ERDOĞAN'I, YANDAŞLARINI, VE (ZİHNİYET BAKIMINDAN ONU MUMLA ARATACAK) MUHALİFLERİNİ İKAZ

 






Büyük İslam âlimi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En'âm Suresi'nin 136'ncı ayetini açıklarken şöyle demektedir:


… Burada iman ile şirki, önce biri inanca (itikada), biri amele (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. 

Buradan ne anlıyoruz?

Şunları:

Birincisi, Allahu Teala'yı birleyen, O'na şirk koşmayan muvahhid bir mümin esas itibariyle Allah'tan başka hakem (hüküm veren) tanımaz.

Yani Allahu Teala'nın hükmünü bildirdiği bir konuda "Yok güncellemeydi, yok İslam'ın ruhuydu, yok şuydu, yok buydu" diyerek laga luga ve ukalalık, haddini bilmezlik yapmaz. 

(Hz. Ali r. a.. döneminde Haricîler önce onu hakem olayını kabule zorlamışlar, sonra da "Hakem ancak Allah'tır, sen bu konuda hakem kabul ederek küfre düştün" diyerek başkaldırmışlardı. Hz. Ali de "Hak bir sözle batılı kast ediyorlar" demişti. Allahu Teala, Talut örneğinde olduğu gibi "Falan kişi halife olacaktır" diye bir hüküm indirmemiş bulunduğu için, bunların söyledikleri, ahmaklığın daniskası oluyordu.)

İkincisi, Allahu Teala'yı birleyen, O'na şirk koşmayan muvahhid bir mümin Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımaz.

Tanırsa, Allahu Teala'ya şirk koşmuş olur. Bu, muvahhid (Allah'ı birleyen) bir mümin olmaktan çıkıp müşrik olması demektir.

İnsanlar, mesela "Arabalar yolun solundan değil sağından gitsinler, kırmızı ışık yanınca dursunlar, memurlar filanca saatte mesaiye başlasınlar, ehliyet almayan araba kullanamasın" filan gibi hüküm verebilir, kurallar koyabilirler, fakat, Allahu Teala'nın (Kur'an'la ya da peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bildirilmiş olan) hükümleri söz konusu olduğunda, başka bir hüküm veremezler.

Bunu yaparlarsa, muvahhid bir mümin olmaktan çıkar, kendilerini müslüman zannetseler bile bir müşrik olurlar. 

Ahirette, karaladıkları imtihan kâğıdının üstüne kocaman bir sıfır yazılmış olduğunu görürler.

*

Üçüncüsü, laiklik (siyasal dinsizlik) mevzubahis olduğunda muvahhid (Allah'ı birleyen, O'na ortak koşmayan) bir müminin kendisine soracağı soru şudur: Allahu Teala'nın bu konudaki hükmü nedir?

Bu noktada T. C. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın (Allah'ın bu konudaki hükmünü merak etmeden, kendiliğinden) şöyle bir hüküm verdiğini görüyoruz: "İnsanlar laik olmaz, fakat devlet laik olur, olabilir, dinen mahzuru yoktur." 

İmdi, Allahu Teala'nın, devletin laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) olabileceğine dair bir hükmü var mıdır?

Böyle olması için Allahu Teala'nın devlet yönetimini ilgilendiren hususlarda hiçbir emir vermemiş olması gerekir. 

Böyle midir?!..

*

Rasulullah s.a.s., ashabına, tarım/ziraat konusunda, "Dünya işlerini siz benden daha iyi bilirsiniz" buyurmuştu. 

Dünya işleri dediği şey, devlet işleri değildi, kişisel meselelerdi. 

İşte bu anlamda laiklik İslam'da belki vardır. Yani insanlar dünyevî gündelik işlerinde, geçim meşgalelerinde kendi hallerine bırakılırlar.

Ağacını aşılayıp aşılamayacağına kişinin kendisi karar verir. Allahu Teala, "Ağaçlarınızı aşılamanız farzdır, aşılamayı geciktirirseniz kefareti şudur" diye bir hüküm indirmemiştir.

Ama, Rasulullah s.a.s. devlete ilişkin hususlarda, "Bunları siz benden daha iyi bilirsiniz" demiş değildir.

Mesela Mekke'de hırsızlık yaptığı anlaşılan asil/soylu bir kadın için birileri şefaatte bulunduklarında şöyle dememiştir: "Devlete ait üç erk/kuvvet vardır: Yasama (yasa koyma), yürütme (hükümet), yargı (mahkemeler). İmdi, bu kadına ne yapılacağı konusu, yasama bağlamında devlete ait bir konu, İslam ise bireylere karışır, devlete karışmaz, dolayısıyla bu hırsızlık olayı hakkında laik bir hüküm vermemiz lazım, laik demokrasiyi hayata geçirip bu konuda referanduma gidelim, halkın çoğunluğu ne derse onu yapalım.. Ayrıca, yargı da devlete ait bir iştir, burada da laiklik olsun, biz Kur'an'dan hüküm aramayalım. O kadını yakalayıp mahkeme huzuruna getirmek de yürütme (hükümet etme) ile ilgili bir husus, bu da laiklik kapsamında İslam'ın ilgilenmediği birşey, devlet işi. Dinle devlet işleri ayrıdır. Böyle devlet işleriyle beni meşgul etmeyin."

Böyle mi demişti Peygamber Efendimiz s.a.s.?!

*

İslam'da laiklik kişisel düzeyde vardır, devlet düzeyinde yoktur. Gayrimüslimler, müslüman olmaya zorlanamazlar.

Fakat onlara, müslüman olmadıkları, "Allah'ın hükümlerine, Rasulü'nün ilke ve inkılaplarına bağlı kalacaklarına" yemin etmedikleri sürece "velayet/velîlik" (hükmetme, yönetme yetkisi) verilmez. Yani devlet İslam devleti olmak zorundadır.

Erdoğan ise bunu tersine çeviriyor, kişisel düzeyde müslümanlık, devlet düzeyinde laiklik istiyor.

Bu kadarcık hakkı bana Almanya da, ABD de, İngiltere de, Rusya da, İngiltere de, Brezilya da, Yunanistan da tanıyor. Sonuçta bu devletler "din devleti" değil, laik devlet biliniyor.

*

Erdoğan, Suudi Arabistan'ın el-Arabiya kanalının Şubat 2017’de kendisiyle gerçekleştirdiği mülakatta şöyle demişti:


... Bize de tabii geçmiş yıllarda laikliği, ladinilik diye, dinsizlik diye anlattılar. Ama biz şu anda partimizdeki tanımına bunu koyduk, dedik ki: Laiklik devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede olmasıdır ve bu inanç gruplarının inancını güvence altına almasıdır. … Demek ki 'Onlarla istişare edin' hükmünü çok daha geniş ele almamız lazım, istişarelerimizi genişletmemiz lazım. Tabii ki düşüncelerimizi de güncellememiz gerekiyor.

Sözünü edip güncellemeye tabi tuttuğu istişare emri, Uhud Savaşı'ndan sonra inen şu ayet-i kerimede geçiyor:


"Allah'dan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalbli olsaydın, elbette etrâfından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen bir) iş husûsunda onlarla müşavere et! Fakat karar verdiğinde, artık Allah'a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

Burada sözü edilen kişiler ashab.. Hem de savaşa katılan, İslam için cihad eden ashab.. 

Erdoğan'ın "Çok daha geniş ele almamız lazım" derken kastının ise, sadece müslümanlarla değil, kâfirlerle de (ateist, yahudi, hristiyan, budist vs.) müşaverede bulunulması (yani laik demokrasinin hayata geçirilmesi) olduğu anlaşılıyor.

Güncellemesi böyle bir güncelleme.. 

Allahu Teala (haşa) işi bilememiş, emri eksik vermiş, neyse ki müctehid Erdoğan gelmiş, eksik ya da hatalı olanı düzeltmeye koyulmuş. 

*

Lafları böyle.. 

Pratiğe baktığımızda ise, etrafında istişarede bulunduğu (sözünü sakınmayan, hakkı söyleyen) bir tane bile gerçek âlim bulunmadığını görüyoruz. 

Onlara parmak sallıyor, "Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar ya da çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar" diyor.

Aşağılıyor. Katılığın destanını yazıyor.

Bunların yaşadığı "asır", hükmünü vermiş zaten. Ayrıca İslam'ın hükmünü beklemeye gerek var mı?! Acizler işte, n'olacak!

Böyle bir kafanın istişaresinden ne hayır gelir!

Tabiî ki müşavere işini "geniş ele alacak", acizler yerine muktedirleri seçecektir.

Nitekim Temmuz 2016'da Mehmet Barlas'ın oğlu Cemil, televizyon ekranında Can Ataklı'ya şöyle demişti:


"Türkiye'yi Tayyip Erdoğan yönetiyor sen de alış buna bir sorun yok. Türkiye'yi Tayyip Erdoğan temsil ediyor. O ne derse o oluyor Türkiye adına. Biz söylüyoruz ama ona, kendi kafasına göre yapmıyor."

*

İslam'ın (Kur'an'da geçen) "kısas" emrini alalım..

Eğer laiklik İslam açısından makbul birşeyse, bu kısas emrini devlet yapmayacak, bireyler kendileri icra edecekler demektir.

Çünkü devlet müslüman olmaz, laik olur, dinler arasında tarafsız kalır.

Müslüman bireyler şöyle deme durumundalar: "Allah, bunu devlete değil, bize emretti, çünkü devletin laikliği esastır, İslam devleti diye birşey olmaz. O halde gidip şunu öldürmeli, kısası uygulamalıyım, aksi takdirde bir farzı çiğnemiş olurum. Herşey devletten beklenmez. Allah'ın emrini yerine getirmek devlete değil, müslüman bireylere düşüyor. Ne yapalım, iş başa düştü."

Böyle saçmalık olabilir mi?!

Ondan sanra da bu kafa, kendisini çok akıllı zannederek İslam'ı güncellemeden bahsediyor.

Demagoji, büyük laflar ve hitabet sanatıyla cahil kitlelerin gözünü boyamak mümkün de, buna Allahu Teala razı olur mu?!..

*

Merhum Elmalılı rh. a. sözlerini şöyle sürdürüyor:


İnanç (itikad, akaid) bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. 

Olayın bir inanç (zihniyet) boyutu var, bir de amel (uygulama).

Bir insan, Allahu Teala'nın emir ve yasaklarını geçersiz ve önemsiz görürse, kabul etmezse, kâfir olur. Kabul etmekle birlikte riayet etmezse, günahkâr bir müslümandır.

Bu noktada "müşriklerin uyruğu altında" olup olmama, önemli hale gelmektedir.

Uyrukluk meselesi, doğrudan devlet meselesi.

Eğer devlet müşriklerin (Allahu Teala'ya ortak koşanların, başka şahısları O'na denk tutup o şahısların ilke ve inkılaplarını yüceltenlerin) elindeyse ve bir müslüman da bu tür adamların "değiştirilemez" diyerek hüküm koyup borularını öttürdükleri o devletin "uyruğu" olma durumundaysa, söz konusu müslüman, merhum büyük âlim Elmalılı Hoca'nın (Ki Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de onun için "büyük alim" diyor) açıkladığı şekilde inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten kurtulamaz.

Bu, böyledir.

"He yav, böyle ne güzel, burada İslam'a bir aykırılık yok, böyle laik bir düzen de İslam'a uyar, hatta daha uygundur, keşke Taliban da böyle olsa, laikliği benimsese" derse bir müslüman, inanç (itikat) bakımından müşrik hale gelmiş, İslam'ı terk etmiş olur.

Şayet, "Ben bir müslümanım, bunları onaylamıyorum, fakat yaşadığım bu ülkede birşeyleri değiştirmek benim elimde değil, başım belaya girmesin diye laik düzenin istediklerini yapıyorum. Bu ülkenin mazisinde neler var neler, şapka denilen üç kuruşluk bez parçası için adam asanların hüküm sürmüş olduğu bir tımarhaneydi burası, aman başıma birşey gelmesin" derse, bu durumda itikadını kurtarırsa da (Ki bu az birşey değildir, büyük şeydir) amel bakımından şirke düşmekten kurtulamamaktadır.

İşte bizim büyük bahtsızlığımız, büyük felaketimiz budur.

Yüzyıllık trajedimiz.

*

Merhum Hoca'nın sözlerinin devamı şöyle:


Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı (uyum göstermesi) amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara [müşriklere, bunlar devlet büyüğüdür diye] itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

 


HRİSTİYAN YA DA ATEİST BATILININ HAYAT TARZINI "İSLAM'IN RUHU" SOSUYLA YEDİRMEK, LAİK (SİYASAL DİNSİZ) ZİHNİYETİ "ŞEHİRLİ (MEDİNELİ/MEDENÎ, UYGAR) İSLAM"" ETİKETİYLE YUTTURMAK

 



Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak’ta yazdığına göre, Diyanet İşleri eski başkanı Prof. Mehmet Görmezmakasıt çalışmaları” yapıyormuş.

Ayrıntıya girmemiş, dolayısıyla yeni makasıd mı keşfetmeye çalışıyormuş, onu öğrenemiyoruz.

Makasıddan (maksatlardan) kasıt, dinin gayeleri..

Bilindiği gibi ulema dinin (Şeriat’in) beş temel gayesinin bulunduğunu söylemektedirler: Dini, canı, malı, nesli ve aklı koruma.

*

Dini korumadan maksad, ed-Dîn’i, yani Allah indinde makbul olan dini korumaktır. Küfür olan inançlar buna dahil değildir.

Canı koruma, Allahu Teala’nın izin verdiği durumlar dışında (müslüman olsun, kâfir olsun) hiçbir insanın hayatına son verilememesini ifade eder.

Malı koruma, mülkiyet hakkının tanınmasını, insanların helal kazançlarına el konulmamasını, hırsızlık ve gasbın engellenmesini, ve faiz gibi uygulamalarla insanların sömürülmemesini tazammun eder.

Neslin korunması, zinanın engellenmesi ve nesebin nikâhla sahih biçimde devam etmesi anlamına gelmektedir.

Aklın korunması ise, alkol ve uyuşturucularla insan aklının dumura uğratılmasını engellemeyi gerektirmektedir.

*

Makasıd denilince ilk akla gelen isim İmam Şâtıbî, ve ilk akla gelen eser de onun el-Muvafakat (çev. Prof. Dr. Mehmet Erdoğan) adlı kitabı olmaktadır.

Bu kitabı Türkiye’de (mütercimi dışında) kaç kişi okumuştur bilmiyorum, fakat ona atıfta bulunan pekçok kişinin aslında onu okumamış oldukları, yazılarındaki saçmalıklardan anlaşılmaktadır.

Söz konusu kitabı baştan sona okuyan kişi, Şeriat’in değerini anlar, ve tarihselci modernist soytarıların hezeyanlarının sapıklıktan değilse devasız ahmaklıktan kaynaklandığını görür.

*

Mesela, İmam’ın şu ifadelerini okuyan bir kişi, edille-i şer’iyyeye “İslam’ın ruhu” adı altında bir beşincisini ekleyerek İslam’ı güncelleme küstahlığına kalkışan cahiller ile tarihselci modernist soytarıların kendi kafalarından ürettikleri uydurmaların dinde yerinin olmadığını öğrenmiş olur:

Bu ilimde [fıkıh usulünde] kullanılan mukaddimeler [öncüller, temel önermeler] ve kendisine dayanılan deliller mutlaka kesin olmak durumundadır. Çünkü, eğer bunlar zannî olurlarsa, o takdirde istenilen [onlardan çıkarılan] neticeler de kesinlik ifade etmezler [zannî kalırlar]. …

Bunlar [bu mukaddimeler] ya vâcib [zorunlu], caiz [mümkün] ve muhal [imkânsız] gibi üç hükümde ifâdesini bulan aklî mukaddimelerdir; ya da yine aynı şekilde bu üç hükme dönük bulunan örfî (âdete dayalı) [hayatın olağan akışına dayalı] mukaddimelerdir. Zira âdete dayalı olan delil ve mukaddimelerin de vâcib, caiz ve muhal olanları vardır.

Şu halde bu ilimde [fıkıh usulünde] söz konusu olan hükümler üçü aşmayacaktır: vâcib, caiz ve muhal [Yani fıkıh usulü çerçevesinde bazı şeyler için vacib, bazı şeyler için muhal, bazı şeyler de için de caiz hükmü verilebilecektir]. Bunlara vuku ve adem-i vuku [hakkında hüküm verilecek olan şeyin gerçekleşmiş olması veya olmaması] da ilâve edilebilir. … Bir şeyin sahih [doğru, geçerli] ya da gayr-i sahih [yanlış, geçersiz, batıl] olması ise ilk üç hükme yöneliktir [vuku bulup bulmamasına, vaki olup olmamasına değil].

Bir şeyin [amel açısından] farz, vâcib, mendûb, mübâh, mekruh ya da haram olması ise usûl meseleleri içerisinde yer almaz [Bu hükümler, usûl ilkelerinin cüz’i meselelere uygulanması ile ortaya çıkar]. Bunları da usûl meseleleri içerisinde zikredenler, ilimleri birbirlerine karıştırmaları sonucunda bu hatayı yapmaktadırlar.

Bilindiği gibi, tarihselci reformistler, kendi “akıl”larını kullanarak İslam’da güncelleme yapabileceklerini iddia etmektedirler.

Böylece, Kur’an’da belirtilen “akletmeyenler” taifesi içinde olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Akılları yok değil, fakat kullanmıyorlar. Heva ve heveslerine tabi oluyor ve bunlara akıl adını verme sahtekârlığı yapıyorlar.

İslam’ı kendi kafalarına göre güncelleyebileceklerini, hükümleri değiştirebileceklerini ileri sürenlerin dalaletinden şüphe edilemez.

İmam Şâtıbî’nin şu sözlerini anlasalardı, böyle bir şeye yeltenemezlerdi:

Bu ilimde [fıkıh usulünde] aklî deliller kullanıldığı zaman mutlaka naklî deliller [Kur’an ve Sünnet] üzerine terkip edilmiş olarak, yahut onun tarîkini belirlemede veya menâtini (dayanağını, illetini) ortaya koymada ve buna benzer durumlarda
kullanılır, [Kur’an ve Sünnet’ten] bağımsız delîl olarak kullanılmaz. Çünkü yapılan iş, şer’î [Şeriat’le, hukuk sistemi ile ilgili] bir konuda düşünmek ve bir neticeye varmak için çalışmaktır; akıl ise şâri’ (hüküm vaz’ına salahiyetli [kanun koyucu, yasa yapıcı]) değildir.

Yani akıl (ve dolayısıyla o aklın sahibi olan insan), Allahu Teala tarafından vaz’ edilmiş (konulmuş) olan Şeriat’ın maksatlarını (makasıd-ı şerîa’yı) anlamaya çalışma ve şer’î delillerden çıkan sonuca göre hüküm verme konumundadır.

Yoksa, Kitap ve Sünnet'in açık bir biçimde bildirdiği konularda kendisi kanun/yasa vaz’ etme, vahiyden bağımsız olarak kendi başına yasama faaliyetinde bulunma, hüküm verme, şâri’ (şeriat/kanun koyucu) olarak hareket etme mevkîinde değildir. 

Hukukun (hakların) çerçevesini ve sınırlarını insanlar değil Allahu Teala belirler.

Aksi takdirde, yasa koyma (vaz’ etme) pozisyonunda bulunan insanlar, diğer insanları kendilerine kul ve köle etmiş, onlara tanrılık/rablik taslamış olurlar.

Hukuku/şeriati vaz’ edenin Allahu Teala olması ise, insanların eşitliğinin sağlanması ve birbirlerinin kulu kölesi olma zilletinden kurtulup aziz olmaları, izzet sahibi olmaları demektir.

İmam sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu husus [insanın sırf kendi aklıyla yasa koyma, yasama faaliyetinde bulunma hakkının olmayışı] kelam ilmi (akâid) bahislerinde açıklanmış ve ortaya konulmuştur. 

Bu, salt amelî değil, itikadî bir meseledir.

İşte, laik veya dinsiz devletlerin yasalarının baskısı altında lafı eğip büken, hakkı açıkça söylemek yerine “Ne şiş yansın ne kebap!” fehvasınca “Anlarsın ya!” makamından muğlak ifadelerin ardına sığınan devlet memuru (devlete karşı sorumlu) “din görevlileri” ve ilahiyatçıların aksine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi hür ve bağımsız ulemanın laikliğe razı olup kalben benimsemenin küfür olduğunu söylemelerinin nedeni budur.

İmam’ın sözlerine dönelim:

Durum böyle olunca, aslî kasıtla dayanılan şey, [sadece] şer’î deliller (edille-i şer’iyye) olacaktır. …

…, akıl [akıl sahibi insan] ancak şeriatin arkasından bakar [peşi sıra gitmek zorundadır]. Dolayısıyla usûlle ilgili delillerin incelenmesi sırasında bu noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir. Ümmet, hatta sâir milletler, şeriatin [hukuk sistemlerinin] şu zarurî beş esasın korunması için konulmuş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunlar: din, nefis (can güvenliği), nesil, mal ve akıldır. Bütün ümmete [bütün müslümanlara] göre bunlar [bunların korunması], dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdendir [Bunlar, makasıd-ı şerîa(t) durumundadır]. …

Şer’î deliller ise Kitap, Sünnet, icma (aynı devirde yaşamış ulemanın bir konuda ittifakı, görüş birliği) ve (Kitap ve Sünnet’ten hareketle yapılan) kıyastan ibarettir.

İslam’ın ruhu” diye beşinci bir delil söz konusu değildir.

Erbakan, (Süleyman Karagülle ve Arif Ersoy gibi isimlerin fikir babalığını yaptığı “adil düzen” teorisi çerçevesinde) bu beş esası “doğuştan gelen haklar” olarak adlandırıyordu, yani temel insan hakları ya da insanın insan olması hasebiyle sahip olduğu haklar. Ancak, konunun “adil düzen” teorisi çerçevesinde yorumlanışı bir laikleştirmeyi de içeriyordu. Fıkıh usulü çerçevesinde “dinin korunması”, ed-Din’in (İslam’ın, tevhid akidesinin) korunmasıyken, insanların hak dini benimsemelerinin önündeki bütün engellerin kaldırılmasıyken (ki bu da ancak İslam’ın hakim olmasıyla sağlanabilir) “adil düzen”de bu hedef laikliğe paralel bir “din hürriyeti” oluyordu.

İmam Şatıbî, eserinin başka bir yerinde, hemen hemen bütün toplumlarda bu beş esasın hepsinin veya çoğunun korunmasına çalışılmakla birlikte bunu sadece İslam Şeriati’nin tam ve eksiksiz biçimde sağlayabileceğini belirtmektedir.

Nitekim hemen her toplum, insanların can güvenliğini sağlamaya çalışır, fakat “kısas”ın yer bulmadığı bir hukuk sisteminin bunu yeterli düzeyde sağlaması imkânsızdır.

*

Mesela Türkiye'nin budalalarının kadın cinayetlerine karşı İstanbul Sözleşmesi'ni savundukları görülüyor. Sanki cinayet işlemeye karar veren adam, "Bu yaptığım İstanbul Sözleşmesi'ne aykırı, ayıp olur, yapmayayım" diyecek. Yaptığı iş mevcut kanunlar çerçevesinde de zaten suç ve adam cezaî yaptırımları umursamıyor. Şeriat'ın kısas hükmü uygulanmadıkça da bu böyle devam edecektir. Gel gör ki, bu budalalar taifesi (kendilerini potansiyel caniler ya da geleceğin canileri gibi görüyor olsalar gerek ki) Şeriat'in hükmüne de razı olmazlar.

Aynı şey nesil güvenliği (insanların nikâhla çoğalması) için de geçerlidir; bu ancak, İslam Şeriati’nin ilgili hükümlerinin hukuk sistemine ve toplumsal hayata hakim kılınmasıyla azami düzeyde sağlanabilir.

İnsan aklının korunması da ancak kesin bir alkol vs. yasağıyla mümkündür.

*

Öte yandan, bu beş esas arasında da bir önem sıralaması vardır; dinin (sahih itikadın, ed-Din'in, "Allah katında"ki dinin) korunması/korunabilmesi hedefi en önde gelir. 2000’li yıllarda Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde, hatalı olarak canı koruma hedefinin dini koruma hedefinden önce geldiğini yazabilmişti. 

Buna şaşırmamak gerekiyor, çünkü Türkiye’de nice zamandır, ulvî değerler için canını feda edebilme anlayışının yerini, dünya ve dünyalık için bütün manevî değerlerden vazgeçme ve hatta onları satma tavrı, “millî/ulusal karakter(sizlik)” katına yükseltilmiş bulunuyor.

Karaman bizim sözümüze itibar etmez, fakat İmam Şatıbî’ye saygı duyar, ona gönderdiğimiz bir e-postada, İmam’ın el-Muvafakatta iki yerde aksini savunduğunu, dinin korunması esasını en başa aldığını belirtmiştik. Karaman, herhangi bir düzeltme yapmadı. Oysa, İmam’ın belirttiği gibi, cihad, dini koruma hedefi canı korumadan öncelikli olduğu için vardır, öyle olmasaydı cihad, canı tehlikeye attığı için, ehemmi mühim için harcamak olurdu.

*

Yine, Bakara Suresi’nde fitnenin (yani insanların açık veya dolaylı yollarla küfre ve şirke zorlanmalarının, hakkı tam bir hürriyetle eksiksiz bir biçimde benimseyip savunabilmelerinin engellenmesinin) katilden/öldürmeden daha kötü olduğunun belirtilmesi sebepsiz değildir. Bu engelleme bugün camide bile yapılmakta, hutbelerde, Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti gibi ayetler ve rejimin hoşuna gitmeyen hadîsler okunamamaktadır.

İnsanın öldürülmesi/katl salt bu sınırlı dünya hayatının kaybı demektir, ki bu er geç olacak birşeydir; küfür ve şirk ise ebedî/sonsuz felaket ve bedbahtlıktır.

İslam dışı rejimlerde “Mal canın yongasıdır” fehvasınca dinin bile değil, malın/vatanın/toprağın, maddî menfaatin, çıkarın, hele de ulusal sıfatını taşıyorsa, candan daha değerli kabul edildiği görülür; vatan/toprak için ölme keyfiyeti yüceltilir. “Kanımızın son damlasına kadar…”, “Toprak eğer uğrunda ölen varsa…” vs. edebiyatı bunun sonucudur.

Din, eğer uğrunda ölebiliyorsanız…” denilmez; o, önemsizdir.

Bununla birlikte böylesi rejimlerin İslam için değilse de kendi küfür ve şirklerinin bekası için (Ki buna bazen devletin bekası adını verirler) tehlikeli addettikleri kişileri kimi zaman “örtülü yöntemlerle” ortadan kaldırdıkları, canlarını aldıkları da olur. 

Bediüzzaman ve Es'ad Erbilî gibi zatların zehirlenmesinde olduğu gibi. 

Bu rejimlerin bendeleri, Allah yolunda ölmeyi değil, küfür ve şirk namına öldürmeyi seçmişlerdir.

*

Bununla birlikte, “Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmasına asla izin vermek istemedikleri ülkeleri için” ölenlerin, Allah yolunda ölenlere mahsus şehadet/şehitlik rütbesine sahip olduklarını ileri sürecek kadar da istismarcıdırlar.

Din istismarını da tekellerine almak istedikleri için bu noktada da “Devlet şerik kabul etmez” felsefesiyle, kendi laik (siyasal dinsiz) zihniyetleri çerçevesinde meşru kabul etmedikleri dinî hareketlere, onların çalışma tarzlarının Şeriat’e uygun olup olmadığına bakmaksızın din istismarı suçlamasını yöneltirler.

Onlara göre, kutsallık atfedilerek putlaştırılan devlet şerik kabul etmez, fakat teşrî (yasama, yasa yapma) hususunda Allahu Teala şerik kabul eder; kendileri bu konuda Allahu Teala’ya denktir, O’na ortaktır.

Hatta, Allahu Teala’ya kırıntı kabilinden bile bir ortaklık hakkı tanımazlar, teorik olarak uluslarının/milletlerinin (devletlerinin), pratikte ise politik ve bürokratik mutlu elitlerin “ortaksız” olduğunu ilan ederler, çünkü benimsedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) bu anlama gelmektedir. 

Sonra da, utanmadan, yanar döner, omurgasız, bukalemunvari dindarlıkları ile övülmeyi beklerler.

*

İslam’ın anlaşılmasında yönteme gelince, İmam şunu demektedir:

…. usûl mutlak olarak delillerin ortaya koyduğu neticelerin istikrası neticesinde elde edilir; özel olarak teker teker ele alman delillerden alınmaz.

Doğal olarak, tarihsellik safsatasını bir usul ilkesi gibi yutturmaya çalışan modernist ve reformist soytarılar, bu konuda delil getirme zahmetine girmemektedirler.

Usulü (yani usulsüzlüğü) bizzat İbrahim Maraş (doğrusu Lavaş olmalı) adlı prof. unvanlı pırasasörün Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan röportajında söylediği gibi Batılılardan (yani papaz ve rahiplerden) “tevarüs” ediyorlar.

Yerli ve milli kabul ettikleri bir akıl hocaları daha var: Atatürk.. Ancak o da Batılılar’ın “çağdaş uygarlığı”nın (muasır medeniyetinin, medenîliğinin/medineliliğinin/şehirliliğinin) izinden gittiği için yolları yine aynı kapıya çıkıyor.

Böylelerinin Afganistan'a önerdikleri şehirlilik de (son tahlilde) Rasulullah s.a.s.'in Medine'sine özgü (Şeriat'in tavizsiz uygulandığı) bir şehir düzeni değil, İstanbul Sözleşmesi'ni icat eden Avrupa LGBT (Lut kavmi) şehirliliği. 

Laik (siyasal dinsiz) şehirlilik.

Bunların ağzından kimse mesela bir İstanbul Sözleşmesi aleyhinde iki çift lafı kerpetenle bile alamamışken, hatta onun beleş avukatlığına soyunmuş oldukları bilinirken, Taliban'a olanca gayz, kin ve öfke ile nefret kustukları, edeblerini takınıp susmaya bir türlü razı olmadıkları görülmektedir.


YÜZ YILLIK "İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ" İHALESİNİN YOLSUZLUK VİRTÜÖZÜ YENİ YERLİ-MİLLİ TAŞERONLARI

 






Batı’da laiklik, devletin (siyasal otoritenin), Kilise teşkilatının (ruhban örgütünün) vesayetinden kurtulması anlamına geliyordu.

Dinin baskı altına alınması değil..

Ve bu, Kilise teşkilatının (Türkiye’de medrese ve tekkelere yapılanın aksine) kapatılması, yasaklanması, baskı altına alınması ve yağmalanması demek değildi.

Kilise’ye (ruhban sınıfına), “Sen istediğini savunabilir, istediğin faaliyeti yapabilir, istediğin gibi örgütlenebilir, devleti istediğin gibi eleştirebilirsin, siyasete karışma demiyoruz, devlete akıl da verebilirsin, fakat emir veremezsin, onun üstündeki bir güç gibi otorite sahibi olamazsın” denildi.

Türkiye’de siyasetin (devletin) Diyanet İşleri Başkanlığı’na “Şu konuları öne çıkaracaksın, şu konulara hiç girmeyeceksin, şu türden vaaz ve nasihatlerde bulunacaksın, şöyle hutbeler okuyacaksın, siyasete karışmayacaksın, onun emrinde olacaksın, onun emirberliğini yapacaksın” diye emir vermesine, "Aksi takdirde ağızını burnunu kırar, anandan doğduğuna seni pişman ederim, anladın mı lan! İskilipli Atıf'ı unutma!" diye hal diliyle tehdit etmesine, gözlerini belertip parmak sallamasına benzer bir durum Batı’da yaşanmadı.

Kilise kendi yoluna, devlet kendi yoluna gitti.

Siyaset, Kilise’nin (dinin değil, din adamları zümresinin) emirberi olmaktan kurtuldu.

*

Bu, zamanla Batı'da siyasetçilerin sadece din adamlarını değil, dini de “takmaması”na yol açtı.

Takmamak zorundaydılar, çünkü tahrif edilmiş dinin, bilimin teori düzeyinde kalan zannî-tahminî verilerinin ötesinde kesin gerçeklerle çatışır durumda olduğu bilinir hale gelmişti. 

Bu gelişme yüzünden din adamlarının bizzat kendileri de dini “takmamaya” başladılar. Buna mecbur kaldılar.

Ancak, bindikleri dalı kesmemek için minareye bir kılıf uydurmaları gerekiyordu.

Yaptılar.

“Tarihsel”lik (tarihîlik) ve sembolizm kavramlarını kullanmaya başladılar.

Dinin emirlerini lafız düzeyinde “takmak” gerekmiyordu, önemli olan "ruh"tu ve ruha bağlı olan "anlam"dı, ve anlam yoruma (dolayısıyla yorumlayana) bağlıydı. 

"Ruh"u yakalamayı becerebilen "aydınlanmışlar" (bağnazlık ve yobazlıktan kurtulmuş, "dini günceleme"yi sağlayacak formasyona sahip olduğuna inanan irfan sahipleri ve entelektüeller) için lafzın kendisi “tarih”te kalmış (tarihsel) şeyler olabilirdi, olmalıydı.

Bilimin (gözlem ve deneyin, akıl ve mantığın) verileri ile çelişen (tahrif edilmiş) dinî metinlerdeki ifadeler de sembolik anlamları üzerinden değerlendirilmeli, böylece reddetmeye (ve metinlerin tahrif edilmiş olduğunu itiraf etmeye) gerek kalmadan yeni bir yoruma tabi tutulabilecek ifadeler olarak anlaşılmalıydı.

*

Batı’da laiklik, devletin tahakkümüne ve zorbalığına karşı bireyin hak ve özgürlüklerinin korunmasını da sağladı.

Çünkü, Kilise’nin desteğini alarak (onun vesayeti altında) din adına devleti yönetenler, kendilerine muhalefet edilmesini sadece “pozitif (mevcut) hukuk” çerçevesinde suç değil, aynı zamanda Tanrı’ya başkaldırma ve affedilmeyecek bir günah olarak gösteriyorlardı.

Din ise, gerek Katolikler gerekse Protestanlar tarafından kendi heva ve heveslerine göre şekillendirilip tahrif edildiği için, dini yorumlama, daha doğrusu güncelleyip (konjonktüre uydurup) tahrif etme tekelini ya da gücünü elinde bulunduranlar, her halükârda haklı çıkıyorlardı.

Böylece, Allahu Teala’nın Kur’an’da açıkladığı gibi (Tevbe Suresi, 31’inci ayet), hristiyan Batı toplumlarında papazlar “rabler” haline getirilmekte, halk da o rablere kulluk eden putperestlere dönüşmekteydi.

*

Batı’da laiklik, işte bu zulme son verilmesinin önünü açtı. (Ancak, büyük âlim Muhammed Hamdi Yazır rh. a.'in Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde ilgili ayeti açıklarken belirttiği gibi, rab edinilen ruhban sınıfının yerini yeni rabler aldı: Parlamenterler/milletvekilleri; insanlara parlak gelecek pazarlayan siyaset esnafı.)

Batılı düşünürler, devlet kurumunun varlık gerekçesini ve meşruiyet zeminini (dinden bağımsız biçimde) "akıl"a bağlı olarak inşa etmek için, “toplumsal sözleşme” (social contract) diye bir teori ortaya attılar.

Buna göre, devlet yöneticilerinin toplumu yönetme yetki ya da hakları tanrısal bir nitelik taşımıyordu. 

Bir siyasal otoritenin bulunmadığı (Ki buna “doğa hali” diyorlardı) bir ortamda “anarşi” ve “kaos” ortaya çıkacağı, hiç kimse güvende olamayacağı için, halk, toplumda “adalet”i ve güvenliği sağlasınlar diye, hak ve özgürlüklerinden bir kısmını, yönetme yetkisi verilen kişilere devretmekte ve aralarındaki bu (zımnî, açıkça telaffuz edilmese de zımnen varolan) “toplumsal sözleşme” çerçevesinde onlara itaat etmekteydiler.

Bu “sözleşme” çerçevesinde ortaya çıkmış siyasal bütüne “devlet” adı veriliyordu.

Sadece yöneticiler değil, halk da, devletin bir parçasıydı. Hatta, asıl kurucu unsurdu. Yönetici yetkiyi Tanrı'dan değil halktan alıyordu.

Yöneticilik pozisyonu Tanrı'nın bir mevhibesi, lütfu, bağışı değil, halkın, "kendisine karşı sorumluluk"la birlikte emaneten verdiği bir yetkilendirme idi.

*

Ve devletin herhangi bir kutsallığı bulunmuyordu. 

Pratik zorunluluklardan doğmuş, daha kötüden koruyan kötü bir arızaydı.

Bir başka deyişle, devlet, meşruiyetini, kaynağı halkın kendi iradesinden (korku ve endişelerinden) ibaret olan zımnî bir sözleşmeden alıyordu, Tanrı’dan değil.

Ve bu sözleşmeyi çiğnediğinde devlet (kendilerini devlet diye adlandıran siyasetçi ve bürokrat/memur taifesi) meşruiyetini, yönetme hakkını kaybediyordu. 

Devrim (padişahları, diktatörleri devirmek) meşru bir hak haline gelebiliyordu.

Aynı şekilde halk da, bu sözleşmeyi durduk yere çiğneyip "meşru" yönetime itaat etmediğinde suçlu hale geliyor, yöneticiler tarafından cezalandırılabiliyordu.

Yöneticilerle yönetenler arasında, bu sözleşmeden doğan “karşılıklı hak ve sorumluluklar” bulunuyordu.

Bu düşünce Batı’da, 30 Yıl Savaşları’na son veren 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması’ndan sonra giderek güç kazanmış ve zamanla “toplumsal sözleşme” fikrini temel alan anayasa”lar meydana getirilmiştir.

Anayasa Hukuku denilen, birtakım adamların prof. unvanıyla öğrettikleri disiplinin hikâyesi bundan ibarettir.

*

Ancak Batı’da, devleti Tanrısal nitelikten soyutlamakla birlikte, ona “laik” bir kutsallık ve yücelik atfedenler de ortaya çıkmıştır.

Bunun en uç örneği Faşizm’dir. Faşizme göre, devlet en yüce ve kutsal değerdir. Birey, her halükârda devlete itaat etmelidir.

İslam’a gelince.. İslam, insanın şahsiyetini, hak ve hürriyetlerini en kâmil manada teminat altına aldığı için, daha baştan, yönetme hakkını ve itaat sorumluluğunu “sözleşme”ye bağlamıştır.

Bu, farazî/varsayımsal (zımnen var olduğu düşünülen) bir sözleşme de değildir.

Fiilen yapılması istenen bir sözleşmedir.

Biat (bey’at) budur.

*

Biat eden kişi, yöneticiye, adil olması, kendi heva ve hevesine değil, Allahu Teala’nın hem kendisi hem de yönetilenler için koyduğu kurallara (Şerîat'e) uyması şartıyla biat eder.

Yönetici de, yönetilenin canını, malını, ırzını ve namusunu korumayı taahhüt ederek, ayrıca Allah’a isyan anlamına gelen taleplerde bulunmamak şartıyla, emirlerine itaat edilmesi hakkını kazanır.

İslam’da, yönetici (devlet) ile yönetilen arasındaki “sözleşme”, farazî bir sözleşme değil, gerçek bir sözleşmedir.

Bu gerçek sözleşmenin ortaya çıkma şartları ortadan kalktığı için, hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi, hilafet rejimi Rasulullah s.a.s.’den sonra sadece 30 yıl devam etmiştir.

Ondan sonrası (Emevî, Abbasî ve Osmanlı dönemlerindeki) (hadîs-i şerifte geçen kavramlarla) “ısırıcı meliklik/padişahlık” ve  ardından gelen (günümüzdeki) “cebâbire/zorbalar (diktatörlük)" dönemleridir.

O 30 yıldan sonra da, yöneticilere her ne kadar halife denilmiş idiyse de, gerçekte onlar, saltanat sahibi hükümdarlardı; şeklen halifeydiler, fakat Rasulullah Efendimiz s.a.s.’e gerçek anlamda vekâlet ediyor değillerdi.

*

İslam, müslüman bireylerin biati ve rızası mevzubahis olmaksızın, bu biatten (sözleşmeden) bağımsız olarak itaat edilecek devlet adı verilen "itibarî" (isimlendirmeden ibaret mevhum) bir varlığın (Ki pratikte/gerçeklikte siyasetçiler ile onlara bağlı memurlar taifesinden ibarettir), o bireyler üzerinde hükmetme yetkisinin bulunmasını kabul etmemektedir.

Ne var ki, devlete laik (dinden bağımsız) bir kutsallık atfedenlere göre, insanlar her halükârda devlete (bu itibarî/zihnî, isimden ibaret varlığa) saygı duymak ve bağlı olmak zorundadırlar, bu noktada biatin bulunup bulunmaması önem taşımamaktadır. 

Ancak bu sözleşmesiz/biatsiz bağlılık "itibarî" kalmamakta, gölgesi gerçekliğin üzerine düşüp fiilen var olan devletluların (siyasetçi ve bürokratların, devleti temsil iddiasındaki memurların) bir kazanımına dönüşmektedir.

Devlet adı verilen bu masalsı varlığın (Hobbes'un tabiriyle Leviathan'ın, yani Tevrat ve İncil'de geçen kötülük temsilcisi deniz canavarının) insan zihninin ürünü olan bir vehim/kuruntu değil, (Allahu Teala gibi haşa) "varlığı kendinden olup kendi başına var olan" bir şeye dönüştürülmesinin ballı kaymağını, fiilen var olan yönetici sınıf (parlamentolar, laik hükümetler) yemekte, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca'nın (rh. a.) dile getirdiği gibi, bunlar, "yeni rabler sınıfı" (tapınılan laik ruhbanlar zümresi) haline gelmektedirler.

Ve bu rabliğin keyfini süren taife (siyasetçiler ve bürokratlar), bu putçu zihniyetin bekası için, elleri altındaki besleme laik papaz ve vaizlerine (kendilerini aydın ve entelektüel olarak adlandıran kapıkullarına), her halükârda devlete bağlı kalmak, yerli milli olmak gerektiğini anlattırmaktadırlar.

*

Bu anlayış çerçevesinde söz konusu saygı ve bağlılık mükellefiyeti/yükümlülüğü (laiklik gereği) Tanrı'dan (devletin Tanrı'nın emrinde olmasından) değil, devletin bizzat kendi varlığından gelmektedir.

Böylece devlet, (Hegel'in de savunduğu) bu faşist devletçi zihniyet çerçevesinde, kutsal kitapların Tanrı'sına rakip bir tanrı haline getirilmektedir. Getirilmiştir.

Cemal Bali Akal'ın tabiriyle "Sivil Toplumun Tanrısı".

Yönetilenler, bu masalsı tanrıya her halükârda saygılı olmak, böylece  Leviathan'ın yeryüzündeki gölgesi olan mevcut siyasetçi, bürokrat ve memurlara kulluk etmek durumundadırlar. 

Fakat bu, ne saf/pür laik zihniyette olduğu gibi "zımnî sözleşme"den kaynaklanmaktadır, ne de kutsal kitapların Tanrı'sının ona (Şeriat'le) verdiği (ve halkın kabulü/biati/onayı şartına bağlı, açık bir sözleşmeyle oluşan) bir haktan. 

Çünkü o, kendi zatı itibariyle saygıyı ve itaati hak eden bir tanrıdır. Yeryüzü tanrısı.

Kutsal kitapların Tanrı'sını "takmayan", kendisini onun emir ve yasaklarının (Şeriat'inin) üstünde gören, kendi şeriatini (yasalarını) kendisi koyan bir tanrımsı: Leviathan (kötülük canavarı)..

*

Bu şirk (küfür) zihniyeti bugün Türkiye'de özellikle kendilerini milliyetçi olarak nitelendirenler arasında revaçtadır. 

SSCB çökünce "ulusalcı-Atatürkçü" olduğunu farketme felaketiyle karşılaşan eski komünistler de onların izindedir.

Bu putçuluk, dünyevî getirisi olduğu için, eski İslamcılar arasında da "yerlilik millilik" mavalları etrafında müşteri buluyor.

Fakat bu zihniyetin en büyük destekçileri, iktidar olmanın nimetlerinden yararlanan bir kısım siyasetçiler ile bürokraside bir post kapmış olmanın keyfini süren (ya da kapmayı uman) tufeylîler ile onlardan nemalanan yağdanlıklardır.

(Allahu Teala'ya şirk koşmaktan sakınan muvahhid bürokrat ve siyasetçilere sözümüz yok.) 

*

İslam açısından bakıldığında, bugünün demokrasileri de gerçekte saltanattan ibarettir

Birçok Batılı siyaset bilimciye göre de durum budur.

Prof. Maurice Duverger’nin bir kitabı “Seçimle Gelen Krallar” adını taşır.

Hatta, ilgili hadîs-i şerîf çerçevesinde düşünüldüğünde bugünün demokrasileri despot ve zorba (cebrde/zorlamada bulunan) rejimlerdir (cebâbire)

Diktatörlüklerdir.

*

Bunları yazmamızın nedeni, Yeni Şafak’ın edebiyat paralamayı ilim zanneden boşboğaz yazarı Ömer Lekesiz’in son iki yazısındaki zırvalar..

Devlet hakkında şairane düşünceler” başlıklı 5 Ocak 2023 tarihli yazısında şöyle diyor:

Önceki yazımızı “Güçlü Müslüman otoriteler sayesinde, bu olmadığında bile Kur’an yoluyla duyguda ve pratikte kendilerini sürekli olarak bir devlete nispet edebilen büyüklerimiz, devleti koruma ve kollamada yani hamiyet esasında sabit olmuşlar, ancak sistemden kaynaklanan problemler nedeniyle devlete değil muktedirlere (siyasîlere) karşı muhalefet etmeyi seçmişlerdir.” diyerek, Mehmet Akif’in de bu anlayışta olduğunu, ancak önemli kimi nedenlere bağlı olarak konunun sadece bundan ibaret olmadığını belirtmiştik.

“Kendini sürekli olarak bir devlete nispet etmek” ne demektir?

Mesela "mübarek büyüğümüz" Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra kendisini hangi devlete nispet etmişti?

Ve Zahidü'l-Kevserî hangi devlete?

Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne mi, Mısır’a mı?

Hiç birine..

Fatih’in haksız bulduğu bir fermanını yırtıp Memluk Devleti’nin elindeki Kahire’ye giden Molla Güranî kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? (Okuduğunu anlamaktan aciz kişiler, hemen Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Fatih’le ilgili müjdesini hatırlayacaktır. Efendimiz s.a.s. sadece “Ne güzel komutandır!” buyurmuyor, hadîsin “Ne güzel askerdir!” kısmı da var. Yani “güzellik” bakımından Fatih ile o günkü Osmanlı ordusunun basit bir neferi arasında bir fark yok. Fatih, o günkü “güzel”lerden bir güzel.)

Büyük ilim adamı vatansız (heimatlos) Muhammed Hamidullah kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Ali Kemal gibi yargısız linç edilmemek için yanına beş kuruş bile almadan ülkesini terk eden Sultan Vahideddin kendisini hangi devlete nisbet etmekteydi?

İmam-ı Azam rh. a. kendisini hangi devlete nisbet etmişti, Emevî Devleti’ne mi, Abbasî Devleti’ne mi?

İbn Haldun kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? Ki, zamanın Tunus devletinden yakayı kurtarmak için o günkü hükümdardan hacca gitme bahanesiyle izin alıp Mısır'a gitmiş ve orada kalmıştı. Hükümdar, ailesini, çoluk çocuğunu götürmediğine göre dönüp gelecektir diye izin vermiş, fakat İbn Haldun dönmemişti. Orada ölmüştü.

O, kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Hacı Bayram-ı Velî'nin mürşidi Şeyh Hamid-i Velî (Somuncu Baba) kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

"Biz ol uşşâk-ı serbâzüz /Akl ü fikir bize yâr olmaz / Karanularda kalmayız / Bize leyl ü nehâr olmaz" diyen Şeyh Hamid k. s., Osmanlı'nın başkenti Bursa'yı terk edip Karamanoğulları'nın elindeki Aksaray'a yerleşmişti. 

O kendisini hangi devlete nisbet ediyordu, Osmanlı'ya mı, yoksa onu arkadan vurmayı dış politikasının değişmez esası ve devlet olarak adeta varlık gerekçesi haline getirmiş bulunan Karamanoğulları Beyliği'ne mi?

Hangisine?

Kemalist Türkiye'de yaşamak istemediği için Medine'ye gidip yerleşen ve orada ölen (Ali Ulvi Kurucu'nun babası) Hacı Veyiszade İbrahim Efendi kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

*

İslam’da kendini “devlet”e (hem de laik, yani siyasal dinsiz olup olmadığına bakmaksızın devlete) nisbet etme değil, “cemaat”e nisbet etme vardır.

Ve bu cemaat, günümüz Türkiye’sinde cemaat diye adlandırılan ve hocalarını yahut liderlerini “hocaefendi” diyerek yüceltmeyi en büyük meziyet bilen gruplar, topluluklar, örgütler, vakıflar, çeteler gibi fırkalar değildir, “hak üzere topluluk” anlamında (hakka tabi olan, Allahu Teala'ya şirk koşmayan, muvahhid) genel müslüman kitledir.

Evet, bu cemaat, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat terkibindeki cemaattir.

(Bir taraftan da Atatürkçülük yapan şöhret budalası soytarı ve komedyenlerin "çakma" Ehl-i Sünnet'inden değil, gerçek Ehl-i Sünnet'ten söz ediyoruz.)

*

Yeni Şafak'ta yazan söz konusu kurnaz şehir edebiyatçısı, yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği üzere laik devlete bağlılığı “büyüklerimizin yolu” haline getirdikten sonra, laiklik (siyasal dinsizlik) körüğünün ateşiyle su verdiği bıçağını Brütüs marka bir hainlikle İslam Devleti kavramının sırtına saplıyor.

Sözleri şöyle:

… bilahare Ak Parti iktidarının yönetiminde de yer alan bu kuşaklar, Mehmet Akif’in … yeni siyasete (iktidara) karşı muhalefetini, onun şanlı mazideki devlet(ler)e olan özlemini had olarak alıp, bunu da içi boş bir ithal tanımdan ibaret olan “İslam Devleti” tanımı içine çekerek birbirlerine karıştırmışlar ve doğal olarak yanlış yönlere savrulmuşlardır.

Bu kafasının içi akıl ve fikir bakımından boş, fakat faşist tortular bakımından dolu şarlatan, böylece, bir yandan İslam Devleti kavramını hem içi boş bir şey olarak göstererek hem de ithal diye nitelendirerek aşağılıyor.

Değersizleştiriyor.. Tahkir ediyor.

İçi boş olan İslam Devleti kavramı değil, içi (değersizlik anlamında) boş olan, bu bozguncu müfsidin kafası..

İthal olan İslam Devleti’nin tanımı değil, ithal olan, bu şahıs gibilerin İslam Devleti kavramına yönelik tutumları..

*

Atatürk’ün Batı’dan ithal ettiği “devlet anlayışı” ve bu doğrultuda şekillendirdiği devlet yapısı, bunların zihniyetinin temelini oluşturuyor.

Bu yüzden, İslam Devleti idealinin yaşatılıyor olmasından rahatsızlar.

Yeni Şafak'ın edebiyatçısı bu ideali benimsemeyi “yanlış yönlere savrulma” olarak nitelendiriyor. Zihniyet bu!

Böyle düşünen ve bu gayri İslamî zihniyeti savunan "dindar" görünümlü tek kafasız da bu adam değil.. Sürüyle..

Bunlar, ne yazık ki, dış güçlerden ve 28 Şubatçılardan icazet alarak iktidar olan Akparti'nin iktidar döneminin getirdiği zihniyet kirliliğinin çerçöpü durumundalar.

Akparti'nin bu ülkeye en büyük zararı zihniyet alanında oldu. 

Daha doğrusu, birileri Akparti iktidarıyla önlerine gelmiş olan imtihanda kaybettiler. 

Gönülleri zaten bozuk olmasaydı, kaybetmezlerdi. 

İmtihan, hayatımızın kanunu. Hayatın anlamı.

Böyle bir imtihan önlerine gelmeseydi, mazrufları açığa çıkmazdı. "Kalıbı yerinde pehlivan"ların içinin kof olduğu anlaşılamazdı.

Dünya hayatı denilen imtihan, kimsenin kenarından dolaşmayı başaramadığı, herkesin ipliğini pazara çıkaran, içyüzünü ortaya seren bir panayır durumunda.

Bir gün olur herkes bu panayırı terk edip gider.

Kiminin geride Necip Fazıl gibi şarkısı kalır, kiminin şarlatanlığı.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."