aksine) laikliği savunmanın küfür olduğunu söylemiş bulunuyorlar.

(Bununla birlikte merhum “büyük âlim” Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca o darağaçlı günlerde kaleme aldığı tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde laiklik aleyhinde ifadeler kullanmış, ayrıca Şeriat’in uygulanmadığı bir ülkede müslümanların itikadî şirkten değilse bile amelî şirkten kendilerini kurtaramayacaklarını yazmış bulunuyor. Allahu Teala katında herhalde şirk, itikadî olmayıp amelî noktada kalınca makbul hale gelmiyor.. Günümüzün tuzu kuru alim ve hoca geçinenlerine gelince, bunlardan laiklik kaynaklı şirke dair bir uyarı duyamazsınız, akıllarınca Ehl-i Sünnet’i ve tasavvufu müdafaa adına Selefîlik ve Vehhabîlik eleştirisi yaparlar.. Bu Selefîlik ve Vehhabîlik aleyhtarlığı makyajını kazıdığınızda ise altından genellikle münafıkça Şeriat düşmanlığı ve dolaylı “Türkiye tipi ılımlaştırılmış laiklik” havariliği çıkmaktadır.)

*

Batı’da geliştirilen seküler kamu hukuku teorisi ve siyaset felsefesi, devletin varlığının gerekçesini ya da sebeb-i hikmetini insanın çatışmacı/saldırgan ve çıkarcı/bencil doğasına, bir başka deyişle haksızlık yapmaya yatkın oluşuna bağlar ve devletin meşruiyetini “toplumsal sözleşme” (social contract) adı verilen zımnî bir ahitleşmeye/sözleşmeye dayandırır.

Toplumsal sözleşme teorisine göre, insanlığın ilk dönemlerindeki devletsiz toplumda “doğa durumu” ve dolayısıyla “anarşi” söz konusuydu. Bu devletsiz toplumda her ne kadar bireyler üzerinde bir devlet baskısı ve kişisel hürriyetlerin kanunlar yoluyla sınırlandırılması ameliyesi söz konusu olmuyorduysa da, bunun sonucunda güçlülerin zayıfları ezmesine yol açan bir kargaşa ve otorite boşluğu ortaya çıkıyordu.

Bu yüzden toplum, içlerindeki saldırganların şerrinden kendilerini korusunlar diye, hak ve özgürlüklerinden bazılarını yönetici konumuna getirilen bir zümreye devretmeye karar verdi. Böylece bireyler, kendileri için “adalet ve güvenlik” garantisi veren devlet kurumunun ortaya çıkmasını sağladılar. 

Bu teori kulağa hoş geliyor olmakla birlikte, “doğa durumu” adı verilen “anarşi” ortamının saldırgan ve yağmacı zorba güçlülerinin, kendi “ayrıcalık”larına “devlet” kurumuyla hukukî bir kamuflaj üretmiş olduklarının öne sürülmesinin önüne geçilemez.

Bir başka deyişle, saldırgan ve bencil güçlülerin devlet kurumuyla birlikte, daha önce çatışarak ve bedel ödemek zorunda kalarak sahip oldukları ayrıcalıkları bu defa çatışmasız bir biçimde ele geçirmiş oldukları iddia edilebilir (Demokratik denilen rejimlerde de durum buna benzemektedir).

Nitekim Marksist-komünist devlet anlayışı, sınıf çatışması kavramından hareketle devlet kurumunu böyle yorumlamakta ve “devletsiz bir dünya”yı hedeflemektedir.

*

İşte burada İslam’ın devlet anlayışının farkı ortaya çıkmaktadır. 

“Toplumsal sözleşme” ürünü olduğu kabul edilen devlette yönetilenler için kuralları (seçimle gelsin gelmesin) yönetenler koyarken, İslam’da kurallar ilahî kaynaktan gelir, insanüstüdür.

Dolayısıyla Şeriat’te yönetici zümreye (yönetici zümrenin heva ve heveslerine, arzu ve tutkularına) ayrıcalık tanınmaz, gerçek anlamda adalet ve sahici bir “kanun önünde eşitlik” sağlanır. (En adil gibi görünen referandum bile, çoğunluk karşısında azınlığı yok sayar.. Aradaki fark bir kişinin oyundan ibaret olsa bile böyledir.)

Beşerî hukuk sistemleri Şeriat’e yaklaştıkları oranda (Ki tetabuk ettikleri ve yaklaştıkları noktalar vardır) adalete hizmet eder, uzaklaştıkları nisbette de “yasal (meşrulaştırılmış) zulüm” halini alırlar.

*

Evet, seküler siyaset bilimciler ve hukuk felsefecileri “devlet” kurumunu aklen vacip (gerekli) görürler. 

Yani devlete olan ihtiyacı dinî gerekçelere bağlamazlar.. (Bu, aynı zamanda devletin "kutsal" ve sorgulanamaz bir kurum olmaktan çıkarılması demektir. Ancak seküler bir ideoloji olmakla birlikte Faşizm, devlet kurumunu kutsal kabul etmektedir; devlet, faşistlerin tek kutsalıdır. Türkiye'nin, kendisinin faşist olduğunun farkında olmayan faşistler, müslüman zanneden putperestler bakımından son derece zengin olduğunu belirtmek gerekiyor.)

Bu akıl yürütüşün temelini, “toplumsal sözleşme” kuramının da gösterdiği gibi, insanoğlunun karakteri, psikolojik yapısı ve sosyolojik mülahazalar oluşturmaktadır. 

Marksistler (Komünistler) ise devletin varlığını gerekli (vacip) kabul etmedikleri gibi, sınıfsız toplumda devletin ortadan kalkacağı ütopyasına iman etmişlerdir.

*

İslam âlimlerine gelince..

Onlar, toplumsal sözleşme kuramcılarının ve Hobbes gibi Batılı düşünürlerin devletin varlık nedenine ilişkin olarak dikkat çektikleri hususlara da eserlerinde değinmekle birlikte (mesela İbn Haldun, İmam Gazalî vs.), meseleyi dinî/şer’î açıdan ele almışlardır.

Devlet kurumunu “akıl” açısından lüzumlu (en azından faydalı) görmekle birlikte, dinî gerekliliği (vücubu, vacipliği) için Kur’an ve Sünnet’ten delil aramışlardır.  

Buna bağlı olarak imametin (hilafetin), yani İslam devletinin varlığının/kurulmasının şer’an (dinen) vacip olduğunu söylemişlerdir.

Burada şu noktaya dikkat etmek gerekir: Aklî vücub (gereklilik) ile şer’î vücub her zaman örtüşmez.

Mesela insanın doğasından hareketle evlilik yaşamının (biyolojik ve psikolojik açıdan) gerekli (vacip) olduğunu söylemek mümkün olabilir, fakat bundan hareketle evlenmenin şer’an vacip olduğu sonucuna varılamaz. (Bununla birlikte, evlenmemesi durumunda evlilik dışı ilişki yaşayacağından korkan, kendisine hâkim olamayacağını düşünen kişinin evlenmesi şer’an vacip olur. Bu da yine, aklî değil, şer’î gerekliliktir.)

İmametin (İslam devletinin) dinen vacip olduğunu kabul edenler açısından, imametin aklen de vacip (gerekli) olduğunu kabul etmekte bir mahzur yoktur.

*

Fakat imametin (genel olarak devletin, özel olarak İslam devletinin) aklen vacip olduğunu, şer’an vacip olmadığını söyleyenler, bu iddialarıyla, “imameti (genelde devlet kurumunu ve özelde İslam devletini) inkâr edenlerin” din açısından suçlanamayacağını söylemiş olmaktadırlar.

Sözlerinden çıkan sonuç budur, ve bu, doğru değildir:

“Mezhebi ihtilâfların sebep olduğu başkasının doğrusunu görmeme ve sadece kendi doğrusunu savunma eğiliminden kurtulmuş bir bakış açısıyla söz konusu deliller değerlendirildiğinde, tüm mezheplerin ileri sürdükleri aklî ve naklî delillerin hepsinin de birbiriyle uyumlu olduğu ve ortak bir gerçeği ifâde ettiği görülmektedir. Bu nedenle ileri sürülen tüm aklî ve naklî delillerin ortaya koyduğu müşterek sonuç, imâmetin vacip olduğudur.”

(Halil İbrahim Coşkun, Ebu’l-A‘lâ el-Mevdûdî’nin İmâmet Anlayışı, yüksek lisans tezi, Konya: N. E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019, s.. 37.)

İmam Eş’arî’ye göre imamet (hilafet) gereklidir ve onun vücubu (vacipliği) akılla değil, nassla sabit olmuştur. Yani “Akıl, insanların bir imamının (devletin) bulunmasını dinen gerekli görür” denilemez. (Bkz. Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 46.)

Çünkü akıl açısından insanların (devlet olacak şekilde) bir imam etrafında toplanmaları da, bağımsız bireyler halinde yaşamaları da “mümkün”dür.

Pratikte de böyledir, mesela Amerika’da Kızılderililer küçük topluluklar halinde yaşıyorlardı ve isteyen hayatını tek başına da sürdürebiliyordu.

Ancak, hilafetin/imâmetin (ümmetin bir imamının bulunmasının) vacip olduğunu belirten Cüveynî, bu vücubiyyeti "imkân" şartına bağlamakta, "Ümmetin imâmı seçme imkânı olduğu takdirde, imâm atamak vaciptir” demektedir. (Ebu’l-Maâlî Abdulmelik b. Abdillah Cüveynî, Gıyâsu’l-Umem fî İltiyâsi’z-Zulem, Tahk. Halil el-Mansur, Beyrut: Dâru’l-Kutub el-İlmiyye, 1997, s. 73’ten aktaran Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 395.)

Yani İslam devletini kurmak mümkün olduğunda kurmak vaciptir.

Mesela bugün “müslüman ülke” olduğunu iddia eden devletlerin bir araya gelip birleşmeleri (ABD’deki devletlerin Amerika “Birleşik Devletleri” olmaları gibi bir “birleşik devletler” olmaları, ya da Avrupa Birliği gibi bir İslam Birliği kurmaları) vaciptir.

İşte bu, “cemaat”in teşekkülü anlamına gelir.

*

Cemaat meselesiyle ilgili önceki yazılarımızda şunu belirtmiştik:

Cemaatten ayrılınmamasını emreden, bunun cahiliye ölümüne yol açacağını ifade eden hadîslerde sözü edilen cemaat, başında halifenin/imamın bulunduğu (Şeriat’le yönetilen) “ümmet devleti”dir..

İslam devletidir.

Yine, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîste, Müslümanların cemaatinin (başında halife bulunan küresel İslam devletinin) bulunmadığı zamanlarda “bütün fırkaların terki”nin emredildiğini görmüştük.

İmam Şatıbî “cemaat” konusunu el-İʿtisâm’da “Onaltıncı mesele” başlığı altında ele alıyor (Ebû İshak İbrâhim bin Mûsâ eş-Şâtıbîel-İʿtisâm, C. 3, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 294 ve devamı).

Konuyla ilgili bazı ifadeleri şöyle (Ahmet İyibildiren’in tercümesinden küçük rötuşlarla aktarıyoruz):

Kurtulan grubu (fırka-i naciyeyi) "O, cemaattir" diyerek açıklayan hadîs [Ebu Davud, Sünnet 1, (4597)], tefsire muhtaçtır.  Diğer rivayetteki "Benim ve ashabımın üzerinde olduğu..." ifadesi ile cemaatin anlamı açıklanmış ise de, Şeriat ıstılahı (terimi) olarak ondan neyin murad edildiğinin (Rasulullah s.a.s.’in ve ashabının yolunu takip etmenin fıkıh ilmi açısından ne anlama geldiğinin) izahına ihtiyaç vardır.

Cemaat ile ilgili pek çok hadîs bulunmaktadır. Açıklaması ile meşgul olduğumuz hadis bunlardan biridir. … Ayrıca şu hadîslerde de cemaat konusu geçmektedir:

İbn Abbas'tan sahih olarak rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber s.a.s. şöyle buyurmuştur:

"Her kim yöneticisinde (emirinde) hoşlanmadığı bir şey görürse, onu sabırla karşılasın. Çünkü kim cemaatten bir parça ayrılır ve o halde ölürse, câhiliye ölümü ile ölür". (s. 294)

İmam Şatıbî’nin eserine aldığı bu hadiste “emîr” kelimesi geçmektedir. Toplumsal hayatta imam (önder, lider) kabul edilen herkes emîr konumunda olmaz; emîrlik (sivil toplumu aşan) siyasal nitelikteki bir yapılanma üzerinde yükselen hukukî bir duruma karşılık gelir.

Nitekim Hz. Ömer halife olduğunda onun için “emîrü’l-mü’minîn” (mü’minlerin emîri) tabiri kullanılmıştır.

Dolayısıyla bu hadiste belirtilen “cemaat”in, İslam toplumunun (başında emîr bulunan) siyasal birliğine karşılık geldiğini söylemek gerekmektedir.

Müslümanların söz konusu hadiste belirtilen cemaat dışında başka cemaatleri de söz konusu olsaydı, ayrılan kişinin bir başka cemaate katılması, tek başına kalmaması tavsiye edilirdi.

Oysa o topluluklar cemaat değil, fırka olarak nitelendirilmişlerdir. (Ki fırka kelimesi, parçalanma anlamına gelen tefrika kelimesi ile aynı kökten türemiştir.)

Nitekim bugün Türkiye'de (devlet İslam devleti olmadığı için) cemaat mevcut değildir.. Cemaat diye adlandırılan topluluklar fırka durumundadır. 

*

Bu noktada şunu söylemek gerekiyor:

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma hedefi, “cemaatten ayrılma” (daha doğrusu cemaate katılmama) irade ve niyeti anlamına gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk yıllarında bir İslam devletiyken Selanikli diktatör Mustafa Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı döneminde tedricen laikleşerek (siyasal dinsiz hale gelerek) bu “İslam cemaatine katılmama” irade ve niyetini “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir “anayasal dogma” haline getirmiştir.

Gelecek kuşakların “millî iradesi”ne “irticaî” mahiyette ipotek koyarak..

Gelecek kuşaklara “Bizim irademizin yanında sizin iradenizin hükmü yoktur, siz, Allahu Teala’yı bırakıp bize tapmak, bizim ilke adını verdiğimiz safsatalara iman etmek zorunda olan kullarımızsınız” dercesine..

Böylece tarih tekerrür etmiş, Firavun dönemi “kral-tanrı ile tebaası” ilişkisi modern bir formda yeniden üretilmiş oluyor:

“(Fir'avun) böylece kavmini hafife aldı (küçümsedi); buna rağmen ona itâat ettiler. Gerçekten onlar bir fâsıklar topluluğu idiler.(Zuhruf, 43/54)

Bu ülkede de Selanikli Mustafa Atatürk (iradesine ipotek koyarak) bu milleti küçümsedi, ve milletin bir bölümü (özellikle de mevcut düzenden nemalanan memur taifesi) bu aşağılanmaya razı oldular.

Ateist ya da deist Kemalistlere/Atatürkçülere diyeceğimiz birşey yok, onlar, (Selanikli’nin Karabekir’e söylediği gibi) “zenginleşmeye yarayan” (namussuzluğun değilse bile) dinsizliğin meyvelerini topluyorlar.

Ancak, (günahkâr ve amelsiz bile olsa) yüreğinde samimi bir iman taşıyan "müslüman" bürokrat-memur taifesi artık uyanmalıdırlar.

(Tevrat’ın Sümerler’den kalma olduğunu "keşfeden" echel İlber Ortaylı için not: Senin işte tahfif ile karıştırdığın istihfâf masdarıyla ilişkili fiil, yukarıda mealini verdiğimiz ayette “mazi kipi”nde geçiyor: Festehaffe [fe istehaffe] kavmehû fe etâûhu…)


TAKİYYE, GİZLİ GÜNDEMCİLİK VE DİN İSTİSMARI SANATININ AŞILAMAZ ZİRVE İSMİ: SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 13

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün,  Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in çıkaracağı Tan gazetesi için Ankara’ya matbaa getirtmiş olduğunu duyunca “hür fikir” krizine girip “Yakın, yıkın!” diye emirler yağdırmış olduğunu görmüştük.

Bu sırada Anadolu’da (yanında Kâzım Karabekir de olduğu halde) seyahat etmektedir.

Uğur Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapıyor (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 68):

“15 Ocak'ta Eskişehir'deyken gelen haberde Afyon mebusu (milletvekili) Şükrü Efendi'nin “Hifâfetin saltanatı havi olması (içermesi) hakkında tab ettirdiği (bastırdığı) risalenin (kitapçığın) bugün Ankara'da intişar ettiği (yayınlandığı) haberi geldi.

“Gazi buna cok kızacak diye beklerken daha cok düşünmeye dalıyordu. Ve hilafetin lüzumundan bahsediyordu.”

Öncelikle saltanat kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

Şükrü Efendi “hilafetin saltanatı içerdiğini” söylerken, hilafetin “babadan oğula geçen bir padişahlık/krallık” olduğunu iddia ediyor değil.

Burada saltanat, “devlet gücü, siyasal otorite, politik iktidar” anlamına geliyor.

Bu anlamda cumhuriyet rejimi de bir saltanattır.

Demokratik usulle iktidar olan otoriteler de saltanat sahibi durumundadırlar.

Yani Şükrü Efendi, halifenin siyasal gücü elinde bulundurması gerektiğini, aksi takdirde hilafetten söz edilemeyeceğini ifade etmektedir.

O yüzden mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, son halife diye bilinen Abdülmecid’in hilafetinden söz edilemeyeceğini söylemektedir.

*

Biz “saltanat” kelimesini sanki “sad” harfi varmış gibi telaffuz ediyoruz fakat aslında “sin” harfiyle yazılıyor.

Hans Wehr, Arapça-Almanca sözlüğünde saltanat (seltanatün) kelimesine şu karşılığı vermiş: “Sultanlık, aynı zamanda bir sultanın idaresi altındaki devlet işi/durumu (Staatswesen).”

Burada karşımıza şu soru çıkıyor: Peki, sultan, padişah/kral demek değil midir?

Değildir. Her padişah sultandır da, her sultan padişah/kral değildir.

Seçimle gelip giden devlet başkanları da sultandır.

Nitekim Hans Wehr, atıfta bulunduğumuz sözlüğünde “sultan” kelimesinin anlamı için önce kuvvet, güç ve hükmetme anlamına gelen kelimeleri sıralıyor [Macht (güç, kudret), Kraft (kuvvet), Stärke (güç), Gewalt (zor, kuvvet, hakimiyet)], ardından da diğer bir grup kelimeye geçiyor: Herrschaft (egemenlik, hakimiyet), Regierung (hükümet), Vollmacht (tam yetki), Autorität (otorite), Ermächtigung (yetki).

Evet, Arapça’daki anlamı itibariyle demokratik yollarla seçilmiş bir cumhurbaşkanı da “sultan”dır.

*

Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Sultan” maddesinde Sözlükte … ‘karşı konulamayacak bir güce sahip olmak, mutlak üstünlük sağlamak’ mânasına gelen selâta masdarından türeyen sultân kelimesi ‘hüccet, delil, kahr, kudret satvet ve bu sayılanlara sahip olan kimse’ demektir” deniliyor.

Aynı maddede şu da söyleniyor:

Sözlükte “güç, kuvvet, otorite, iktidar” anlamında soyut bir kavram olan sultân (çoğulu selâtîn) Kur’ân-ı Kerîm’de “hüccet, mûcize, mutlak güç ve üstünlük” mânasında geçmekle birlikte, “Cihadın en faziletlisi zalim sultan katında hakkı söylemektir” (Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13); “Sultan velisi olmayanın velisidir” (Ebû Dâvûd, “Nikâḥ”, 19; Tirmizî, “Nikâḥ”, 14) gibi hadislerin varlığı (Wensinck, el-Muʿcem, “slṭ” md.), kelimenin Asr-ı saâdet’ten itibaren “yönetici, hükümdar, devlet başkanı” anlamında kullanıldığını göstermektedir. 

(Burada şunu da belirtelim, Farsça “dar” ekiyle vücuda getirilmiş olan “hüküm-dar”, “hüküm sahibi, hükmetme konumunda olan” demektir ve bir cumhurbaşkanı da bir padişah gibi hükümdardır.)

*

Başa dönersek, hilafetin saltanatı içerdiğini” söyleyen Şükrü Efendi, 1 Kasım 1922’de Osmanlı Devleti’nin TBMM eliyle yıkılması sonucunda halife unvanını taşıyan şahsın devlet başkanı değil de “sivil” bir sıradan vatandaş haline getirilmiş olmasına itiraz etmektedir.

Saltanatsız (siyasal güçten yoksun) bir hilafetin hilafet sayılamayacağı mesajını vermektedir.

*

Evet, 1 Kasım 1922’de “saltanatın kaldırılması” adı altında yapılan şey sadece Osmanlı ailesinin “devlet başkanlığı imtiyazı”na son verilmesi değildi, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıydı.

Saltanat kaldırılmadı, devlet katledilip kaldırıldı.

Osmanlı Devleti’ni “tanımayan”, daha doğrusu “yıkan” karar şöyle:

Kararname No: 307

Osmanlı İmparatorluğunun münkariz (yıkılmış) olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u millî dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilâtı esasiye kanuniyle (anayasa ile) hukuk-u hükümrani (egemenlik hakları) milletin nefsine verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum (yok) ve tarihe müntakil (geçmiş) bulunduğuna ve İstanbul’da meşru bir Hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh oraların umum idaresinin de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümetinin hakk-ı meşruu olan Makam-ı hilâfeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.

30 Teşrinievvel 1338 (1 Kasım 1922)

Osmanlı Devleti’ni “esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtarmak” yerine uzaktan silah sıkarak, bombardımana tabi tutarak kendileri öldürüyorlar.

Fakat “hilafet makamı”nı kurtaracaklarmış.

Ancak, kurtardıkları şey (Şükrü Efendi’nin yazdığı gibi) gerçekte hilafet değil.

İçi boş bir unvan.

Nitekim memleketimizde ismi (Ali, Veli türünden özel isim olarak) Halife olan bir yığın vatandaş var (Bazılarını ben de tanıdım).

Halife ismini taşıyan o vatandaşlarımız ne kadar halife ise, Abdülmecid de o kadar halifeydi.

*

Uğur Mumcu’nun kitabına dönelim..

Karabekir’den yaptığı nakiller arasında, onun Selanikli’nin 1 Kasım konuşmasından aktardığı bölümler de var.

Karabekir, “1 Kasım nutkunun mühim yerlerini okuyalım” diyor ve önce Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor (s. 68-9):

“Efendiler!

“Bu dünya-yı beşeriyette asgari 100 milyonu mütecaviz (aşkın) nüfusta mürekkep bir Türk millet-i azimesi vardır, yine 100 milyonluk Arap kitlesi vardır. Mazhar-ı Nübüvvet ve Risalet (peygamberlik ve elçiliğe mazhar) olan Fahr-i Alem (âlemin övüncü) Efendimiz bu kitle-i Arap içinde Mekke'de dünyaya gelmiş bir vücud-i mübarek (kutlu varlık) idi.

“Ey arkadaşlar, Tanrı birdir; büyüktür. …”

Selanikli’nin sonraki eylem ve söylemleri, bunları münafıkça söylemiş olduğunu ortaya koydu.

Fakat, aslında geçmişteki eylem ve söylemleri de, bir münafık olduğunu gösteriyordu.

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da yazdığına göre, İttihatçı arkadaşları onu “ahlâksız, haris, sarhoş, sefih ve fırsatçı” olarak nitelendiriyordu. Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun için “menfaat düşkünü, muhteris” diyebilmişlerdi.

Evet, Selanikli bu dindar nutkundan üç sene üç ay önce, Erzurum’da, Kongre sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “Gelecekte tesettürü kaldıracağını, Arap (Kur’an) harflerini atıp Latin harflerini alacağını, millete şapka giydireceğini” söyleyebilmişti.

Daha başka şeyler de söyleyecekken Mazhar Müfit “Paşam darılma ama sen de çok hayalcisin, benim uykum geldi, yatıyorum” dediği için “devrim” zincirinin diğer halkalarını sayma imkânı bulamamıştı.

Evet, adam “mazhar-ı takiyye ve gizli gündem”..

Bir kafasındaki plana, gizli gündeme bakın, bir de 1 Kasım konuşmasında takiyye makamında söylediklerine..

*

Allahu Teala şöyle buyruyor:

“(Ey Rasûlüm!) Münâfiklar sana geldiklerinde, “Şâhitlik ederiz ki, hiç şüphesiz sen, gerçekten Allah'ın Rasûlüsün!” dediler. Allah da biliyor ki, hiç kuşkusuz sen, hakikaten O’nun peygamberisin! Bununla birlikte Allah elbette, o münâfıkların yalancıların ta kendileri olduklarına şahitlik eder.” (Münafikûn, 63/1)

Selanikli’nin sözü doğru, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu Teala’nın peygamberi ve elçisidir, âlemin övüncüdür, bununla birlikte Selanikli yalancının ta kendisidir.

Çünkü bunları inanmadan söylemektedir.

Sonradan Allahu Teala’nın kitaplarını “gökten indiği sanılan” diyerek inkâr edip aşağılayacak, küfrünü kamuoyu önünde (amelinin yanı sıra sözüyle de) açığa vuracaktır.

Bu açık tavrıyla, günümüzde onu sevip izinden gitmek için yarışanların işini biraz zorlaştırmış ve kafalarını karıştırmış oldu..

Öyle ki bazısı (mesela mütevaffa şeyhtan Haydar Baş) onun münafıklık mesleğini sürdürürken, kimileri de “açık küfür” yolu üzerinde iz sürerek Cehennem’e yol alıyorlar.

Ancak pek fazla dert etmelerine gerek yok, nasıl olsa yolları bir noktada birleşecek, “ata”larının izinde aynı adrese teslim olacaklar.

* * *



İLBER ORTAYLI'YA (ÜCRETSİZ) ÖZEL TARİH VE 'BİLİMSELLİK' DERSİ (ÜCRETSİZ ÖZEL DERSİ HAK EDİYOR)

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 12

 

Evet, Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabını (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) okumaya devam ediyoruz.

Önceki bölümlerde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün seyahatlerinde Karabekir’i yanında götürüp kontrol altında tuttuğunu görmüştük.

Mumcu, bir seyahatleriyle ilgili olarak şunları yazıyor (s. 68):

1 4 Ocak 1 923 günü M. Kemal, Karabekir ve Fevzi Paşa ile trenle izmir'e gider. Gazi o gün çok öfkelidir. Öfkesinin nedeni de Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey'in çıkaracağı gazete için Ankara'ya matbaa makinası getirmesidir. [Karabekir’den alıntı:]

“Gazi pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, Ankara'ya matbaa makinası getirmiş .. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, ‘siz hala uyuyorsunuz’ diye yaveri Hüseyin Abbas Bey'e verdi; veriştirdi. Ve ‘yakın, yıkın’ diye çıkıştı.

“Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.”

Evet, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” olma edebiyatı yapan adamın gerçek yüzü bu.

Yakın, yıkın”mış..

Adamın bildiği bu: Asın, kesin, bombalayın!

En iyi bildiği şey yakıp yıkmaktı, ve bu milletin en başta “namusunu ve dinini” yıkmaya çalıştı.

Ne demişti Karabekir’e:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.” (Mumcu, a.g.e., s. 84.)

Zengin ol da, nasıl olursan ol; adamın felsefesi bu..

“Dini ve namusu kaldırıp atalım!” Neden?.. “Çünkü zenginleşmeye, para kazanmaya engel..”

Nitekim, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Hindistan müslümanlarının hilafetin kurtuluşu için gönderdiği parayı “iç ederek, zimmetine geçirerek” devasa bir servete sahip oldu.

“Dini ve namusu” olan Vahideddin ise, Topkapı, Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarındaki değerli emtia ve mücevheratı yanında götürmediği için İtalya’da sefalet içinde öldü ve tabutuna borçları yüzünden haciz konuldu.

*

Ali Şükrü Bey için neden “Yakın, yıkın!” diyor?

Sebebi namuslu ve dindar olması..

Hırsız ve namussuz olmaması..

Selanikli’nin onunla mücadele için bulduğu çözüm de “yakın, yıkın”dan ibaret..

Ne diyordu:

“Hâkimiyet (egemenlik) ve saltanat (siyasal otorite, iktidar) hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme, seçim ve oylama] ile, münakaşa (fikir tartışması) ile verilmezHâkimiyet (egemenlik), saltanat (iktidar makamı) kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

Anlaşılıyor ki adama göre esas olan “hür fikir, hür irfan, hür vicdan” değil, “kuvvet, kudret ve zor”..

Ve “hayatta en hakiki mürşit” ilim değil.. Zor..

Fikirsiz ve vicdansız “zor”.. Zorbalık..

Öyle olduğu için de, fikirle, müzakere ile, münakaşa ile, ilimle yenemediği, ilzam edip susturamadığı Ali Şükrü Bey’i, korumalarının komutanı Topal Osman’a alçakça bir tuzakla öldürtecek, sonra da onun ardında durma mertliği göstermeyecek, oyuna getirildiğini anlayan Topal Osman’ın kendisini Çankaya’da muhasara etmesi üzerine çarşaf giyip kadın kılığında kaçacak (Ki kaçma konusunda bir virtüöz olduğu, Filistin cephesindeki şahane ricatından biliniyor), ardından da Topal’ı, İsmail Hakkı Tekçe’ye öldürtecektir.

Topal Osman, yaralı yakalandığı halde, konuşmasın diye başı kesilerek hunharca katledilecektir.

*

Tarihçi geçinen bir aptal “merd-i Kıptî” var: Yusuf Halaçoğlu..

Çok zeki ya, şöyle birşey demiş:

“Sultan Vahdettin gerçek bir haindir. Zaten İstanbul halkı da bunun farkına varıp, sarayı kuşatıp, Vahdettin'e linç girişiminde bulunuyor. Sarayın duvarlarına, tramvaylara KAHROLSUN VAHDETTİN yazılıyor. Vahdettin korkuyor ve İngiliz işgal kuvvetleri komutanı Harrington'dan kendisini saraydan sağ salim çıkartması için bir plan yapmasını istiyor. Ve İngiliz planıyla İstanbul'dan kaçırılıyor. Konuyu Atatürk'e maledenlere arzolunur.”

İşte, Sultan Vahideddin’in Türkiye’yi terk edip gitme nedeni bu..

Biliyor ki kalsa linç edilecek..

Zaten kendisinden önce İçişleri Bakanı Ali Kemal linç edilmiş..

Adam suçlu mu suçsuz mu, yargılayıp görelim diye bir düşünce yok.. “Gönderelim ‘bindirilmiş kıtalar’ı, gidip linç etsinler, yargılama zahmetinden kurtulalım.” Zihniyet bu..

Biliyorlar ki Ali Kemal kalemi kuvvetli, ikna kabiliyeti yüksek, zeki bir yazar.. 

Devlet sırlarını, Selanikli Mustafa Atatürk’ün çevirdiği dolapları bilen bir siyasetçi..

Anadolu’da ipte sallandırılan gariban mollalar gibi değil..

Konuşursa, İkinci Adam İsmet İnönü’nün (memleket sözde çağdaşlaştırılıp özde Selanikli’nin ilkçağ tanrı-krallarına özgü irticaî heykelleriyle doldurulduktan, “çatlak” sesler susturulduktan sonra) itiraf ettiği bir gerçeği halkın önünde açıklayabilir:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Dolayısıyla onun bir mahkemeye çıkarılıp konuşturulmaması, Ali Şükrü Bey gibi kısa yoldan ahirete gönderilmesi lazım..

O halde gelsin “bindirilmiş kıtalar”..

Nasıl olsa el altında “İstanbul halkı olmaya hazır” bir sürü “kiralık katil çete” var..

Sultan Vahideddin’i niçin linç etmeye çalıştıkları da açık.. Sultan Türkiye’de kalır, Selanikli’nin Anadolu’ya gitmeden önce kendisine nasıl yağ çektiğini, “Padişahım, birlikte İngilizler’e öyle bir oyun oynayacağız ki, tarihe geçecek” türünden nasıl mavallar okuduğunu, böylece İngilizler hesabına kendisini oyuna getirdiğini, aslında İngilizler’in basit bir piyonu, uşağı ve ajanı haline gelmiş bulunduğunu söyleyebilirdi.

Dolayısıyla, söyleyemeden linç edilip öldürülmesi, siyaset denkleminden düşürülmesi gerekiyordu.

*

Aynı tarihçi familyasının bir diğer şovmeni, İlber Ortaylı..

Kalite bakımından kifayetsiz muhteris Yusuf Halaçoğlu şımarığından biraz hallice..

Evet, (bir yazımızda dile getirdiğimiz gibi), tahfif ile istihfaf arasındaki farkı bile anlayamayacak kadar Osmanlıca’ya uzak olan bu bilimsel ‘filim’ adam, yakın tarihle ilgili “resmî tarihçiliğin” ezberlerini bozan “hür fikirli, hür vicdanlı, hür irfanlı” yazarlar hakkında şunları söylemiş:

“Efendim yeniden tarih yazan insanlar var Türkiye’de. Ve bunu yazanlar cahillerdir. Cahildir bunu açıkça söylüyorum. Bunlar böyle Karadeniz kıyılarında kahve içerken, işte bozkıra bakarken Orta Anadolu’da cır cır cır konuşurlar, herkes kendine göre, hani meşhur bir lafı vardır ya Boileau’un ‘Ahmak kendine hayran başka bir ahmak bulur’, böyle bir ‘odiyans’ı (kitlesi) vardır bunların. Yazarlar da birtakım yerlerde. Daha neler var. Hiçbir memlekette hiçbir demokrasi insanlarının, askerlerinin ölümü ve sivillerinin çilesi pahasına kazanılmış zaferleri küçümseyemez. Küçümseyen adamın bütün hayatı gider. Sülalesi lekelenir. Çok açık bu. İşte Çanakkale’de Alman komutanlarla İngiliz generaller savaştı, biz oturuyorduk yani böyle. Bunu nasıl söylersin ya? Efendim Atatürk orda yok idi, var işte komutanlarının adında geçiyor. Ne demek istiyorsun yani, neyi istiyorsun? O zaman bütün komutasındaki alay, yaşayanlar, şehit olanlar, gaziler, hepsini sil! Bunu adama söylettirmezler! Bu memlekette bu söylettiriliyor. Ve bunları dinleyen ahmaklar çıkıyor. Bu hal böyle devam ederse tehlikeli durum çıkar ortaya. Onun için adlî makamların da gereken tedbiri alması gerekiyor.”

Görüldüğü gibi lafı ustaca bir manevrayla adlî makamlara, mahkemelere, hapishanelere getiriyor.

“Hristiyan Ortaçağı”nın bir Engizisyon mahkemesinden zaman makinası vasıtasıyla ışınlanarak günümüze gönderilmiş bir dinozor gibi konuşmuş.

İşte bu dinozor ruhluların “hür fikir, hür vicdan, hür irfan”dan anladıkları bu.

“Ya bizim gibi inanacak, bizim gibi konuşacaksınız, ya da asarız, keseriz, hapsederiz!”

Selanikli’den miras kalan despot zihniyet bu..

O da Karabekir'i konuşturmamış, basılan kitabına matbaada el koyup imha ettirmişti.

Asıl garabet şurada: Vatandaş sözde bilim adamı, özde ise bir Engizisyon papazı zihniyetine sahip.. Utanmadan Atatürkçülük Kilisesi'nin laik/seküler papazı rolüne soyunuyor..

Hitler rejiminin Gestapo şefi gibi ahkâm kesiyor.

Adlî makamlara bu şekilde akıl veren adamın herhalde tanıdığı "istihbaratçı"lara da benzer telkin ve tavsiyeleri oluyordur.

Tabiî, birtakım işgüzar Kemalist/Atatürkçü istihbaratçılar buna, "Hocam, adlî makamları harekete geçirmek için kamuoyu baskısı oluşturmamız gerekiyor.. Bu yönde açıklamalar yapın" demiyorlarsa eğer.

*

“Efendim Türkiye’de yeniden tarih yazan insanlar var”mış.. Böyle diyor.

Doğru, var!

En başta da Selanikli Mustafa Atatürk geliyor.

Türk tarihi ile ilgili olarak söylediklerinin yüzde sekseni zırva..

Adlî makamlar eğer Ortaylı’nın aklıyla hareket ederlerse, önce Selanikli’den başlamak zorunda kalırlar. (Hemen heyecanlanma İlber Bey, aşağıda Selanikli'nin zırvalarından bir demet sunacağız.)

Çünkü, tarihî konularda konuşma ehliyet ve liyakatine sahip değildi.

Bunu, has adamı Falih Rıfkı Atay da Çankaya’sında itiraf ediyor:

“Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve ‘zikir’sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.”

Adamda “metodlu felsefe etüdü” yok.

Teknik terimlerden habersiz.

Kullandığı kavramlar tarifsiz/tanımsız, neyi kastettiği belli değil.

Tezekkür ve tefekkürden nasipsiz..

Tefekkür/düşünce adına söyledikleri hem “yöntem” bakımından arızalı hem de “ilmî/bilimsel” değil.

Bunları söyleyen, Falih Rıfkı..

Adam daha ne desin!

“Bununki kahvehane muhabbeti” diyecek de, diyemiyor.

Saydığı kusurların yanına birkaç da övücü ifade eklemiş ki, kendisine “Atatürk düşmanı” demesinler.

Zeki adam.. Okşar ve sever gibi görünerek dövmeyi, kerpeten gibi çimdiklemeyi biliyor.

*

İlber Ortaylı Çanakkale örneğini vermiş, kimi kastettiği bile belli değil..

Varsa öyle konuşan biri, bir tarihçi olarak açıkça ismini ver, engin bilginle adamı madara et; işi adlî makamlara havale etme kurnazlığı sergileme..

İşe bakın, Türkiye’de Çanakkale konusunda tam da öyle konuşan birinin bulunduğuna şimdiye kadar ben şahit olamadım, nasılsa bu Ortaylı arayıp tarayıp bulmuş..

Unuttuğu ya da gözlerden sakladığı ise şu, Çanakkale konusunda Selanikli dışındaki komutanları yok sayanlar bizzat Atatürkçülerin kendileri..

Şimdi millete sorulsa, çoğu kimsenin, Selanikli’nin Çanakkale’de başkomutan olduğunu, savaşın her safhasını onun yönettiğini, hep onun savaştığını zannettikleri ortaya çıkar..

Halbuki Selanikli Çanakkale’de savaşan yüzlerce subaydan biri..

Yüzlerce sayfalık bir kitapta yer alan sıradan bir sayfa.

*

Çanakkale Savaşı ve zaferi küçümsenecek bir savaş ve zafer değildir, fakat Selanikli’nin o savaştaki rolü de “resmî tarih”in büyüttüğü ve abarttığı gibi değildir.

Niye Çanakkale’de diğer komutanların yaptıkları hizmetlerden hiç bahsetmiyor da olayı sadece Selanikli ve Anafartalar çerçevesinde hatırlıyor ve anıyorsunuz?

Üstelik Selanikli savaş bitmeden çekip gitmiş, cepheyi terk etmiş..

Ne yazık ki, Çanakkale’de Selanikli’den daha büyük hizmetler gören kahramanlar, sırf Selanikli’nin ismi gölgede kalmasın, parlatılsın diye unutturulmuş durumda.

*

Bünyamin Ateş, Burhan Bozgeyik ve Mustafa Kaplan’ın kaleme aldıkları Gayrı Resmî Yakın Tarih Ansiklopedisi’nin birinci cildinde (İstanbul: Risale Yayınları, 1993) Çanakkale Savaşı ile ilgili yeterli bilgi mevcut.

Orada bir bölümün başlığı şöyle (C. 1, s. 55): “Çanakkale Zaferinin gerçek kahramanları Cevad ve Selahaddin Adil Paşalar unutturuldu!

Yazarlar, (Selanikli’yi yere göğe sığdıramayan) Yusuf Hikmet Bayur’dan şu alıntıyı yapmışlar:

“Çörçil’in (Churchill) bu yazısı bize şunu gösteriyor: Tam zafer, düşmanı yalnız maddî bakımdan değil, onu manevî bakımdan da yenen ve onda savaşa devam azmini yok eden zaferdir. Cevad Paşa kuvvetlerinin Çanakkale’de kazandıkları başarı, bu tür bir zaferdi.”

Selanikli’nin adı millete besmele gibi öğretiliyor, öğretildi.. Peki Cevad Çobanlı Paşa kimdir, Selahaddin Adil Paşa kimdir, ne yapmışlardır, bilen var mı?!

Selahaddin Adil Paşa 27 Şubat 1961 tarihinde vefat ettiğinde The Baltimore Sun adlı İngiliz gazetesi şunu yazmış:

“… 1915 yılında, Çanakkale’de, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren Türk Ordusu Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Paşa, dün Boğaz’da, İstinye’deki evinde vefat etmiştir.” (A.g.e., C. 1, s. 57.)

2 Mart 1961 tarihli London Times ise haberi “Bir kahraman öldü” başlığıyla vermiş:

“Geçtiğimiz Pazartesi günü, İstanbul’da vefat ettiği Ankara muhabirimiz tarafından bildirilen General Selahaddin Adil, 18 Mart 1915 günü İngiliz filosu (Çanakkale’de) Boğaz’a meşhur saldırısını yaptığı zaman, Türk sahil bataryalarının kumandanıydı.”

Bir şiirde “Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir?!” diye bir mısra var.

Aynı şekilde “Cevad Paşa’yı, Selahaddin Adil Paşa’yı bilmeyen, Çanakkale’yi ne bilir?!” diyebiliriz.

Ve onları bilenler, bilinmelerini isteyenler, İlber Ortaylı gibi imtiyazlı “beyaz Türk”ler tarafından “cahil” diye aşağılanıyorlar.

Engizisyonla terbiye edilmeleri isteniyor.

“Cahillik”ten kurtuluş mümkün tabiî, “resmî tarih”i sorgulamayacak, sana ne denilirse iman edip tasdik edecek, şu putperestçe hurafeyi amentü bileceksiniz: “Selanikli her yerde vardı, her yerde hazır ve nazırdı, ondan başkası yok.”

*

Ortaylı’nın Boileau’dan naklettiği “Ahmak kendine hayran başka bir ahmak bulur” şeklindeki söze gelince..

Cahil İlber, o söz öyle değil, şöyle:

“Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur." (Un sot trouve toujours un plus sot, qui l'admire.)

Eğer Ortaylı’yı ahmak/aptal kabul edersek, bahtiyar bir aptal olduğunu itiraf etmemiz gerekir.. Yüzbinlerce hayran bulmuş şanslı bir aptal..

*

Konudan uzaklaştık, başa dönelim..

“Efendim Türkiye’de yeniden tarih yazan insanlar var”mış.. “Cahil-savar” İlber öyle diyor.

Bakalım cahilsavarlığı Selanikli Mustafa Atatürk söz konusu olduğunda işe yarıyor mu?

Selanikli, 17 Şubat 1923 günü İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı açış konuşmasında şunları söylüyor:

“Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Örneğin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zapt ederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milletiana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi. Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.

Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı. Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletin en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zapt olunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir. Örneğin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sapandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.”

*

Evet, bunlar, Selanikli’nin lafları..

Selanikli’nin ilk cümlesinden başlayalım (Bunları senin için yazıyoruz İlber Bey, gözünü kulağını aç):

Şöyle diyor:

“Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir.”

Üniversite giriş sınavlarına hazırlanan öğrencilere şöyle bir “tüyo” verilir: İstisna içermeyen, “hep, bütün, hepsi, tamamı” gibi kelimeleri içeren ifadeler genellikle yanlış olur.

Osmanlı tarihindeki “bütün” gayretler ve çalışmalar, nasıl böyle olabilir ki?!

Böylesi bir suçlama, sadece, Selanikli’nin Osmanlı’ya olan düşmanlık ve nefretinin sınırsızlığını gösterir.

Başka da bir anlamı yoktur.

*

Evet, Selanikli, bu mantıksız, gerçek dışı ve ilmîlikten uzak lafının ardından örnek olarak Fatih Sultan Mehmed‘in İtalya‘ya (Otranto’ya) yaptırdığı çıkarmayı gösteriyor.

Malum, Otranto, “çizme”nin topuğunda yer alan bir belde.

Fatih Sultan Mehmed, “bütün milletiana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi” mi?

Hayır!

Bir defa, kendisi bizzat bu hedefe yönelmedi ki, millet “arkasından” aynı hedefe yönelmiş olsun.

Oraya Gedik Ahmet Paşa, donanma ile gönderildi.

Donanma, “bütün bir millet” midir?

Mesela, Türkiye‘nin şu anda bir donanması mevcut.. Bu donanma, “bütün bir millet, ana unsur” mudur?!

Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal‘in ifadeleri pireyi deve yapıyor.

İlmî değil.

İddiasını ispat için tarihî gerçekleri çarpıtıyor.

Ya da belki biz cahiliz..

Anlayamıyoruz..

Büyük allame, eşsiz tarihçi İlber, cehaletimizi mazur görsün, lutfedip bizi aydınlatsın!

*

Selanikli’nin, iddiasını ispat için verdiği ikinci örnek, Yavuz Sultan Selim..

İfadelerinden, tarih bilgisinin son derece eksik ve yetersiz olduğu anlaşılıyor.

Şöyle diyor:

“Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı.”

Bir defa, Yavuz Sultan Selim’in sekiz yıllık kısa saltanatında “batı cephesi“ne bakacak vakti olmadı.

Padişah olduğunda ortada bir Safevî (Şah İsmail) tehdidi vardı.

Osmanlı topraklarındaki Şah İsmail yanlıları (ki Şah, sadece devlet başkanı değil, aynı zamanda Şeyh Safî’nin/Safiyyüddin‘in torunu bir tarikat şeyhi konumundaydı) devlete baş kaldırmış, isyan etmiş, üzerlerine gelen Osmanlı ordularıyla çarpışmış, kısmen başarılı olmuş durumdalardı.

Şah İsmail Doğu Anadolu’yu (Diyarbakır gibi şehirleri) elinde bulundurduğu gibi, Osmanlı hanedanının akrabalık ve müttefiklik ilişkisi içinde olduğu Dulkadiroğulları‘nın topraklarına da ordusunun başında saldırmış bulunuyordu.

*

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile hesaplaşmak zorundaydı.

Selanikli’nin bakış açısına göre ise, buna lüzum yoktu, Padişah, “milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını” gerçekleştirme siyaseti güdüyordu.

Selanikli için söylenebilecek olan şey şu: Meydanı boş bulmuş, konuşmuş.. Karşısında “O kadar da değil!” deme cesareti bulunan kimse kalmamış olduğu için aklına ne gelirse söyleyebilmiş.

Evet, Yavuz Sultan Selim, Şah ile hesaplaşmak zorundaydı.

Çaldıran‘dan sonra Tebriz‘e kadar gitmiş, fakat Şah İran içlerine çekildiği için bu meseleyi kökünden halletme imkânı bulamamıştı.

Şartların elverişsizliği ve askerin isteksizliği yüzünden İstanbul’a döndü. Fakat niyeti İran üzerine tekrar yürümekti.

Ancak, o arada Şah İsmail, Mısır’daki Memluk devleti ile temasa geçmiş, ahmak Kansu Gavri‘yi pohpoplayarak Yavuz Sultan Selim’e karşı kışkırtmaya başlamıştı.

Ve bu Kansu Gavri, Mısır’da rahat durması gerekirken ordusunu toplayıp Suriye‘ye yürüyerek, İran’a gitmek üzere yola çıkmış olan Yavuz Sultan Selim’e aklınca aba altından sopa göstermeye kalkışmıştı.

Prof. Feridun Emecen’den (Ki, İlber standartlarına göre, Selanikli gibi konuşmadığı için cahil kategorisine giriyor) dinleyelim (TDV İslâm Ansiklopedisi):

“Yavuz Sultan Selim’in çıkacağı bu yeni seferde asıl hedefinin Memlük Sultanlığı olduğu yolundaki yerleşmiş bilgiler muhtemelen tam olarak doğru değildir. Diyarbekir bölgesindeki gelişmeler, Şah İsmâil’in sınırlara inişi ve bu arada Memlükler’in Halep valisinden gelen mektuplar başlangıçta bu seferin Safevîler’i hedeflediğini gösterir. Ancak Selim’in harekete geçmesi üzerine sınırlarında ortaya çıkan çatışmalardan endişe duyan Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin ordusunu toplayarak Suriye’ye doğru hareket etmesi ve Osmanlı birliklerine sınırlarından geçiş izni vermemesi bu durumu değiştirecektir. Nitekim Yavuz Sultan Selim, Doğu seferi için Edirne’den İstanbul’a geldiğinde topladığı divanda Memlükler’i değil Diyarbekir bölgesinde [Şah İsmail’in adamı] Karahan’ın faaliyetlerini gündeme almış bulunuyordu. Hatta Diyarbekir yöresinden gelen kötü haberler ve gönderilen bir Osmanlı birliğinin Karahan tarafından bozguna uğratıldığı yolunda ulaşan bilgiler üzerine gerekli tedbirleri almadığı gerekçesiyle Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa’yı divanda yumruklamış, sonra da onu görevden almış (18 Nisan), yerine Hadım Sinan Paşa’yı getirmişti. Sinan Paşa’yı önden Diyarbekir’e gönderirken kendisi de Memlük sultanından aldığı mektuptaki endişeleri gidermek için iki elçiyi (Molla Zeyrekzâde Rükneddin ile Karaca Paşa) yollayarak amacının sadece dinden çıkmış olanları cezalandırmak olduğunu bildirip dostluktan söz ediyor ve tüccarlara koyduğu yasağın sebeplerini açıklıyor, bunun Memlük tâcirlerini hedef almadığından söz ediyordu. Ardından … 5 Haziran 1516’da İstanbul’dan hareket etti.

“26 Haziran’da Akşehir’e vardığında … gelen bir casustan Memlük sultanının Halep’e geldiği, Osmanlı askerlerini topraklarından geçirmemek niyetinde olduğu haberleri öğrenilmişti. Memlük sultanı, her iki hükümdar arasında aracılık yaparak barış için bu tedbiri aldığını ileri sürerken Yavuz Sultan Selim bunu düşmanlık olarak niteledi ve Şah İsmâil ile birlikte hareket ettiği, dolayısıyla peygamberin şeriatını kaldırmak isteyenlere yardımcı olduğundan onlara benzediği suçlamasında bulundu; bu yolda fetva dahi aldı. … 30 Temmuz’da Yavuz Sultan Selim hedefini Memlük sultanı ve Halep olarak resmen ilân etti. 6 Ağustos’ta Malatya ovasından ayrılarak Halep’e yöneldi.”

*

Selanikli’nin dil uzattığı üçüncü şahıs, Kanunî Sultan Süleyman..

Şöyle diyor:

“Kanuni Süleyman her iki cepheyi [batı ve doğu] en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.”

Önce, şu ana unsur lafı üzerinde duralım..

Ana unsurdan kastı, Türkler..

Ancak, Osmanlı Devleti’nde askerlerin sadece Türkler’den oluşmadığını biliyoruz.

Devşirmeler de var..

Mesela, İnebahtı Savaşı‘nda Osmanlı donanmasının tümden imha edilmesine engel olan Kılıç Ali Paşa; önceki unvanıyla Uluç Ali Reis

Aslen, genç yaşta Osmanlı donanmasına esir düşmüş bir İtalyandı..

O savaşta hristiyan donanmasına esir düşen Osmanlı bürokratı Hindî MahmudSergüzeştnâme adlı manzum esaretnâmesinde (Türkiye Yazma Eserler Kurumu tarafından yayınlandı), böylesi sonradan müslüman olmuş uluçlardan esir olanların hristiyanlar tarafından özellikle dinden dönmeye zorlandıklarını, ve bunu kabul etmedikleri için yakılarak öldürüldüklerini yazmaktadır.

Yani, bu mesele Türklük meselesi değil..

Fakat, Selanikli’nin meselesi de bizim “bu mesele” değil..

Onun derdi başka..

Onun derdi, Kâzım Karabekir‘e söylediği şu cümlelerin gösterdiği gibi, (emel ve tutku demeyelim) para, pul ve dünya nimetlerinden ibaretti:

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”

Gerçekten de, Selanikli Mustafa Atatürk, memleketi zenginleştirmek için işe dini (İslam’ı) ve namus telakkisini yok etmeye çalışarak başlamış, fakat dinsizliği ve namussuzluğu hâkim kılmaya çalışırken milletin zenginleşmesi ile ilgili adımları yeterince atamamıştı..

Fakat kendisi ve hempaları zenginleştikçe zenginleşmişlerdi..

“Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin!”

*

Kanunî mevzuuna dönelim..

Onun Akdeniz‘i Türk gölü haline getirmek gibi özel bir gayesi yoktu (ve bu, hiçbir zaman gerçekleşmedi). Fakat, yaptıkları, böylesi bir gayenin gerçekleşmesine hizmet edecek mahiyetteydi.

Bir defa, Oruç ve Hızır (Barbaros) kardeşlerin Osmanlı egemenliğini kabul etmesi, Osmanlı’nın onlara böylesi bir teklifle gitmesi sonucunda değil, bizzat kendilerinin öyle hareket etmeyi tercih etmeleri sayesinde gerçekleşti.

Onlar, mesela bir Karamanoğlu gibi hareket etmediler, ihtiraslarına, emel ve tutkularına mağlup olmadılar.

Böylece Osmanlı, Kuzey Afrika‘da söz sahibi oldu.

Yine Kanunî’nin Fas politikasına bakıldığında, Fas hükümdarının gönlünü yapmak için Cezayir valisini onun arzusu istikametinde değiştirme tevazuunu bile gösterdiği görülüyor. “Benim içişlerime, egemenlik alamına karışamazsın” vs. demiyor.

Öte yandan, Kanunî döneminde, Malta’yı geçtik, Kıbrıs ve Girit hâlâ Venedikliler‘in elindeydi. Ve Venedik savaş gemileri Osmanlı yolcu gemilerine büyük zararlar verebiliyorlardı.

Anadolu’nun burnunun dibindeki Rodos‘un alınması, Akdeniz’in Türk gölü haline gelmesi için yetmezdi.

*

Hindistan mevzuuna gelelim..

Selanikli'nin cahilce iddiasının aksine, Osmanlı’nın Hindistan üzerinde egemenlik kurmayı hedeflemesi diye birşey olmadı, olamazdı.

Arada İran vardı..

Ancak, okyanus sularında yelken açmaya elverişli Portekiz gemilerinin o dönemde Güney Afrika’yı dolanarak Hint Okyanusu‘na ve Kızıldeniz‘e ulaştıkları biliniyor.

Arap Yarımadası‘nı da tehdit etmeye başlamışlardı. Hatta, bugünkü Kuveyt’te bir kale inşa etmişlerdi (Ki kuveyt, kalecik anlamına gelmektedir, kût kelimesinin ism-i tasğîridir).

Kanunî’nin, egemenlik hırsı, emel ve tutkuları için değil, Portekizliler’den zarar gören müslümanlara yardım gayesiyle doğu ile ilgilendiği doğrudur.

Yine Prof. Emecen’den dinleyelim (TDV İslâm Ansiklopedisi): 

“Hadım Süleyman Paşa’ya Portekizliler’in Hint sularında artan faaliyetlerini önlemek için Süveyş’teki donanma ile hareket etmesini emretmişti. Çünkü Hindistan’daki küçük müslüman sultanlıklar Portekizliler’den yakınıyor ve Osmanlı padişahından yardım bekliyordu.”

Kimse Selanikli‘den mütebahhir bir tarihçi olmasını bekleyemez.

Fakat, yanlış bir iddiayı ispat için kafasından birşeyler uydurmasa ve Osmanlı padişahlarına “saydırmasaymış eyiymiş”..

Ne dersin İlber efendi, Selanikli için “cahil” diyebilir miyiz?

*

Selanikli’nin lafları ve cahilce gafları bitmedi..

Bundan sonrasını biraz hızlı geçelim..

Öncelikle şu “milletin ihtiyaçları değil, şunun bunun özel emelleri, tutkuları” bahsi üzerinde duralım.

Psikologların “yansıtma/projection” (başkasını kendisi gibi zannetme) kavramı üzerinden birtakım değerlendirmeler yapılabilir belki, fakat psikolog olmadığımız için bu “bilimsel” bahsi geçelim. (Selanikli “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek belki bunu isterdi, fakat kalsın.)

Şu kadarını söyleyelim: Mesela şapka devrimi için ne söylenebilir? Milletin mi ihtiyacıydı, yoksa birilerinin özel emel ve tutkularının mı sonucuydu?

Cevabı İlber Bey versin.. “Milletin ihtiyacıydı” diye cevap vererek biz cahilleri irşad etsin.

*

“Dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanma” bahsi de aynı bakış açısıyla ele alınabilir.

Ancak, bu noktada, Selanikli’nin Osmanlı için yaptığı “iç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalma” tespitinden de yararlanmak gerekir.

Aynı şey acaba Selanikli için de (belki de daha fazlasıyla) söz konusu olabilir mi?

Selanikli'nin yaptığı “devrimler”in, memleketin “iç teşkilâtlarını dış siyasetine uydurmak zorunda kalmasından” kaynaklanıp kaynaklanmadığı sorusu cevap bekliyor.

Benim bir cevabım var, ama söylemeyeceğim.

Cevabı, cahilliğe savaş açmış olan İlber Bey versin..

*

Gelelim Selaniki’nin şu cahilce laflarına:

“… ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. … Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.”

Bunların ardından lafı kılıç ve sabana getiriyor.

Bir taraftan “ana unsurun, kendisini ve [sair] halkı beslediğini” iddia ederken, diğer taraftan, çelişkili biçimde, aynı kitlenin, “kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum” olduğunu öne sürüyor.

Cahil adam..

Peki, kendi “hayati gereklerini” bile kazanamayan bir kitle, kendisinin yanı sıra sair halkı bile nasıl besliyordu?

Bunun cevabı yok.

Belki vardır da, ben cahil olduğum için bilmiyorumdur.

Allah’tan memlekette İlber Bey var.

Belki lutfedip bizi aydınlatır.

*

İmdi, Selçuklular Anadolu’yu neyle ele geçirdiler, kılıçla mı, sabanla mı?

Buna bir Atatürkçü cevap versin (Tercihim İlber Ortaylı)..

İkincisi, Türkler esas itibariyle göçebe bir topluluk, yerleşik hayata yabancı..

Bu mantığa göre, Türkler, Orta Asya‘dayken kılıcı ellerine alıp batıya doğru yürümek yerine vatan sevgisiyle oldukları yerde kalıp yerleşik hayata geçseler, ziraatle ve sabanla uğraşsalardı, şimdiye kadar Amerika’yı bile ele geçirmişlerdi.

Bulgarlar vs. sabanlarına yapışmışlar da, niye onlar bu saban gücüyle Anadolu’yu ele geçirip Orta Asya’ya doğru gitmemişler?

Ha bir de Kanada, İngilizler ve Fransızlar örneğini veriyor.

Kanada’ya İngilizler sadece sabanla mı gittiler?!

Orada Fransızlar’ı gerçekte sabanla değil, kılıçla yendiler.. Topla tüfekle..

Madem saban tek başına yetiyordu, neden bir Amerikan bağımsızlık savaşı yaşandı ve İngiltere Amerika’yı kaybetti?

Saban, neden hakimiyeti sağlayamadı?

*

Toplumlar birden bire değişmezler..

Birtakım alışkanlıklar kuşaktan kuşağa geçer..

Nitekim, Osmanlı, “ana unsur” Türkler‘in göçebeliği yüzünden birçok zorluklar yaşadı.

Bunları askere alma, vergilendirme gibi hususlarda güçlük yaşıyordu.

Tanzimat döneminde bunları yerleşik hayata zorlama yönünde adımlar atıldı, fakat yine de tam başarı elde edilemedi.

“Ana unsur”, topyekün cihada hiçbir zaman çıkmadı, fakat Celalî isyanları ile “Ben de varım” demekten de geri kalmadı.

Yani, Selanikli’nin tabiriyle padişahların ardına düşüp “serserilik” yapmak yerine, Osmanlı’nın tabiriyle eşkıyalık yaptılar.

Olayın aslı, Selanikli’nin “cahil”ce çizdiği karikatürdeki gibi değil.

Osmanlı tümden pîr ü pak, kusurdan ârî, günahsız ve masum değildi elbette, fakat Selanikli’nin anlattığı gibi de hiçbir zaman olmadı.

*

Sonra, Osmanlı tarihi baştan sona savaş değil ki..

Arada savaşsız geçen uzun yıllar var..

Kanunî bile son zamanlarında uzun süre sefere çıkmamış, Zigetvar Seferi‘ne vezirlerin ısrarı sonucunda çıkmıştı.

Daha sonraki süreçte, “emelsiz, tutkusuz” bir nice padişah, başını sarayın dışına bile uzatmaya üşenerek ya da buna fırsat bulamadan yaşayıp gitti.

Padişahlar salt emel ve tutku arıyorlardıysa, saraydaki imkânlar yetmiyor muydu?

*

Selanikli’nin, “aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar” şeklindeki suçlaması ise, aslında bir övgü..

“Birşey aşırılaştığında zıddına inkılab eder, dönüşür” derler.

Yergi de böyledir.

Yukarıda aktardığımız söz, bilge bir insana, medenî/uygar bir şahsa, hele de bir devlet adamına hiç yakışmaz.

Çünkü, devlet, insanlara hizmet için vardır.. Onları kendi emel ve tutkularına göre yap-boz tahtasına çevirmek, cansız ve ruhsuz bir eşya ve nesne gibi şekillendirmeye çalışmak için değil..

Böylece Selanikli, Osmanlı’nın emperyalist ve sömürgeci mantıkla hareket etmediğini, ve Cumhuriyet kafasına göre daha özgürlükçü, daha insanî ve daha “insan haklarına saygılı” olduğunu itiraf etmiş oluyor.

Allah (c. c.) söyletiyor.

*

Ne yazık ki Selanikli Mustafa Atatürk, Osmanlı padişahlarında bulduğu “kusur”u işlememek için önünde hammadde olarak bu memleketteki “ana unsur”u buldu.

Bu milletin dili, dini, gelenekleri, namusu, her şeyi ile uğraştı, millet “olduğu gibi” kalmasın diye elinden geleni yaptı.

Koruma kanununun gölgesindeki “Türk’e Atatürk propagandası”nın etkisiyle birileri onu gözlerinde fazla büyütebilir, bir put ya da tanrı yapıp tapabilirler.

Gerçekte ise, yanlışları doğrularından kat kat fazlaydı.

Zeki (kurnaz), fakat yukarıdaki zırvalarının da ortaya koyduğu gibi cahil bir adamdı.

“Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur" şeklindeki "Boileau kanunu" burada da hükmünü icra etti, onun bu tür saçma ve cahilce lafları yığınla müşteri buldu.

*

İlber Bey kusura bakmasın, Selanikli'nin İstiklal Harbi‘ndeki başarısı da, bir Fatih Sultan Mehmed’in, bir Yavuz Sultan Selim’in, bir Kanunî Sultan Süleyman’ın başarılarının yanında büyütülecek birşey değildir.

Hepi topu, Yunan’ın Batı Anadolu‘dan kovulması ve işgal güçlerinin İstanbul‘dan çekilmesi sürecinde orduların başında yer almıştır. (Maraş’ı, Urfa’yı ve Anteb’i bile o kurtarmış değil.)

Zaten İkinci Adam İnönü'ye göre başarı aslında Selanikli'ye de değil, İngilizler'e ait:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Sultan Alparslan ise, bütün bir Anadolu’yu “sabansız, kılıçlı” Türkler’in önüne sermiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in girdiği savaşların ve fethettiği toprakların haddi hesabı yok. Ölümü bile (tıpkı Kanunî gibi) sefer halindeyken, savaşa giderken oldu.. Dolmabahçe Sarayı’nda karyolada vefat etmediler.

Yavuz Sultan Selim, Doğu Anadolu, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Mısır, Yemen ve bugünkü Suudi Arabistan topraklarını ele geçirdi.

*

Emel ve tutkuya gelince..

Vefatından altı ay önce, Yavuz’a vezirler, Rodos‘u fethetme teklifinde bulunmuşlar, o anda sahip olunan barut miktarının buna kâfi gelmeyeceğini, kuşatmanın onların tahminlerinden daha uzun süreceğini söylemiş, ve görece genç yaşta olduğu halde, “Bizim bundan sonra seferimiz ahiretedir” demiştir.

Gerçekten de, Rodos’un fethi, onun belirttiği süre zarfında mümkün olabilmiştir..

Selanikli, bu padişahları anlayabilecek bir ilmî seviyeye sahip olabilseydi memlekete daha faydalı olabilir ve sağlıklı değerlendirmeler yapabilirdi.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."