CEMAATSİZ ZAMANLAR

 





Konumuzla ilgili bir önceki yazıda “Huzeyfe hadîsi”ni Prof. İbrahim Canan’ın çevirisiyle aktarmış ve tercümede bazı hatalar bulunduğunu dile getirmiştik.

Hadîsin biraz daha iyi bir çevirisi, Recep Köklü’nün “Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinde yer alıyor (Marmara Ü. Sosyal Bilimler E., İstanbul 2014, s. 54-5):

Huzeyfe İbnü’l-Yemân’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

İnsanlar Resûlüllâh’tan (geleceğe ait) hayırlı işlerden sorarlardı. Ben de bana erişmesinden korkarak şer olanlarından sorardım. Bu endişe ile bir keresinde:

Yâ Resûlallâh! Biz vaktiyle bir cahiliyet ve şer içindeydik. Sonra Allâh bize bu hayrı (şirk ve dalâlet temellerini yıkmak hayrını) getirdi. Bu hayır ve saadetten sonra gelecek bir şer var mıdır? diye sordum. Resûlüllâh: “Evet vardır” buyurdu.

Ben: O şer ve fitneden sonra bir hayır ve iyilik var mıdır? dedim. Resûlüllâh: “Evet, bir hayır ve iyilik vardır. Fakat onun içinde duman (bazı şer ve fesat bulanıklığı) bulunacak” buyurdu.

Ben: O hayrın dumanı (temizliğini bulandıran kiri) nedir? dedim. Resûlüllâh: “O devrin âmirlerinden bir zümre, benim hidayetim (sünnetim) hilâfına davranacaklar. Sen onların bazı icraatlarını ma’rûf bulup tasvip edecek, bir kısmını da münker bulup reddedeceksin” buyurdu.

Ben: Yâ Resûlallâh! Bu karışık hayır devrinden sonra yine bir şer ve fesat devri gelecek midir? dedim. Resûlüllâh: “Evet gelecektir. O devirde birtakım davetçiler halkı cehennem kapılarına çağıracak. Her kim onların davetine icabet ederse, onu cehenneme atacaklar” buyurdu.

Ben: Yâ Resûlallâh! O davetçileri bize vasfeder misin? dedim. Resûlüllâh: “Onlar bizim milletimizden insanlardır. Bizim dilimizle konuşurlar (halbuki gönüllerinde hayırdan eser yoktur)” buyurdu.

Ben: Yâ Resûlallâh! O devre yetişirsem bana nasıl hareket etmemi emredersin? dedim. Resûlüllâh: “Müslümanların cemaatinden ayrılmaz ve onların devlet başkanına itaat edersin” buyurdu.

Ben: Onların ne cemaatleri ne de devlet başkanları yoksa? dedim. Resûlüllâh: “O fırkaların hepsinden ayrıl, velev ki bu uzlette ölünceye kadar bir ağaç kökünü dişlemen gerekse bile” buyurdu.

*

Bu hadîs-i şerif, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Müslümanlar’ın “cemaatsiz” zamanlarının olacağını haber vermiş olduğunu gösteriyor.

Yine bu hadîs-i şerîften, “cemaat”in, Şeriat’le yönetilen (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını tatbik eden) ve başında Müslümanların imamının (halifenin) bulunduğu İslam devleti olduğu anlaşılıyor.

Evet, cemaat budur.

Eğer günümüzde Türkiye gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan (Ki en meşhuru şimdilerde FETÖ diye anılıyor) topluluklar (tarikatlar, dinî gruplar vs.) hadîs-i şerifte sözü edilen cemaate karşılık gelseydi, Rasulullah s.a.s., Huzeyfe radiyallahu anh’in, “Onların cemaati ve imamı yoksa?.. (Fe in lem yekün lehüm cemâ’atün ve lâ imamun?)” şeklindeki sorusuna karşı, “Onların cemaatleri ve imamları (liderleri) her zaman bulunacaktır” anlamına gelen bir cevap verirdi.

*

Önceki yazılarda, İmam Şatıbî’nin cemaat kavramıyla ilgili farklı görüşleri sıraladığını, ve cemaati “başında halifenin bulunduğu İslam devleti” olarak anlayan yaklaşımın, (diğer görüşleri de zımnen ya da dolaylı olarak içermesi itibariyle) en isabetli görüş kabul edildiğini dile getirmiştik.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Recep Köklü de söz konusu tezinde İmam Şatıbî’nin sıraladığı görüşleri tek tek aktarıyor ve “[Cemaatin] Devlet Başkanına Bîat Hususunda Fikir Birliği İçindeki Müslümanlar Olduğu Görüşü” başlığı altında şunları söylüyor (s. 19-21):

Cemaat kavramının içeriğiyle alakalı görüşlere değinen çoğu şârih ve müellif, bu düşünceyi Taberî’ye nisbet etmektedir. Taberî, “Her kim ümmetimin birliğini parçalamaya kalkarsa kim olursa olsun öldürün”85 hadisinin bu hususu dile getirdiğini düşünmektedir. Ayrıca Taberî, Hz. Ömer’in atadığı altı kişilik şûra kurulunun alacağı kararla ilgili Suheyb’e “Ey Suheyb! Başlarında kılıçla dikil. Beşi ittifak eder biri cayarsa boynunu vur! Dördü anlaşır ikisi cayarsa boyunlarını vur! Tâ ki biri için karar versinler” talimatının da bir devlet başkanına bîat hususunda çoğunluğun verdiği karara muhalefet eden kimsenin cemaatten ayrılmış olacağına delalet ettiğini savunmaktadır.

Bu görüş kapsamında hadislerde geçen “cemaatten ayrılmak/mufârakat” ifadesi bîatı bozmak olarak değerlendirilmiştir. Şâtıbî, bîatı bozmanın ya sebepsiz bir şekilde veya Hâricîlerde olduğu gibi nasları yanlış yorumlamak suretiyle devlet başkanına itaatten ayrılmak yahud da İslâm toplumunun bir devlet başkanına bîat etmesinden sonra riyâset taleb etmek dışında bir sebeple olamayacağını vurgulamış, bunlarınsa her halükarda itaati gerekli olan bir bîatı bozmak olduğunu belirtmiştir.

İbn Hacer, Hz. Ali’nin Cemel vakasında kendisine muhalefet edenler hakkında: “Onlarla ne için savaşıyorsun?” sorusuna karşılık, “Onlarla cemaatten ayrılıp, bîatlerini bozdukları için savaşıyorum” dediğini nakletmektedir.

Huzeyfetü’l-Yemân’ın “Yâ Resûlallâh! O devre yetişirsem bana nasıl hareket etmemi emredersin? dedim. Resûlüllâh: “Müslümanların cemaatinden ayrılmaz ve onların devlet başkanına itaat edersin” buyurdu.” rivayeti de cemaatin sözkonusu anlamda kullanıldığına delil olarak gösterilmiştir. İbn Battâl şöyle söylemektedir:

Ebû Bekre’nin hadisi bu konuda hüccettir. Çünkü Resûlüllâh, ona Müslümanların cemaatine ve halifelerine sarılmasını emretmiştir. Dolayısıyla uyulması emredilen cemaatin, bir halifeye bîatta birleşmiş İslâm toplumu (sevâd-ı a’zam) olduğu ortaya çıkmıştır.

Bazı rivayetlerde de itaatin cemaat demek olduğu vurgulanmış, Habeşli bir köle bile halife olsa dünyevî eziyetlerine sabredilmesi ve cemaate mülazemete devam edilmesi tavsiye olunmuştur.

Süfyân b. Uyeyne de kendisine sünnet, cemaat ve sünnî/cemâî gibi tanımlamaların sorulması üzerine şöyle söylemiştir: “Cemaat, ashâbın Ebû Bekir ve Ömer’e bîat etme hususunda birlik olmalarıdır. Sünnet ise zulüm ve haksızlık etseler de idarecilerin yaptıklarına sabretmektir.”

Yezîd er-Rakkâşî, Enes b. Mâlik’e cemaatin fırka-i nâciye olduğuna dâir bir hadis nakletmesinden sonra “Ey Ebû Hamza! Peki cemaat nerededir?” diye sorduğunu, Enes b. Malik’in de: “Halifelerinizle beraberdir, halifelerinizle beraberdir.” şeklinde cevap verdiğini rivayet etmektedir.

Cemaate sarılmakla ilgili hadisler, birçok ilim ehli tarafından sarih bir şekilde küfrünü gerektirecek bir durum yoksa, adil veya zalim olsun devlet başkanına itaatin gerekliliği şeklinde yorumlanmıştır. Konuyla ilgili rivayetlerin bazı tariklerindeki imâm, sultân, tâat gibi ifadeler de bunu te’yid eder niteliktedir.

*

Süfyân b. Uyeyne’nin “Cemaat, ashâbın Ebû Bekir ve Ömer’e bîat etme hususunda birlik olmalarıdır” şeklindeki sözü, Müslümanların bir devlet olarak teşkilatlanmalarının ve aralarından birini devlet başkanı (halife, imam) seçmelerinin vacip olması anlamına gelmektedir.

Yani, bağımsız (müstakil) ve hür (özgür) bir devlet olacak şekilde başlarına bir imam (devlet başkanı) seçip biat etmeleri, cemaat olmalarının şartıdır.

Eğer böylesi (devlet başkanı seçimi ve devletleşme anlamına gelen) bir biat yoksa, cemaat de yok demektir.

İşte, günümüzdeki durum budur.. Ortada “Müslümanların cemaati” diye bir şey yoktur.. Kuru kalabalıklar vardır. Daha doğrusu fırkalar..

Bu fırkaların bazılarına günümüzde (FETÖ, Haydar Baş cemaati vs. örneklerinde olduğu gibi) cemaat deniliyor..

Bunların “paralel devlet” olmaları ya da kapalı kapılar ardında biat alıp liderlerini “halife” ilan etmelerinin bir değeri de yoktur. Ehl-i Sünnet uleması hilafet (imamet) meselesini de itikad (akaid) kitaplarına derc etmiş ve hadleri (Şeriat’i) uygulayamayan, suçluları yargılayamayan, müslüman tebaayı düşmanlarına karşı koruyamayan “gizli” imamların imamlığının batıl (palavra) olduğunu yazmış bulunuyorlar.

*

Ancak, sadece söz konusu topluluklar değil, günümüzün (halifesiz, ümmeti temsil etmeyen, belli bir ırkı, etnik topluluğu, kabile ya da hanedanı temsil eden) devletleri de birer fırka durumundadır.

Cemaat değildirler.

Şayet bir devlet, başında “Müslümanların imamının (halifenin)” bulunduğu ümmet devleti (cemaat) olduğunu iddia ediyorsa, Şeriat’i uygulamak ve (ırk ayrımı yapmadan) bütün Müslümanları kendisinin “doğal vatandaşı” kabul etmek, kapılarını onlara kapatmamak, “Müslümanların vatanı (daru’l-İslam)” üzerinde onları kendisi kadar hak sahibi bilmek, dışlamamak, kendisinden yardım isteyen mazlum Müslümanlar için mümkünse cihad etmek durumundadır.

*

Süfyân b. Uyeyne rh. a.’in “Cemaat, ashâbın Ebû Bekir ve Ömer’e bîat etme hususunda birlik olmalarıdır” şeklindeki sözünde yer yalan “birlik olma” ise “icma” anlamına geliyor.

Yani ashab arasında, “Müslümanlar’ın başlarına bir imam (devlet başkanı) seçerek bir devlet halinde teşkilatlanmaları” hususunda “icma” oluşmuş bulunmaktadır.

İcma, edille-i şer’iyyeden (Kitap, Sünnet, icma, kıyas) üçüncüsü durumundadır. Kıyas (içtihat) çerçevesinde farklı görüşlere (usulüne uygun olması kaydıyla) kapı açıksa da, icma söz konusu olduğunda (Ki ashabın “icma”ı en güçlü icmadır), daha sonraki nesillerin buna aykırı bir görüş ileri sürmeleri, “müminlerin yolu”ndan ayrılmaları ve son sürat Cehennem’e doğru koşmaları anlamına gelir:

Kim de kendisine hidâyet belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başkasına tâbi' olursa, onu tercîh ettiğinde bırakırız ve kendisini Cehennem’e atarız! Ne kötü varılacak yerdir o!” (Nisa, 4/115)

Evet, fırka-i naciyenin (73 fırkadan kurtulacak olanın) “Rasulullah s.a.s. ile ashabının üzerinde bulundukları şey” üzerinde bulunmaya devam edenler olacağı hatırlanınca, ashabın icmasının önemi daha iyi anlaşılır.

Dolayısıyla, günümüzde “İslam devleti diye bir şey yoktur, laiklik de olur, devletin dini adalettir (Devletin dininin İslam olmasına lüzum yoktur), din devletinin modası geçmiştir” vs. şeklindeki çağdaş zırvaları savunanlara Cehennem’e doğru dolu dizgin gitmekte olduklarını haber vermek, meseleyi bilenler için bir vecibe durumundadır.

*

Köklü’nün “Cemaate sarılmakla ilgili hadisler, birçok ilim ehli tarafından sarih (açık, belirgin) bir şekilde küfrünü gerektirecek bir durum (davranış ya da söz) yoksa, adil veya zalim olsun devlet başkanına itaatin gerekliliği şeklinde yorumlanmıştır” şeklindeki ifadesine gelince..

Bu ifade, zımnen, devletin İslam devleti olması varsayımı (ya da ön kabulü) üzerine kurulu..

Devlet İslam devleti olsa bile, devlet başkanının küfrü zahir olduğunda ona itaat edilmez.

Devlet İslam devleti olmadığında (cemaat olma vasfı bulunmadığında) ise, devlet başkanının müslüman olup olmaması hiç önem taşımaz..

Ortada cemaat yok ki bu şahıs “cemaatin imamı” sayılsın da itaati hak etsin. (Yerli-milli ajan Mehmet Şevket Eygi’nin cübbeli mürşidi Kıbrıslı Nazım, İngiltere’nin kralı Charles’ı müslüman yapmış adını da Hüseyin koymuştu. “Ey Müslümanlar, Hüseyin’e itaat edin!” demeye getiriyordu. “Gizli müslüman”ın “gizli imam”lığı ve “gizli cemaat”.. Bu Mehmet Şevket, Milli Görüşçü Milli Gazete’de, Müslümanların İngiltere’de bir ümmet teşkilatı kurup imam-ı kebîr yani halife seçmeleri teklifinde bile bulundu.. Evet, Erbakan’ın gazetesinde bu yazıldı.. İngiliz bu işlerde ustadır, bize asıl kazığı da 100 yıl önce attı, bu, devede kulak.. Bize gelince, ortada bir kazık yokmuş, kazık yememişiz gibi davranmakla onurumuzu kurtardığımızı zannediyoruz, halbuki bu, kazığın daha iyi oturmasına razı olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Bir taraftan dilimiz beş karış sarkmış halde kan kusuyor, diğer taraftan “Acımadı ki, acımadı ki..” diyoruz.)

Tekrarında fayda var: Devlet İslam devleti olmadığında (cemaat olma vasfı bulunmadığında), devlet başkanının müslüman olup olmaması hiç önem taşımaz.. (Charles gerçekten müslüman olsa bile, İngiltere’nin düzeni böyle kaldıkça hiçbir önemi yok. Küfrün başıdır.)

Böylesi (laik, çağdaş) devletlerde devlet başkanına olan itaat İslam’ın öngördüğü dinî bir itaat değildir, laik yani “siyaseten dinsiz imansız” bir itaattir.

Bu itaate İslamî bir nitelik kazandırmaya çalışmak, ona dinî bir anlam yüklemek, rejimi yani anayasal düzeni tanımamak, yok saymak, onun işlevsiz ve iç boş olduğunu dolayı olarak savunmak anlamına gelir.


TARİKATLAŞTIRILMIŞ DEVLETİN HEYKELLİ-FOTOĞRAFLI "CEMAATSAL" RABITA SEREMONİSİ

 










Odatv’nin haberi şöyle:

Odatv, hadsiz Kuveytlinin peşine düştü... Ne zaman ve neden geldi

Bir lise öğrencisinin Atatürk'e hakaret içeren hareket yaptığı görüntülere sosyal medyada tepki yağmıştı... O görüntülere destek vererek "Yargılanırsa onu savunacağım" diyen Kuveytli Yazar Abdulaziz Ramih hakkında İçişleri Bakanlığı suç duyurusunda bulundu. Odatv o Kuveytlinin peşine düştü.

20 Eylül 2023 14:19 Son Güncelleme: 20 Eylül 2023 16:17

Sosyal medyada paylaşılan ve Marmara İmam Hatip Lisesi'nde çekildiği belirtilen bir videoda lise öğrencisinin kitaptan kopardığı Atatürk fotoğrafına saygısızlık yaparken görüntülendi.

O videoya destek paylaşımı yapan Kuveytli yazar Abdulaziz Ramih, "Bu kahraman öğrenci, Türkiye'de istediği üniversitede öğreniminin masraflarını karşılayacak, Türkiye'de aşırı Kemalistler tarafından yargılanırsa onu savunacak avukatın ücretini karşılayacağım. Hesabını bilen varsa bana göndersin." ifadelerini kullanmıştı.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya konu hakkında açıklama yaparak o yazar hakkında suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

ODATV O KUVEYTLİNİN PEŞİNE DÜŞTÜ

Odatv'nin Emniyet kaynaklarından edindiği bilgilere göre şahıs, 2019 ve 2021 yıllarında Türkiye'ye saç ektirmek için geldi. Bu kapsamda Sakarya'nın Sapanca ilçesinde ikamet etti.

Şahsın, saç ekimi işleminde çekilen fotoğrafıyla tespit edildiği öğrenildi.

*

Çocuğun “hakaret”indeki müstehcenliğin ne olduğunu bilmiyoruz, fakat müstehcenliğin kötü ve uygunsuz bir şey olduğunu biliyoruz.

Evet, çocuğun yaptığı doğru birşey değil.

Ancak, bu ülkedeki tek müstehcenlik sorunu Atatürk’ün fotoğrafı ile mi ilgili?

Başka müstehcen mevzularda devlet yetkilileri niye bu kadar duyarsız?

Türkiye’deki sözde sanat (film, dizi, tiyatro, hikâye, roman vs.) dilinin tümden müstehcenleştiğini, pespayeleştiğini, en çirkin lafların bininin bir para hale geldiğini niye kimse görmüyor?

Müstehcenlik bir tek Atatürk’ün fotoğrafı mevzubahis olunca mı kötü oluyor?

*

Kuveytli hakkındaki suç duyurusunu da tuhaf buldum..

Nasıl bir suç işlemiş adam, burası açık değil..

Çocuk henüz yargılanmadığı ve mahkum olmadığı (hakkında hüküm verilmediği) için “sanık” (sanılan; maznun, zannolunan) durumundadır.

Ceza Kanunu’na göre bir sanığa arka çıkmak suç mudur?

Suç ise, kimsenin sanıkların avukatlığını yapmaması gerekir.

İçişleri Bakanlığı Kuveytli’nin suçunun ne olduğunu da açıklasaydı iyi olurdu. Şahsen ben çözemedim.

Kanun, "hukuksal Karun" olmamalıdır.

*

Bu “Atatürk’ü Koruma” işi tümden çığırından çıkmış gibi görünüyor.

Tavşanın suyunun suyu kabilinden iş Atatürk’ün fotoğraf ve heykellerini, onların yanını yöresini, hatırasını korumaya dönüştü.

Atatürk’ün fotoğrafı Kur’an muamelesi görüyor: Yere atmayacaksın, üstüne basmayacaksın, işyerinde en tepeye asacaksın..

Üstüne bastın diyelim, büyük “devletçi günah” işlemiş oluyorsun.. Affedilmez günah.

İslam’a göre günah değil, fakat “devletçilik dini”ne göre günah. (Niye “devletçilik dini” dediğimizi anlamak isteyenler bir zahmet TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okusunlar.)

Kur’an Allahu Teala’nın kelamı olduğu için kutsal, “Atatürk Ekber” diye şiir yazan, “Kâbe Arab’ın olsun / Bize Çankaya yeter” diyerek (hırlama vezninde) ırlayanların “devletçilik dini”ne göre de, tanrımsılarına ait olduğu için Atatürk fotoğrafı kutsal..

*

Bu ülkede ara sıra tarikatlardaki “şeyhe rabıta” pratiği tartışma konusu olur. Olmuştur.

Rabıta; rabtiye, irtibat (bağlantı), merbut (bağlı, ilişkili) gibi aynı kökten türeyen kelimelerden de anlaşılabileceği üzere, “bağ, bağlantı, ilişki” anlamına gelir.

Şeyhe rabıtadan kasıt, müridin şeyhini hatırlayarak, zihninde canlandırarak onunla manevî bağ kurması, tabiri caizse bir tür telepatik iletişime geçmesidir.

Birşeyleri zihinde canlandırmanın insan üzerindeki etkisini herkes bilir.. Limona rabıta yapar, onu alıp kestiğinizi, bir bardağa suyunu sıktığınızı, sonra da yudum yudum içtiğinizi ayrıntılı bir şekilde kare kare düşünür, hayalinizde canlandırırsanız, tükürük bezleriniz harekete geçer..

Hayalinizde kimleri çok ve devamlı canlandırıyorsanız onlara bir ölçüde benzemeye başlarsınız.

Salih, müttekî, âlim, fazıl, kâmil insanları düşünürseniz bu sizde onlar gibi yaşama isteği uyandırabilir.

Buna karşılık heva ve hevesi, zevk ü sefası peşinde koşan ehl-i keyfi düşünürseniz bu defa da onlara imrenmeniz, “Ben neden böyle yaşayamıyorum, keşke ben de onlar gibi olsam” şeklinde bir ruh hali içine girmeniz zor olmaz.

Şeyhe rabıta da böyle bir şey.. Şeyh gerçekten âlim, kâmil ve fazıl ise ona rabıta yapmanız size manen fayda sağlar, fakat şeyh diye bir Müslüm Gündüz, bir Fatih Nurullah, bir Ali Kalkancı’ya rabıta yaparsanız belanızı bulur, din istismarcısı bir sahtekâr fırıldak olma yolunda jet ski hızıyla yol alırsınız.

Türkiye'de örnekleri bol.

Bana müridini söyle, sana nasıl bir şeyh olduğunu söyleyeyim.

*

Evet, tarikatlardaki “şeyhe rabıta” meselesi sıkça tartışma konusu olur.

Hatta buna şirk (Allahu Teala’ya ortak koşma) diyenler de var.

Şeyhe rabıtayı tavsiye eden mutasavvıflar da böylesi bir riskin bulunduğunu, rabıta vasıtası ile alınan feyzin kaynağının şeyh olduğunun düşünülmesinin şirke neden olabileceğini, feyzin ancak Allah’tan olduğunun bilinmesi gerektiğini hatırlatmaktadırlar. (Mesela Risale-i Halidiye’de bu belirtilir.)

Peki şeyhe fotoğrafı üzerinden rabıta yapılabilir mi?

Böylesi bir uygulamaya başvuran bir tekkeden söz edildiği olmuştu.. Fakat, diğer tekkeler buna şiddetle karşı çıkmışlardı.

Bunun caiz olmayacağı açık..

Ancak, Türkiye’de asıl şeyh rabıtasının, bildiğimiz geleneksel tarikatlarda değil, Atatürkçü “medeniyet tarikatı”nda yapıldığını herkes görmezden geliyor.

Üç maymunları oynamak herkesin hesabına uyuyor: "Geldim, görmedim, duymadım."

*

Atatürk’ün “En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir” demiş olduğu biliniyor.

Eğer böyle bir tarikat varsa, bunun Türkiye’deki pîri, şeyhi kim olabilir diye düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen isim Atatürk..

Buna itiraz edenler olabilir, fakat şurası bir gerçek ki, Atatürk'ün sözünü ettiği “medeniyet tarikatı”nda kendisine en çok rabıta yapılan kişi Atatürk..

Medeniyet tarikatı rabıta işini öyle geleneksel tarikatlarda olduğu gibi “gönüllülük” esasına dayalı “ders alma, intisap” formalitesinin insafına da bırakmamış..

Meseleyi getirip zorunlu intisap ve “zorunlu rabıta”ya bağlamış..

*

Öyle ki, bu “Atatürk’e rabıta” ritüeli ilköğretimin birinci sınıfından itibaren başlıyor.

Daha temyiz yaşına bile gelmemiş ağzı süt kokan çoluk çocuğa, sabi sübyana (kendilerinin ve ana babalarının rızası alınmadan, zorla) "Atatürk'e rabıta" telkini yapılıyor.

Dayatılıyor.

Her okulun önüne (dünyanın parası harcanıp) bir Atatürk heykeli konduruluyor ki öğrenciler medeniyet tarikatının şeyhine sürekli rabıta yapma imkânına kavuşsunlar.

Zihinlerinde canlandırmaya çalışıp yorulmasınlar, karşılarında betondan, demirden, bakırdan ya da tunçtan bir Atatürk görüp daha kolay rabıta yapsınlar.

Sınıfa girsinler, tepelerinde asılı olan Atatürk fotoğrafına bakıp “Atatürk’e rabıta” ritüelinin gereğini sürekli yerine getirsinler.

Fakat iş bununla da sınırlı değil.. Milli bayramlarda, okulların açılış kapanışlarında Atatürk heykelinin önünde saygı duruşunda bulunularak “toplu rabıta” da yapılıyor.

Milletçe hayatımız baştan ayağa "Atatürk'e rabıta" haline gelmiş durumda..

Çünkü her resmî kurumun önünde bir Atatürk heykeli.. Her devlet dairesinde bir Atatürk fotoğrafı..

Meydanlar da unutulmamış, neredeyse her meydanda bir Atatürk heykeli..

Ders kitaplarının başında Atatürk..

Milletvekili göreve başlar, besmelesi Atatürk yemini..

Alışveriş yaparsınız, paranızın üstünde Atatürk..

*

Geleneksel tarikatlar ile medeniyet tarikatı arasındaki farklardan biri, "bireysellik-cemaatsellik" ayrımı.. 

Bunu "gönüllülük-zorunluluk" ayrımı izliyor.

Klasik tarikatlar işi bireysellik ve gönüllülük temelinde ele alıyor.. Herkes kendi başına ve gönüllü olarak (zorlama olmaksızın) rabıta yapma durumunda..

Rabıta yaptın mı, yapmadın mı diye hesap soran yok..

Paşa gönlüne kalmış, yaparsan yapıyorsun.

Medeniyet tarikatı ise işi bireysellikten çıkarmış, “toplu” hale getirmiş, ve kurala dönüştürüp sağlam kazığa bağlamış. Milletin tosuncuklarını kendi haline bırakmaya gelmez, bağlayacaksın.

Gönüllülük yükü, tabutuna kalem kalınlığında paslı çiviler çakılarak mezara gömülmüş.

Evet, medeniyet tarikatında Atatürk rabıtası cemaatle (cümbür cemaat) yapılıyor.. Zorunlu.. Gönüllülük mü?.. Hak getire!

Hatta 10 Kasım’larda saat 9’u 5 geçe bütün millet aynı anda rabıta yapmak zorunda.

Medeniyet tarikatı "seçmeli tarikat" değil, "zorunlu tarikat".. Rabıtası da zorunlu..

*

Meseleye en hakiki mürşit ilim açısından bakmakta fayda var.

Bu Atatürk rabıtası, aslında irticaî bir eylem durumunda.

Bin 400 yıl öncesinden söz etmiyoruz, 4 bin 400 yıl öncesinden, 5 bin yıl öncesinden bahsediyoruz.. 

Memleketi Nemrut Dağı’na benzeterek Atatürk heykelleriyle doldurmak, irticanın (gericiliğin, ilkelliğin) ta kendisidir.

Bu noktada Atatürk’ün medeniyet tarikatının geleneksel tarikatlardaki ilim ve irfandan istifade etmeye ihtiyacının bulunduğu kesin..

Çünkü geleneksel tarikatlarda şeyhlerin müritlerini fotoğraf ve heykelleri karşısında saygı duruşunda bulunmaya çağırmadıkları, buna yol açacak söylemlerden uzak durdukları biliniyor.

Atatürk ise, memleketin en fakir zamanında dünyanın parasını verip yurtdışından heykeltraşlar getirip heykellerini yaptırmış durumda..

Millet açlıktan ölüyor, hastalıktan kırılıyor, bu heykel derdinde.

Tamam, heykelini yaptırma firavunların, nemrutların, Roma ve Bizans kayzerlerinin geleneğinde var da, bu milletin hangi padişahı, hangi sultanı heykelini diktirmiş?

*

Bu milletin en hakiki mürşit ilimden nasiplenerek “Atatürk’e rabıta” gericiliğinden artık kurtulması gerekiyor.


ŞEYTANÎLERİN EN BÜYÜK HİLESİ

 



İlahiyatçı Mahmut Toptaş, Millî Gazete'nin bugünkü (20 Eylül 2023 tarihli) sayısında şunları söylüyor:

İlk insan, ilk elçi ve ilk dua...

İlk insanın, Hazreti Adem aleyhisselam olduğunu herkes kabul eder.

İlk peygamber olduğunu, Müslümanlar kabul eder.

İlk duasını da Kur’an-ı Kerim haber verdiği için, Müslümanlar kabul ederler.

İlk dua:

“Her ikisi (Adem ile Havva): ‘Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer sen, bizi afvetmez ve bize acımazsan, biz hüsrana düşenlerden oluruz’ dediler.” (A’raf Sûresi, ayet 7/23)

Hazreti Adem babamız ve peygamberimizin duası, bizim de duamızdır.

Rabbimiz, bizim bu duadan dersler almamızı ister.

Duanın sebep olduğu olayı hatırlayalım:

“Kendilerinden gizlenen avret yerlerini, onlara açmak için şeytan onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Sizin melek olmanızı veya burada sonsuza değin kalanlardan olmanızı engellemek için Rabbiniz, size bu ağacı yasakladı."

“Ben size, nasihat edenlerdenim" diye onlara yemin etti.

“Böylece onları aldanmaya doğru sarkıttı. Ağacı tattıklarında, onlara avret yerleri açılıverdi. Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara, "Ben sizi ağaçtan yasaklamamış mıydım ve şeytan sizin için apaçık bir düşmandır dememiş miydim?" dedi.

Her ikisi: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer sen, bizi afvetmez ve bize acımazsan, biz hüsrana düşenlerden oluruz" dediler.

(Allah), "Birbirinize düşman olarak inin. Bir zamana kadar yeryüzünde sizin için yerleşecek yer ve geçinmek vardır."

(Allah), "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız" dedi.

Ey Adem oğulları, muhakkak size çirkin yerlerinizi örtecek ve sizi süsleyecek elbise indirdik. Takva elbisesi ise işte o, daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir ve öğüt almaları içindir.

Ey Adem oğulları, şeytan sizin anne ve babanızın çirkin yerlerini onlara göstermek için onların elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin. O ve onun kabilesi sizi, sizin göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostu kıldık.” (A’raf Sûresi, ayet 20-27)

Duaya dikkat ediniz.

Tekrar okuyunuz.

Hazreti Adem’i kandıran şeytan.

Onların mantığına hitap ederek yasak meyveyi yediriyor ve onların avret mahallerinin açılmasına sebep oluyor ve onların cennetten yeryüzüne indirilmesini sağlıyor ama Hazreti Adem, duasında bunlardan hiç bahsetmiyor.

Kabahati şeytanın üstüne atarak kendini temize çıkarmaya çalışmıyor.

Günümüzde bazı kardeşlerimizin biz, sütten çıkmış ak kaşıklar iken bizi karartan Yahudi, Mason, komünist, ateist, eşimiz, annemiz, babamız, kardeşlerimiz, komşularımız, liderlerimiz, ortaklarımız, üstlerimiz, astlarımız gibilerin üzerine bizim hatalarımızı da onların yanlışlarıyla karma yapıp, onların üzerine boşaltıverdiğimiz gibi Hazreti Adem de iblisin üzerine tamamını boşaltma tarafına gitmiyor.

“Biz (o yasağı çiğneyerek) kendimize zulmettik” diyorlar ve kendilerini suçlayarak af edilmelerini Rablerinden istiyorlar.

Biz, kendi can ve tenimizde, şeytanın vesvesesinin girmesine açık kapılar aralıyoruz ki, bizi kandırmak için uğraşıyor ve aklın hayalin almayacağı hataları işletiyor.

Biz kendimizi göremediğimizden, görsek bile yaptığımız hataları kendimize yakıştıramadığımızdan dışımızdan bize tuzak kuran, kurmaya çalışanlara sataşarak kendimizi temize çıkarmaya çalışıyoruz.

Belki birilerini kandırabiliriz ama Allah celle celalühü kandıramayız.

En iyisi, içimizde şeytanın sesine kulak veren nefsimizle şeytanımız arasındaki iletişim ağlarını koparmak.

Şeytanın 24X360 çalışmaya devam ettiğini,

Nefsimizin antenlerinin, şeytan frekansına ayarlı olduğunu,

Nefsi emareye değil,

Nefsi levvame (yani kendini suçlama)’ye dikkat ederek kendimizi temizlemek için Rabb’in ayetlerine itaate devam etmemizi,

Şeytan taşlamanın ömürde bir defa hacda olduğunu bilip ömrümüzü şeytan ve şeytanlaşmış insanları taşlamakla değil,

Rahman’a ibadet ve itaatin 24X360 olduğunu ve bizi yaratının emir ve yasaklarını öğrenmek, yaşamak ve yaşatmakla geçmesi gerektiğini bilip yapmaya dikkat edelim.

*

Bunları yazmış..

Sözleri ilk anda kulağa hoş geliyor ama yanlış..

Bir defa, Hz. Adem aleyhisselam’ın öyle dua etmiş olmasından hareketle “Başka dua etmiyordu, duası sadece bundan ibaretti” diyemeyiz.

Elbette başka dualar da ediyordu, fakat Kur’an, Hz. Adem’in yaptığı bütün duaları bilelim diye indirilmedi.

Ayrıca, söz konusu duasından hareketle Şeytan’dan hiç şikâyetçi olmadığı sonucuna da varılamaz.

Mahmut Toptaş, sanki Allahu Teala “Adem Şeytan’dan şikâyetçi olmadı, sadece kendisini suçladı” diye bir ayet indirmiş gibi konuşuyor.

Yorumlarına dikkat etmesi lazım.. Bu Kur’an tefsiri öyle akılsız ve mantıksız boşboğazlıkla yapılabilecek bir şey değildir.. Burası yüksek gerilim hattıdır, ebedî helake neden olabilir.. Kur’an hakkında konuşmak, falan ya da filan şairin şiirleri hakkında gevezelik etmeye benzemez.

İnsan farkında olmadan Allahu Teala’ya iftira etme, söylemediğini söyletme durumuna düşebilir.

*

Evet, Şeytan’ın insan üzerinde bir hâkimiyeti yoktur, sadece vesvese verebilir.

Günahı insan kendisi işler, Şeytan zorla işletmez, işletemez. Fakat günahı süsler, güzel gösterir.. “Bi kerecikten bişey olmaz, Allah affeder” der.

“Seni gurur ve kibre sürükleyen amelden, kendi değersizliğini anlamanı sağlayan günah daha hayırlıdır; sonra bir sen mi günah işliyorsun, herkes günahkâr, günah işlemeyen mi var?!” filan diye konuşur.

Hepsi bu kadar.

Dolayısıyla hiç kimse hiçbir günah için başkalarını bahane ederek kendisini temize çıkaramaz.

Ancak bu, Şeytan’dan ve ordusundan hiç bahsetmemeyi, insanları onların tuzaklarına karşı uyarmamayı gerektirmez.

Nitekim Allahu Teala, Şeytan’ın Hz. Adem ile Hz. Havva’ya oynadığı oyunu anlatarak bizi uyarıyor.

Şeytan’dan hiç bahsetmeden “Adem ile eşi isyan etti, günahkâr oldular” buyurmuyor.

Mahmut Toptaş’ın da yazdığı gibi şöyle buyuruyor:

“Ey Adem oğulları, şeytan sizin anne ve babanızın çirkin yerlerini onlara göstermek için onların elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin. O ve kabilesi sizi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostu kıldık.” (A’raf Sûresi, 7/27)

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ediyor:

“Ey Âdemoğulları, sakının şeytan sizi de fitneye düşürmesin. Babanızın ananızın kötü yerlerini, (Mücahid'in tefsirine göre kendilerine fenalık veren günahlarını) kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak, üzerlerindeki takva elbisesini sıyırtarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sizi de aldatıp fitne ve belaya düşürmesin, sakının.  Çünkü o ve o kabilden olanlar sizi, sizin onları görmeyeceğiniz yönden görürler. İblis de cin taifesinden olduğundan, o şeytan ile onun hemcinsleri, zürriyeti ve askerleri, insan nazarından gizlenebilen cin güruhundandırlar. Ve hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremeyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemeyerek göründüğü de olur. ‘Şeytan sizi fitneye uğratmasın’ yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür. Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan onu görmediği tarafından gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. ‘Muhakkak ki biz şeytanları, iman şanından olmayan imansızların dostları: velileri, âmirleri, iş başları, başlarına bela olmuş yakınları, arkadaşları kılmışızdır.’ "

İmdi, şeytan dediğimiz varlıklar, cinlerdir.. İnsanlardan da şeytanlaşmış olanlar (şeytanîler, şeytancılar, satanistler) bulunuyor.. Zamanımızda sayıları çoğaldı.

Bu şeytanlar bizi, bizim onları göremeyeceğimiz yerden görürler.. Cin şeytanları daima tarassuttadır. İnsan şeytanîlerinin bazıları da sizi bilgisayarınızdan, telefonunuzdan vs. takip ederler. Bazen evinize, işyerinize vs. kamera, ses kayıt cihazı vs. de yerleştirirler. Bir açığınızı yakalayıp şantaj yapabilmek için.. 

Bunların en azgınları bozuk fikirleri sanat, edebiyat, bilim, sosyal ve kültürel etkinlik vs. ambalajı içinde piyasaya sürerler. 

*

Mesele Mahmut Toptaş’ın anlattığı gibi olsaydı, “Eûzü besmele”nin “eûzü” kısmı olmazdı.

Niye Kur’an okumaya bile doğrudan besmele ile başlamıyoruz da önce Şeytan’dan Allah’a sığınıyoruz:

Kur'an okuyacağın vakit, o kovulmuş Şeytan'dan Allah'a sığın. Gerçek şu ki o Şeytan’ın, iman etmiş olanlar ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytan’ın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.” (Nahl, 16/98-100)

Mahmut Toptaş’a göre ise Şeytan’dan hiç bahsetmemek gerekiyor.. Niye?.. Çünkü Hz. Adem dua ederken Şeytan’ı hiç anmamış..

Anmamış da, Hz. Musa a. s. bir Kıptîye yumruk vurup ölmesine sebep olduğunda niçin şöyle demişti:

“Kendi tarafından olan adam, düşmana karşı Musa'dan yardım istedi. Musa da ona bir yumruk vurdu, derken adam öldü. Musa: ‘Bu, Şeytan’ın işindendir. Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır’ dedi.” (Kasas, 28/15)

Yine, Yusuf a. s. da şöyle demiş bulunuyordu:

“… Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm)  rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Yusuf, 12/100)

Yine Eyyub a. s. da şöyle dua etmişti:

“Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, ‘Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti.” (Sâd, 38/41)

*

Mahmut Toptaş (gerçi onu da yanlış anlamış ama) Hz. Adem babamızda kalmış, bir türlü Musa, Yusuf ve Eyyub a. s.’a gelememiş.

O yüzden şöyle diyor:

“Günümüzde bazı kardeşlerimizin biz, sütten çıkmış ak kaşıklar iken bizi karartan Yahudi, Mason, komünist, ateist, eşimiz, annemiz, babamız, kardeşlerimiz, komşularımız, liderlerimiz, ortaklarımız, üstlerimiz, astlarımız gibilerin üzerine bizim hatalarımızı da onların yanlışlarıyla karma yapıp, onların üzerine boşaltıverdiğimiz gibi Hazreti Adem de iblisin üzerine tamamını boşaltma tarafına gitmiyor.”

Derler ki, Şeytan’ın en büyük hilesi, insanları kendisinin var olmadığına inandırmasıdır.

Yanlış değil...

Şeytan’ın var olmadığına, öyle birinin bulunmadığına inanırsanız, “Aklıma gelen herşey kendimden; Şeytan’ın vesvesesi diye bir şey yok” derseniz, ona karşı savunmasız kalırsınız, ondan Allahu Teala’ya sığınmazsınız, tedbir almazsınız, böylece Şeytan için hazır lokma olursunuz.

Aynı durum, Şeytan’ın kabilesi için de geçerlidir.. Unutmayalım, kabilesi, kendilerini velî (dost) edinen insanlardan da yardım alıyorlar.

Dolayısıyla, kendimizi sütten çıkmış ak kaşık ilan etmeyecek, günahlarımızın vebalini başkalarının sırtına atmayacağız, fakat Şeytan’ın “Yahudi, Mason, komünist, ateist, Hitlerci, Mussolinici, bilmem neci” kişilerden oluşan avanesi konusunda da dikkatli olacağız.

Şunu bileceğiz: Nasıl Şeytan’ın en büyük hilesi insanları kendisinin gerçekte var olmadığına inandırmaksa, velayetini üstlendiği şeytanlaşmış insanların en büyük hilesi de, kendilerinin gerçekte hiçbir şey yapmadıklarına, size asla tuzak kurmadıklarına, sizi takip etmediklerine, ayağınızı kaydırmaya uğraşmadıklarına, sizi dolandırmaya çalışmadıklarına, istismar edip kullanma niyeti taşımadıklarına sizi inandırmalarıdır.

Tabiî “siz” derken kastımız herkes değil.. “Siz”den kastımız Şeytan’a ve kabilesine boyun eğmemiş ve teslim olmamış, (milletçilik ve devletçilik de dahil olmak üzere) şeytanî ideolojilerin peşine düşmemiş olanlar..

Doğrudan Şeytan’a çalışanlar ile velayeti altındaki insanlara yanaşıp yalakalık yaparak dolaylı yoldan Şeytan’a hizmet edenler, Şeytan’ı velî (dost) edinen topluluklara “Beni de görün, bak ben de sizin askeriniz olmaya hazırım” diye yalvararak baktığı halde adamdan sayılmayıp istihdam edilmeyenler konu dışı..

*

Mahmut Toptaş!... Yazılarındaki sakatlık ve şaşırtmacaları Şeytan'ın iğvasına mı, yoksa doğrudan sana mı bağlamalıyız?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."