TASAVVUFTAN BAHSEDERKEN ŞERİATÇI, DEVLETTEN BAHSEDERKEN ŞERİAT’I (HUKUKU) BIRAKIP AHLÂKÇI OLMAK

 



Yıllar önceydi..

2009 senesi.. Temmuz..

Dört ay önce, Mart'ın son günlerinde Muhsin Yazıcıoğlu karlı bir dağ başında helikopter kazasında can vermişti.

Ve ben bir ay önce, Haziran başlarında zehirlenmiştim..

Atlatabilmiştim, fakat iki elimin de üstü yara bere içindeydi, yüzüm sapsarıydı.

O Temmuz ayında Cübbeli Ahmet adlı milli ve yerli felaket, doğal afet, Fatih Altaylı’nın televizyondaki programına ilk kez çıkmış bulunuyordu.

Birisi beni aradı, “Çok güzel konuşuyor, değil mi! Doğruları söylüyor” filan dedi.

Cübbeli’yi izlememiştim, fakat (eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün MİT’le bağlantısını ifşa etmiş bulunduğu) Fatih Altaylı’nın Cübbeli’yi durduk yere ekrana çıkarmayacağını, bunun altında bir Çapanoğlu yatmamasının imkânsız olduğunu, Karaman’ın koyununun oyununu anlamak için biraz beklemek gerektiğini biliyordum.

Beni arayan kişiye şöyle dedim: “Doğruyu söylemek tek başına önemli değil. Hangi doğruyu ne zaman, nerede, kime karşı söylüyorsun, asıl önemli olan bu.”

*

Tasavvuf bahis konusu edildiğinde Şeriat’e vurgu yapmak güzeldir ve gereklidir.

Fakat Şeriat’i asıl devlet yönetimi söz konusu olduğunda hatırlamak gerekir.

Birçok ilahiyatçıya bakıyoruz, tasavvuf söz konusu olunca sergiledikleri örnek ve övülesi hassasiyeti “düzen” söz konusu olunca unuttuklarını, farklı makamdan gazel okumaya başladıklarını görüyoruz.

Bunlardan biri Prof. Hayrettin Karaman.

Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

(…) İmâm-ı Rabbânî’nin bu konudaki bir mektubu:

Peygamberlerin büyüğü (s.a.) hürmetine Allah sizi, düşmanlarınıza karşı muzaffer kılsın. Bizlere, iltifat üslûbuyla yazılmış olan mektubunuzu okumakla şeref-yâb oldum. Mektupta, Mevlâna Kılıç Muvaffak, İslâm’ı öğrenen talebe ile sofîler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından, ilim taliblerini sofîlerden önce tutmasıyla, gerçekten iyi yapmış. Dış içi gösterir, gerçekte ve iç âlemde de bu topluluğun öne geçirilmesini umarız.

“Her kap, içindekini sızdırır.”

Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şerîatı tervîc ve teşvîk vardır. Çünkü onlar, şerîatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir. Mustafâ’nın (s.a.) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette, şerîattan sorguya çekilirler, yoksa tasavvuftan değil! Gerek cennete girmek, gerekse ateşten uzak kalmak şerîatı (onun emir ve yasaklarını) yerine getirmeye bağlıdır. Kâinatın en ulu kişileri olan peygamberler, halkı yalnız şerîata davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır. Bu büyükleri göndermekten maksat şerîatı tebliğdir. Böyle olunca hayırlı işlerin en büyüğü, şerîata hizmet etmek, onun hükümlerine hayat vermektir. Özellikle İslâmî esasların tatbik sahasından çekildiği bir zamanda! Böyle zamanlarda, Allah yolunda binlerce lira sarfetmek, bir şer’î meselenin uygulanmasını teşvik etmeye eşit olmaz. Çünkü şerîata hizmet ve teşvikte, yaratıkların en büyükleri olan peygamberlere uyuş ve onların yolundan gidiş vardır. En büyük hasenâtın onlara teslim edildiği (en değerli hizmetlerin onlar tarafından yerine getirildiği), halbuki binleri dağıtmak başkalarına da müyesser olduğu bilinen bir hakikattir.

Dini ayakta tutmak ve onun hükümlerini yerine getirmekle nefse karşı davranılmış da olur. Çünkü şerîat nefsin arzularına aykırı olarak gelmiştir. Halbuki mal infakında (bağışlama) bazen nefsin de payı olabilir.

Evet, şerîatı yaşatmak ve İslâm milletini ayakta tutmak için yapılan harcamalar, en yüksek infak derecesini teşkil eder. Bu niyetle bir kuruş harcamak, başka arzularla binleri tasadduk etmekten üstündür.

Denirse ki:

İlim yolcusu nefsinin esiridir. Böylesi, nefsinin köleliğinden kurtulmuş bir sofiye nasıl tercih edilebilir?

Şöyle cevap verilir:

Böyle söyleyen henüz sözü anlayamamış, maksada erememiştir. Çünkü (İslâmî) ilim yolcusu, nefsinin elinde esir olsa bile, yaratıkların kurtuluşuna sebep olmaktadır. Çünkü dînî hükümleri ve ilimleri başkalarına taşımak ve öğretmek bunlara bağlıdır. Kendisi, öğrettiklerinden faydalanmasa bile, bu ikinci vazifeyi (öğretim ve teblîğî) yerine getirir. Halbuki sofî, kurtulmuş olsa da yalnız kendini kurtarmıştır; onun halkla ilgisi yoktur. Birçok kimsenin kurtuluşu kendisine bağlı olanın, kurtuluşu yalnız kendine ait olandan daha üstün olacağı açıktır.

Evet; fenâ, bekâ ve seyir derecelerinden sonra sofî, halkı Allah yoluna dâvete döner ve böylece kendisinde nübüvvet makamından nasîb hasıl olursa; o da şerîatı tebliğ edenler arasına girmiş olur. Artık o da şerefli âlimler gibidir. Bu ise Allah’ın lûtfudur, onu dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.

(Mektûbât, C.I. 48. Mektub)

*

Evet, “Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır”.

Peki, senin cansiperane bir şekilde desteklediğin Recep Tayyip Erdoğan bunu unutup (daha doğrusu görmezden gelip) Mısır ve Tunus’ta yönetimleri Şeriat’i terk etmeye çağırdığında niye ona bunu söylemedin:

Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır.”

Ona, “Sen kurtuluşu laikliğe, siyasal dinsizliğe bağlıyorsun, bu yanlıştır, bu yolun sonu felakettir, Allah’ın gazabına sebeptir” niye demedin?

“Peygamberlerin yolunu bırakmışsın, Atatürk’ün izinde olduğunu söylüyorsun ve siyasetinle bunun hakkını veriyorsun, fakat Allahu Teala’nın imtihan olarak fırsat vermesine aldanma, güvenme!” diye onu niye uyarmadın?

*

Bunları yapmadın, Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı ile (Yeni Şafak, 25 Eylül 2011) ona arka çıktın.

Şunu dedin:

“Başbakanımızın Mısır ziyareti öncesinde DREAM TV ile yaptığı bir mülakatta söylediği sözler sağa sola çekilerek büyük gürültü koparıldı. Sanki o, daha önce söylemediği bir şeyi söylüyor veya Müslüman Arab ülkelerinin halkına bir teklif/tavsiye götürüyor, bir hareket başlatıyordu!”

Ve ardından ekledin:

“Başbakan Türkiye tecrübesini anlatıyor ve bu anlatım da yeni değil”.

Yani peygamberlerin tecrübesinin yerini kutsal ve mübarek laik Türkiye tecrübesi aldı.

Anlatımın yeni olmaması da hatada ısrar değil de doğruluğun delili oldu.

*

Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazı yazmayı biliyorsun..

Peki niye bugüne kadar “Kurtarıcı olan laiklik mi?” başlıklı bir yazı yazmadın?

“Hayırlı işlerin en büyüğü (Evet, en büyüğü) Şerîat’e hizmettir” sözü sadece tarikatçılara mı hatırlatılmalıdır?

İmam-ı Rabbanî bunu en başta zorba ve zalim Ekber Şah’a söylüyordu, sen kime söylüyorsun?

Laik Türkiye’nin şamar oğlanı ve laik medyanın maskarası zavallı tarikatçıya.. (Kastımız Şeriat’e bağlı gerçek tarikatçı.. Şeriat/hukuk ile ahlâkı tokuşturup sanki bunlar birbiriyle çelişen seylermiş gibi Şeriat’e karşı ahlâkı savunuyor numarası yapan laikleşmiş sözde tarikatçı şarlatanlar değil.)

Allah yolunda bile olsa (laik devlet ya da millet yolunda değil, Allah yolunda) binlerce lira (altın) sarfının, Şeriat’in bir hükmünün uygulanmasını teşvike denk olamayacağını bilmesi gerekenler sadece tarikatçılar mı?

Erdoğan’ın laikçiliğini ve Atatürkçülüğünü tenkit edenlere “İyi ama TİKA Afrika’da şu kadar kuyu açtı, şuraya şu kadar yardım etti” diyen devletperestlere “Bak kardeş, haydi varsayalım ki bütün bunlar Allah rızası için yapılıyor, işin içine siyasî hesaplar, dünyevî beklentiler girmiyor, yine de Şerîat’i savunmaya denk olamazlar” neden demiyorsun?

Demedin?

*

Erdoğan’ın ve Erdoğancıların yaptığı, Şeriat’in uygulanmasını teşviki terk etmek, bu konuda lakayt ve umursamaz olmak da değildi, tutup onun terk edilmesini istediler.

Hiç olmazsa bu konuda sussalardı.. Susmadılar.

Ve sen onları uyarmadın.

Uyarmadığın gibi, yaptıklarına kulp takarak, alâkasız teviller yaparak onları cesaretlendirdin.

Dolaylı olarak teşvik ettin.


SİYASETTE “YA HEP YA HİÇ” Mİ?

 



Prof. Hayrettin Karaman Yeni Şafak gazetesinde 2019 yılı yerel seçimleri vesilesiyle şunları yazmıştı:

“Benim derdim hiçbirine benzemez” 

(…) Benim sevgili Erdoğan’dan hiçbir menfaatim ve beklentim yok. Benim aklımın erdiği ve yönümün belli olduğu günden beri bir davam var: İslâm insanlığın kurtuluş reçetesidir, hazık bir doktor maharetiyle insanlığa sunulması her sorumlu Müslümanın vazifesidir, bu vazifenin en etkili ve en geniş çerçevede yapılabilmesi için uygun şartlara ihtiyaç vardır, şartlar kötüleştikçe vazife zorlaşır, etkisi ve kapsamı azalır. Müslüman en zor şartlarda da vazifesini yapmaya çalışmalıdır, ama şartların iyileşmesi ile de meşgul olması makuldür.

1950 yılında on altı yaşımda idim, o yıldan beri davamın seyri bakımından Türkiye ve dünyanın şartlarını elimden geldiğince izliyorum.

“Ya hep ya hiç” ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor, sonunda ona cenneti vadediyor, dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… bütün kısımlarını taşımayan kimseyi kaldırıp atmıyor, hepsi yoksa hiçbiri yok demiyor.

Ben de Demokrat Parti’den itibaren partilere baktım, hangisi benim davamın amacına ulaşması bakımından daha müsait ise -en azından oy vererek- onu destekledim. Hiçbir zaman partili (üye) ve partici olmadım. Siyasi partilerin cazip tekliflerini de geri çevirdim. Bir kısmı için “Gölge etmesin yeter”, bir kısmı için de “Ha gayret” tavrı içinde oldum.

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Diyelim temizledi, yerine gelecek temizi bulmak bu cemiyette, bu ahlâk ortamında ne kadar mümkün?

Bu soru da bence anlamlıdır, lakin bu noktada da “ya hep ya hiç” değil, “olabildiğince, bulunabildiğince” kuralı geçerli olacaktır.

Bazı dostlar bana ahlâk dersi veriyorlar, Allah razı olsun, küfredenler var, beddua edenler var, bir de ahlâk dersi verenler var; bu sonunculara teşekkür edilmez mi?

Ben bakarım, eğer haklı iseler, bende bu kusurlar varsa onları düzeltmeye çalışırım, yoksa Allah’a şükrederim, istikâmetimi korumaya çalışırım.

Evet, dostlarım, ben asla rüşvete, faize, yolsuzluğa, zulme, kul hakkı yemeye, vazifeyi kötüye kullanmaya, haksız mal ve mülk edinmeye… caiz demem, bunları yapanlara “fâsık, günahkâr, makbul olmayan kişiler” derim. Elimden geldiğince bildiklerimi ıslah etmeye çalışırım, fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar).

Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.

İmana öncelik verdiğim için fâsık da olsa mümin olanı, en büyük kusur olan imansızlık dışında iyi tarafları da olsa inanmayana ve özelikle de davama karşı olana tercih ederim. İmanın bir gün o fâsıkı ıslah edeceğini umarım. Bu tutum bana mahsus da değildir, bu bir din kuralıdır.

Davama öncelik verdiğim için de, kusurlu da olsa bizimkilerin iktidardan düşmeleri halinde davamın başına nelerin gelebileceğini düşünürüm.

Şimdi önümüzde bir İstanbul seçimi var. Bu seçimde Tayyip Bey’in adamı kazanamazsa kimler sevinecek buna bakarım.

Ben sayayım:

* PKK’nın sözde liderleri sevinecek.

* ABD başkanı,

* Netanyahu,

* Suud Kral naibi,

* Sisi,

* Zâyid,

* Esed,

* Bazı Avrupa ülke başkanları,

* Bilcümle İslâm düşmanları,

* Dünyayı soyup soğana çeviren sermaye baronları,

* Kemalistler-Batıcılar… evet bunlar ve benzerleri sevinecekler.

Şimdi soruyorum:

Bunların derdi ahlâk mı, insan hakları mı, düşünce özgürlüğü mü, Türkiye’nin darboğazlardan çıkıp gerçek mânâda güçlü ve bağımsız olması mı, söyleyin, Allah aşkına, bunların derdi nedir? Niçin Erdoğan’ı harcamak istiyorlar? (…)

*

Karaman, Erdoğan’ın iktidarının “dava” diye adlandırdığı İslam’ın güçlenmesi için yararlı olduğunu, olacağını düşünebilir.

Her ne kadar bazen hoşumuza gitmeyen şeyler hayırlı, hoşumuza giden şeylerse şerli olabiliyor, neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu kesin biçimde ayıramıyorsak da, bu düşüncesinde haklı olabilir. Mümkündür.

Fakat burada çok daha temel başka sorunlar var.

Birincisi, Erdoğan’ı adeta bir masum peygamber konumuna yükseltiyor.

İkincisi, İslam “dava”sı ile Akparti’yi özdeşleştiriyor.

Sözde, “İslam davası” için Erdoğan’ı ve Akparti’yi destekliyor. Özde ise, İslam’ı tahrif ediyor.

*

Açalım..

Karaman, “ ‘Ya hep ya hiç’ ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu ifadeler cahillikten başka birşey değil.

Birincisi, İslam’ı yaşama (amel) söz konusu olduğunda “Ya hep ya hiç!” tavrı hiç kimse için pratik değeri bulunan bir ilke olamaz. Çünkü insan melek değildir, buna gücü yetmez.

Kıyamet gününde de “Ya hep ya hiç!” denilmiyor, ameller tartılıyor.

Ancak, itikad bahsinde durum farklı.

İnançta “Ya hep ya hiç!” ilkesi geçerlidir. 

“Biraz iman, azıcık da küfür olsun; biraz İslam, bir tutam da dinsizlik olsun; zekât gibi bazı hususlarda Şeriat’i kabul edelim, bazı hususlarda da Şeriat’in devrinin geçtiğine iman edelim” diye birşey kabul edilmiyor.

Bu hususu merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde “Îmân mucibe-i külliyyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir” diyerek veciz bir şekilde özetlemektedir.

Yani iman, inanılması gereken hususların tümüne inanılması ile gerçekleşir. Bir kısmına, veya büyük çoğunluğuna inanmak yeterli olmaz. Hepsini kabul etmek icab eder.

Küfür ise böyle değildir. Kâfir olmak için inanılması gerekenlerin büyük çoğunluğunu veya yarısını reddetmek gerekmez. Sadece bir cüz’ü, bir parçayı, tek bir öğeyi bile inkâr etmek, kâfir olmak için yeterlidir.

*

Karaman ayrıca “Dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu tür ifadelere bizim geleneğimizde “devir“, Batı’da ise totoloji deniliyor.

İmanı olan kimse zaten mümindir. Bunu ayrıca söylemeye gerek var mı?!

Ancak, buradaki “eksikleriyle beraber” lafı sorunlu.

Burası, lafın gelişinden, “itikaddaki eksikleriyle” gibi anlaşılabilir. Doğrusu şudur: Ameldeki eksikleriyle beraber..

Kısacası, totoloji profesörü Karaman, sapla samanı karıştıracak şekilde konuşuyor.

*

Dedik ki, Karaman Erdoğan‘ı adeta masum peygamber konumuna yükseltiyor.

Sözleri şöyle:

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Peki, içimizden biri olan Recep Tayyip Erdoğan (Karaman’ın saydığı dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… kısımları bakımından) “çürük” olup olmadığı noktasından sorgulanmaktan muaf mıdır?

Erdoğan, “la yüs’el” midir?

Erdoğan birilerini “gözünün yaşına” bakmadan temizleme hakkına sahiptir de, başkalarının Erdoğan’a karşı “Çürük mü acaba?” diye sorgulayıcı biçimde bakma hakkı yok mudur?

Erdoğan, bu açılardan rakiplerinden daha iyi konumda olabilir, fakat bu, onun sorgulanmaktan muaf tutulmasını haklı, makul, meşru ve zorunlu hale getirir mi?!

*

İmdi, Allahu Teala, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin” durumunu Maide Suresi’nde üç ayrı ayette açıklıyor.

Birisinde kâfir oldukları, diğerinde fasık (günahkâr) oldukları, üçüncüsünde ise zalim oldukları belirtiliyor.

Ulema, Allahu Teala’nın hükümlerini kabul etmekle birlikte uygulamayanların fasık ve zalim, o hükümlerin geçersiz olduğunu ileri sürenlerin ve onlara karşı çıkanların ise kâfir olacaklarını söylemişlerdir.

İmdi, Erdoğan’ın, 2009 yılında Arap Baharı yaşanırken Mısır ve Tunus‘a gidip “İslam Şeriati yerine laiklik (İslam ile diğer dinlerin davaları arasında tarafsızlık)” tavsiyesinde bulunduğunu biliyoruz.

Fakat bu sözlerinden tevbe ettiğine dair bir beyanını duymadık.

Tam aksine, TBMM eski başkanı İsmail Kahraman‘ın “Anayasa ve laiklik” konulu bir konuşması üzerine o sözlerini iftiharla hatırlatmıştı.

Kahraman’ı çiğ çiğ yemeye çalışan Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli troykasına karşı, “Kahraman fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir milletvekili olarak görüşünü söylüyor, Türkiye’de birşeyi değiştirdiği de, değiştirebileceği de yok.. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne bağnazlık, bu ne yabazlık! Herkes sizin gibi düşünmek zorunda mı? Fikir ve inanç hürriyetinden anladığınız bu mu?” diyerek onu savunmadığı gibi, bir de kendisi sigaya çekmişti.

*

Bir insan, “Ben Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını, Şeriat’ini kabul ediyorum, onları tartışma konusu yapmam; fakat onları uygulayamıyorum, her günahı işledim, zayıf ve günahkâr biriyim, suçluyum, hatamı kabul ediyorum” derse, mümindir.

Fakaaaat..

“Ben çok iyilikseverim, zekâtımı sadakamı bol bol veriyorum, hatta Afrika’da kuyular açtırıyorum, orucumu tutuyorum, senede bir değil iki kurban kesiyorum, her sene de umreye giderim; ama İslam güncellenmelidir, mesela hırsızın elinin kesilmesini kabul edemeyiz, bu çok vahşice birşey. Erkeğin birden fazla kadınla evliliği akıl ve mantık dışı, bunu kabul edemeyiz. Faiz konusunda da biraz esnek olmalıyız” gibi laflar ederse, kâfir olur.

Devletler de böyledir. Anayasalarında “Biz Kur’an ve Sünnet’e bağlıyız” diye yazar ve uygulamada kâğıt üstünde bırakırlarsa zalim ve fasık rejim olurlar, fakat kâfir devlet durumuna düşmezler.

Ve yine fakaaat…

Bir devlet, anayasasına “Biz dinler arasında tarafsızız, laikiz, Allah’ın hükümleri diye birşeyi ağzımıza almayız, bize atalarımızın ilke ve inkılapları yeter” diye yazarsa, o devlet, İslam’a göre küfür devleti olur.

*

Konuya dönelim.. Erdoğan’ın, Hüsnü Mübarek döneminde bile anayasasında Şeriat kaydı yer alan Mısır‘a gidip, İhvan‘ın iktidarına laiklik getirme tavsiyesinde bulunmasının hükmü nedir?

Kâfir mi olur, fasık mı, yoksa zalim mi?

Dördüncü bir seçenek var mı?

Sadece zalim olduğunu söyleseniz bile, onu çürüğe çıkarmış olursunuz.

Neymiş, Erdoğan etrafındaki çürükleri temizliyormuş, temizlermiş, temizlemeliymiş.

Balık baştan kokar..

Karaman efendi, “Evet, dostlarım, ben … fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar)” diyor ve lafı şöyle bağlıyor: Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.”

Hayır, yalan söylüyorsun.

Sen Akparti’ye ve Erdoğan’a öncelik veriyorsun.

İman ve davaya değil.

İman ve davaya öncelik veriyorsan, bunları neden ben yazmak zorunda kalıyorum?

Erdoğan’a bakarak bir sürü insanın istikametini kaybettiğini, itikadının bozulduğunu görmüyor musun?

Bunları yazmaktan keyif mi aldığımı zannediyorsun?

Senin tuzun kuru.. Keyfin yerinde.. Bu şekilde Erdoğan yağcılığı yapıyor ve bir taraftan da iman ve dava edebiyatı yapmanın kaymağını yiyorsun.

*

Bazı konular vardır, vatan ve millet meselesidir, partiler üstüdür.

Mesela Kıbrıs böyle.. Milletin haklarının hukuka ve adalete aykırı olarak yabancılar tarafından gasp edilmeye çalışılması durumunda iktidar ve muhalefet farklılığına bakmadan ortak tavır almak gerekir. Muhalefetteki bir partinin iktidar zarar görsün diye farklı sesler çıkarması kabul edilemez.

İman ve İslam (dava) meselesi de böyledir. Devletler ve partiler üstüdür.

Laik devletlerin laik yasalara göre kurulup faaliyet gösteren partilerinin konjonktürel çıkarlarına göre eğilip bükülebilecek birşey değildir.

Eğer davanız İslam ve iman ise, meseleye bu açıdan bakarak Akparti’yi diğer partilere tercih ediyorsanız, diğer partilerin iktidar olmasının veya belediyeleri almasının davaya (imana ve İslam’a) zarar vereceğini düşünüyorsanız, Akparti’nin iman ve İslam açısından zararlı ya da mahzurlu söylemlerine de tepki göstermeniz gerekir.

Böyle yaparsanız samimi olduğunuz anlaşılır. Kendinizle de çelişmemiş, tutarlı davranmış olursunuz.

Fakat, dava (iman ve İslam) açısından mahzurlu söylemler Akpartililerden ve Erdoğan’dan geldiğinde ya hiç sesiniz çıkmıyor ya da bunlara bir kulp takmak için alâkasız teviller yapıyorsanız, İslam’ı tahrif etmeye başlamışsınız demektir.

Bu durumda sizin davanızın sadece grupçuluk (particilik) ve liderperestlik olduğu anlaşılır.

*

“Ya hep ya hiç!” tavrını Erdoğan’a karşı da sergilememek, doğrularını tasdik edip yanlışlarına karşı çıkmak gerekir.


E-KİTAP: ZAMANE İLAHİYATÇILARINDAKİ SAVRULMALAR: FETHULLAH GÜLEN FIKHI ÖRNEĞİ

 

https://www.academia.edu/98602460/Zamane_%C4%B0lahiyat%C3%A7%C4%B1lar%C4%B1ndaki_Savrulmalar_Fethullah_G%C3%BClen_F%C4%B1kh%C4%B1_%C3%96rne%C4%9Fi



ZAMANE İLAHİYATÇILARINDAKİ

 SAVRULMALAR:

FETHULLAH GÜLEN FIKHI ÖRNEĞİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: İTİKADÎ SAVRULMALAR

BİLGİ, İMAN, AMEL VE GÜNAH 6

FARUK BEŞER’İN “MUCİZE”Sİ 11

KABİR AZABI VE MANEVÎ TEVATÜR 15

BİR YAZIDAKİ ÜÇ HATA 22

HZ. MUSA ALEYHİSSELAM BİLGİSİYLE GURURA MI KAPILDI? 26

KÜFÜR SÖZLER VE TEKFİR 28

 

İKİNCİ BÖLÜM: FIKHÎ SAVRULMALAR

ŞERİAT VE AHLÂK (BAYATLAYIP BOZULAN HOŞGÖRÜ VE SEVGİDEN VAZGEÇEN TAZE ‘AHLÂK’ VE 'İRFAN' PAZARLAMACILIĞI) 37

HİKMET YOKLUĞU: EŞEĞİN AKLINA KARPUZ KABUĞU DÜŞÜRMEK 47

DEĞİŞEN HÜKÜM DEĞİL, SİYASÎ VAZİYET VE ŞARTLAR 56

FARUK BEŞER’İN “DİNİ ANLA(YA)MAMA” ÖLÇÜLERİ 61

MEZHEPLER DİN DEĞİL DE, SENİN RESMÎ İDEOLOJİYLE ÇATIŞMAMAK İÇİN KIVRAK DANSLAR YAPAN DEĞERLENDİRMELERİN Mİ DİN? 68

FETVA İSTEYENE BÖYLE Mİ CEVAP VERİLİR?! 77

FARUK BEŞER’İN TABİ OLDUĞU MÜÇTEHİTLER: ÖNCE FETHULLAH, ŞİMDİ ERDOĞAN.. YARIN KİM BİLİR KİM? 86

ÖMER NASUHİ BİLMEN HOCA, FARUK BEŞER VE HAYRETTİN BEY 90

İKTİDAR SAHİPLERİNİ AKLAMAK İÇİN DİNÎ HAKİKATLERİ SULANDIRMAK 94

İHLASIN TEMELİ 107

FARUK BEŞER’E RÜ’YET-İ HİLAL MESELESİNİ ANLATAMADIK GİTTİ 110

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? (RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK) 113

AKLA ZİYAN BAYRAM BİRLİĞİ (TAKVİM BİRLİĞİ) HURAFESİ 121

AYNI GÜN BAYRAM İŞGÜZARLIĞI YA DA TAKINTISI 130

BAYRAM GÜNÜ KONUSUNDA TOPU TACA ATMA! 147


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SİYASÎ SAVRULMALAR

ALDANMAYANLAR DA VARDI! 152

“LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN SARAYLARINA DELİ GÖNLÜMÜ.. BAĞLAMIŞLAR ÇÖZÜLMÜYOR MİHRİBAN!” 158

DEVLETİ YIKMAK 181

GÜZEL AHLÂKI VE İRFANI KENDİSİNDEN MENKUL 192

FARUK BEŞER’İN AKREDİTE ŞEHİTLİK YORUMU 200

FARUK BEŞER “FETHULLAH GÜLEN FIKHI”NDAN KURTULMUŞ GÖRÜNÜYOR, BAKALIM “RECEP TAYYİP ERDOĞAN FIKHI”NDAN NE ZAMAN KURTULACAK 223

FARUK BEŞER VE İSLAMCILIK 228

MEVCUT MİLLETVEKİLİ YEMİNİ ANAYASA’YA AYKIRIDIR, DEĞİŞTİRİLMELİDİR! 242

FARUK BEŞER, BEŞER ŞAŞAR 255

İLAHİYATÇILARIN “SAVAŞ”I 259

DOĞRUYU EKSİK VE YANLIŞ ANLAŞILMAYA AÇIK BİÇİMDE SÖYLEMEK 267

FARUK BEŞER’İN HAYALİNDEKİ CİHATSIZ HİLAFET 272

15 TEMMUZ’U SORGULAMAK 274

ÜMMET, CEMAAT, FIRKA, İSLAM BİRLİĞİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET 280


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: BEŞERÎ SAVRULMALAR

İBLİS’İN HİLELERİ, FARUK BEŞER VE ERDOĞAN 286

YALAN 293

GEÇMİŞİ KURCALAMAK 295

“FETHULLAH GÜLEN FIKHI”NIN PEŞİNİ BIRAKTI, “FARUK BEŞER FIKHI”NI İNŞA YOLUNDA 301

FARUK BEŞERGİLLER, HİKMET VE İRFAN 308

DERİN DEVLETİN ( DERİN İHANETİN) SURET-İ HAKTAN GELME OYUNLARI 312

DÜŞENE VURAN ÇOK OLUR 317


BİRİNCİ BÖLÜM:

İTİKADÎ SAVRULMALAR

 

BİLGİ, İMAN, AMEL VE GÜNAH

 

Prof. Dr. Faruk Beşer Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısında şöyle diyordu:

Sokrat’ın muhteşem bir sözü vardır: ‘Kimse bile bile bir kötülüğü yapmaz’ der. Bilgi felsefesi açısından bunun anlamı şudur. Zorunlu düzeydeki bir bilgi imana dönüşür. İnsan onun aksine hareket edemez. Ateşin yaktığını bilmemiz zorunlu bir bilgidir. Bu sebeple kimse elini ateşe sokmaz. Sigara içmek zararlıdır diyerek sigaraya devam eden birisi onun zararını zorunlu bilgi düzeyinde anlamış değildir. O sadece duyup ihtimal verdiği bir şeyi söylüyor, hepsi o kadar.

Bu açıdan bendeniz Allah Rasulü’nün bir hadisi şerifini çok anlamlı bulurum:

‘Zina eden, zina ederken mümin olarak zina etmez. Hırsızlık yapan yaparken mümin olarak hırsızlık yapmaz, içki içen içerken mümin olarak içmez’. Sanırım bunlar sadece birer örnektir. Aslında bütün günahlar böyledir. Bir günahın günah ve kötü bir şey olduğunu zorunlu bilgi, yani iman düzeyinde bilen birisi onu yapamaz. En azından yaptığı anda başka duyguların etkisiyle bu bilgi, dolayısıyla iman çıkıp gitmiştir ve günahı mümin olarak yapmamıştır. Sonra Abdullah bin Abbas’ın ifadesiyle, aklı başına geldiğinde kararını verirse iman tekrar avdet edebilir.

Hadisi şerifi, ‘İmanı hiç yoktur değil de, böyle bir iman kâmil bir iman değildir’ diye anlasanız da netice değişmez.

Buna göre ameli imandan bir cüz sayan Eş’arîlerin bu görüşü de çok anlamdır. İmanımız kadar amelimiz var demektir.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/Faruk_Beser/zorunlu-bilgi-acisindan-gunahlar/39003 

Hanefî-Matüridî anlayış, imanı, “dil ile ikrar ve kalp ile tasdik” olarak tanımlar. Bu ifade Fıkh-ı Ekber’de ve Tahavî Akaidi’nde yer almaktadır. İmam Matüridî bu düşünce çizgisini sürdürmüştür. 

Buna karşılık, günah işleyenleri tekfir eden Haricîler, Beşer’in naklettiği hadîs-i şerîfi delil olarak ortaya koymuş ve ameli iman için şart kabul etmişlerdir.

Hanefî-Matüridî anlayışa göre ise, amel, imanın şartı değil, kemâlidir, tekemmülüdür.

Konuyla ilgili olarak, es-Sâbûnî şöyle demektedir: 

“Ameller imandan değildir. Zira Cenab-ı Hak, ‘İman edenler ve salih ameller işleyenler…’ Bakara, 2/277 ayet-i kerimesinde amelleri iman üzerine atfetmiştir. Oysa ki ma’tuf, ma’tufunaleyhin gayri olur. Yine ‘Mümin olmak şartıyla iyi amel işleyenler…’ Taha, 20/112 mealindeki ayet-i kerimede görüldüğü üzere iman, amellerin şartı kılınmıştı, şart ise meşrutun gayrı olur.

(Nureddin es-Sabunî, Maturidiyye Akaidi, çev. B. Topaloğlu, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı, s. 180.)

Beşer’in ifadesinin aksine, Eş’arîler de benzer bir anlayışa sahiptir. Nitekim İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî şöyle demektedir:

Namaz ve benzeri ibadetlerden önce imanın bulunması gerektiğine dair alimlerin icması da, söylediklerimize delildir. Eğer bunlar (ibadetler), imanın cüzleri olsalardı, bunun (imanın) mutlak şekilde zikredilmesi mümkün olmazdı.

(İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Kitabu’l-İrşad, çev. B. Baloğlu ve diğerleri, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 2013, s. 322.).

Ancak, ameli imandan bir cüz sayan bütün yaklaşımların, günah işleyenleri tekfir ettiklerini düşünmemek gerekir. Günah işleyenleri tekfir edenler özellikle Haricîlerdir.

*

Beşer’in naklettiği hadîs-i şerîfin Kur’an ve diğer hadîsler dikkate alınarak yorumlanması gerekmektedir. Hucurat Suresi’nin 9. ve 10. ayetleri, büyük günah işlemenin küfür sebebi olmadığına delil kabul edilmiştir: 

“Eğer müminlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa…. Eğer onlardan biri diğerine karşı tecavüz ediyorsa, ...”

Mütecaviz grubun zulmettiği ve büyük günah işlediği sabit olmakla birlikte, mümin olduğu belirtilmiştir. (Bkz. Pratik Akâid Dersleri, çev. B. Eryarsoy, İstanbul: Ümmülkura, 2008, s. 192.) 

İmamü’l-Haremeyn şöyle demektedir:

“… Bu fasıldaki diğer bir amaç, fasıkların mümin olarak nitelendirilmelerinin, Ehl-i Hakk’ın görüşlerinden biri olduğunu ifade etmektir…. delili ise, müminlere hitapla sınırlı olan şer’î hükümlerin, icma ile hem fasıklara hem de muttakilere yönelik olmasıdır.” (Kitabu’l-İrşad, s. 322)

*

Öte yandan, Sokrat’a atfedilen söz tamamen yanlıştır: “Kimse bile bile bir kötülüğü yapmaz.”

Belki de bu söz, sadece peygamberler için geçerli olabilir. İnsandaki salah alametlerinin derecesine ve kötülüğün büyüklük ya da küçüklüğüne göre, diğer bazı insanlar için de, belki, “Böyle bir kötülüğü bilerek yapması ihtimali düşük” denilebilir.

İnsanın bilgisi “akl”ına, duyguları ise “nefs”ine dayanır. İnsan, salt bilgiyle hareket eden bir varlık değildir. Bu yüzden, bile bile kötülük yapabilir, yapar, yapmaktadır.

O nedenle ulema, “cehalete dayanan küfür” ile “inkâra ve inada dayanan küfrü” ayırmışlardır.

İlki bilgisizlikle ilişkili olsa da, ikincisi değildir.

*

Zorunlu düzeydeki bilgi (yakîn), her zaman amel sonucunu da vermez. Ateşe elimizi sokmamamızı sağlayan şey, ateşin yakıcılığına dair bilgimiz değil, onun verdiği dayanılmaz acı ve ızdıraptır.

Eğer Allahu Teala insanı bazı şeylerden acı duyacak şekilde yaratmamış olsaydı, çocukluktan itibaren hiç kimse kendisini koruyamazdı ve sağlam ve düzgün yapılı insana asla rastlayamazdık.

En sevmediğimiz şey, acı, bizi en çok korumaktadır. İnsanın kendisini tahrip etmesine karşı verilen peşin bir ceza olduğu için, böyledir.

Buna karşılık, ateş, bize dayanılmaz bir acı yerine çok büyük bir zevk veriyor olsaydı, insanlar şu veya bu ölçüde mutlaka bunu denerlerdi. Sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddelerin kullanımını böyle değerlendirmek gerekir. Mesele, salt bir bilgi meselesi değildir.

Aynı şekilde, insana gıdalarla ve evlilikle peşin bir zevk verilmemiş olsaydı, istisnalar dışında hiç kimse doğru dürüst beslenmezdi ve nesil devam etmezdi. Canlı kanlı, besili insana neredeyse hiç rastlayamazdık, herkes bir deri bir kemik “canlı cenaze” olurdu.

İnsanları beslenmeye teşvik eden şey, bu konudaki bilgisi değildir, yemekten aldığı tat ve açlığın verdiği ızdıraptan kurtulma arayışıdır.

İnsanda nefis (şehvet/iştah ve gazap gibi özellikler) bulunduğu için, iyi ve kötü amellerinin ardındaki tek etken bilgi ya da bilgisizlik değildir

İnsanlar, bilmeden kötülük yaptıkları için değil, bile bile kötülük yaptıkları için cezalandırılırlar.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."