İSLAM DEVLETİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET

 








Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 13 Ekim 2017 tarihli sayısında yayınlanan “İnsan, ümmet birliği ve tefrika” başlıklı yazısına şöyle başlamış:

“Şu mübarek Cuma gününde İslam’ın insan anlatışı, birlik ve tefrika konularında temel kaynağımız Kur’ân-ı Kerim’den, kısa açıklamalarla birkaç âyet meâli nakledeceğim.” 

Böyle diyerek söze başlamış ve hiç de mübarek olmayan yorumlar yapmış.

Mesela, “İslâm dini inançta ve amelde birliğe büyük önem veriyor. Bunun içindir ki inanç alanında Allah’ın birliği ilkesini getirdiği gibi, …” diyor.

Sanki, Allahu Teala’nın birliği “sonradan ihdas edilmiş” bir ilke..

İslâm, Allahu Teala’nın birliği ilkesini getirmiş değildir; tek ve bir olan Allahu Teala, varlığı ve birliği anlaşılsın, kendisine ortak/şirk koşulmasın diye İslâm nimetini din olarak insanlara göndermiştir.

*

Karaman’ın bir başka yorumu:

“Allah ve Resulü’ne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever” (Enfal:46).

Bu âyette ve aynı meâldeki âyetler ve hadislerden çıkan sonuca göre zafer ve başarının altın kurallarını şöyle sıralamak mümkündür: Harekette sebat ve istikrar, Allah’ı devamlı anmak ve asla unutmamak, Allah ve Resulü’ne itaat (yöneticilere, kumandanlara ve kanuna itaat etmek), birlik ve beraberliği korumak, …

Ayet-i kerimede sadece Allah’a ve Resulü’ne itaatten söz ediliyor.

Yöneticilere ve kumandanlara itaat meselesi, “sizden olan ulu’l-emr (emir/iş sahipleri)” kaydıyla başka bir ayette (Nisa, 4/59) geçiyor.

Hayrettin Karaman ise, abrakadabra ve el çabukluğu ile mukayyed bir hükmü mutlak hale çeviriyor.

Üstelik, ulu’l-emrle ilgili ayet, müfessirlerin belirttiği gibi, yöneticiler ve kumandanlar ile onların emri altındakiler arasında ihtilaf çıkabileceğini, bu takdirde ihtilafın yönetici ve kumandanların keyfine göre değil, onlar aradan çıkarılarak Kur’an ve Sünnet’e göre çözümleneceğine işaret etmektedir:

"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlü’ne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir." (Nisa, 4/59)

Tabiî Hayrettin efendi bir de, durup dururken, araya “kanuna itaat” meselesini de ekliyor.

Hangi kanuna itaat?..

Neden bu Hayrettin efendi Şeriat’e itaatten değil de, (laik bir devletin Şeriat'e aykırı yasalarını da akla getirecek şekilde) kanuna itaatten söz ediyor?

*

Hayrettin efendi devam ediyor:

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” (Hucurat:13).

… Âyet …; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Âyetteki değer ölçütü takvâ, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir.

Adam, “Evrensel değerler, ancak Kur’an ve Sünnet’teki takva tanımı içine giren değerler olabilir” diyerek evrensel değerler için takvayı referans olarak gösterse, öpüp başımıza koyacağız.

Fakat, öyle yapmıyor, takva kavramını laikleştiriyor, takva için, ne idüğü belirsiz evrensel değerleri referans haline getiriyor.

Nedir bu evrensel değerler?

*

Takvayı biliyoruz, Allahu Teala’nın şiarlarını yüceltmektir, emir ve yasaklarına uymak, şeriatini yürürlüğe koymaktır. Malıyla ve canıyla cihad etmektir.

Takva ile ilgili bir ayetin meali şöyle: 

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir.” (Tevbe, 9/44)

Bir başka ayet meali: 

“İşte böyle; kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac, 22/32)

Takva bu..

Peki evrensel değerler ne?

Allah’ın şiarları nerde, laiklerin evrensel dedikleri değerimsiler nerde!

*

Karaman, 12 Ekim 2017 tarihli (yukarıda sözünü ettiğimiz yazısından bir gün önceki) yazısında da kafa karıştırma alanındaki yeteneklerini büyük bir ustalıkla sergilemiş bulunuyordu.

Mesela şöyle diyordu:

Adının başında İslam bulunan ülkeler ikiye ayrılıyor:

1. Bütünüyle İslâmî düzenin hakim olduğu ülkeler.

2. Resmi düzeni bütünüyle İslama dayanmasa da halkının çoğu Müslüman olan ve İslâmî hayatın kısmen de olsa yaşandığı ülkeler.

Bugün dünyamızda birinci sınıfa giren İslam ülkesi yok gibidir. Bazı İslam ülkelerinin anayasalarında “Devletin dini İslam’dır” yazılı olsa da hayatın çeşitli alanlarına ait düzenlemeler ve uygulamalara bakıldığında bu cümlenin bir slogandan ibaret olduğu görülür. Bizde de Cumhuriyetin ilk yıllarında anayasada böyle bir cümle var idi, ama hedef devletin ve halkın hayatından İslam’ı ya söküp atmak veya asgariye indirmek idi.

Karaman'ın, bazı İslam ülkelerinin anayasalarında “Devletin dini İslam’dır” yazılmış olmasını küçümsemesi basite alınacak bir hata değildir.

*

Bu vatandaş, işine gelince bir de tekfircilik belasından, tekfirin kötülüğünden dem vurmasa bu kadar yadırgamayacağız..

İman edilmesi gereken bütün hususlara iman eden, küfür söz ve eylemlerden kaçınan, bununla birlikte İslam’ı tam yaşamayan, birtakım günahları işleyen bir adam, bütün kusurlarına rağmen tekfir edilemez. O, mümin/müslümandır.

“Onun Kelime-i Şehadet getirmesine bakmayın, bu, slogandan ibaret” denilerek zımnen tekfir edilmesi kabul edilemez.

Buna karşılık, İslam’ın emrettiği çoğu iyilikleri yapıyor (insanlara yardım ediyor, sadaka veriyor, çaresizlerin dertlerine derman oluyor) ve kötülüklerden (içkiden, kumardan, zinadan, faizden) kaçınıyor olsa bile, İslam’ı hayat nizamı olarak kabul etmeyen, Şeriat’in devrinin geçtiğini söyleyen biri, kâfirdir.

Böyle biri, kullara iyilik yapıyor olsa bile, bütün iyiliklerin yaratıcısı olan Allahu Teala’ya karşı nankörlük ettiği için, son tahlilde Şeytan’ın yoldaşı ve yandaşı olma durumundadır.

*

Devletler de böyledir.

İslam’ı tam uygulamıyor olsa bile, “Devletin dini, İslam dinidir” diyen bir devlet, İslam devletidir.

Dinler arasında tarafsız olduğunu, her dine eşit mesafede durduğunu, dininin bulunmadığını ilan eden devlet ise, kendi beyanı, ifadesi ve itirafı gereği dinsiz devlettir, küfür devletidir. 

Dinde zorlama yoktur. "Dinsizim" diyen dinsizdir, onu zorla müslüman yapacak halimiz yok. 

*

Anayasasında yer alan bir madde ile müslüman olduğunu ilan eden, Kur'an ve Sünnet'e bağlılığını vurgulayan devlet ile, dinsiz olduğunu söyleyen devlet arasındaki fark, ölçülemeyecek derecede büyüktür.

İkisi birbirine Cennet ve Cehennem kadar uzaktır. 

Bugün anayasasında Şeriat‘e bağlılık vurgusu yapan İslam ülkeleri ile, Türkiye Cumhuriyeti‘nin 1924 Anayasası’ndaki hükmü halkı aldatmak için koymuş bulunanların aynı kefeye konulması ise, abrakadabrayı da aşan bir sahtekârlıktır.

1921 Anayasası’nda, kanunların İslam hukukuna uygun olması hususu dile getiriliyordu.

1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini, din-i İslam’dır” hükmü muvacehesinde, Türkiye Cumhuriyeti, herşeye rağmen bir İslam devletiydi.

O dönemde bazılarının münafıklık yapmış olması, sonucu değiştirmez.

*

Bu hükmün kaldırılması ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dinsiz bir küfür devleti haline gelmiştir.

Hayrettin Karaman’ın “Bazı İslam ülkelerinin anayasalarında ‘Devletin dini İslam’dır’ yazılı” olmasını değersizleştirmeye çalışması, affedilir bir hata değildir.

Ne yapmaya çalışıyor bu adam?

Onlarınki sloganmış,,

Kolaysa senin devletin de aynısını yapıp "slogan müslümanı" olsun, dinsizlikten kurtulsun da görelim!

Sonra da bu vatandaş yana döne tekfircilikten şikâyetçi oluyor.

Yani ne diyelim, “Hayrettin Karaman’ın İslam hukukçuluğu da içi boş bir slogandan ibarettir, asıl derdi İslam hukukunun küfür düzeninin arzusuna uygun biçimde tahrif edilmesi için çaba göstermekten ibarettir” mi diyelim?

 Ne diyelim?


E-KİTAP: ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM (ŞEYHLERİ DE VURURLAR)

 

https://www.academia.edu/99485233/%C3%87ok_Sessiz_Bir_%C3%96l%C3%BCm_%C5%9Eeyhleri_de_Vururlar_



ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM

(ŞEYHLERİ DE VURURLAR)

  

Dr. Seyfi SAY

 

KAN UYUMAZ!

 

(Hz. Davud) Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti.

Ne hile yaparsa yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç?

Tanrı’nın hilmi, müdarada bulunur.

Bulunur amma, adam haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.

Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak, müşkülü halletmek merakı düşer.

 

(Mevlâna, Mesnevî, C. 3, çev. Veled İzbudak, 3. b., İstanbul: MEB, 1995, s. 202.)

 

İÇİNDEKİLER

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM” 5

SUİKAST VE KISAS 6

ÖLÜLERE VE ÖLÜME DAİR BİR NOT 8

LEŞLER VE TEŞKİLAT (HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK) 11

28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ 18

“TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM 31

AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK 55

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM” 66

“KİLİT İSİM”DEN CEVAP 72

BİR ÖLÜM… VE S. G. 79

BARNABAS İNCİLİ’Nİ GÖRENLER ÖLÜYOR DA, GÖSTERENLER NİÇİN ÖLMÜYOR? 97

“İNGİLİZ İSTİHBARATI UYMADI, VATİKAN VERELİM” 101

ODATV’NİN İŞKEMBESİ GELİŞMİŞ MÜNAFIĞININ YALANI 106

“DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR? 109

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR 117

ESAD COŞAN’IN ÖLDÜĞÜ KAZAYI ÇÖZMEK İÇİN ARSLAN BULUT’U KILAVUZ EDİNENLER 121

KAZADAKİ SİS: ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI? 125

 “SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER” 128

*

“SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER”

 

Takvimler 13 Haziran 2015 tarihini gösterirken Haber7.com Prof. Dr. M. Esad Coşan hocayı hatırlamış bulunuyordu.

Hatırlamalarının nedeni, Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan’ın bir yazısıydı.

Alper Tan, Esad Efendi’nin 24 yıl önce, 1991’de yaptığı bir konuşmayı yazısına taşımıştı.

Yazının başlığı şöyleydi:Esad Coşan 24 sene önce uyarmış!”

Haber7, yazıyı şu ifadelerle sunuyordu:

Gazeteci Alper Tan, Paralel Yapının ardındaki derin güçleri ve Esad Coşan’ın 24 yıl önceki önceki uyarıları hatırlatan bir yazı kaleme aldı.

Gazeteci Yazar Alper Tan, “Hocamız, şeyhimiz, gavsımız diyerek aklını, mantığını, ruhunu, parasını, ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da aykırı olarak başkalarına teslim etmiş olanların dikkatine sunuyoruz” diyerek kaleme aldığı yazısında, Paralel Yapının ardındaki derin güçleri deşifre ederek, şaibeli bir trafik kazasında hayatını kaybeden Esad Coşan‘ın 24 yıl önceki bazı uyarıları hatırlattı.

Yazıya gelince..

Tan’ın yazısı şöyleydi:

28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ilerde sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11.800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyor. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11.800 infaz kararından yaklaşık 3.600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları.

2000’li yılların başında çeşitli evlerin bahçesinde, bodrumunda veya farklı yerlerde füze gibi yerlerden cesetleri çıkarılanlar, bu kapsamda infaz edilen insanlardı. Domuz bağı ile boğularak öldürülenler bu kapsamda can verenlerdi. Bunların bazıları “Kürtçü” bazıları “Bölücü” bazıları da “İslamcı” yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler. Ama ortak yönleri, yasakçı, vesayetçi düzen açısından tehlikeli görülüyor olmalarıydı.

Bu infaz listelerinde adı bulunanların bazıları, durumdan haberdar oldukları için yurt dışına gittiler. Yurt dışına gidenlerden biri de Prof. Dr. Esad Coşan’dı. Yurt dışına giderek hem İslami hizmetlerini devam ettirmek hem de darbeci düzenin hışmından uzaklaşmak istemişti. Ama yasakçı düzenin planı yurt dışında da işlemeye devam etti. Esad Hoca, Avustralya’da 4 Şubat 2001 tarihinde Sidney yakınlarındaki Dubbo şehrinde trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetle ortadan kaldırıldı.

Türkiye’deki vesayet sisteminin esas sahibi olan küresel güç, Esad Coşan’ı Avustralya’da bile bulup ortadan kaldırırken, 1999 yılında Türkiye’de güçlü bir başka “İslami hareket” yapının başını kendi ülkesine davet ederek devasa bir çiftlik tahsis ediyor ve fevkalade bir koruma ve himaye altına alıyordu. Söz konusu bu hareket oradan aldığı destek ve himaye ile daha da büyütülecek, sadece Türkiye’nin değil tüm İslam dünyasının içine Truva atı gibi yerleştirilecek ve vakti gelince de kullanılacaktı.

Nitekim 17 Aralık 2013 tarihi ile birlikte bu Truva atı harekete geçti, darbe girişiminde bulundu. Gecikmiş de olsa hükümetin ve halkın feraseti ile oyun bozuldu. Planlar ters tepti. Vesayet düzeninin savaşçıları bir kere daha yenildiler. Bu girişimin nasıl olduğunu zaten hepimiz görerek yaşadık. Bu analizde bundan sonraki kısmı Prof. Esad Coşan’ın bundan tam 24 sene önce 5 Mayıs 1990 tarihinde söylediklerine bırakmak istiyoruz. “Hocamız” “şeyhimiz” “gavsımız” diyerek aklını, mantığını, ruhunu, parasını, ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da aykırı olarak başkalarına teslim etmiş olanların dikkatine sunuyoruz.

5 Mayıs 1990 sohbetinde şöyle diyordu Prof. Esad Coşan:

“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”

“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”

“Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar! Götürüyor, olmadık yere bağlıyor… Mü’min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!”

“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!”

“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. “Tek lider, vazgeçilmez insan…” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”

Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”

“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını –hain bir kimseyi– koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.

Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz… Tâbi olmayın kimseye! Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, “Sen bu adamlarına şöyle yap!” derler. İslâm’a, Allah’ın emrine tabi olun! Allah’ın dinine hizmet edin! Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun! O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz! “Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın” diyorlar.

“Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be! Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın? Beni sırtında taşımak zorunda mısın? Kimse kimseye hürriyetini vermesin! Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah’a kul olur.

“Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”

(http://www.haber7.com/medya/haber/1411209-esad-cosan-24-sene-once-uyarmis)

Tan’ın yazdıkları bunlar..

Fakat bir de yazmadıkları var..

Birincisi, Esad Efendi, FETÖ bağlamında aktarılan bu sözleri, o sıralarda derin devletin baş tacı ettiği Fethullah için değil, “derin milli görüşçü” Oğuzhan Asiltürk’ün etkisi altındaki Erbakan için söylemişti.

Erbakan, Refah Partisi ve derin devlet için..

Derinlerin güdümündekiler, o konuşma yüzünden Esad Efendi için “Katli vaciptir” fetvası bile verdirmişlerdi.

Yalnız bırakılmıştı.

Düzenlediği bir programa katılan tek cemaat lideri, 28 Şubat Süreci’nde “Deprem ilahî ikazdır” dediği için hapse atılacak olan Mehmet Kutlular’dı.

Ki Esad Efendi de, uyduruk bir bahaneyle hapse atılacağını, Mehmet Kutlular gibi az bir süreyle paçayı kurtarmasının mümkün olmayacağını düşünmüş olmalı ki, Türkiye’yi terk etmiş bulunuyordu.

Fethullah Gülen de ülkeyi terk etmişti, fakat Erdoğan’la ittifak kurmuş, kadroları bir nevi iktidar ortağı haline gelmişti.

*

Erdoğan o süreçte Esad Coşan hoca ile değil, küresel egemen güçlerle ve içerideki uzantılarıyla birlikte hareket etti.

Misal: 2000 yılı cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında Esad Efendi, Ahmet Necdet Sezer’e karşı Nevzat Yalçıntaş’a destek vermesi için Erdoğan’a üç kişilik bir heyet göndermiş bulunuyordu.

Heyettekilerden biri Av. Yalçın Ünal’dı.

Erdoğan teklifi reddetti, milletvekili arkadaşlarını Sezer’e destek vermek üzere yönlendirdi.

Çünkü Milli Görüş gömleğini çıkarmış bulunuyordu.

*

Alper Tan’ın yazısına dönelim..

Esad Coşan size “Hocalarınızı putlaştırmayın!” diyordu da, yerine “Din devletinin son kullanım tarihi geçmiştir” türünden laflar üreten liderlerinizi koymanızı mı istiyordu?!

Öyle anlaşılıyor ki bir koyundan iki, hatta üç beş post çıkarmakta ustalaşmış olan derinler, dirisini kullanamadıkları Esad Efendi’nin ölüsünü kullanmaya çalışıyorlardı.

*

Tan’ın yazısındaki şu paragraf önemli:

28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ilerde sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11.800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyor. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11.800 infaz kararından yaklaşık 3.600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları.

Tan acaba şu soruların cevabını biliyor muydu:

Bir: İnfaz edilen 3 bin 600 kişiden kaçı zehirlenmiş olabilir?

İki: 2003’ten sonraki infazlardan ne haber?

İnfazlar durduruldu mu yoksa devam mı etti?

Devam ettiyse, dönemin iktidarının aktif veya pasif, doğrudan ya da dolaylı onayı var mıydı?


PUTLAR VE “ÖRTÜLÜ” AKIL

 




Türkiye’de bir ara birkaç Atatürk heykeline saldırılmış, Prof. Hayrettin Karaman hemen kaleme sarılmıştı.

Yeni Şafak’ın 14 Eylül 2017 tarihli sayısında yayınlanan yazısına “Putuna söversen Allah’ına söverbaşlığını uygun görmüştü.

Onun sözlerinin de, bizim meramımızın da doğru ve tam anlaşılması için önce yazısını okuyalım:

Peygamberimiz (s.a.) Mekke’yi fethettikden sonra Kâbe’yi dolduran putları temizletti, bir sahâbîyi göndererek Taif’teki meşhur putu kırdırdı… Bunlar doğru, ama Hicretten önce de Kâbe putlarla dolu iken o ve ashabı orada ibadetlerini yaptılar ve putlara da dokunmadılar. Bu tarihte putlara dokunmanın faydasından çok zararı vardı, fetihten sonra ise onları orada bırakmanın o tarihte, o şartlarda ve o toplum için zararı vardı. Fayda-zarar hesabı yapmadan başka dinlerin kutsallarına dokunmak, onlara küfür ve hakaret etmek İslam’ın talebi değildir. İslam’ı tebliğ etmenin ve diğer dinlerin yanlış ve eksik taraflarını anlatmanın uygun yolları vardır ve ve yollar her zaman, her yerde aynı değildir.

Yanlış yapmanın acı bedellerinden birini de şu haberde görüyoruz:

“2001 yılında önce Afganistan’da Buda heykellerinin yıkılması bahanesi ve arkasından 11 Eylül olayları esnasında Burma Askerî Yönetiminin ülkede yaşayan Müslümanların El Kaide ile bağlantılı oldukları imalarıyla gerginlikler tırmandırılmıştır. 800’den fazla insan katledilmiş, 2000’den fazla insan yaralanmıştır. Akyab’da 6 Müslüman mahallesi tamamen yıkılmıştır. Budist rahipler öncülüğünde 1000’den fazla kişi Müslümanların dükkânlarına, evlerine ve camilerine saldırarak adeta bir yok etme faaliyetine girişmiştir.”

Bugünlerde içimiz acıyarak takip ettiğimiz Arakan Müslümanlarının katliamı için de başka bahaneler ve sebepler yanında Buda heykelinin kırılması ve ona yönelik hakaretler var.

Katliamın öncüsü ise eski Budist rahip ve 969 hareketinin lideri Ashin Wirathu. Sosyal medyada birçok takipçisi olan bu sözde rahip, Budistleri Müslümanlara karşı kışkırtıyor.  Müslümanlara karşı nefretini de, “Bir yılan nerede olursa olsun zehirlidir. Sadece bir tane var diye yılanı küçümseyemezsiniz. Nerede olursa olsun tehlikelidir. İşte Müslümanlar da böyledir” sözleriyle dile getirmişti.

Bu katliam ve Müslümanlara yapılan diğer zulümler karşısında Budist rahiplerin ikiye ayrıldığını görüyoruz: Bir kısmı Budizm’de şiddet yoktur, yapılan zulüm ve katliam dinimize aykırıdır” derken diğer kısmı Müslümanları yılana benzeterek başlarını ezmeyi savunuyor ve bu zulme fiilen de katılıyorlar.

Elbette Arakan zulmünün asıl sebebi şurada ve burada Buda heykellerinin kırılması ve hakaret edilmesi değildir, ama bu gibi eylemlerin yapılan zulmü kamuoyuna benimsetmek veya tepkiyi yumuşatmak için kullanıldığı da bir başka gerçektir.

Bir Müslüman Hristiyanların haçını çiğnerse Hristiyanlar da onun kitabını ayaklar altına alıp çiğnerler; Kur’ân’a göre Müslümanlar kitaplarını korumak için  mesela Hristiyanların haçına hakaret etmeyecekler.

Bugün Batı’da İslam ve Müslümanlar aleyhine yürütülen kampanyalar, İslam tehdidi, İslamofobi efsaneleri bazı Müslüman fert ve grupların yanlış, çirkin, yersiz davranışları ile terör eylemlerinden güç alıyor.

Müslümanlar olarak tepkilerimizi kontrol etmek durumundayız. Din adına konuşanlarımızın, savaş halinde olmadığımız başka din mensuplarına karşı şiddet ve nefret dilini kullanmaları, halkı buna teşvik ve tahrik etmeleri fayda değil, zarar getirir, getiriyor.

Şiddet yanlısı Budistlerin Arakanlı Müslümanlara yaptıkları zulmün hiçbir mazereti ve meşru sebebi olamaz, ancak düşmanın eline fırsat vermek de hikmetli bir davranış değildir. Müslümanın işi putları kafalarda ve gönüllerde kırmak olmalıdır.

*

Evet, kâfirlerin putlarına sövmemek lazım..

Aynı şekilde, kişinin bir başkasının annesine vs. sövmesi de, kendi annesine vs. sövmesi anlamına gelir. Çünkü, aynı cinsten karşılık verilir.

Bununla birlikte, Hayrettin Karaman’ın meseleyi bir ölçüde çarpıttığı görülmektedir.

Birincisi, Hicret‘ten önce putlara dokunulmamış olması, onlara asla dokunmamak gerektiğini göstermez. Çünkü Hz. İbrahim a. s., benzer şartlarda bunu yapmıştı.

Öte yandan, Hayrettin efendinin yazısının zamanlaması, bu hatırlatmayla, Atatürk heykellerine vs. yapılan saldırılara işarette bulunduğunu gösteriyordu.

Ancak, bu yazısıyla, tam da provokatörleri devreye koyan “çukur” odakların arzusu istikametinde kalem oynatmakta olduğunu anlaması gerekiyordu.

*

Yıllar önce, bir üniversitede yüksek lisans öğrencilerine “bilimsel araştırma yöntemleri” dersini veriyordum.

Bir gün sınıfa, Jacques Barzun ile Henry F. Graff tarafından kaleme alınmış olan Modern Araştırmacı adlı kitabı (çev. Fatoş Dilber, Ankara: TÜBİTAK, 1999) getirdim.

Kitabın birinci bölümü şöyle başlıyordu:

İngiliz Arkeolog Layard, Ortadoğu konusunda yazmış olduğu bir zamanların tanınmış kitabında, bir Türk görevlinin bir İngilizin sorusuna verdiği yanıtı içeren mektubunu yayımlamıştı. Mektup şöyleydi.

“Meşhur dostum, Ciğerparem!
Benden istediğin hem zor hem yararsız. Bütün zamanımı burada geçirdiğim halde, ne evleri saydım ne de yaşayanların sayısını araştırdım. Kimin katır yüküyle ne kaçırdığıyla, kimin neyi gizli saklı idare ettiğiyle hiç ilgilenmedim. Hepsinden öte, şehrin tarihine gelince, İslam’ın kılıcı buralara gelmeden önce gavurun ne haltlar yediğini, ne işler karıştırdığını ancak Allah bilir. Bunları araştırmanın bize bir yararı olmaz. Ruhum, canım! Sizi ilgilendirmeyen işlere karışmayınız.

Sefa geldiniz hoş geldiniz; Selametle gidiniz.” 

Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı ortada. Nazik bir dille vermekten kaçındığı üç şeye dikkat edin: Nüfus istatistikleri, iş raporları ve tarih. Günümüzde hangi alanda olursa olsun bu üç tip bilgi bulunmadığı takdirde yaşam durur. Dünyanın her yerinde, her an, bir konuda rapor yazmak için araştırma yapan birileri, çalışma yapabilmek için bu raporları okuyan, inceleyen başka birileri vardır. Raporlar, tahminin yerine bilgiyi geçirme çabalarımızın araçlarıdır. “Rapor” işlerin yürütülmesinde temel unsurdur.

*

Öğrencilere şu soruyu yöneltmiştim: “Sizce, bu devlet memuru, neden böyle bir mektup yazmış olabilir?

Öğrenciler, devlet memurunun tembelliği, cahilliği, iş bilmezliği vs. gibi birçok ihtimali dile getirmişlerdi.

Onlara şu minvalde şeyler söylemiştim:

Kitabın yazarlarının bu mektuptan hareketle, “Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı” sonucuna varması, bilimsel araştırma mantığına aykırı bir acelecilik.. Böyle bir mektuptan hareketle bu sonuca varılamaz.

Ayrıca, muhtemelen yazarlar kendi alanları dışındaki konularla hiç ilgilenmedikleri için, işin içyüzünü anlamamış durumdalar. Kasten anlamamış görünmüyorlarsa tabiî..

Burada devlet memuru, ajan olduğunu düşündüğü İngiliz’le inceden inceye kafa buluyor, dalgasını geçiyor. Bu, ya çok uyanık bir memurdur, ya da söz konusu talebi üst makamlara iletmiştir ve onlardan, o İngiliz’i güzellikle başından savması emri gelmiştir.

*

Putların ya da heykellerin kırılmasını da, söz konusu kitabın yazarları gibi, acelecilikle hemen birilerinin fanatizmine, basiretsizliğine ya da cehaletine bağlamamak gerekir.

Türkiye’de ara sıra nükseden Atatürk heykellerine saldırı furyası, tesadüfen birbirini izleyen, aynı döneme denk gelen olaylar serisi değildir.

Belirli bir senaryoya göre piyonların ortaya sürüldüğü bir rezaletler komedyasıdır..

Maksat, iki üç tane Atatürk heykelinin zarar görmesine mukabil, iki milyon Atatürk heykeline putperestçe bir tazimin tahkim edilmesidir…

Ve yine maksat, Hayrettin efendi gibi dünyadan habersiz fakat âleme nizamat veren tipleri, kendilerinin ruhu bile duymadan kullanmak, böylesi yazılar kaleme almalarını sağlamaktır..

Evet, asıl maksat, Atatürk’ün asla sorgulanamaz bir “tanrı” gibi muamele görmesini sağlayacak bir ortamın oluşturulmasıdır..

Buna hizmet edecek bir “korku ve terör” şemsiyesinin Atatürk heykelinin üzerine örtülmesidir..

İnsanların, Atatürk’ün adı geçince, düşünemez hale getirilmeleri, korkudan adeta beyin felci geçirip “fikri köle, vicdanı köle” duruma düşürülmeleridir..

*

Gelelim Taliban‘ın Bamiyan Vadisi’ndeki meşhur Buda heykelini yıkmasına..

Hem bireysel düzeyde insan ilişkilerinde, hem de uluslararası ilişkilerde “mütekabiliyet/karşılıklılık” diye birşey vardır.

Hukukta da aynı şekilde suç ile ceza arasında orantı aranır.

Evlilikte bile, denklik (küfüv) gereklidir.

Eğer bir Buda heykeli yıkılmışsa, karşılığında bir caminin yıkılmış olması, cevabın verilmesi anlamına gelir.

Taliban, Budistleri Bamiyan Vadisi’ne toplayıp onları (bir zamanlar Sırplar’ın Boşnaklar’a yaptığı şekilde) koyun gibi boğazlamış mıydı?!

Gidip Budist mahallelerini mi yaktılar?

Budistlerin evlerine mi saldırdılar?

Taliban Buda heykelini yıkmadan önce de Müslümanlar benzer saldırılarla karşılaşmıyor muydu?!

Bütün suçu döndürüp dolaştırıp tekrar Müslümanlar’ın üzerine yıkmak için insanın gaflet katsayısının kaç olması gerekir?

Şimdi Arakan’da bunlar oluyor, oldu diye, diğer ülkelerde Müslümanlar, Budistlere saldırıyor mu?!

Balkanlar’da yıkılan camiler, Müslümanlar Hristiyanlar’ın haçını kırdıkları için mi yıkılmıştı?!

Arakan’da Müslümanlar, Buda heykellerine mi saldırmışlardı?!

*

Ebu Eyyub el-Ensarî, İstanbul kuşatması sırasında vefat ederken, surlara en yakın bir yere defnedilmesini vasiyet etmiş, böylece Eyüp‘te toprağa verilmişti.

Ordu geri dönerken Bizanslılar, “Siz gidince biz bu mezarı yerle bir ederiz” diyerek alay ettiler.

Bunun üzerine, ordu komutanı Yezid (Hz. Muaviye’nin oğlu), onların anlayacağı şekilde cevap verdi.

Şayet bunu yaparlarsa, Emevî hakimiyeti altındaki bütün hristiyan mezarlıklarını yerle bir edeceğine yemin etti.

Bugün İslam dünyasının sorunu, Hayrettin Karaman gibilerin (Ki, ne yazık ki, son tahlilde Fethullah Gülen’in “yerli ve milli”, uluslararası sulara açılamamış versiyonu kabul edilmeye elverişli) onlara akıl(sızlık) veriyor olması..

Bu kafayla Müslümanlar ezilmekten, sömürülmekten, öldürülmekten, sürülmekten, hakarete ve tecavüze uğramaktan kurtulamazlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."