TÜRK BAYRAĞI, TÜRKİYE BAYRAĞI

 



Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nu vefatının ardından rüyamda görmüştüm.

Ayakta duruyor haldeydi, fakat hastaydı.

Ayrıca, rüyama göre, İsmailağa Cemaati’nin şeyhi Mahmud Efendi’den (ve cemaatinden) kendisi için bir şey yapmalarını istemiş veya bekliyor durumdaydı. (İstediği veya beklediği şey dua etmeleri de, hayır hasenat yapmaları da, Kur’an okumaları da olabilir, ne olduğunu aradan zaman geçtiği için unuttum.)

İmam Nablusî, rüya tabiri kitabında “Ölünün hasta olduğunu görse (hasta olduğu görülse), o ölünün kendisi ile Allah c. c. arasında olan şeylerden mes’ul olduğuna delalet eder” diyor.

Yazıcıoğlu’nun Allahu Teala’ya karşı nelerin hesabını vermek zorunda olduğunu bilemem, fakat şunu biliyorum, bütün dindarlığına ve hamiyyetine rağmen şu ırkçılık konusunda tam ve açık bir tavır sergileyememişti.

2002 yılında onların haftalık gazetesi Hür Gelecek’te sekiz dokuz ay kadar yazmış ve özellikle milliyetçilik konusu üzerinde durmuştum.

Bu yazılarıma Şehsuvaroğlu adlı sazende fikirle değil küfürle cevap vermeye kalkışmıştı.

O zaman Muhsin Bey, ahiret mesuliyetini düşünerek hareket etmemiş, konjonktüre ve parti içi dengelere göre davranmıştı. Gazetenin sahibi konumundaki ismin bana söylediğine göre, “Seyfi Bey’in yazılarına benim itirazım yok fakat parti tabanı kaldıramıyor” demiş bulunuyordu.

*

Bunları yazmamın nedeni, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin bayrak konulu açıklamaları.

Destici, bir başka partinin Kürt kökenli genel başkanının "Türk bayrağının ismi bana problemli geliyor" açıklaması için NTV ekranında şöyle celalli ifadeler kullanmış, esmiş gürlemiş:

“Reddediyorum, Kabul etmiyorum. Bizim ay yıldızlı bayrağımız Türk bayrağıdır. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin bayrağıdır. Çünkü devletimizi temsil etmektedir. Ona yeni isim aramak kabul edilemez, doğru bulmam. Bunu çok açık ve net bir şekilde ifade ediyorum.”

İki tarafın hassasiyeti de aslında anlamsız..

Çünkü Türk bayrağı demekle Türkiye bayrağı demek arasında bir fark yok.

Türkiye kelimesi “Türklük” anlamına gelir. Ha Türk bayrağı demişsin, ha Türklük bayrağı, değişen ne?!

Evet, Türkiye kelimesi Türklük anlamına gelir, Nakşibendiye’nin Nakşibendîlik anlamına gelmesi gibi..

Cerrahiyenin cerrahlık anlamına gelmesi gibi..

Sıhhiyenin sıhhîlik anlamına gelmesi gibi..

Kırtasiyenin kırtaslığı/kâğıtlığı ifade etmesi gibi..

Narenciyenin narenclik (narenç türünden olma) demek olması gibi..

Evet, Türkiye, Türklük demektir.. Ha Türk bayrağı demişsin, ha Türkiye (Türklük) bayrağı, farkı ne?!

*

Türk bayrağına Türklük bayrağı (Türkiye bayrağı) diyerek bir Kürt’ün de sahip çıkmasına bir Türk'ün memnun olması gerekirken şunun verdiği tepkiye bak!

İnsan kötü niyetli olsa buna “ihanet” adını takabilir, fakat ihanet değil, aptallık..

Ve ırkçı cahillik..

Hayat tecrübem bana şunu öğretti, müsbet milliyetçilik diye bir laf ve bunun edebiyatı var, fakat müsbet milliyetçilik diye bir şey yok.

Irkçılığın müsbeti olmuyor.

Milliyetçilik; cahillik, kitlesel/kolektif bencillik, enaniyet, gurur, kibir, tekebbür, büyüklenme ve narsisizmden ibaret.

Müsbeti böyle cahillikler ve akılsızlıklar yaparsa menfîsi ne yapmaz!.

Evet insan, Destici gibilere bakınca şunu söylemekten kendisini alamıyor: “En akıllısı Deli Bekir, o da zincirde yatur.”

 

DEMOKRATİK “HERKES BANA ‘İTAAT’ ETSİN, YOKSA ASAR KESERİM!” REJİMİ

 


Hayrettin Karaman, 14 Ağustos 2014 tarihinde “Hayırlı olsun” başlıklı bir yazı kaleme alıp, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını kutlamıştı.

Diyordu ki: 

“... son başkanı doğrudan halk seçti; demokrasi halkın iradesinin egemenliği ise bu konuda o egemenlik ilk defa ete kemiğe büründü. Şimdi başkan kanuni dönemi içinde vazife yapacak, bir manada imtihan verecek, halk beğenirse yine seçecek, beğenmezse değiştirecek. ‘Herkes bana bey’at etsin, etmeyen kafirdir, keserim’ diyenlerin de yaşadığı bu dünyada bütün eksiklik ve kusurlarına rağmen demokrasinin iyi tarafları bunlar olsa gerektir.” 

Karaman, “’Herkes bana bey’at etsin, etmeyen kafirdir, keserim” diyenlerin isimlerini de vermeliydi..

Diyen” bile değil, “diyenler” diyor..

Kim bu diyenler?..

Bey'at ve kâfir kelimeleri İslamî terminolojiye ait olduğuna göre, kastedilenler herhalde Müslümanlar.

Böylece Hayrettin efendi, zımnen şunu söylemiş oluyor: 

“Şeriat düzeninde yöneticiler ‘Herkes bana bey’at etsin, etmeyen kâfirdir, keserim’ diyebilmektedir, halbuki laik demokraside bu yok. Laik demokrasi daha iyi.”

Bunu demek istemiyorsan, neyi diyorsun?

*

Şeriat düzeninde meşru yöneticiye, “kamu düzenini bozacak şekilde” itaat sunmayan kişiler kâfir değil, bağî olur.

Bunun demokratik sistemlerdeki karşılığı “vatana ihanet” suçlamasından “devlet düşmanlığı” ithamına kadar uzanabilmektedir.

Hayrettin efendi, demokratik düşünce tarzı ile fıkıh dilini mezc etmeye, elmalarla armutları toplamaya da çalışıyor: 

“Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ve bunlardan biri içinde de farklı projelerin ve tercihlerin bulunması, yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir. Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar.”

Yürürlükteki hukuk ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) neden “saygı duymak” zorunda olsunlar ki?!

Yürürlükteki hukuk ve mevzuat, Şeriat’e aykırıysa (Ki bu, zulüm demektir), buna müslüman/mümin bir vatandaş, istemeden itaat etmek ve uymak durumunda kalabilir, fakat “saygı duyarak itaat ederse”, durumu İslâm açısından ne olur?

Küfre düşer mi, düşmez mi?

Ne dersin, Hayrettin efendi!

*

Küfre düşer.

Mesela, yürürlükteki hukuk ve mevzuat zinayı serbestleştirdi diye, bir kadın bu karara “saygı” duyarsa, sadece zihniyet olarak “or…” haline gelmiş olmaz, aynı zamanda kâfir de olur.

Başkan’ın adamı Hayrettin efendiye göre ise, insanlar zina serbestisine “saygı duymak … durumundadırlar”.

Halbuki, demokratik rejimlerde, “yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca”, insanların buna saygı duymayıp protestolarda bulunmaları, kınamaları, değiştirmek için siyasal partiler veya “baskı grupları” olarak çalışmalar yapmaları, medya kampanyaları yürütmeleri, hatta gerektiğinde itaat etmeyip “sivil itaatsizlik” eyleminde bulunmaları, doğal haklarıdır.

Bedelini ödemeye hazırsanız, yanlış bulduğunuz kararlara itaat de etmezsiniz.

Bu saygı duyma ve itaat çağrısı, İslâm dışı olması bir yana, demokratik zihniyette yeri olmayan baskıcı ve totaliter bir anlayışı yansıtmaktadır.

*

Ancak, Hayrettin efendinin yukarıya aldığımız ifadelerindeki mantıksızlık ve çarpıklıklar çok daha derin..

Bir defa, “Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ve bunlardan biri içinde de farklı projelerin ve tercihlerin bulunması, yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir" derken, Türkiye gibi ülkelerde oluşturulan demokrasi illüzyonunun sorgulayıcısız, sadık ve fanatik bir mümini gibi konuşuyor.

Kullandığı "farklı ideolojiler ve dünya görüşleri" ifadesini somutlaştıralım..

Osmanlı'nın son döneminde İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılık akımları mevcuttu. 

Mesela bugün Kadir Mısıroğlu gibi bazı isimler Türk demokrasi tiyatrosunda Osmanlıcı olarak rol alabilirler mi?

"Biz Osmanlı düzenini savunuyoruz, Osmanlı hanedanından birini tekrar padişah yapalım, Osmanlı Devlet-i Aliyesi'ni ihya edelim" diye parti kurabilir, oy toplamaya çalışabilirler mi?

Hayır, böyle bir parti kursunlar demiyorum, kurabilirler mi diye soruyorum.

Hani Hayrettin efendi “Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ... yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir" diye masal anlatıyor ya, o yüzden soruyorum.

*

Geçelim..

İslamcılığa gelelim..

Şimdi Türkiye'de birileri çıkıp, "Arkadaş, haşa Allahu Teala senin benim gibi yarım akıllı ya da akılsız kulları kadar bu işleri bilmiyor mu, senin benim uydurduğumuz kurallar değil, Allahu Teala'nın Şeriat'i hakim olsun" diye parti kurabilir mi?

Aloo Hayrettin bey, sesim geliyor mu, sorum sana?

Hani “Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ... yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir" diyorsun ya, rahatsızlık vermemin nedeni o..

Var olmayan, yaşanmayan, mevcut bulunmayan bir faraziye üzerine tutup hüküm inşa ediyorsun.

Önce "düzen"cilerin bu illüzyonunu, palavrasını bir gerçekmiş gibi hokus pokus, abrakababra kabilinden okurlara yediriyor, ardından bu illüzyondan hareketle "Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar" fetvasını veriyorsun..

Neyi savunduğundan mı haberin yok, bizimle dalga mı geçiyorsun, bilmiyorum ki..

*

Demokratik dediğin bu düzen tutmuş ideoloji ve dünya görüşlerinden Batıcılık ile Türkçülüğü almış, bu ikisini harmanlayıp bir Atatürkçülük icat etmiş, sonra bunun göğsüne Atatürk ilke ve inkılapları madalyasını takmış, ve buna karşı bir alternatif ortaya çıkarılamasın diye bunu "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ideoloji yapmış, Anayasa'nın başına yerleştirmiş, sonra da başlamış demokrasi illüzyonu ile senin gibi safların ya da saf ayağına yatan kurnazların kafasını ütülemeye..

Ve sen de bunca senedir İslam fıkhı (hukuku) ile meşgul olduğun, bu alanda profesör payesini elde ettiğin halde bu illüzyonun alıcısı ve satıcısı olabiliyor, bayiliğini yapabiliyorsun.

Olmayan birşeyi varmış gibi gösterebiliyor, farklı ideoloji ve dünya görüşlerinin yarışmasından söz edebiliyorsun..

Sonra da sanki böyle gerçek bir yarış varmış da gönüllüsü gönülsüzü, tamı yarımı ile TSE damgalı, müseccel Atatürkçü (Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalmak zorunda olan) partiler arasında bir yarış yaşanmıyor da gerçekten farklı dünya görüşleri açıkça ortaya çıkıp yarışıyormuş ve bu arada Atatürkçü (laik, ulus-devletçi) bir parti mesela Şeriatçı-ümmetçi bir partiden daha fazla oy alıp seçiliyormuş gibi, farklı ideoloji ve dünya görüşü sahiplerine akıl veriyor, "Saygı duy, itaat et!" diyorsun.

*

Niye bu ülkenin Meclis'inde, TBMM'de bir kişi bile çıkıp "Arkadaşlar, ben falanca yasayı Şeriat'e aykırı bulduğum için kabul etmiyorum, değiştirilmesini teklif ediyorum" diye konuşamıyor?

Niye TBMM'de bir tane bile Şeriatçı dünya görüşüne sahip, Şeriatçı olduğunu söyleyen, milletin huzurunda ilan eden milletvekili yok?

Niye milletvekillerinin hepsi önce milletvekili yemini ederek Atatürkçü olduklarını beyan ediyor, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacaklarına dair namusları üzerine yemin ediyorlar?

Niye orada bir kişi bile çıkıp "Ne ilkesiymiş, ne inkılabıymış, ben bir şahsın ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edemem, ben ancak yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala'nın ilke ve inkılaplarına bağlı kalırım" diyemiyor?

Böyle bir ülkede sen de bir fıkıhçı olarak kalkıp "Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar" diye fetva veriyorsun.

Bu fetvanı sana yarın Mahkeme-i Kübra'da sorarlar Hayrettin efendi?

Sorarlar..

Ve ben de Allah'ın izniyle orada şahitlik yaparım..

"Evet, böyle bir fetva vermişti" derim.

*

Bu demokrasi illüzyonistlerinin bir masalı da şu: Efendim Şeriatçılara, Siyasal İslamcılara demokrasi arenasında izin verilemezmiş, çünkü gelirlerse demokratik yolla gitmezlermiş..

İyi de kardeşim, sen laiklik (siyasal dinsizlik) yanlısı olarak gelmişsin, demokratik yolla gitmek istemediğin için gitmemeni sağlayacak şekilde başkalarını demokratik haklarından mahrum ediyorsun.

Gelip de gitmeyen sensin..

Gitmemek için de "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler icat etmiş, bu maddeler arasına laikliği (siyasal dinsizliği) de yerleştirmişsin.

Tek istediğin, bu ülkede "siyasal dinsizliğin" (laikliğin) ebediyen payidar olması.

Bu yüzden, "Sahici ve sahte Atatürkçüler arasında oynanan bir sahte demokrasi" icat etmişsin, Atatürkçü olmadığını, Atatürk ilke ve inkılaplarını kabul etmediğini söyleyenleri daha baştan oyun dışı bırakıyorsun.

Yani, "Burada yönetici olabilmen için ilk şart, Atatürkçü ve laik (siyasal dinsiz) olman, Atatürkçü değilsen ancak yönetilen olursun, beşinci sınıf vatandaş olarak sürünürsün" diyorsun.

Evet, gelip de gitmeyen, gitmemek için demokrasinin çanına ot tıkayan sensin, başkası değil.

Haksızlık yapıp döven sensin, fakat "İmdaaat, kurtarın beni, beni dövecekler" diye feryat koparan, şirretlik yapan da yine sensin.

Dayak yiyenler için de fetvanız hazır:

"Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar."

*

Hayrettin efendinin, herkese itaat ödevi yüklediği “başkan”ı, göreve başlamak için şu yemini yapmak zorundaydı:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Elmalarla armutları toplamak gibi, dünya tarihinde rastlanmamış bir buluşa imza atarak, fıkıh dili ile demokrasi söylemini berbat bir biçimde mezc eden Hayrettin efendiye, hocalık tasladığı için, şunu sormak hakkımız:

Arkadaş, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağına gönüllü olarak ve samimiyetle, isteyip benimseyerek yemin eden bir adamın itikadî durumu ne olur?

İkinci ihtimal: Bir kimse istemeden bu yemini yapıyorsa, yapmak zorunda kalıyorsa, o takdirde ona “hür” denilebilir mi?

Böyle kendi hukukunu bile koruyamayan aciz bir adam, “Müslümanların” yöneticisi olma liyakat ve ehliyetine sahip midir?


BİR ZAMANLAR ABANT’TA

 









Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman’ın geçmişte Fethullah Gülen’le ve Gülencilerle arası iyiydi.

Onların etkinliklerine katılıyordu.

Mesela 22 Temmuz 2001 tarihli yazısı “4. Abant Platformu” başlığını taşıyor.

Şöyle diyor:

Gittikçe gelenekleşen, oturan ve kurumsallaşmaya doğru gelişen Abant Platformu''nun 4.''sü de bu Temmuz ayında yapıldı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı''nın başka birkaç sivil toplum kuruluşunun da desteği ile tertiplediği toplantının bu seneki konusu "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" idi.

Vakıf yalnızca organizasyon ve finansman işini üstleniyor, danışma kurulunun tavsiyeleri istikametinde katılacaklar listesi hazırlanıyor, katılacaklar seçilirken konu ile ilişki, tartışma kültürü, kişinin toplumdaki yeri ve konumu gözönüne alınıyor. Mümkün olduğu kadar farklı görüşleri savunanların biraraya getirilmesine çalışılıyor. Toplantının amacı farklı kimlik ve kişiliklerin yaşadığı, bu farklılık içinde bir birlik ve beraberliğin vâkıa olarak gerçekleştiği ülkemizde "birlik ve beraberliği sağlam bir teorik zemine oturtmak"tır. Bu zeminin "hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik, laik bir sistem" olduğu öngörülmektedir. Bundan önceki toplantılarda "din-devlet, akıl-vahiy ilişkileri, hukukun üstünlüğü ve demokrasi konuları görüşüldü. Görüşler ve tartışmalar kitaplaştırıldı, ya ittifakla veya çoğunluğun reyi ile ortaya çıkan sonuçlar da bildiriler halinde kamunun bilgisine sunuldu.

Sonra yıllar geçti, köprülerin altından çok sular aktı.

15 Temmuz darbe teşebbüsünden iki gün sonra Karaman, “Yanlış bilgi ve batıl inancın acı sonuçları” başlığı altında şunları yazdı:

Dini düşünce ve hayatın temeli doğru yoldan giderek doğru bilgiye ulaşmaktır. Bilgi yanlış olunca inanç da yanlış olur, inanç davranışın güçlü bir saiki olduğu için kaçınılmaz olarak yanlış inancın (bid’at ve hurafeleri sahih din sanmanın) acı ve zararlı sonucu yanlış davranışlar olacaktır.

Ehl-i sünnet kaynaklarına bakıldığında şu bilgi ve inanç konularında ittifak edildiği görülecektir:

Müslümanların yöneticisini Allah ve Resulü (s.a.) tayin etmemiştir, niteliklere işaret edilmiş, bu işaretler ulema tarafından maddeleştirilmiştir. Bu nitelikleri her mümin taşıyabilir, gerekli eğitim ve emekle liyakat kazanmış olanları müminler serbest iradeleriyle seçerler. İlk halifenin dediği gibi “O Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiği sürece seçip yeminle bağlananlar da (bey’at edenler de) ona itaat ederler. O haktan ve hukuktan saparsa, niteliklerini kaybederse yetkiyi elinden alır, layık olana verirler.”
Hiçbir beşer Allah ile konuşamaz, herkese açık ve üzerinde birleşilmiş İslam bilgisi ve inancına aykırı bir bilgi ve inanç ileri süren ve bunu kendine mahsus bir yoldan giderek Allah’tan aldığını söyleyen kimse yoldan çıkmıştır; yanlışın derecesine göre kâfir, fâsık, sapkın, hatalı olur.  

Evet, “Yanlışının derecesine göre kâfir vs. olur” diyor.

Bunu yazan kişi, ikide bir “Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i Sünnet tekfir etmez” diyen kişi.

Demek ki ehl-i kıble de yanlışının derecesine göre kâfir olabiliyormuş.

Ancak, bunu anlaması ya da hafızasının yerine gelmesi için Hayrettin efendinin kafasına bir darbe alması gerekiyormuş.

Ya da Karaman efendi Ehl-i Sünnet’ten değil.

*

Her neyse, yazısına dönelim, ifadelerinin devamı şöyle:

"İslam’ın ilk asrından beri alimler, yoldan çıkmış yöneticiyi değiştirme konusunu tartışmışlardır. Özet olarak vardıkları sonuç şudur: İslam’dan çıkmış yönetici mutlaka değiştirilmelidir."

Yöneticinin İslam’dan çıkmış olduğunu söylemek, onu tekfir etmektir.

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Müslüman olmakla beraber zulme ve günaha sapmış yönetici ise önce uyarılır, ıslahına çalışılır, yola girmezse o da değiştirilir; ancak bu değiştirme vazifesinin şartı “fitneye mahal vermeden” olabilmesidir.

Peki fitne nedir?

Bu bağlamda fitne iç savaştır, Müslümanların birbirini öldürmesidir, ülkede can ve mal güvenliğinin yok olmasıdır; böyle bir ihtimal varsa sabredilir ve uygun zaman beklenir.

İki gündür yaşadığımız olaya bu kuralları uygulayalım:

Bu hareketin amacı iktidarı, İslam’dan sapmışların elinden alıp layık olanlara vermek değildir. Türkiye’nin mevcut şartlarında böyle bir amaçtan söz edilemez.

Hareketi yapanlar bir kişinin Allah ile konuştuğuna, asla hata yapmayacağına ve günah işlemeyeceğine inanıyorlar. Halbuki herkesin tanıdığı bu kişi bazı ruh ve beden arızaları içinde yaşayan bir beşerdir; hem yanılması hem de günah işlemesi mümkündür, vakidir.

Birçok karizmatik lider gibi o da yalnızca kendi düşünce ve tercihini açıklamak, telkin etmek ve itaat istemek için danışmalar (sözde istişareler) yapar. Keskin ve kesin inançlılar ondan aldıkları emirleri canları pahasına yerine getirirler; çünkü sapkın inançlarına göre ölüm mutluluktur, cennet garantilenmiştir, yaşarsa kahraman, ölürse cennetlik olacaklardır.

Müslümanların tarihinde yaşanan pek çok acı olayın, ümmete ve devlete büyük zararlar veren hareketlerin arkasında bu yanlış bilgi ve sapkın inançlar vardır, haddini bilmeyen, peygamberliğe hatta daha daha ötesine soyunan hainler ve meczuplar vardır.

Müslümanların olanlardan ibret alarak ehl-i sünnet itikadını iyi öğrenmeleri ve buna sımsıkı sarılmaları çekilen acıların kazanç hanesine yazılacak bedeli olacaktır.

*

Görüldüğü gibi dinen sapkın diyor, hain diyor, meczup diyor, ruhen arızalı diyor, istişareleri sözde diyor.

Diyor da diyor.

Fakat, “Bu adamın bu hale gelmesinde benim de, mevcut iktidarın da, deriniyle yüzeyseliyle bu devletin de çok büyük vebali var” demiyor.

“Bu devlet, Şeriatçı bilinen Milli Görüşçülere karşı devletçi ideolojiyi savunan, Faşizmin dindar kılıflı versiyonunu öne çıkaran, devlet-i ebed müddet hurafesi ile Allahu Teala’nın beka sıfatını devlete veren, devleti putlaştıran bu adamı destekledi” demiyor.

“Bu devlet, laikliği özümseyeceği hesabıyla, Siyasal İslam ya da İslamcı diye bilinen kesime karşı sözde Ilımlı İslam’ı temsil eden bu adamı ve benzerlerini destekledi, kendi ayağına kurşun sıktı” demiyor.

“Bu adam, İslam’ı sahih biçimiyle ve olduğu gibi savunanları Batı ve ABD öyle istediği için terörist olarak nitelendirdi, gayrimüslimlerle, onların güdümüne girecek şekilde işbirliği yaptı” demiyor.

“Bu adam İslam birliği yerine Yahudi ve Hristiyanlarla diyalog hurafesi çerçevesinde gayrimüslimlerin güdümüne girmenin propagandasını yaptı” demiyor.

"Bu adamın dün söyledikleriyle bugün söyledikleri arasında, Akpartilileri hırsızlıkla suçlama dışında bir fark yok" demiyor. 

"Bu adam CIA'in emri altına girmek yerine MİT'in emri altında olsaydı ya da kontrolü altında kalsaydı, onun bütün bu lanetlenen söylemlerine bu laik (siyasal dinsiz; cami, kilise, havra ve putgede arasında ibadetsiz; kıblesiz) devlet destek vermeye tam gaz devam edecekti" demiyor.

"Bu adamın bu kadar insanı peşine takıp Batıcı hale getirebilmesi bu 'kıblesiz, Kıble ehli olmayan, taşları bağlayıp haşhaşları serbest yapan rejim'in suçu" demiyor.

"Asıl suçluyu bulmak istiyorsak elimize bir ayna alalım" demiyor.

"Fethullah'ı kutbu'l-aktab yapıp eleştirilemez ilan etmekle Atatürk'ü peygamber gibi 'aleyhinde konuşulması caiz olmayan adam' yapmak (Atatürk'ü bir tür kıble haline getirmek) arasında İslam açısından hiçbir fark yoktur" demiyor.


“KÖTÜLÜĞÜ İSTEMEM, YAN CEBİME KOY!”




Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 2 Mart 2014 tarihli sayısındaki “Dinde çoğulculuk değil, hürriyet” başlıklı yazısını şöyle bitirmiş:

Laik demokratik düzende Müslümanların da itikadı, yukarıda anlattığım çerçevede olacaktır; çünkü kimse zihinde ve gönülde olan itikada müdahale edemez. Müdahale, kınama, ıslah vazifelerine gelince bu noktada sistem ne kadarına imkan veriyorsa o kadarı yapılır, yapılamayan kısım ise benimsenmez, ama istemeyerek tahammül edilir.” 

Bunları yazan kişi, bir fıkıh profesörü.

Üstelik, birçok kimse tarafından, günümüz Türkiye’sinin en önemli din bilginlerinden kabul ediliyor.

Bu şahıs, yukarıda ifade ettiği şekilde dinî bir hükme “sistemin imkân vermesi” şartını eklemesinin dini tahrif etmesi anlamına geldiğini bilmeyecek kadar cahil ya da anlamayacak kadar ebleh mi?

Burada önemli olan “sistemin imkân vermesi” değil, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yapacak (iyiliği emredip kötülüğü engelleyecek) olanların güç ve kapasiteleridir.

Temel ilke, masiyette (günahta, Allah’a isyanda) kula itaat edilmemesidir. 

Örgütlenip kurumsallaşmış ve yerleşik hale gelmiş kötülüğün adına “sistem” deyip, “Sisteme itaat etmelisiniz, onun imkân vermesini beklemelisiniz” demek, dini tahrif etmektir.

*

Neden dini tahrif etmektir?

Bu sorunun cevabı, İmam Nevevî'nın "Kırk Hadîs"inden 34'üncüsünde var.

"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle.. Buna da gücü yetmezse kalbiyle, ve o (tezahür bakımından) imanın en zayıfıdır."

Evet, esas olan, kötülüğü (münkeri) engelleme durumunda olan kişinin/kişilerin gücüdür, kötülüğün kaynağı olan "sistem"in buna imkân tanıyıp tanımaması değil.

Hadîste, "yaşadığın toplumdaki sistemin izin vermesi" diye bir kayıt var mı?

"Sistem izin verirse" mi deniliyor?

"Sistem izin vermezse elinle de dilinle de düzeltmeye kalkışma, istemeyerek tahammül et" mi deniliyor?

Hayır, hadîse göre, elinden geliyorsa "münker sistem"i, yani örgütlenip kurumsallaşmış kötülüğü yerle bir etmen, senin müslüman olarak vazifen.

"Sistem"in imkân vermesini beklersen çok beklersin.. O sistem seni suya götürüp susuz getirir. 

Bununla birlikte, bu el ile değiştirme, senin gücünü aşan birşey olabilir, o yüzden hadîste "fe in lem yestetığ" kaydı var: "Gücü yetmezse…"

Gücün yettiği halde müdahale etmezsen, o kötülüğün (sistemin) bir parçası haline gelmiş, onun emrine girmişsin demektir. 

Değiştirilmesi gereken kötülüğün ta kendisi olmuşsundur.

*

Elinle düzeltmeye gücün yetmiyor olabilir, o zaman yapacağın şey, dilinle, yapılanın yanlış olduğunu, bundan vazgeçilmesi gerektiğini, senin bunu kesinlikle onaylamadığını bıkmadan usanmadan, "Durmak yok, yola devam!" diyerek anlatmandır.

Elinle değiştiremiyorsun diye kötülüğü dilinle de değiştirmezsen, yani durumun değişmesi gerektiğini söylemezsen, o kötülüğü kabul etmiş, onaylamış olursun.

"Fiilen değiştiremedikten sonra değişmesi gerektiğini söyleyip durmanın ne faydası var?" diyor olabilirsin; faydası, senin kendi imanını kurtarman, kötülüğün (sistemin) bir parçası haline gelmekten kurtulmandır.

Fakat, elinle değil de dilinle "değiştirmeye" çalışman, gücünün yetmemesinden kaynaklanıyor olmalıdır, "sistem"in rızasının bulunmamasından değil.

"Sistem"in rızası yok diye bunu yapmıyorsan sen düpedüz fasıksındır, Allahu Teala'ya itaati bırakıp "sistem haline gelmiş kötülüğe" hizmet etmeye başlamışsındır.

*

Dil ile değiştirmeye de gücün yetmeyebilir, mesela münkerin terk edilmesi gerektiğini "dil" ile anlatman durumunda seni öldüreceklerini ya da hapsedeceklerini, tutuklulukta işkenceye maruz kalacağını biliyor olabilirsin.

O zaman, kalbinle "değiştirirsin". 

Yani, sisteme kalbinle muhalefet eder, mutlaka değişmesi gerektiğini düşünürsün.

Susarsın, tutup elinle ya da dilinle münker avukatlığına, sistem bekçiliğine soyunmazsın.

“Sistemin imkân vermesi” edebiyatı yapmaz, “uykudan önce” ninnileri anlatmazsın..

"Kalple değiştirmenin faydası ne?" diyor olabilirsin.. Faydası, imanını koruman, imansız hale gelmemendir.

Evet, hadîste "tağyîr" (değiştirme, gayrileştirme) masdarına ait "ğayyera" fiili kullanılarak, "fe'lyüğayyirhü" (fe li yüğayyir-hü) buyuruluyor: "Onu değiştirsin!"

Eliyle, diliyle, olmadı kalbiyle.. Onu asla öyle bırakmasın, değiştirsin..

Bunun tahammülle ne ilgisi var?

Hamal (hammâl) ve hamil/hamile (taşıyan) kelimeleriyle aynı kökten gelen tahammül, yüklenip hamallık yapmak, taşımak demektir.. 

Kötülüğü (sözde) istemeden de olsa yüklenip taşımak nerdeee, değiştirmek (tağyîr) nerde!

*

Evet, bizler aciz insanlarız, gücümüz bazen ancak kendimize yeter..

Nitekim, İsrailoğulları'na laf anlatamayan Hz. Musa aleyhisselam Allahu Teala'ya şöyle yalvarmıştı:

“Rabbim! Şüphe yok ki ben, kendimden ve kardeşimden (Harun’dan) başkasına söz geçiremiyorum; o yüzden bizimle bu yoldan çıkmış topluluğun arasını ayır!” (Maide, 5/25)

(Yunus aleyhisselam böyle dua etmek yerine milletine öfkelenip onları ve vatanını terk edip gittiğinde, vazifesinin başından izinsiz ayrılmış olduğu için birtakım sıkıntılara maruz kalmıştı.)

Evet, “istemeyerek tahammül etme” diye birşey yoktur.

Tahammül etmeyeceksin, elinle, olmadı dilinle, o da olmadı kalbinle karşı koyacak, direnecek, mücadele edeceksin.

Bunu yapmazsan ne olur?

Bunu yapmazsan imanın en zayıfı bile sende kalmamış olur.

*

Yani elinle değiştirmeye gücün yetmiyor diye kötülüğe elinle destek olmayacaksın.. Bu defa dilinle karşı koyacaksın..

Dilinle değiştirmeye gücün yetmiyor diye dilini kötülüğün emrine vermeyeceksin, dilin sussa da kalbinle karşı koyacaksın.

“İstemeyerek tahammül” diye bir saçmalık icat etmeyeceksin..

Bunun pratikteki karşılığı, “(sözde) istemeyerek kötülüğe el ile ve dil ile destek olmak”tan, onu kabullenmekten başka bir şey değildir.

“İstemeyerek tahammül”ün Türkiye’deki Türkçe karşılığı şu: Tahammül et, elinle düzeltmeye kalkışma, dilinle de itirazda bulunma!

“Hem ağlarım hem giderim” diyen gelin gibi, isteme, fakat gereğini yap..

“Sistem” açısından senin istiyor ya da istemiyor oluşunun bir önemi yok, “tahammül” ediyorsan, sistemin hamallığını yapıyorsan onun için mesele bitmiştir..

Sanki senin isteyip istememen umurunda..

"Sistem kasabı"nın kapısında onun sunacağı "imkân ciğeri" için sonsuz bir tahammülle bekleyen dilenci kedi olman ona yeter de artar. 

*

Bir insan, sistem (örgütlenip kurumsallaşmış kötülük) imkân vermediği için değil de gücü yetmediği için (fe in lem yestetığ), Hayrettin efendinin tavsiye ettiği şekilde hareket ederse, Müslim ve Ebu Davud’taki (İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs‘ine aldığı) ilgili sahih hadîs mucibince en zayıf seviyedeki bir imana sahip olmuş olur. 

Gücünün gereğine göre hareket etmek yerine laik (siyasal dinsiz) sistemlerin önüne sermeyeceği imkânların dilencisi olarak elini açıp boynunu bükerek onların önünde beklemesi durumunda ise, “sahih İslam”dan sapmış demektir.

Daha doğrusu onda “sahih” iman bulunmuyordur.

Çünkü din, kendisi dışındaki bir “sistem”in “imkân vermesi”ni hiçbir zaman dikkate almaz. 

Mükelleflerin sahip oldukları güce bakar.

Bunlar bir taraftan da ikide bir "Mehdî beklemeyelim, müslüman olarak elimizden geleni yapalım" edebiyatıyla kahramanca artistlik sergilerler. 

Mehdî'yi beklemezler, fakat "sistemin imkânları"nın azat kabul etmez bekleyicisidirler. 

Nasıl olsa sistemin elinde "imkân" bol.. Havucu da, sopası da eksik değil.

*

Hey gidi Hz. Muaviye eleştirmeni Hayrettin bey hey!

Demek ki sana göre, Hz. İbrahim aleyhisselam, “sistemin imkân vermesi” olmadığı için putları kırmamalıydı, öyle mi?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke'deki sistem imkân vermediği için İslam'ı tebliğ etmemeliydi, bundan vazgeçmeli, istemeyerek tahammül etmeliydi, öyle mi?

Şu yazdıklarınla kalkıp bir de sahih İslam edebiyatı yapıyorsun ya, sana ne diyeyim bilmiyorum.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."