ZAMANIN ZAMANSIZ TÜREYEN İMAMLARI

 



Bu içi boşaltılmış, çarpıtılmış, ruhsuzlaştırılmış zamanın imamı heyulası, Müslümanların birlik ve beraberliğinin, (unutulmayıp yaşatılması gereken) bir halife etrafında birleşip tek güç olmaları hedefinin katili olma potansiyeline sahip.

Çünkü, üstad, hoca, şeyh veya liderini zamanın imamı kabul eden her grup için, Müslümanların birlik ve beraberliğinin sağlanmasının tek yolu, diğer bütün Müslümanların gelip kendi “zamanın imamı” olan liderlerine tabi olmayı kabul etmelerinden ibaret.

Bunun başka bir yolu yok.

Onlardan başka bir halife/imam etrafında diğer Müslümanlarla birleşmelerini istemek; zaten başlarında bulunan “zamanın imamı”nı “tanımamalarını ve bilmemelerini” istemek, yani onları cahiliye ölümüne davet etmek anlamına gelir.

Onların bakış açısı çerçevesinde durum budur.

Böyle olunca, her grup, kendilerine ait naylon “zamanın imamı” ile mutlu olmaya devam edip gider.

Daha çok mutlu olanlar ise, bu çarpıtılmış zamanın imamı hurafesi ve efsanesinde Müslümanların birlik ve beraberliğinin sonsuza kadar sürecek olan bitkisel hayatını gören Şeriat düşmanı rejimler ve düzenlerdir.

Bu nokta, tabiri caizse, “zamanın imamı” enflasyonunun “sosyo-politik” ve dahî “psiko-sosyal” boyutunu oluşturuyor.

*

Bu “sosyo-politik” işlev ve “psiko-sosyal” boyut yüzündendir ki, Şeriat düşmanı veya karşıtı rejimler/düzenler, ajanları ve elemanları vasıtasıyla (fark ettirmeden ve hissettirmeden, içeriden) İslamî gruplara kendi lider, üstad, hoca ve şeyhlerini “zamanın imamı” olarak görmeleri telkininde bulunuyor.

Ortadaki manzaradan anlaşılan, bu.

Bu amaçla keramet de, rüya da, ilham da, keşf de uydurup üretmek zor değil.

Üç beş uyanık görevli bu gayeye yönelik keramet ve rüya uydurduğunda, grup üyesi üç beş bin saf vatandaşın buna derhal inanacağından şüphe edilemez.

Nitekim, şimdilerde FETÖ diye adlandırılan cemaat bu yola çok başvurdu, son örneği, 2013 yılında Türkçe Olimpiyatları’nı güya Peygamber Efendimiz s. a. s.’in teşrif etmiş olmalarına dair Gülen’in aktardığı rüyalardı.

Tahmin edilebileceği gibi bu tür uyanıklıkların patenti Fethullah’a ait değil, patent, onu keşfetmiş olan istihbarat teşkilatlarına ait.. Bu işin mucidi, ustası, virtüözü onlar..

Böyle olduğu içindir ki, Türkiye’de Genelkurmay Özel Harp Dairesi, MİT ve CIA’in ortak prodüksiyonunda baş rol oyuncusu olarak sanatını sıra dışı bir ustalıkla icra ederek yeteneğinin fevkalâdeliğini ispatlamış bulunan Fethullah Gülen’in, şakirtleri tarafından “kâinat imamı” unvanına layık görülmüş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Kâinat imamı olunca, onda mündemiç olan zamanın imamlığını da uhdesine almış oluyor tabiatiyle.

*

Evet, Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fethullah Gülen ile Mehmet Şevket Eygi’nin Özel Harb’in adamları olduklarını açıklamış bulunuyordu.

Gülen’in MİT bağlantısının da onun eski yakın adamı (Küçük Dünyam kitabını hazırlayan) Latif Erdoğan ile Kadir Mısıroğlu gibi isimler tarafından gündeme getirilmiş olduğu hatırlarda.

Mehmet Şevket Eygi’ye gelince.. Onun “derin” bağlantılarıyla ilgili olarak zamanın İçişleri Bakanı Faruk Sükan tarafından yapılan ifşaat ya da itiraf da medyada yer almıştı.

Türkiye’de “zamanın imamı” meselesini en çok “kaşıyan” kişi, bu Mehmet Şevket Eygi idi.

*

Evet, tabloya bakıldığında, en yeni “dinde reform” rafinerisinde arıtılmak suretiyle “laikleştirilmiş toplumsal düzenek”te kullanılabilir hale getirilen “zamanın imamı” anlayışının, bu laik (siyasal dinsiz) devletin elinde şamar oğlanına döndürülen cemaatlere istihbarat teşkilatları tarafından zerk edildiğini kabul etmek gerekiyor.

Dolayısıyla, cemaatlerdeki bu yersiz, lüzumsuz, faydasız, boş ve anlamsız zamanın imamlığı heves ve tutkusu, şamar oğlanlığının yol açtığı eziklikle büyüyüp serpilen “yaralı cemaatsel bilincin (gizli servislerin katalizörlüğüyle hızlanan) patolojik alevlenmesi” olarak değerlendirilebilir.

Bu “adı var, kendi yok” zamanın imamlığı; özgüven, haysiyet ve şerefleri laik (siyasal dinsiz) devletin ezici ve aşağılayıcı silindiriyle preslenip yamyassı hale getirilmiş cemaatlerin kendilerini iyi hissetmelerini ve acılarını unutmalarını sağlayan bir tür uyuşturucu işlevi görüyor.

Acıları dikkate alındığında, böylesi bir “ağrı kesici”nin bağımlısı haline gelmeleri bir ölçüde anlayışla karşılanabilir.

Ancak, bu hissizleşme, duyarsızlaşma ve uyuşmadan yararlanan da yine laik (siyasal dinsiz) devlet oluyor, çünkü bunlar üzerinde (tepki almadan) acısız yeni ameliyatlar yapma imkânına kavuşuyor.

*

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) ile Şeytan arasındaki tek benzerlik, ikisinin de “gizli” ve “görünmez” olmaları değildir.

Yöntemleri de genelde birbirine benzer.

Bir başka deyişle, istihbarat teşkilatları şeytanî yöntemler kullanırlar: Olduğundan farklı görünme, yalan söyleme, duygu sömürüsü yapma, muhatabın zaaflarından yararlanma, karşı cinse olan alâkadan faydalanma, şantaj yapma, tuzak kurma, suça bulaştırıp defterini dürme vs. vs.

Şeytan, insanı iyiliklerden uzak tutmaya çalışır. Mesela farzları (namaz, oruç, zekât, hac, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i anil münker vs.) terk etmesini ister..

Farzları terk ettiremezse, bu defa suret-i haktan gelerek nafile ibadetleri gözünde büyütmeye, böylece farzları ertelemesini ve unutmasını, yavaş yavaş terke doğru gitmesini sağlamaya çalışır.

Diyelim ki bunların hiçbirinde başarılı olamadı, bu defa insana “Sen var ya sen, senin gibisini analar doğuramaz. Sen çok büyük adamsın, fazilette yegânesin, kaç kişi senin gibi olabilir, sen çok mübarek, çok değerli bir adamsın” diye vesvese vermeye başlar.

Kişi buna aldanıp kendisinde bir fazilet görmeye başlayınca, bu tür amelleri yapmamakla birlikte durumundan utanan, pişmanlık duyan, yüreği yanan (itikadı düzgün, imanı sağlam, küfür sözlerden ve münafıkça laflardan kaçınan) bir günahkâr müslümandan daha kötü duruma düşmüş olur. Sevapları da uçup gider, geriye yorgunluğu kalır.

Gizli servisler de işte böyle yapar, mesela senin hayırlı işlere olan ilgini engelleyemiyorlarsa, örneğin sana Afrika’da kuyu açmanın faziletini anlatır, seni oraya yöneltirler, bu arada da Afganistan’daki müslümanın cihadını önemsiz görmeni sağlayacak vesveselerle beynini doldururlar.

Senin o açtığın kuyunun cihadın yanında bir hiç olduğunu anlayamayacak kadar aklını yitirmen yetmiyormuş gibi bir de o mücahidi terörist görmeye başlar, onun aleyhinde atıp tutarsın.. “Bu devirde ne o el kesme, kol kesme!” diye şeytanî saçmalıklar üretir, imanını bile kaybedersin, küfre düşersin, fakat haberin olmaz.

Bu da yetmiyormuş gibi Şeytan sana amelini süslü gösterir, “Ben var ya ben, benim gibi hayırsever dünyada kaç tane?! Kaç kişi Allah’ın Afrikası’na gelip sıcakta soğukta bu fedakârlığı yapıyor!” der ve kendini dev aynasında görürsün.

Seni bu havaya sokan gizli servis de yüzünde şeytanî bir tebessüm ve gözünde şeytanî bir parıltıyla kenardan seni izler.

*

Cemaatlerin durumu da böyledir..

Diyelim ki bir cemaat güzel çalışmalar yapıyor, İslamî hakikatleri gizleyip saklamadan, bazılarını unutturma hokkabazlığı yapmadan olduğu gibi anlatıyor, bu durumda onlara önce mesela şöyle denilir:

“Ne bu Şeriat da Şeriat yav, insanları ürkütüyorsunuz, güzel ahlâkı anlatın, insanımızın buna çok ihtiyacı var.. Kolaylaştırın zorlaştırmayın, nefret ettirmeyin sevdirin!.. Şeriat’ten bahsederek insanları korkutmaya, nefret etmelerine neden olmaya hakkımız yok....”

[Evet, geçmişte “yerli-milli” FETÖ (Bir zamanlar o herkesten yerli-milli idi) bu üslupla konuşur, başka gruplara böyle akıl verirdi.]

Diyelim ki böyle güzel ahlâk maskesiyle gelen ahlâksızlara “Şeriat’i sevilmeyecek, nefret edilecek bir şey olarak görmekten daha büyük ahlâksızlık olabilir mi?! Böylesi saçmalıklara karnımız tok, lütfen başka kapıya! Güzel ahlâkınızı da alıp defolup gidin!” denildi..

Bu durumda içlerinden (güya içlerinden) birileri çıkıp, cemaatin liderini “zamanın imamı”, cemaatlerini de neredeyse “fırka-i naciye”nin tek temsilcisi yapmakta gecikmezler.

Sonra da bunlardan etkilenen “saf Anadolu çocukları” İslamî hakikatleri anlatmayı unutup kendi gruplarının ve liderlerinin basit propagandacı ve davetçileri haline gelirler.

Ya da bu masal, derin oltalarla ve ağlarla avlanmış olan bir cemaatteki hak ve hakikat duyarlılığına sahip kişilerin kopmasına engel olmak için anlatılır.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


ZAMANIN İMAMI, MÜSLÜMANLARIN HALİFESİNE KARŞI

 



Bu “zamanın imamı” meselesini esas itibarıyla konuyla ilgili hadîsler çerçevesinde ele almak gerekir ve bunu inşaallah yapmaya çalışacağız, fakat öncelikle günümüzdeki yanlış anlamalar, çarpıtmalar ve istismarcı tartışmalar üzerinde durmakta fayda var.

İskenderpaşa Cemaati özelinde konuşmak gerekirse, Mehmed Zahid Kotku k. s. ile Esad Coşan rh. a.’in kendilerini ima ile de olsa “zamanın imamı” diye takdim etmediklerini biliyoruz.

Kitaplarında ve konuşmalarında bu tabir üzerinde durduklarını da hatırlamıyorum.

Bu tabir İskenderpaşa cemaatinde, kendisini “doğal lider” olarak takdim eden Nureddin Coşan ile birlikte gündeme getirildi.

“Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir” denildi ve (“Anlarsın ya!” babından zamanın imamı olduğu öne sürülen) Nureddin’e tabi olmayan eski ihvan (cemaat mensupları) ahiretleri ile korkutulmaya çalışıldı.

*

Ancak, “zamanın imamı” tabiri Nureddin’in (ya da Nurettincilerin) tekelinde değil.

Bu söyleme başka gruplarda da rastlanabiliyor.

Mesela Nurcular arasında bu tabir yaygın.

Bir örnek olarak, Bingöl Belediyesi’nin internet sitesinde yer alan bir haberde geçen ifadeleri gösterebiliriz.

Şöyle deniliyor:

Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatının 56. yıldönümü münasebetiyle Bingöl Belediyesi ile Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) Bingöl İl Temsilciliği tarafından düzenlenen programda konuşan Araştırmacı Yazar Muhammed Kaynun, Üstad Bediüzzaman’ın sözlerine atıfta bulunarak, “Zaman ihtiyarlandıkça Kur’an gençleşiyor” dedi.

Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’nin hayatından ve eserlerinden kesitler sunan Kaynun, “Malumunuz Üstad hazretleri zamanın imamı, müceddidi ve dolayısıyla onun fikirleri bu asra damgasını vurmuştur….” dedi.

(https://bingol.bel.tr/tr/haber/zaman-ihtiyarladikca-kuran-genclesiyor)

*

Aslına bakılırsa “zamanın imamı” tabiri tek başına ele alındığında bir sorun teşkil etmez.

Mesela “Diyarbakır’da 1980’li yıllarda zamanın valisi şöyle şöyle yapmıştı” dediğinizde, bunda yadırganacak bir şey yoktur.

Ya da, “Diyarbakır Ulu Camii’nde 1970 senesinde zamanın imamı şöyle şöyle konuşmuştu” diyebilirsiniz.

Bunun gibi, belirli bir bölge ya da topluluk için de zamanın imamından söz etmek mümkün olabilir.

Mesela Kafkasya’da Ruslar’a karşı cihadı başlatan Gazi Muhammed rh. a., o bölgede zamanın imamı durumundaydı. Dağıstan Müslümanlarının o zamanki imamıydı.

O şehit olunca yerine Hamzat Bey imam oldu. O sırada orada zamanın imamı oydu.

O da vefat edince yerini Şeyh Şamil aldı, o zamanki imam oldu. O dönemin, o zamanın imamı oydu.

Bu anlamda imamlık (önderlik, liderlik) vasfı taşıyan herkes, imamlık yaptığı dönemde, kendisine tabi olanlar için zamanın imamıdır.

Mesela Bediüzzaman rh. a., Nurcular için zamanın imamıydı. Yaşadığı dönemde Nurcuların imamı/önderi oydu.

Buna karşılık Nakşibendî tarikatından bir grubun imamı da Abdülhakim Arvasî rh. a. idi.

Tabiî gayrimüslimler de imamsız (lidersiz, öndersiz) değil.

Mesela Rusya’da zamanın imamı, Vladimir Putin.

*

Bu kadarla kalındığında zamanın imamı tabirinde sorun yok.

Ancak, iş bu noktada bırakılmıyor.

“Zamanın imamı” tabiri çerçevesinde şöyle bir mesele ortaya çıkıyor: Müslümanlar söz konusu olduğunda zamanın imamından kasıt, halife midir?

Zamanın imamlığı, hilafet/halifelik (müminlerin emirliği) kurumuna mı karşılık gelmektedir?

Zamanın imamından kasıt halife ise, Müslümanların bir halifesinin bulunmadığı (bir takım imamcıkların ya da hizip/fırka/devletçik/devletimsi şeflerinin sağda solda hüküm sürdüğü) dönemlerde zamanın imamı da yok demektir.

Günümüzde olduğu gibi.

Bu durumda “zamanın imamını bilme ve tanımadan” söz etmek, insanlara (olmayan birşeyi bilme ve tanıma gibi) akla ve mantığa aykırı bir mükellefiyeti yüklemek anlamına gelir.

Yok eğer zamanın imamından kasıt halife değilse, mesela Hz. Osman döneminde zamanın imamı kimdi?

*

Zamanın imamından kasıt halife ise, sorun yok. 

Fakat zamanın imamı ile halife (evrensel İslam devletinin başkanı/reisi) kavramları farklı anlamda kullanılıyorsa, bu ikisi birbirinden farklı şeylerse, o zaman mesele karma karışık ve çetrefil hale geliyor demektir.

Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali, zamanın imamı mıydılar, yoksa değil miydiler?

Birinci ihtimali alalım.

Zamanın imamı idiyseler, yani birbirinden farklı olan halifelik ile zamanın imamlığını birlikte uhdelerine almayı başarmış idiyseler, mesela Hz. Ömer, kendisinden sonraki zamanın imamını bilmediği için halifenin seçimini bir heyete havale etmiş, onlar da tesadüfen zamanın imamı olan Hz. Osman’ı halife seçmişler demektir.

Tesadüfen.

Bilmeden, tanımadan.

Bu durumda Hz. Osman, “Zamanın imamı budur” denilerek değil, kazara halife olmuş demektir.

İkinci ihtimale gelelim.

Halifelik ile zamanın imamlığının farklı şeyler olması varsayımı çerçevesinde eğer Dört Halife zamanın imamı değildiyseler, o takdirde onlara (Dört Halife’ye) tabi olanlar, zamanın imamına tabi olmadıkları için cahiliye ölümü ile ölme tehlikesi içinde yaşayan adamlar haline gelmişler demektir.

Böyle birşey olabilir mi?!

*

Hadîslerde geçen “zamanın imamı”ndan kasıt, ümmetin başına geçerek fiilen otorite tesis etmiş, Şeriat’e bağlılığını deklare ederek “Allah’ın indirdiği hükümler” ile ümmeti idare etmekte olan fiilî (fiilen halifelik yapan) halifedir.

Yani zamanın imamı, Müslümanların halifesidir.

Bir başka deyişle, halife, zamanın imamıdır. Yaşadığı zamanın imamı..

Evet, hadislerde geçen anlamda zamanın imamı sıfatı ancak bir halife için kullanılabilir. (Hadîsler konusuna döneceğiz inşaallah.)

Gayrimüslimlerin veya müşriklerin kahr ve galebesi altında yaşayan, hukukuna ve hürriyetine malik olamayan, gayrimüslimler veya müşrikler tarafından hapsedilen, sürgün edilen, birtakım haklarından mahrum bırakılan zatlar bu anlamda “zamanın imamı” değillerdir.

Çok büyük velî de, eşi bulunmaz alim de olabilirler, fakat zamanın imamı değillerdir.

Gayrimüslimlerin yasalarına tabi olarak, tebaiyet arz ederek onların müsaadesi nisbetinde bazı mevki ve makamları ele geçiren “sınırlı sorumlu”, meramını (tabiri caizse Hz. Süleyman'ın bile anlamakta zorlanacağı) "kuş dili" ile anlatmaya çalışan ya da yutkunmakla yetinen (yarı köle) müslüman siyasetçiler de, zamanın imamı olma vasfından uzaktırlar.

Köleden imam (halife) olmaz.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


CEMAATLERİN “ZAMANIN İMAMLIĞI” HÜSN-Ü KURUNTUSU





Soru: İskenderpaşa Cemaati’ne ait zinde.info adlı sitede geçmiş yıllarda yayınlanmış olan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda (http://www.zinde.info/zduyurular.php?subaction=showfull&id=1261645139&archive=&start_from=&ucat=3,18) şu söyleniyordu:

“Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir.”

Bu iddiayı nasıl değerlendirmek gerekir?


Cevap: Bu iddia, içinde üç varsayımı taşımaktadır:

1. Her zamanın ya da devrin bir din önderi, bir vazifeli insanı vardır.

2. Herkes o insanı tanımak, bilmek zorundadır.

3. Onu tanımadan ölmek küfür anlamına gelebilir.

Bu ifadeler çerçevesinde bir zamanda tek bir din önderi ya da vazifeli insan bulunması gerekiyor.

Çünkü “zamanın imamı” deniliyor “imamları” değil.

O kişiye tâbi olmayanların hepsi de küfür üzere ölme tehlikesiyle karşılaşmış oluyorlar.

Ancak, yukarıya aldığımız ifadede mütereddit bir dil var, “sebep olabilir” deniliyor, “sebep olur” değil.

Yani iddia sahibi, örtük biçimde “sebep olmayabilir de” demiş oluyor, açık kapı bırakıyor.

Anlaşılıyor ki, söylediği şeye kendisi de tam olarak inanmış değil, şüpheleri var.

*

Mesele sadece “zamanın imamı”nı başkalarının bilmesi değil..

“Zamanın imamı”nın bizzat kendisini düşünelim, beş altı aylık iken kendisinden bile habersiz olan “zamanın imamı” kendisinin “zamanın imamı” olduğunu ne zaman ve nasıl biliyor hale gelecek?

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, çocukluğunda ve gençliğinde, kendisinin ileride peygamber olacağını bilmiyordu.

Hatta Cebrail a. s. ile ilk mülakatı sırasında bile işin mahiyetini anlayamadı, Hz. Hatice r. anha’nın akrabası Varaka bin Nevfel’in açıklamaları ile meseleyi anlamaya başladı.

Çünkü çok yaşlı bir hristiyan olan Varaka, bu konuda bilgi sahibiydi.

Selman-ı Farisî r. a. de Peygamber Efendimiz s. a. s. ile ilk karşılaştığında, onun peygamber olduğunu, ondaki alâmetler sayesinde hemen anlamıştı, çünkü o da çok yaşlı ve çok tecrübeli, çok yer gezip görmüş, çok insan tanımış bilgili bir hristiyandı.

Peki bizim “zamanın imamı”mız kendisini nasıl tanıyacak?.. Ona Cebrail a. s. mı gelecek?

Onun alâmetleri nedir?

Mesela sırtında, nübüvvet (peygamberlik) mührüne benzeyen bir imamet mührü mü vardır?!

*

Zamanın imamı (din önderi, vazifeli insanı) kimdir şeklinde bir soru yöneltildiğinde, muhtemelen yukarıda sözü edilen yazıyı kaleme almış kişi ile onun gibi düşünenler, kendi şeyhlerini gözlerinin önüne getireceklerdir.

Bu durumda, o şeyhin peşinden giden birkaç bin ya da birkaç on bin kişinin dışında kalan yüz milyonlarca hatta iki milyar müslüman küfür üzere ölme tehlikesiyle karşılaşmış oluyorlar.

Çünkü onların şeyhini zamanın imamı (din önderi, vazifeli insanı) olarak görmüyorlar.

Yok eğer “zaman”ın din önderi ve vazifeli insanından kasıtları kendi şeyhleri değil de, aslında anlaşılması gerektiği gibi ümmetin başındaki halife anlamında bir imam ise, bunun kim olduğunu da, böyle bir yazıyı yazanların biliyor olmaları gerekir.

Aksi takdirde, kendilerinin küfür üzere ölme tehlikesi içinde bulunduklarını açıklamış oluyorlar demektir.

Şu anda ümmetin bir Hz. Ebubekir, bir Hz. Ömer, bir Hz. Osman, bir Hz. Ali, bir Ömer bin Abdülaziz gibi halifesi/imamı var mıdır?!

*

Türkiye’nin “zamanın imamı”cılarının şöyle bir özelliği var, çok fazla “cemaatçi” (enaniyet ve bencilliğin kolektif biçimi olarak cemaatçi) durumdalar.

Zamanın imamının mutlaka kendi cemaatlerinden olması gerektiğine inanıyorlar.

İkinci bir özellikleri de fazla yerlici-millici (ulusalcı, milliyetçi, Türkiyeci, Anadolucu) olmaları.

Zamanın imamlığını Türkiye insanının tapu ile tescil edilmiş bir ayrıcalığı olarak görüyorlar.

Zamanın imamının ortaya çıkacağı beldenin belirlenmesi konusunda Lozan Antlaşması’nı baz alıyorlar.

Bu antlaşma ile belirlenen Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının bir metre (hatta 10 santimetre) güneyi, kuzeyi, doğusu ya da batısında çıkacak bir zamanın imamını “bilmeye ve tanımaya” aklen ve ruhen hazır değil gibi görünüyorlar.  

Mesela Hakkari’nin güneyinde Kürt bölgesinde çıkacak (yerli-milli olmayan, Türkçe bilmeyen) bir Kürt zamanın imamı, Hatay’ın güneyinde çıkacak bir Arap zamanın imamı, doğuda çıkacak bir Çerkez zamanın imamı, batıda çıkacak bir Arnavut ya da Boşnak zamanın imamı, kabul edilebilecek bir şey gibi görünmüyor.

Evet, Lozan Antlaşması’nı temel alan bu yerlilik ve milliliğin zamanın imamı anlayışı, biraz Atatürkçülük tadı veriyor.

Fakat bu çorbada başka baharat da mevcut.. 

Lozan, Ankara’nın İngiliz ve Fransız’a dayattığı bir şey olmadığı, Londra, Paris ve Ankara’nın anlaşıp uzlaşarak birlikte ürettiği bir lezzet olduğu için, bu Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine hapsedilmiş zamanın imamlığı kontenjanı biraz İngilizî ve Fransızî (gayrimüslim) tada da sahip.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: DİYANET, LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) VE ATATÜRK

 https://archive.org/details/diyanet-laiklik-siyasal-dinsizlik-ve-ataturk 

DİYANET,

LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK)

VE ATATÜRK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: DİN VE DİYANET

SENİ DİYANET’E, EŞKIYA OLASIN DİYE BAŞKAN YAPMADILAR 5

ATATÜRKÇÜNÜN İSLAM’A YABANCILIĞI PAPAZINKİNDEN FAZLA 11

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NA KARŞI YÜRÜTÜLEN “ORGANİZE KAMPANYA” 15

AHİR ZAMAN FIKHI, KIYAMET ALÂMETLERİ VE DİYANET TEŞKİLATI 21

DİYANET, ŞU SATIRLARI HUTBEDE OKUYABİLİR Mİ? 26

DİYANET’İN CİHAD HUTBESİ 28

DİYANET,  KEŞF Ü KERAMET, VE RÜYA 33

MODERNİST VE YERLİ-MİLLİ “DÜZEN”BAZ İLAHİYATÇILIĞIN TASAVVUFÇU VERSİYONU 39

ERDOĞAN VE ULUHİYET/TANRILIK DAVASI 45

 

İKİNCİ BÖLÜM: DİYANET VE LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK)

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI İLE HİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ARASINDAKİ FARK BİR HARF KADAR KÜÇÜKTÜR 52

ETEKLİ ŞEYHÜLİSLAM TASLAĞI, DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NI İRŞAD EDİYOR 60

AYASOFYA İMAMI PROF. MEHMET BOYNUKALIN OLAYI 76

LAİK DÜZEN, ALLAHU TEALA’YA ŞİRK KOŞMUYOR, TÜMDEN YOK SAYIYOR 82

DİYANET’İN İDLİB HUTBESİ 86

DİYANET’E LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN DAYATILAN HİZİPÇİ VE ŞAHISÇI “TÜREDİ” DİNÎ HİZMETLER 93

DİYANET’İN YERLİ-MİLLİ “DOĞRU YOL”U 100

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN ŞEHİTLERİ VE DİN İSTİSMARI 104

DEVLET, DÜZEN, DİN VE DİYANET 109

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN POLİSİ DİYANET’E DİNÎ GÖREVLERİNİ ÖĞRETİYOR 116

ÖLDÜRMEKTEN DAHA BETER OLAN 120

DİYANET’İN ANLATMADIKLARI VE ANLATAMAYACAKLARI 128

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DİYANET VE ATATÜRK

“ATATÜRK’ÜN LANETLENMESİ” VE “DERİN TROLLER” 142

TÜRKİYE TİPİ LAİKLİK TULUATI: İSLAM İÇİN ATATÜRK HESABA ÇEKİLEMEZ, ATATÜRK İÇİN CUMA HUTBELERİ HESABA ÇEKİLİR 160

DİYANET’İN İTİBARI VE HAYRETTİN KARAMAN’IN PALAVRALARI 166

CHP’Lİ UKALA, DİYANET’E, NEYİN KULA TAPMA VE ŞİRK KOŞMA OLDUĞU KONUSUNDA DERS VERİYOR 172

DİNDE ZORLAMA YOKTUR, ATATÜRKÇÜLÜKTE DE OLMAMALIDIR! 177

BİR ELİNDE KALLAVİ ATATÜRKÇÜLÜK CIMBIZI, BİR ELİNDE NAYLON DİNDARLIK AYNASI, UMURUNDA MI ŞERİAT, İSTİKAMET! 182

ATATÜRK’ÜN CAMİDE NE İŞİ VAR? 193

SİZ TAKİYYECİ OLMAYANLAR, SİZ NEYE İMAN EDİYORSUNUZ? 201


DİYANET’İN ANLATMADIKLARI VE ANLATAMAYACAKLARI

 



“Diyanet’e yaptırılmayanlar” da diyebiliriz.

Bu liste uzun..

Diyanet, Şeriat konulu hutbe okuyamaz.

Hutbelerde tağuttan, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”den, Kur’an’da geçen “Hizbullah” tabirinden söz edemez.:

“Kim de Allah’ı, Resûl’ünü ve müminleri velî (dost) edinirse şüphesiz ki Allah’ın taraftarları (hizbullah), kesinlikle üstün gelecek olanlardır.” (/Mâide, 5/56)

Türkiye’deki Hizbullah’a gelince… 

Nasıl IŞİD’in (DAEŞ’in) ipi CIA’in elindeydiyse, bunların ipi de (ip konumundaki önde gelen örgütleyici ve planlayıcı kilit şahıslar) Türkiye “derin”lerinin elindeydi. 

O iplerin peşine takılıp sürü olmayı kabullenenler ise kurbanlardı. 

İslam için mücadele ettiklerini zannediyorlardı, fakat gerçekte "derin Türkçü ve Atatürkçülerin" piyonlarıydılar.

Bilmiyorlardı.

Tıpkı Kürtlük için mücadele ettiklerini zanneden PKK'lıların aslında ABD ve Avrupa'nın "Büyük Ortadoğu Projesi" gibi yaldızlı lafların ardına gizlenen emperyalist emellerine hizmet ediyor olmaları gibi. 

Evet, Türkiye Hizbullahı, Kur'an'daki hizbullah değildi, dindar Kürt potansiyeli PKK’ya karşı kullanmak için icat edilmiş "çakma" hizbullahtı.

Üyeleri, ne yaptıklarından, niye ve kim için savaştıklarından habersiz kullanışlı saflardı.

Derinler, bu çakma hizbullah taşı ile bir değil iki kuş birden vurmayı başardılar.

Birincisi, PKK'lılara karşı kullanılacak bu beleş (maaşlı personel olmayan, masrafsız), ölümü kayıp sayılmayacak ve ölmeleri durumunda cenazeleri Diyanet'in camilerinde şehit diye kaldırılmayacak "ihraç fazlası defolu vatandaşlar"ın sırtına pis işleri sıfır maliyetle yüklemiş oluyorlardı.

İyi işti.

İkinci olarak da, bunlar arasındaki kan kokusundan zevk alan tiplerin cinayetleri sayesinde "dindarlık ile gaddarlık ve terör" arasında özdeşlik kurma, Şeriatçılığı ve İslamcılığı itibarsızlaştırma hedeflerine ulaşmış oluyorlardı.

*

Nitekim Nazlı Ilıcak, Sabah’ta yayınlanan 28 Şubat 2013 tarihli “28 Şubat’ta MİT’in rolü” başlığını taşıyan yazısında bu noktaya dikkat çekmişti.

Onun yazdığına göre, MİT'in 25 Şubat 1997 tarihli bir raporu "İrticai faaliyetlerin önlenmesine dair tedbirler" başlığını taşıyordu. 

Rapor, 28 Şubat’ta, yani üç gün sonra toplanacak olan Milli Güvenlik Kurulu’na sunulmak üzere hazırlanmıştı.

Bu rapordaki tavsiyelerden biri şuydu:

Hizbullah ve benzeri terör örgütü mensuplarının eylemleri medyada sergilenmeli, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeli.”

Yani "İslam terörü"... Burada dinden kasıt, İslam..

PKK'nın, DHKP-C'nin, Dev-Sol'un vs. yaptığına bu MİT laik (siyasal dinsiz) terör demez, fakat devletin kendisi gibi derin unsurlarının ürettiği çakma hizbullaha hemen etiketi yapıştırır: Din (İslam) terörü.

Siz var ya siz, sizi tavsife kelimeler yetmez.. 

Sizin bu vatanperverliğinizin, bu akla hayale sığmaz hizmetlerinizin karşılığı eksiksiz olarak ancak ahirette Allahu Teala tarafından verilebilir. 

Kulların buna gücü kâfi gelmez.

Evet, derin devlet, 1990'lı yıllarda Türkiye'nin çakma hizbullah müsveddesi ile bir taşla iki kuş vurmuş oldu.

Sonra CIA, muhtemelen kendisinin Erbakan hükümetinin yıkılması hedefine yaptığı unutulmaz katkılarına karşı teşekkür kabilinden 1999 yılı baharında "bebek katili" Abdullah Öcalan'ı paketleyip MİT'e teslim etti, ve PKK bir süre sesini kesti..  

Hizbullahçılara ihtiyaç kalmamıştı.. 

O yüzden 2000 yılının Ocak ve Şubat aylarında bunların defteri dürüldü, liderleri de öldürülerek sırlarıyla birlikte öbür dünyaya postalandı.

*

Evet Diyanet, Kur'an'daki hizbullahı anlatmaz, anlatamaz.

Diyanet’in başka anlatamadıkları da var tabiî..

Mesela siyaset kurumuna, “Dine müdahale edemezsin” diyemez.

Laik (siyasal dinsiz) devletin “ulusal çıkar” hesaplarına endeksli bir “paralel din” üretme çabalarına yüksek sesle karşı çıkamaz.

Tevhid inancının gerçek mahiyetini ve şirkin siyasal boyutunu cuma hutbelerinde dile getiremez.

Bu tür konular, ancak ehlinin ve meraklıların baktığı kitapların tozlu sayfalarında unutulur gider.

Bir hadiste Allah’tan başka herhangi bir şey üzerine yemin edilmesinin şirk sayıldığı da belirtilmiştir (Müsned, I, 47)” ifadesi TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Şirk” maddesinde yer alabilir, fakat Ankara’daki ekabiri rahatsız edeceği için cuma hutbelerinde asla söylenmez.

Söz konusu ansiklopedinin aynı maddesinde yer alan şu ifadeler de, Atatürk ilke ve inkılaplarına teğet geçtiği için hutbelerde asla konu edinilmez:

Resûlullah, Hz. Ömer’in Câhiliye’den kalma bir alışkanlıkla babasının adına yemin ettiğini duyunca, “Allah atalarınız adına yemin etmenizi yasaklamıştır; yemin edecek kimse Allah adına yemin etmeli veya susmalıdır” demiştir (Tirmizî, “Nüźûr”, 8).

*

Diyanet, insanların bir şapka için bile idam edilebilecek kadar önemsiz görüldükleri, yani “dünyaya bedel olduğu” palavrasıyla “dolmuş”a bindirilen safdil Türk’ün on paralık bir şapkadan bile daha değersiz kabul edildiği “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li günlerde kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde merhum büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken dikkat çektiği çağdaş şirk gerçeğini de, hutbelerde dile getiremez.

Bilindiği gibi, söz konusu ayette yahudi ve hristiyanların haham ve rahiplerini “rab” edinmiş ve Allahu Teala’ya şirk koşmuş oldukları belirtilir. 

Adiyy bin Hatem r. a.’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, bunun, haham ve rahiplere ibadet edilmesinden değil, toplumda haram (yasak) ve helallerin (serbestlik) onlar tarafından belirleniyor olmasından kaynaklandığı ifade edilmiştir.

Ayetin tefsirinde merhum Elmalılı hoca, günümüzde haham ve rahiplerin yerini parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Yani, parlamenterler/milletvekilleri, Allahu Teala’nın ve Resulü’nün bildirimlerini hiçe sayarak, kendi keyiflerine göre, “Şu yasak, şu da serbest” demekte, böylece haham ve rahiplerin geçmişte oynadıkları rolü oynamaktadırlar.

Batı teokrasisindeki Kilise kurumunun muadili, Batı demokrasisinde parlamento (millet meclisi) olmuştur.

Biri hristiyanlıktaki şirk, diğeri ise laik (siyasal dinsiz) şirktir.

*

Diyanet bunları anlatamaz.

Fakat, İslam hakkında ileri geri konuşmuş olan Mustafa Kemal Atatürk’ü hutbelerde rahmet, minnet ve şükranla anar. Anmıştır.

Sanki adam Kur’an’da adı geçen bir peygamber.

Kur’anda Şeriat kelimesi var, tağut var, hizbullah var, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” bahsi var, fakat Atatürk yok.

Durum böyleyken, bakıyorsunuz her milli-yerli bayramda MİT iltisaklı olduğu iddia edilen medya mecralarında “Hutbede niye Atatürk yok?” diye bir gürültü, bir patırtı, bir şangırtı, bir şamata, bir bağırtı, bir çağırtı..

Arsızlık ve şirretliğin bini bir para..

Fakat Atatürk için böyle cazgırlık yapılırken “Hutbelerde niye Şeriat yok, niye tağuttan sakındırma yok, niye Allah’ın indirdiği ile hükmetme vurgusu yok?” diye bir kişi bile sormuyor.

Bağırtı çağırtıyı geçtik, bir mırıltı, bir vızıltı, bir fısıltı, bir inilti bile yok..

Atatürkçüler müslümanın cuma hutbesi üzerinde glu glu dansı yapıp tepinirken müslüman, morfin verilip uyuşturulmuş gibi sessiz ve donuk.. 

Ölüden farksız..

Yani bütün suç Diyanet’te değil.. Böyle cemaatin böyle Diyanet’i olur.

*

Fakat, Diyanet’in de, bu morfinlenmiş cemaati hayata döndürmek gibi bir vazifesi var.

O yüzden, “Bugün kendilerine bol keseden hizbullah diyenler sizi yanıltmasın, Kur’an’a göre hizbullahın anlamı şudur” diye hutbe okumalıdır.

Bakara Suresi’nde geçen “Dinde zorlama yoktur” hükmünün hemen ardından bildirilen “Kim tağutu inkâr ederse…” ifadesinin ne anlama geldiğini açıklamalıdır.

Casiye Suresi’nin 18’inci ayetini okumalı, Şeriat’i reddedenin, aşağılayanın, kabul etmeyenin buz gibi kâfir olduğunu, tevbesiz ölmesi durumunda ebedî cehennemlik olacağını belirtmelidir.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin, Maide Suresi’nde belirtildiği üzere kâfir olacaklarını, inkâr etmediği, reddetmediği, aşağılamadığı halde hükmetmeme hatasını işleyenlerin ise fasık ve zalim olacaklarını, bunlara “iyi müslüman” denilemeyeceğini anlatmalıdır.

*

Fakat Diyanet bunları anlatmaz.

Anlatamaz.

Anlattırmazlar.

Başkaları anlattığı zaman da hemen “vazifeli” birileri ellerinde çamur dolu kovalarla meydana fırlarlar, bir yandan marjinal ve aşırı birtakım kişi ve grupların halkın dinî duygularını istismar etmeye çalıştıklarını söylerken diğer yandan da o hedef kişi ve grupların üzerine vahşi çığlıklar atarak çamur dökerler.

Bu, hayatımızın rutini.. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan bir Türkiye geleneği..

Evet, Diyanet bazı gerçekleri anlatmaz, anlatamaz, anlatanlar da, “Diyanet’in temsil ettiği ‘sahih İslam’ çizgisinden sapanlar” olarak lanetlenirler.

*

Diyanet’in çizgisinden sapan herkes doğru yolda değilse de, hepsi de yanlış yolda mı?!

Mesela, şu yazdıklarımızı Diyanet, hutbelerinde anlatsa, bizim burada yazmamıza, yorulmamıza gerek kalmazdı.

Sorun şurada: Bizi kaç kişi duyuyor, Diyanet’in hutbelerini kaç kişi dinliyor?

Bu tür gerçekleri söylemek farz-ı kifayedir. Diyanet söylese başkalarının üzerinden sorumluluk kalkacak.

Diyanet sorumluluğunu yerine getirmiyor, getiremiyor, sonra da Diyanet’in sorumsuzluğu, ölçü haline getirilerek başkalarına da dayatılmaya çalışılıyor.

Laik (siyasal dinsiz) “düzen”bazlık böyle bir şey..

*

Durum buyken, birtakım Diyanet’çi ve İlahiyatçı burnu büyük şaklabanların kültürümüzdeki “Hem kel hem fodul” deyiminin hayattaki karşılığı olmak için yarıştıkları, “Diyanet’in çizgisinde olmayan”lara sataştıkları görülüyor.

Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu adlı boş kafa da bunlar arasında yer alıyor.

Devlete, düzene, rejime karşı hiçbir hakikati dile getirmeyen bu parazit ses, herkese akıl verirken Türkiye’de “her köşe başında bir din tüccarı ortaya çıktığını” söyleyebilmişti.

Galiba adam her köşe başının çetelesini, kaydını kuydunu tutmuş, fişlemiş.

Belki de haklıdır, her köşe başında değilse de cennet vatanımızın köşe başlarında din tüccarlarının “kutsal” devletin gölgesinde bağdaş kurup oturmuş oldukları dikkate alınırsa, sözlerinde bir haklılık payı vardır.

Din tüccarlarını tanıyor olması da doğal karşılanabilir, muhtemelen aynı işi yaptıkları için birbirlerini sözlerinden ve gözlerinden tanıyorlardır.

Ama bu “sınırlı sorumlu doğrucu Davut” şunu söylemiyor: Türkiye’de en büyük din tüccarı Atatürkçü (Atatürk ilke ve inkılaplarını “gökten inen kitaplar”a tercih eden) ve laik (siyasal dinsiz) devlettir.

Bu devlet, İslam hukukuna, Şeriat’in adaletine karşıdır, fakat tanrılık rolü oynayıp ölüsüne Şeriat’in şehadet rütbesini bağışlar.

Bardakoğlu efendi, (Süleyman Soylu’nun tabiriyle) “sıkıysa” bunu da söyle..

*

Din tüccarlarının durumu, Bardakoğlu gibi tiplerin ipliğini pazara çıkaran şu ayetlerde açıklanmıştır:

Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!

(Âl-i İmran, 3/187)

Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a varis olan bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve “(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız” derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Halbuki, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?

(A’râf, 7/169)

*

Bu Diyanet ile İlahiyat fakülteleri, “resmen” ancak laik düzenin ve yöneticilerinin izin verdiği doğruları söyleyebilir.

İzin vermediklerini ise asla!

Onların izin vermedikleri doğrular kitapların okunmayan satırlarında gömülü kalır.

Hutbe ve vaazlara ise “resmî, akredite doğrular” gelir.

Ve istisnaların gücü, bu genel kaideyi yenmeye yetmez.

*

Yıl 2018..

Aylardan Eylül..

Eylül’ün 21’i Cuma günü..

Cuma namazını Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii’nde kılmıştım.

Namazdan önce ilçe müftüsü vaaz etti, Diyanet’in kurban organizasyonunun ve de devletimizin bölünmez bütünlüğünün filan reklamını yaptı.

İmam hutbe için minbere çıkarken de müezzin, cemaati şu niyetle Fatiha okumaya davet etti: "Kahraman asker ve polislerimizin, istihbaratçılarımızın muvaffakiyeti için…"

Evet, aynen böyle..

“İstihbaratçılarımızın (yani MİT’in) muvaffakiyeti için Fatiha…”

Demek ki, Diyanet'çe, kahraman asker ve polislerimizin, hele de istihbaratçılarımızın “muvaffak” olmak için yaptıkları çalışmaların meşru (Şeriat’e uygun), helal, hatta farz ya da vacip olduğu kabul ediliyor.

*

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’sı ve yasaları öyle söylemiyor.

Kahraman asker ve polislerimizin, hele de kahraman istihbaratçılarımızın en başta gelen görevinin, ülkeye Şeriat’in gelmesine fırsat vermemek, yani “Allah’ın indirdikleri ile hükmedilmesi”ne engel olmak olduğunu biliyoruz.

Özellikle de MİT ya da istihbaratçılar için durum bu.

En hassas oldukları noktalardan birinin bu olduğunu biliyoruz.

Ülkeye Şeriat gelmesin, Allahu Teala’nın emir ve yasakları kanunlaşmasın da, ne olursa olsun! 

Zihniyet bu.

Mısır ve Tunus’ta bile Şeriat olmasın, yerine Atatürk laikliği gelsin, çünkü ne olur ne olmaz, yarın o ülkelerden etkilenen vatandaşlarımız çıkabilir.

Kahraman asker, polis ve istihbaratçılarımızın arasından belki nazar boncuğu kabilinden tek tük Şeriatçılar çıkabilir, fakat çalıştıkları “kurum”ların amentüsü böyle..

Ve bu kurumlarda ne yazık ki şahısların (hele da azınlıkta kalan, gerçek düşüncelerini bir ölçüde gizlemek zorunda kalan şahısların) eğilimlerinin esamisi okunmaz.

*

Böyle bir laik (siyasal dinsiz) devlette, Diyanet’in müezzini, camide kahraman istihbaratçılarımızın muvaffakiyeti için Fatiha okutturuyor.

Eğer illa da istihbaratçılar camide anılacaksa, onların ıslahı için Fatiha okunması istenebilir.

Fakat laik Türkiye'de Diyanet, onların ancak “muvaffakiyet”i için dua edebilir, ıslahı için edemez.

Neden?

Yoksa onlar, ıslahlarının temenni edilmesinden münezzeh ulvî varlıklar mı?

Onlar, bu topraklarda Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışının yerini almaya başladığı görülen Devletiyye mezhebine göre, peygamberler gibi masum, günahtan korunmuş kullar mı?

Evet, Türkiye’de din, devlete karışmıyor, karışamıyor, fakat istihbaratçılar camileri içeriden ele geçirmişler.

*

İstihbaratçılar demişken “gizlilik, takiyye, olduğundan farklı görünme” konusu üzerinde durmakta fayda var.

Haber7.com’da 3 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan bir haberin başlığı şöyleydi: “Görmez’den FETÖ tepkisi: İslam’la alakası yok!”

Bu, “tekfir” etmenin, kâfirlik ithamında bulunmanın, dinden çıkarıp aforoz etmenin kibar şekli oluyor.

İslâm’la alâkası olmayana ne denir? 

Kâfir denir, bu kadar basit.

“Yaptığının İslam’la alâkası yok” dersen, amelini İslam dışı kabul etmiş olursun, fakat “Senin İslam’la alâkan yok” demek, “Sen müslüman değilsin” demektir.

Diyanet’in, ve laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti devletinin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yeminiyle göreve başlayan yöneticilerinin böyle çifte standartları, perhiz edebiyatına eşlik eden lahana turşusu ziyafet şenlikleri de var.

Evet, söz konusu habere göre, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez şunları söylemiş:

İslam dininde mutlak bağlılık temel ilkeleredir. Ahlak dinimizin en temel ilkesiyken, bu örgüt kendini gizleme, haram işleme, iki dilli konuşma, yalan söyleme, şantaj yapma gibi gayri ahlaki yöntemlere başvurmuştur. … Bu örgüt en başta aile bağlarını yok etmeye çalışmış, sonra onların dini ve milli duygularını kullanmak istemiştir.

…  bu örgütün ne insanlıkla ne de İslam’la bir ilişkisi olamaz.

Görmez, “kendini gizleme, haram işleme, iki dilli konuşma, yalan söyleme, şantaj yapma gibi gayri ahlaki yöntemlere başvurma”dan söz ediyor.

Bu ifadeler öncelikle gizli servisleri / istihbarat örgütlerini akla getirmez mi?!

Mesela, TRT’nin MİT’i anlatan Teşkilat dizisine bakalım..

Diziye göre MİT’te kendini gizleme, iki dilli konuşma, yalan söyleme, şantaj yapma, haram işleme gibi gayri ahlâkî yöntemlerin hepsi var. Daha fazlası da mevcut.. Örnekler verip lafı uzatmayalım.

İmdi, camide müezzin vasıtasıyla cemaate istihbaratçıların muvaffakiyeti için Fatiha okutturan Diyanet’in başkanı Görmez efendi ne demek istiyor, “Bunlar ‘paralel devlet’ için günah, ‘paralel olmayan devlet’ için ise caizdir, caiz olmanın da ötesinde muvaffakiyeti için dua edilmesi gereken sevaplı işlerdir, cennetin anahtarıdır, bunları yapanlara yasal dokunulmazlık sunma daha da büyük sevaptır” mı demek istiyor?

Ve de, “Son Peygamber sallallalhu aleyhi ve sellem’den sonra gelen ‘daha daha son’ peygamberimiz Makyavel gibi zatlar, amacın aracı meşru kıldığını öğretmiştir” türünden bir inanca mı sahipler?

*

Görmez efendi “Dinî ve millî duyguların kullanılması”ndan da şikâyetçi..

Haksız değil, FETÖ bunu yaptı.

Fakat, yaşarken mücahit olması mümkün olmayan, başta laiklik (siyasal dinsizlik) olmak üzere Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalması istenen, “Allah’ın indirdiği hükümler”in devlet düzeyinde uygulanması için savaşması söz konusu olmayacak insanları, evet bu insanları, laik (siyasal dinsiz) devlet için can vermeye davet etmek, ve sonra bunlar ölünce, ateist bile olsalar şehit ilan edip bunu da cami avlusunda söylemek, “dinî duyguların kullanılması” ve istismar edilmesi midir, değil midir?

Görmez, "İslam dininde mutlak bağlılık temel ilkeleredir” de diyor.

Doğru söylüyor.

Pekiii, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık İslam’ın temel ilkelerinden biri midir?

Anayasası ile Atatürk’e “mutlak bağlılık” isteyen laik (siyasal dinsiz) bir devletin İslam açısından durumu nedir?

Vaaz üslubuyla “aşk ile bir daha” soralım: Anayasası ile Atatürk’e “mutlak bağlılık” isteyen laik (siyasal dinsiz) bir devletin İslam açısından durumu nedir?

Şeriat’e (Allah’ın indirdiği hükümlere) bağlılığı bir tarafa bırakıp Atatürk’e bağlılık arzetmek ile Fethullah’a bağlılık arzetmek arasında, İslam açısından ne fark vardır?

Var mıdır?

“Kaf Dağı’nı assalar belki çeker de bir kıl,

“Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl.”


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."