“KÖTÜLÜĞÜ İSTEMEM, YAN CEBİME KOY!”




Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 2 Mart 2014 tarihli sayısındaki “Dinde çoğulculuk değil, hürriyet” başlıklı yazısını şöyle bitirmiş:

Laik demokratik düzende Müslümanların da itikadı, yukarıda anlattığım çerçevede olacaktır; çünkü kimse zihinde ve gönülde olan itikada müdahale edemez. Müdahale, kınama, ıslah vazifelerine gelince bu noktada sistem ne kadarına imkan veriyorsa o kadarı yapılır, yapılamayan kısım ise benimsenmez, ama istemeyerek tahammül edilir.” 

Bunları yazan kişi, bir fıkıh profesörü.

Üstelik, birçok kimse tarafından, günümüz Türkiye’sinin en önemli din bilginlerinden kabul ediliyor.

Bu şahıs, yukarıda ifade ettiği şekilde dinî bir hükme “sistemin imkân vermesi” şartını eklemesinin dini tahrif etmesi anlamına geldiğini bilmeyecek kadar cahil ya da anlamayacak kadar ebleh mi?

Burada önemli olan “sistemin imkân vermesi” değil, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yapacak (iyiliği emredip kötülüğü engelleyecek) olanların güç ve kapasiteleridir.

Temel ilke, masiyette (günahta, Allah’a isyanda) kula itaat edilmemesidir. 

Örgütlenip kurumsallaşmış ve yerleşik hale gelmiş kötülüğün adına “sistem” deyip, “Sisteme itaat etmelisiniz, onun imkân vermesini beklemelisiniz” demek, dini tahrif etmektir.

*

Neden dini tahrif etmektir?

Bu sorunun cevabı, İmam Nevevî'nın "Kırk Hadîs"inden 34'üncüsünde var.

"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle.. Buna da gücü yetmezse kalbiyle, ve o (tezahür bakımından) imanın en zayıfıdır."

Evet, esas olan, kötülüğü (münkeri) engelleme durumunda olan kişinin/kişilerin gücüdür, kötülüğün kaynağı olan "sistem"in buna imkân tanıyıp tanımaması değil.

Hadîste, "yaşadığın toplumdaki sistemin izin vermesi" diye bir kayıt var mı?

"Sistem izin verirse" mi deniliyor?

"Sistem izin vermezse elinle de dilinle de düzeltmeye kalkışma, istemeyerek tahammül et" mi deniliyor?

Hayır, hadîse göre, elinden geliyorsa "münker sistem"i, yani örgütlenip kurumsallaşmış kötülüğü yerle bir etmen, senin müslüman olarak vazifen.

"Sistem"in imkân vermesini beklersen çok beklersin.. O sistem seni suya götürüp susuz getirir. 

Bununla birlikte, bu el ile değiştirme, senin gücünü aşan birşey olabilir, o yüzden hadîste "fe in lem yestetığ" kaydı var: "Gücü yetmezse…"

Gücün yettiği halde müdahale etmezsen, o kötülüğün (sistemin) bir parçası haline gelmiş, onun emrine girmişsin demektir. 

Değiştirilmesi gereken kötülüğün ta kendisi olmuşsundur.

*

Elinle düzeltmeye gücün yetmiyor olabilir, o zaman yapacağın şey, dilinle, yapılanın yanlış olduğunu, bundan vazgeçilmesi gerektiğini, senin bunu kesinlikle onaylamadığını bıkmadan usanmadan, "Durmak yok, yola devam!" diyerek anlatmandır.

Elinle değiştiremiyorsun diye kötülüğü dilinle de değiştirmezsen, yani durumun değişmesi gerektiğini söylemezsen, o kötülüğü kabul etmiş, onaylamış olursun.

"Fiilen değiştiremedikten sonra değişmesi gerektiğini söyleyip durmanın ne faydası var?" diyor olabilirsin; faydası, senin kendi imanını kurtarman, kötülüğün (sistemin) bir parçası haline gelmekten kurtulmandır.

Fakat, elinle değil de dilinle "değiştirmeye" çalışman, gücünün yetmemesinden kaynaklanıyor olmalıdır, "sistem"in rızasının bulunmamasından değil.

"Sistem"in rızası yok diye bunu yapmıyorsan sen düpedüz fasıksındır, Allahu Teala'ya itaati bırakıp "sistem haline gelmiş kötülüğe" hizmet etmeye başlamışsındır.

*

Dil ile değiştirmeye de gücün yetmeyebilir, mesela münkerin terk edilmesi gerektiğini "dil" ile anlatman durumunda seni öldüreceklerini ya da hapsedeceklerini, tutuklulukta işkenceye maruz kalacağını biliyor olabilirsin.

O zaman, kalbinle "değiştirirsin". 

Yani, sisteme kalbinle muhalefet eder, mutlaka değişmesi gerektiğini düşünürsün.

Susarsın, tutup elinle ya da dilinle münker avukatlığına, sistem bekçiliğine soyunmazsın.

“Sistemin imkân vermesi” edebiyatı yapmaz, “uykudan önce” ninnileri anlatmazsın..

"Kalple değiştirmenin faydası ne?" diyor olabilirsin.. Faydası, imanını koruman, imansız hale gelmemendir.

Evet, hadîste "tağyîr" (değiştirme, gayrileştirme) masdarına ait "ğayyera" fiili kullanılarak, "fe'lyüğayyirhü" (fe li yüğayyir-hü) buyuruluyor: "Onu değiştirsin!"

Eliyle, diliyle, olmadı kalbiyle.. Onu asla öyle bırakmasın, değiştirsin..

Bunun tahammülle ne ilgisi var?

Hamal (hammâl) ve hamil/hamile (taşıyan) kelimeleriyle aynı kökten gelen tahammül, yüklenip hamallık yapmak, taşımak demektir.. 

Kötülüğü (sözde) istemeden de olsa yüklenip taşımak nerdeee, değiştirmek (tağyîr) nerde!

*

Evet, bizler aciz insanlarız, gücümüz bazen ancak kendimize yeter..

Nitekim, İsrailoğulları'na laf anlatamayan Hz. Musa aleyhisselam Allahu Teala'ya şöyle yalvarmıştı:

“Rabbim! Şüphe yok ki ben, kendimden ve kardeşimden (Harun’dan) başkasına söz geçiremiyorum; o yüzden bizimle bu yoldan çıkmış topluluğun arasını ayır!” (Maide, 5/25)

(Yunus aleyhisselam böyle dua etmek yerine milletine öfkelenip onları ve vatanını terk edip gittiğinde, vazifesinin başından izinsiz ayrılmış olduğu için birtakım sıkıntılara maruz kalmıştı.)

Evet, “istemeyerek tahammül etme” diye birşey yoktur.

Tahammül etmeyeceksin, elinle, olmadı dilinle, o da olmadı kalbinle karşı koyacak, direnecek, mücadele edeceksin.

Bunu yapmazsan ne olur?

Bunu yapmazsan imanın en zayıfı bile sende kalmamış olur.

*

Yani elinle değiştirmeye gücün yetmiyor diye kötülüğe elinle destek olmayacaksın.. Bu defa dilinle karşı koyacaksın..

Dilinle değiştirmeye gücün yetmiyor diye dilini kötülüğün emrine vermeyeceksin, dilin sussa da kalbinle karşı koyacaksın.

“İstemeyerek tahammül” diye bir saçmalık icat etmeyeceksin..

Bunun pratikteki karşılığı, “(sözde) istemeyerek kötülüğe el ile ve dil ile destek olmak”tan, onu kabullenmekten başka bir şey değildir.

“İstemeyerek tahammül”ün Türkiye’deki Türkçe karşılığı şu: Tahammül et, elinle düzeltmeye kalkışma, dilinle de itirazda bulunma!

“Hem ağlarım hem giderim” diyen gelin gibi, isteme, fakat gereğini yap..

“Sistem” açısından senin istiyor ya da istemiyor oluşunun bir önemi yok, “tahammül” ediyorsan, sistemin hamallığını yapıyorsan onun için mesele bitmiştir..

Sanki senin isteyip istememen umurunda..

"Sistem kasabı"nın kapısında onun sunacağı "imkân ciğeri" için sonsuz bir tahammülle bekleyen dilenci kedi olman ona yeter de artar. 

*

Bir insan, sistem (örgütlenip kurumsallaşmış kötülük) imkân vermediği için değil de gücü yetmediği için (fe in lem yestetığ), Hayrettin efendinin tavsiye ettiği şekilde hareket ederse, Müslim ve Ebu Davud’taki (İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs‘ine aldığı) ilgili sahih hadîs mucibince en zayıf seviyedeki bir imana sahip olmuş olur. 

Gücünün gereğine göre hareket etmek yerine laik (siyasal dinsiz) sistemlerin önüne sermeyeceği imkânların dilencisi olarak elini açıp boynunu bükerek onların önünde beklemesi durumunda ise, “sahih İslam”dan sapmış demektir.

Daha doğrusu onda “sahih” iman bulunmuyordur.

Çünkü din, kendisi dışındaki bir “sistem”in “imkân vermesi”ni hiçbir zaman dikkate almaz. 

Mükelleflerin sahip oldukları güce bakar.

Bunlar bir taraftan da ikide bir "Mehdî beklemeyelim, müslüman olarak elimizden geleni yapalım" edebiyatıyla kahramanca artistlik sergilerler. 

Mehdî'yi beklemezler, fakat "sistemin imkânları"nın azat kabul etmez bekleyicisidirler. 

Nasıl olsa sistemin elinde "imkân" bol.. Havucu da, sopası da eksik değil.

*

Hey gidi Hz. Muaviye eleştirmeni Hayrettin bey hey!

Demek ki sana göre, Hz. İbrahim aleyhisselam, “sistemin imkân vermesi” olmadığı için putları kırmamalıydı, öyle mi?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke'deki sistem imkân vermediği için İslam'ı tebliğ etmemeliydi, bundan vazgeçmeli, istemeyerek tahammül etmeliydi, öyle mi?

Şu yazdıklarınla kalkıp bir de sahih İslam edebiyatı yapıyorsun ya, sana ne diyeyim bilmiyorum.


TUTARSIZLIKTA (YA DA SİYASAL AKROBASİ VE BUKALEMUNLUKTA) ERDOĞAN’LA YARIŞAN, ONU ALTEDEBİLECEK POLİTİKACI: KILIÇDAROĞLU

 




Kılıçdaroğlu, Ocak 2015’te Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için çirkin karikatürler yayınlayan Charlie Hebdo’ya yönelik saldırı üzerine “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) şeklindeki sloganı paylaşabilmişti.

Söz konusu olay üzerine Fransızlar’dan bile Fransız bir tepki göstermişti.

Milliyet.com.tr’nin haberi şöyle:

Kılıçdaroğlu: Paris'teki saldırıyı nefretle kınıyoruz

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Fransa'nın başkenti Paris'teki bir dergi merkezine yapılan saldırı hakkında yaptığı açıklamada saldırıyı kınayarak "Paris'te mizah dergisi Charlie Hebdo'ya yapılan saldırıda 12 kişinin öldüğü ve 4 kişinin yaralandığı menfur saldırıyı CHP ailesi olarak büyük bir nefretle kınıyor, bu saldırganların biran önce yakalanması ve cezalandırılmaları hususunda Fransız devleti ve halkının yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. Ölenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Son zamanlarda İslam dininin bütün yüce değerlerini ayaklar altına alan, İslam adını kullanarak insanlık dışı katliamlar yapan terör örgütlerinin giderek yaygınlaştığını görüyoruz. Bu örgütlerin tüm dünya için daha büyük bir tehdit haline gelmesi Müslüman, Hristiyan, Yahudi, gibi hiçbir din ve inanç ayırımı yapmadan hepimizin bu ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmemizi zorunluluk haline getirmiştir. Başta İslam dininin bir barış ve kardeşlik dini olduğunu bilen gerçek Müslümanların bu canilere karşı kendi ülkelerinde gerekli tedbirleri alıp bu teröristleri içlerinden defetmeleri büyük önem taşımaktadır. Özgür düşünce ve ifade hürriyetini algılayamayacak, basın özgürlüğünü kavrayamayacak ölçüde bağnaz çevrelere ise çağrımız, dini hisleri rencide olduğu zaman dahi 'bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmektir' ilkesini hiç akıllarından çıkarmamalarıdır" ifadelerini kullandı.

(https://www.milliyet.com.tr/siyaset/kilicdaroglu-paristeki-saldiriyi-nefretle-kiniyoruz-1995528)

Evet, Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları böyle..

Sonradan bu adamın bir de seyyidlik iddiası ortaya çıktı.. Nasıl seyyidse?..

İmdi, bir defa o saldırıyı yapanlar zaten polis tarafından öldürülmüştü, bir de senin medyada öldürmeye kalkışman gerekmiyordu.

İkincisi, asıl insanlık dışı olan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onun şahsında bütün dünya Müslümanlarına yapılan saldırıdır.

*

İnsan bazen şeref ve haysiyeti için ölür ve öldürür.

Sen tutup şimdi “seçim hatırına” bayrağı ve vatanı kırmızı çizgi ilan ediyorsun.

Bunun anlamı, bayrak ve vatan için ölürüm ve öldürürüm demektir.

Bayrak için (Ki son tahlilde bir bez parçasıdır) ve vatan için (O da son tahlilde toz topraktır) ölüyor ve öldürüyorsun, fakat Allah’ın Rasulü’nün şeref ve haysiyeti için ölmeyi ve öldürmeyi aşağılıyorsun..

Sen ne biçim "samimi müslüman"sın?

*

Madem öyle, Atatürk için de aynı şeyleri söyle..

Şu Atatürk’ü Koruma Kanunu için harekete geç!..

Mesela birileri Atatürk’ün timsah şeklinde çirkin karikatürlerini yapıp yayınlasınlar, ve buna karşı harekete geçenlere sen “Özgür düşünce ve ifade hürriyetini algılayamayacak, basın özgürlüğünü kavrayamayacak ölçüde bağnaz çevreler” diyerek tepki göster.

Atatürk için söylediğimi Hz. Ali k. v. için söylemeyeceğim, çünkü Hz. Ali’yi biz senden daha çok seviyoruz.

Biz Hz. Ali’yi seviyoruz, siz Aliciliği seviyorsunuz.

*

Paris’teki olayın yaşandığı sıralarda Cumhuriyet adlı çamur gazete de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik çirkin karikatürleri yayınlamaya kalkışmıştı.

Kılıçdaroğlu da onlara destek vermişti.

Haberi okuyalım:

Kılıçdaroğlu'ndan Cumhuriyet"e destek "

CHP Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, Hz. Muhammed tasviri karikatürünü yayınlayan Cumhuriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Utku Çakırözer’i telefonla aradı.

CHP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamaya göre Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Utku Çakırözer’i telefonla arayan CHP lideri Kılıçdaroğlu, "Dağıtıma giden gazete kamyonlarının durdurularak, sakıncalı haber veya karikatür aranmasının tam bir 12 Eylül uygulaması" olduğunu belirtti. Kılıçdaroğlu yaşananları kınayarak, Çakırözer’e üzüntülerini ve geçmiş olsun dileklerini iletti.

(https://www.trthaber.com/haber/gundem/kilicdaroglundan-cumhuriyete-destek-162121.html)

Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının “basın özgürlüğü ve özgür düşünce” için kahramanlık yapma adına Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i arayıp bulmalarına ve Danimarka’dan karikatür ithal etmelerine gerek yok.

Ellerinde hazır malzeme var: Atatürk.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek nurlu simasını, sadece onu rüyasında görenler biliyor, halbuki Atatürk’ün suratı herkes tarafından bilinmekte.

Ayrıca, Atatürk’ün suratının (gerek iki gözü arasındaki farklılık, gerek burnu, gerek kafa yapısı, gerekse alnı itibariyle) karikatür için gayet uygun olduğu da bir gerçek..

Evet, el kesesinden cömertlik yapmanıza gerek yok..

Buyrun kendi kesenizden cömertlik yapın, elinizi tutan bulunmuyor.

Atatürk’ünüzün karikatürlerini çizin, böylece “özgür düşünceye, basın özgürlüğüne” verdiğiniz değeri ispatlayın.

Kemal Kılıçdaroğlu, buyur Cumhuriyet gazetesini bir de bunun için ara..

Madem “samimi” adamsın, samimiyetinin ölçüsünü alalım..

*

Evet, Kılıçdaroğlu, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şeref ve haysiyetine yönelik saldırıya tahammül edemeyenleri, yukarıya aldığımız açıklamasında görüldüğü gibi, “İslam dininin bütün yüce değerlerini ayaklar altına almak”la suçluyordu.

İslam dininin bütün yüce değerlerini ayaklar altına alanlar Danimarkalı adi karikatürcüler ve onların suç ortağı Charlie Hebdo’cular değilmiş, bu karikatürlerden incinen Müslümanlarmış..

Demek ki bu ülkede birileri çıkıp Atatürk’ün, Kılıçdaroğlu’nun vs. timsah, domuz, öküz, eşek vs. şeklinde karikatürlerini yapsalar, Kemal efendi bunu “özgür düşüncenin, basın özgürlüğünün” gereği sayacak..

Savcılar buna karşı harekete geçse, o karikatürleri yapanlara telefon edip destek verecek..

Mi?

Mi, yoksa bu cömertlik, bu özgür düşünce aşkı sadece Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yağmalanan haysiyet ve şerefi için mi?

*

Evet, Kılıçdaroğlu, seyyid diye reklamı yapılan Kılıçdaroğlu o süreçte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haysiyet ve şerefi için bir inilti, bir mırıltı, bir fısıltı, bir vızıltı bile çıkarmamış, o karikatürlerle hakaretin ve aşağılamanın dibini bulanların yanında saf tutmuştu.

“Je suis Charlie” sloganına sarılmıştı.

Charlie Kemal haline gelmekten utanmamıştı.

*

Charlie’cilerin avukatlığını yaparak “Bunlar sadece Hz. Muhammed’i değil, Papa’yı da eleştiriyorlar” demekten de geri kalmıyorlardı.

İmdi, bir adam senin karşına geçip önce kendi anasına söverse, senin anana da sövme hakkına sahip olabilir mi?!

Bunu normal mı karşılayacaksın?

Görünüşe göre o kafadasınız, sizde bu yetenek var gibi görünüyor.

Bir insan kendi çocuğunu öldürse, senin çocuğunu da öldürme hakkını elde edebilir mi?!

Bir akıl hastası kendi gözünü çıkarsa, senin gözünü de çıkarma özgürlüğüne sahip olabilir mi?!


E-KİTAP: KADER RİSALESİ

 

https://www.academia.edu/100616853/Kader_Risalesi


KADER

RİSALESİ

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

TAHAVÎ AKAİDİ’NDE (EL-AKÎDETÜ’T-TAHÂVİYYE) KADER 3

MUTEZİLE AKIL(SIZLIĞ)I İLE YOLA ÇIKMAK, CEBRİYECİLİK LİMANINDA DEMİR ATMAK 5

KADER VE KABİR AZABI 9

İMAM-I AZAM VE KADER 20

CÜZ’Î VE KÜLLÎ İRADE 26

SIRLARIN SIRRI: KADER 29

KADERSİZ ABDÜLAZİZ 37

BAHTSIZ İLAHİYATÇILARIN KADERİ 52

*

MUTEZİLE AKIL(SIZLIĞ)I İLE YOLA ÇIKMAK, CEBRİYECİLİK LİMANINDA DEMİR ATMAK

 

Kendilerini çok “akıllı” sanan ve Kur’an‘ı iyi anladıklarını ileri süren kafasız birilerinin, “Allahu Teala, geleceği bilmez” dediklerini görüyoruz.

Konu aslında açıktır. Allahu Teala herşeyi bilir ve herşey nasıl olacaksa o şekilde zaten yazılmıştır.

Buna karşı bazı tiplerin, “Allah, geleceği yazmışsa bilir, yazmamışsa bilmez” diyerek kafadan bir “yazma-yazmama” ayrımı uydurduklarını görüyoruz. 

“O (Şeytan; insan ve cin şeytanları), size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara, 2/169)

Âl-i İmran Suresi’nin 186’ncı ayetinin meali şöyle: 

“Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.”

Böylece, istikbali bilen Allahu Teala, gelecekten haber veriyor.

Şayet Ehl-i Kitap ve müşriklerden birçok üzücü sözler işitilmesinin nedeni, bunu Allahu Teala’nın yazması ise, bu takdirde, o üzücü sözleri söyleyenlerin bunu kader gereği yapmak zorunda oldukları sonucu çıkar.

Böylece, Mutezile kafası ile yola çıkan kafasızlar, onun tam zıddı olan Cebriye mezhebinde karar kılmış oluyorlar.

Kafasızlık böyle birşeydir, insan neyi savunduğunun bile farkında olmaz.

*

Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinin meali ise şöyle: 

“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat’ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”

Burada da gelecekle ilgili bir haber verilmekte, pek azı hariç Yahudiler’den daima bir ihanet görüleceği bildirilmektedir.

Şayet bu ihanetleri yazmadıysa, kafasızların görüşüne göre, Allahu Teala’nın bunları bilmemesi gerekiyor.

Bildiğine göre, yazmış; yani yazdığı için biliyor, yoksa haşa bilmeyecek..

Bu durumda da, Yahudiler’in ihaneti, Allahu Teala’nın yazmış olmasından kaynaklanan zorunlu bir fiile dönüşüyor.

Görüldüğü gibi, Mutezile kafası(zlığı) yine Cebriyecilik limanında demir atmaktadır.

*

Kehf Suresi’ndeki Hızır kıssasına bakalım.. Allahu Teala’nın kendi katından ilim verdiği zat (Hızır a.s.) akil-baliğ olmamış çocuğu öldürüyor ve gerekçe olarak da, onun, ileride ana babasını da saptıracak bir kâfir olacağı bilgisini gösteriyor.

Ve Hızır a.s., Hz. Musa’ya, bunu kendiliğinden yapmadığını, Allahu Teala’nın emri doğrultusunda çocuğu öldürdüğünü açıklıyor.

Allahu Teala o çocuğun büyüyünce şakî olacağını yazmadan bilmiyorduysa, bunu yazmış olması ve çocuğun büyüyüp yazının gereğini yapması gerekirdi.

Bilmesi, yazmasına bağlıysa, bunun yazılı olması ve gerçekleşmesi lazım gelirdi.

Ancak, söz konusu çocuk büyümeden öldüğüne göre, büyüyüp kâfir olması, yazılmamış demektir.

Yazılmamış olduğuna göre de, Allahu Teala’nın, geri zekâlı sapıklara göre, çocuğun büyüklük hali hakkında bilgisinin bulunmaması gerekiyor.

*

İmam Gazzalî, “Sizi denemeliyiz (sınamalıyız) ki, içinizden kimlerin mücahid ve sabreden olduğunu bilelim” (Muhammed, 47/31) ayeti gibi ayetlerin (Ki bu ayet, Allahu Teala’nın denemesinin “kader” çerçevesinde ortaya çıktığını gösterir), “O, her şeyi bilendir (ve hüve bi kulli şey’in alîm)” (Bakara, 2/29) ayetini geçersiz kılacak şekilde yorumlanamayacağını söylemektedir.

Mesela diyelim ki siz astronomi alimisiniz, Güneş’in falanca zaman tutulacağını tespit ettiniz ve birileri itiraz ediyorlar. “Tartışmaya lüzum yok, o vakit gelsin, kimin haklı olduğunu hep beraber öğreneceğiz!” dediğinizde bu, kimin haklı olduğunu bilmemeniz anlamına gelmez.

İmam’ın sözleri şöyle:

… Aklın, iki yönünden birine delalet ettiği hiçbir şeyde tearuzun yeri yoktur. Zira aklî delillerin neshi ve birbirini yalanlaması imkânsızdır. Eğer akla aykırı sem‘î bir delil varid olmuşsa, ya mütevatir değildir ve böylece sahih olmadığı bilinir ya da mütevatirdir ve tevil edilir. Her iki durumda da tearuz söz konusu olmaz. Akıl deliline aykırı olarak, hata[lı olan] ve tevile ihtimali bulunmayan mütevatir bir nassın bulunması mümkün değildir; çünkü akıl delili nesh ve butlanı kabul etmez. (…)

‘O, her şeyi bilendir (ve hüve bi kulli şey’in alîm)’ (Bakara, 2/29) ayetini ele alacak olursak; akıl bu ayetin umum olduğuna delalet etmektedir ve … ‘Sizi denemeliyiz (sınamalıyız) ki, içinizden kimlerin mücahid ve sabreden olduğunu bilelim’ (Muhammed, 47/31) ayeti de bu ayete muarız değildir [Yani Allahu Teala, gelecekte olacak şeyler de dahil her şeyi bilir]; zira bu ayetin anlamı ‘Allah, mücahedeyi (cihadı) olmuş ve gerçekleşmiş olarak bilmektedir’ şeklinde olup, ezelde O’nun bilgisi, daha gerçekleşmeden önce, mücahedenin gerçekleşmesine tealluk etmekle vasıflanamaz [Yani Allahu Teala’nın bilgisi, olayın gerçekleşmesine bağlı değildir].” 

(Gazzâlî, Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2006, s. 145.)


AMEL VE KARŞILIK, YA DA EKME BİÇME YASASI

 



Arapça'da ceza, karşılık anlamına gelir. Karşılık olumlu da, olumsuz da olabilir. 

Türkçe'de ise anlam daraltılmış bulunuyor, ceza kelimesi sadece olumsuz karşılık için kullanılıyor.

Ceza ile ilgili Arapça bir deyiş şöyle: "El-cezau min cinsi'l-amel." "Karşılık, amelin cinsinden olur."

Mesela Allahu Teala zekâtı verilen helal  malı bereketlendirir, buna karşılık faizcinin kazancı bir şekilde erir, batar, gaspedilir.

Evet, ceza amelin cinsinden gelir. Aldatan, aldatılır. Zulmeden, zulme uğrar. İyilik yapan da iyilik bulur.

Ziya Paşa güzel ifade etmiş:

İkbâline idbârına bel bağlama dehrin
Bir dâirede devr edemez çenber-i devrân

Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir
Elbette olur ev yıkanın hanesi vîrân

Ekser görülür çünki ceza cins-i amelden
Encamda inenden olur rahne-i sûhân.

*

Erdoğan, Kılıçdaroğlu'nun Alevîlik açıklaması için fitne değerlendirmesi yapmış.

Yeni Şafak'ın haberi şöyle:

Bay Kemal fitne ateşi yakıyor
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yayınladığı videoda “Ben Alevi'yim” diyerek mezhebi kimliğini öne çıkaran Kılıçdaroğlu’na tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu’nun sandıkta bir kez daha hüsrana uğrayacağını anladığını belirten Erdoğan, “Bu hırsla da milletimizi birbirine düşürmek için her gün yeni bir fitne ateşi yakmaya başladı” dedi.

(https://www.yenisafak.com/secim/bay-kemal-fitne-atesi-yakiyor-4525415)

İmdi, Alevî olduğunu söylemek fitne ateşi yakmak ise, bu ateşi önce siz yaktınız.. Amelinizin karşılığını da bu şekilde alıyorsunuz.

Ne ekerseniz onu biçersiniz.

Erdoğan geçmişte “Hz. Ali’yi sevmek Alevîlikse ben dört dörtlük bir Alevîyim” diye konuşmuş biri.. 

İkide bir “Ben de Alevîyim” dediği hatırlarda.

Halbuki, nasıl Hz. Ömer’i sevmek Ömerî olmayı gerektirmiyorsa, Hz. Ali’yi sevmek de Alevî olmayı gerektirmez.

Sonra, bu sevme işi neden bu kadar kişiselleştirilsin, tek bir şahsa yönelik olsun ki!..

Eğer siz tutup böyle konuşur, durduk yere ikide bir “Ben de Alevîyim” derseniz, Allahu Teala da “Madem Alevîliğe bu kadar meraklısınız, alın size sahici mi sahici bir Alevî” diyerek bir Bay Kemal’le amelinizin karşılığını verir.

*

Evet, "Ben dört dörtlük müslümanım, çünkü Şeriatçıyım" demediniz.

Çıksın da şimdi bir siyasetçi "Ben Şeriatçıyım, çünkü samimi müslümanım, Şeriatçılık Kur'an'ın emri" desin bakalım..

Alevî olduğunu söylemek marifet değil, Kılıçdaroğlu madem samimi müslüman, Şeriatçı olduğunu söylesin, Casiye Suresi'nin 18'inci ayetinin gereğini yapsın.

Temel Karamollaoğlu efendi de 23 Nisan vesilesiyle Atatürk’ü minnet ve şükranla anıyor, sanki marifetmiş gibi.

Minnet ve şükranla anarsan, ona göre de bir karşılık bulursun.

Bunların inandıkları bir “millî irade” masalı var bir de.

Sen “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diyen şair gibi, “Sakın millî irade deme, o iradenin üstünde, milleti yaratıp rızıklandıranın iradesi vardır” diyemezsen, o irade masalı bir gün seni vurur.

Eğer bir iradeden bahsedeceksen Allah’ın iradesinden, hükmünden bahset.

Ve ölçün şunun bunun, milletin veya şahısların iradesi değil, bu iradelerden bağımsız olan “hak ve hakikat” olsun.

*

Mustafa Kemal’in Fransız Devrimi ihtilalcilerinin ideolojik sığınağı olan “millet iradesi” söylemine ihtiyacı vardı, çünkü bu söylem “Ben millete dayanıyorum” diyerek o günün devlet başkanına kafa tutabilmesinin önünü açmaktaydı.

Zaten Anadolu’ya Mayıs 1919’da intikal ettiği halde Nisan 1920’ye kadar geçen 11 aylık (neredeyse bir yıllık) sürede sadece TBMM’yi açmak için uğraşmış, Yunan’a tek bir mermi bile atmamış olmasının nedeni buydu.

Sonradan kralları Edward’ı Dolmabahçe Sarayı’nda ağırlayacağı İngilizler de boş durmamışlar, Ege’de Milne Hattı çizerek Yunan’a “Bu sınırı geçmeyecek, bekleyeceksin” demiş bulunuyorlardı. “Mustafa Kemal’in rahat rahat Meclis’ini açabilmesi için zamana ihtiyacı var” dercesine..

Ayrıca İngilizler, TBMM’nin açılışından hemen önce İstanbul’daki Meclis’i (Meclis-i Mebusan’ı) kapatarak da Mustafa Kemal’in “millet iradesi”nin temsilcisi haline gelmesi için gereken zemini hazırlamış bulunuyorlardı.

Sonradan Atatürk haline gelecek olan Mustafa Kemal istediğini elde edince millet iradesi göstermelik bir sandık oyunu haline geldi. Kimlerin milletin vekili (milletvekili) olacağına kendisi karar veriyordu, millet değil.

Adları milletvekiliydi, gerçekte ise Atatürk’ün vekilleriydiler.

Bu yüzden de dışımızdaki dünya Atatürk’ü diktatör olarak görüyordu. Atatürk’ün kendisi de bunu itiraf edip bir başka vekiline, Fethi Okyar’a “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurarak zevahiri kurtarmak istedi, fakat bu demokrasi ya da halk iradesi tiyatrosunu sahnelemeyi başaramadılar.

*

Millet iradesiymiş..

Sene olmuş 2023, hâlâ bu memlekette Atatürk’ün iradesi carî.. Milletin iradesi, Atatürk’ün iradesinin “vesayet”i altında.. Milletvekilleri, vekilliklerinin tescili için Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorundalar.

Siz hangi iradeden bahsediyorsunuz?

Millî Görüşçü Karamollaoğlu, senin gerçekten bir “görüş”ün var mı?!

*

Sözlerimize dikkat etmeliyiz, çünkü o sözler, Gandi’nin dediği gibi kaderimiz haline gelme istidadına sahiptir:

“Düşüncelerinize dikkat edin; sözleriniz olurlar. Sözlerinize dikkat edin; davranışlarınız olurlar. Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınız olurlar. Alışkanlıklarınıza dikkat edin; karakteriniz olurlar. Karakterinize dikkat edin; kaderiniz olurlar.”

Çokları bilmez, söz deyip geçer, fakat insanın sözleri de amelindendir.. 

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Amel" maddesinde şöyle deniliyor:

Öte yandan amel, aslında söz ve inanmayı da içine alır. Nitekim pek çok âyet ve hadiste amel terimi genellikle sözlü davranışları da kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Ayrıca gerek bazı hadislerde (bk. Buhârî, “Tevḥîd”, 47; Dârimî, “Riḳāḳ”, 28), gerekse başta tasavvufî literatür olmak üzere diğer İslâmî kaynaklarda iman “kalbin ameli” sayılmıştır. Bununla birlikte amel kelimesinin iman ve söz dışında kalan tutum ve davranışlar için kullanımı daha yaygındır. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu ayırımın yapıldığı, meselâ bir âyette sözler (el-kelim) ve amelin (bk. Fâtır 35/10), bir âyette söz (el-kavl) ve amelin (bk. Fussılet 41/33), birçok âyette de iman ve amelin yan yana kullanıldığı görülmektedir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."