VEFATINDAN ÇEYREK ASIR SONRA PROF. ESAD COŞAN HOCA'YI HATIRLAMAK: "BİR GÜN AKŞAM OLUR BİZ DE GİDERİZ / KALIR DUDAKLARDA ŞARKIMIZ BİZİM"

 





LEŞLER VE TEŞKİLAT 

(HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK)

 

“Teşkilat”tan kastımız, TRT 1’in Teşkilat adlı dizisi..

Dizinin “teşkilat”tan kastı ise Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)..

Yani, devletin televizyon kanalının dizisi, MİT’i anlatma iddiasında..

Mevzu casusluk olunca hilenin, tuzağın, yalanın, dolanın, entrikanın, sahteciliğin, olduğundan farklı görünmenin, ölmenin, öldürmenin, işkencenin bini bir para..

Fedakârlık, kahramanlık, iyi niyet, cesaret, diğerkâmlık, sorumluluk duygusu, temiz kalp de göz yaşartıcı boyutlarda..

*

Casusluk işi karmaşık ve karışık olunca, dizi de ister istemez kafamızı karıştıracak türden ayrıntılara yer veriyor.

Mesela, Teşkilat’tan “hain”ler de, tövbekârlar da, tevbesizler de çıktığını öğreniyoruz.

Hainlerden (vücudundaki hatıra kurşunla beraber) hayatta kalmayı başaran birinin dizideki adı Yıldırım..

Tövbekârın ismi ise Sadık..

Sadık, tam tövbe etmiş, öyle ki, şurdan şuraya koymak için bile olsa eline silah almıyor.

Dahası, abdestsiz yere basmıyor.

Kendisini hayır işlerine adamış..

Kimsesizleri, yoksulları arayıp buluyor, yardım ediyor.

Mesela, babasız bir gencin evliliği için yardımda bulunuyor.

*

İşte hikâyenin dikişlerinin patladığı yer de burası.

Babasız gencin “şehit” oğlu olduğunu öğreniyoruz.

Ancak bu şehitlik, sıradan bir şehitlik değil..

Hani ilkokullarda “ldızlı pekiyi” diye bir şey vardır ya, onun gibi bir şey, “yıldızlı şehitlik”..

Çünkü ölen baba, Teşkilat mensubudur.

Ne var ki, çoluk çocuğu bilmemekle birlikte, bu Teşkilat mensubunun kalemini kıran da yine Teşkilat’tır.

Anlaşıldığı kadarıyla, infaz edip öldüren, Tövbekâr Sadık’ın ta kendisidir.

Tabiî bunu, üstündekilerin emriyle yapmıştır. Çünkü Teşkilat; mensuplarının birbirlerini diledikleri gibi öldürebildiği bir gladyatörler arenası değildir.

Tövbekâr tövbe etmiştir ama, yeri geldiğinde “Elli küsur leşim var” diyerek övünmeyi de ihmal etmez. (Yanlış hatırlamıyorsam 52.)

Bu “leş”lerden biri, çocukluğundan beri elinden tuttuğu, ailesine yardımcı olduğu, şimdi de evliliği için destek verdiği gencin babasıdır.

Ancak, bu leş, aynı zamanda şehittir. Teşkilat’ın şehidi.

*

Böylece, devletin televizyonunda yayınlanan Teşkilat dizisi, bize, Teşkilat’ın, şapkadan tavşan çıkaran hokkabazlardan geri kalır bir yanının olmadığı mesajını vermiş oluyor.

Hokkabazlar şapkadan tavşan, Teşkilat ise leşten şehit çıkarıyor.

1970’li yıllarda militan solcuların hain ya da ajan diye katlettikleri kimi arkadaşlarının cenazesini tantanayla kaldırıp, onu sözde öldürmüş olan faşistleri lanetledikleri, ortalığı sloganlarla inlettikleri, yani bir koyundan iki post çıkardıkları iddia edilirdi.

Devletin televizyonuna göre, benzer birşeyi Teşkilat yapıyormuş.

*

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, 28 Şubat zulmü yüzünden Nisan 1997’de Türkiye’yi terk etmişti.

Fethullah Gülen’den iki yıl önce.

Bir süre İsveç’te, sonra Almanya’da kalmış, ardından da Avustralya’ya yerleşmişti.

Öyle böyle değil, tam yerleşmişti, Brisbane şehrinde ev almış, at, koyun vs. de edinmişti.

Dahası, yalnızlık çekmemek için damadı Prof. Ali Uyarel’i, kızını ve torunlarını da yanına almıştı.

Ancak, bu ülkedeki ikâmeti uzun sürmedi. 4 Şubat 2001 tarihinde bir trafik kazasında damadıyla beraber hayatını yitirdi.

Olayı bir kaza olarak biliyorduk. Ancak, trafik kazalarının istihbarat örgütleri (gizli servisler) tarafından sık kullanılan bir suikast yöntemi olması, akıllara soru işaretleri getiriyordu.

Bununla birlikte, görünüşe göre olay, sadece elîm bir kaza idi.

*

İki yıl sonra, gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na atıfta bulunarak, Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gittiği iddiasını ortaya attı.

Olayın kaza olduğunu zanneden bizler çok saf olduğumuzu fark ettik.

Türk istihbarat kaynaklarına göre, Esad Efendi şehit edilmişti.

“Türk istihbarat kaynakları”nın bu bildiriminin ardından Esad Efendi’nin oğlu Nureddin, bir etkinlikte yaptığı konuşmada, kalabalık bir topluluğun huzurunda, babasının şehit olduğunu söyledi.

Akıllara hemen Arslan Bulut’un yazısı geldi.

“Türk istihbarat kaynakları” katilin adresi olarak İngiliz Gizli Servisi’ni gösteriyordu.

*

Adres olarak MOSSAD (İsrail Gizli Servisi) gösterilseydi daha inandırıcı ve ikna edici olabilirdi.

Çünkü Esad Efendi, 28 Şubat’çılara en sert tepki veren (daha doğrusu tek sert tepki veren) cemaat lideriydi (tarikat şeyhiydi).

28 Şubat 1997’nin hemen ardından İslâm Dergisi’nin Mart sayısında yayınlanan başyazısında darbecilerin ardındaki odak olarak İsrail’i göstermiş ve tehdit edici ifadeler kullanmıştı.

Esad Efendi’yi şehit eden odak olarak CIA’in (Amerikan Gizli Servisi) gösterilmesi de akla yatkın görünebilirdi.

Çünkü, 28 Şubatçılara ABD’nin destek verdiği, onları cesaretlendirdiği biliniyordu.

Üstelik, 1999 yılında Türkiye’yi terk edip ABD’ye yerleşen Fethullah Gülen, Esad Efendi’yi Almanya’dayken arayıp ABD’ye davet etmiş, o bunu kabul etmemişti. (Bunu, Av. Hüseyin Yürük analitikbakis.com adlı sitede yazmıştı.)

Evet o, ABD’ye yerleşmeyi kabul etmemiş, İngiltere’yle tarihî bağları olan, hâlâ Kraliçe’ye bağlılık arz eden Avustralya’ya yerleşmişti. (Ki şu anda bile Avustralya bir krallık durumundadır, İngiltere Kralı Charles hükümdar konumundadır. Avustralya konsolosluklarına gittiğinizde duvarda Kraliçe’nin ya da oğlu Kral’ın resmini görürsünüz. Avustralya başbakanı, Kral’ın genel valisinin emri altındadır.)

*

Arslan Bulut’un Esad Efendi’nin şehadetini müjdelediği sıralarda MİT’in MOSSAD’la ve de CIA’le arası pek fena değildi. (Belki de hiç fena değildi.)

Dolayısıyla, o günlerde “Türk istihbarat kaynakları”nın Esad Efendi’nin katili olarak bu iki gizli servisi göstermek zorunda kalmamış olmaları, araştırmalarının onları İngiliz Gizli Servisi ile yüzyüze getirmiş olması, talihlerinin pek parlak olması anlamına geliyor.

Anlaşılıyordu ki İngiliz Gizli Servisi, sadece alçak değil, aynı zamanda ahmak olan kişiler tarafından yönetiliyordu.

Hangi devlet olursa olsun, şayet bir “devlet”lik onur ve haysiyeti varsa, bir başka ülkeden kaçıp gelen ve kendi ülkesine sığınan birini, evet geri çevirmek elindeyken vize verip kabul ettiği birini, öldürmezdi.

Böyle birini, öldürmek şöyle dursun, sözünden dönüp kovmanın bile onursuzluk ve de “gel git akıllılık” olduğunu bilirdi.

*

Bir devlet (devletin başındakiler), kendisine sığınan birini kovabilir mi?

Mecbur kalırsa kovabilir.. Mecbur kalırsa..

Şöyle: Sığınan şahsın geldiği ülkenin yöneticileri ağır ve şiddetli baskı yaparlar, o da kovar. Kovmazsa başının belaya gireceğini görür. (“Bebek katili” Abdullah Öcalan’ın Suriye’den kovulması böyle olmuştu.)

Mesela Timur, oğlu yaşındaki Yıldırım Bayezid’den, Osmanlı’ya sığınan iki “beylik” hükümdarını kendisine teslim etmesini veya kovmasını istemiş, Bayezid bunu kabul etmediği, bunu gururuna yediremeyip hakaretler yağdırarak karşılık verdiği için Ankara Savaşı yaşanmıştı.. Osmanlı paramparça olmuştu.

Habeşistan’a sığınan ilk Müslümanları kovması için Mekkeli müşrikler Necaşi’ye hediyelerle iki elçi göndermişler, Necaşi hediyelerini iade ederek bu elçileri kovmuştu.. Muhacirleri değil.

*

Bir ülkeden ayrılmak zorunda olanlar, (ülkelerindeki nüfuzları, etkileri, taraftarları, destekçileri, örgütleri, imkânları, karizmaları vs. yüzünden) o ülkedeki güç sahipleri ve egemen düzenden/rejimden menfaatlenenler tarafından tehdit olarak görülebilirler.

Fakat, sığındıkları ülke için bir tehdit teşkil etmezler. Edemezler.

Mesela “bebek katili” Apo (Abdullah Öcalan), Türkiye için bir tehditti, fakat başta Suriye olmak üzere gidip sığındığı ülkeler için bir “boş beleş sığıntı adam” durumundaydı.

Troçki, Rusya’da Stalin için bir tehditti, fakat sığındığı Türkiye, Norveç ve Meksika’da kimsesiz bir garipti. Onu öldüren de, sığındığı son ülke Meksika’nın gizli servisi değil, Sovyetler Rusyası’nın ajanıydı.

İran Şahı’nın uykularını kaçıran Humeyni, Paris’te Fransa için tuhaf görünümlü ve iki ayaklı bir egzotik bitki durumundaydı.

Avustralya’nın Brisbane kentine yerleşmiş Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, Brisbane’deki iki düzine, Sidney’deki bir düzine, Melbourne’deki yine iki düzine müridi ile Avustralya ve İngiltere için bir tehdit oluşturabilir miydi?

*

“Türk istihbarat kaynakları”na, İngiliz Gizli Servisi’nin sadece alçak değil, aynı zamanda ahmak da olduklarını anlamamızı sağladıkları için şükran borçluyuz.

Böyle bir “istihbarat”ımızın bulunması sayesinde bu ülkede her tür “hayatî” endişeden azade mutlu ve güvenli bir şekilde yaşadığımızı düşünme fırsatı verdikleri için de onlara ayrıca minnet duyuyoruz.

Hissiyatımızın boyutlarını ifade etmeye kelimeler yetmez.

Kulları üzerinde kahredici güç sahibi olan Allahu Azîmüşşan elbette hizmetlerinin karşılığını adaletiyle eksiksiz verecek, mükâfatlarını tam olarak alacaklardır.

İnsanları kalleşçe katleden İngiliz Gizli Servisi ise lanetle anılacak, Esad Efendi’nin cismini ortadan kaldırmış olsalar bile, “şarkı”sını susturamayacaklardır.

“Gideriz nur yolu izde gideriz
“Taş bağırda, sular dizde gideriz
“Bir gün akşam olur biz de gideriz
“Kalır dudaklarda şarkımız bizim..”


"MODERN BİLİM" YERÇEKİMİ GİBİ "YASA" ADLI TAHMİNLER İÇİN NE DİYOR (İKİ YÜZYIL ÖNCESİNİN "BİLİM"İNDE KALMIŞ ÇAĞDAŞ CAHİLLER MERAK ETMESİNLER, İLKOKUL EZBERLERİ YETER)

 



PROF. RICHARD FEYNMANN KİM?


Richard Phillips Feynman (11 Mayıs 1918 - 15 Şubat 1988), 

... çalışmaları ile 1965'te, Julian Schwinger ve Sin-Itiro Tomonaga ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş Amerikalı teorik fizikçidir.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Richard_Feynman)



NURCULAR, CEMAATLER , VE TEKFİR

 






Aydınlık gazetesi, Nurcu gruplardan birinin lideri olarak bilinen Muhammed Doğan’ın bir açıklamasını haber yapmış.

Okuyalım:


Tahşiyeci Muhammed Doğan’dan ithamlara yanıt: Haşa Mehdi değilim

Said Nursi’nin talebesi Hulusi Yahyagil’in talebesi olan Muhammed Doğan, kendisine yönelik ithamlara yanıt verdi.

Yayınlanma: 01 Şubat 2026, 18:11Güncellenme: 01 Şubat 2026, 19:04

 

Nurculuğun Tahçiye olarak bilinen kolunun kurucusu olan Doğan, Nurmend sitesindeki açıklamasında, “Ben bu ithamı defalarca reddetmeme rağmen birileri hâlâ ısrarla tekrar ediyor.” diyerek Mehdilik davası iddialarını bir kez daha reddetti.

Muhammed Doğan şu ifadeleri kullandı:

“Evvelen; ben Seyyid değilim. Köyüm, memleketim bellidir.

“… Benim bir tek hünerim var. O da Ellah rızası için Hacı Hulusi Bey ile beraber Risale-i Nur’u Kur’an tefsiri olarak okuyup, bütün ‘câ’yı ‘cû’lardan berî olmaktır. ‘Nurcu’ değilim, Risale-i Nur’u da sadece Kur’an tefsiri olarak okuyorum. Ben bu dersi Hacı Hulusi Bey’den aldım. O zât kendi şahsiyetini değil bize Kur’an’ı ve Hadimliğini gösterdi. Biz de O’nun gösterdiği vazifeyi îfa ediyoruz. Tek vasfımız ‘Hadimu’l-Kur’an’ olmaktır.

‘ÜÇÜNCÜ VE EN EHEMMİYETLİ MESELE’

“Bir derste Hacı Hulusi Bey, bütün cemaatin huzurunda ‘Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır’ ifadesini kullandı. Bütün arkadaşlarımız şahiddir ki; ilk günden şimdiye kadar ‘Bu cümleyi rivayet ediyorum ama asıl manasını bilmiyorum ve tabir etmiyorum. Bu cümlenin manası ahir ömrüme kadar zuhur etmezse o zaman tevilini kendim söyleyeceğim’ demiştim. Şimdi zamanı gelmiştir. Manası şudur: ‘Benden sonra Molla Muhammed uzun yıllar yaşayacak. Ve Hz. İsa’nın (as) mahiyyeti ve dünyaya nüzulü ile ilgili Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında birçok bâtıl itikad ile karşılaşacak, o itikadları red ve tashih edip, bu meselenin hakikatini ve mahiyyetini ortaya koyacaktır.’

“Bu bâtıl itikadların asılları ve temelleri şunlardır:

“… Ben bunların hepsini, Hz. İsa’nın (as) hakikatini, mahiyyetini ve nüzulünü ‘Nüzul-i İsa (as)adlı eserimizde teferruatıyla izah ve isbat ettim. …

“Hz. İsa, Nurcuların batıl itikadlarında olduğu gibi ‘gelmiş, gitmiş, filan yerde nazil olmuş, birinin ruhuna girmiş’ de değildir. Bu itikadların hepsi batıldır. Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şeriflerde beyan edildiği gibi Hz. İsa (as) ahir zamanda bizzat cesediyle Müslümanlar içinde nâzil olacak. Şeriat-ı Muhammediyye tâbi olacak, haçı kıracak ve domuzu kesecektir. Bu itikadda en ufak bir şübhe yoktur.

“Bununla beraber nüzulü hakkında ‘filan tarihte, filan yerde nazil olacak’ diye kesin bir tarih vermek hatadır. Âyet ve hadisler ne kadar bildirmişse, o kadarını bilebiliriz. Evet, O zâtın gelme zamanıyla ilgili bazı işaretler ve rumûzat-ı Kur’aniyye var. Bu işaretlerin hepsi belli şartlara bağlıdır. O şartların birçoğunu ancak Ellahu Teâlâ bilebilir. Binaenaleyh nüzul hakkındaki bu işaretlerin hiçbirisi itikadi mecburiyyeti gerektirmiyor. Belki yarın, belki 10, belki 100, belki de 1000 sene sonra da gelebilir. Bunu kimse kesin olarak bilemez. …

‘KİMSEYİ TEKFİR ETMEYELİM’

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir. Bir kişinin nesebesi Müslüman ise kendisi de zâhiren dahi olsa müslüman gözüküyorsa o kişiyi tekfir etmek yasaktır. Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele. Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz. En fazla diyebileceğimiz şey ‘filan adamın yaptığı filan iş, küfrü mûcibdir’ ifadesi olabilir. Zira şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi? Bunlar hep bu meselenin şartıdır. Birçok şahıs zaten İslam'ı bilmiyor. Sözünün küfrü gerektirdiğini anlamıyor. Bilse böyle küfrü mûcib bir şey söylemez. Onun için dâr-ı İslam’da ve ehl-i İslâm’ın içindeki kimseyi tekfir etmeyelim. Haramdır, çok büyük fitnelere yol açar.

*

İlginç bir açıklama..

Aydınlık gazetesinin haberi veriş tarzı da ilginç.. Adam “Ben Nurcu değilim” diyor, bunlar ise onu “Nurculuğun Tahçiye (Tahşiye) olarak bilinen kolunun kurucusu” diye takdim ediyorlar.

Molla Muhammed ile talebelerinin, merhum Hacı Hulusi Bey’in “Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır” şeklindeki sözünü bu kadar ciddiye almış olmaları da tuhaf.

Aslında anlamı, tevil gerektirmeyecek kadar açık.

Muhtemeldir ki bir rüya filan görmüş, yanlış yorumlamıştır. Eğer kastı, sözün (Molla Muhammed tarafından) tevil edilen biçimi olsaydı, bunu öyle söylemesi gerekirdi. 

Lüzumsuz yere kafa karıştıracak bir sözü durup dururken niye söylesin?!

İnsandır, yanılabilir.

*

Molla Muhammed “Nurcuların batıl itikatları”ndan da söz ediyor.

Bu batıl itikatlarından biri, Bediüzzaman’ın “ahir zaman Mehdî’si” olması..

Hepsinin değilse de içlerinden birçoğunun başka batıl itikatları da var. Mesela (bozulmuş tarikatlarda da sıkça görüldüğü üzere) mürşidleri Bediüzzaman’ı yanılmaz ve hata etmez kabul edenlere rastlanıyor. 

Halbuki bizzat Bediüzzaman, kendisinin hata edebileceğini söylüyor. Bunların batıl itikatlarına göre ise tevazuundan öyle konuşuyor. 

Mehdî olmadığını söylemesini de buna bağlıyorlar.

Sanki tevazu icabı yalan söylemek caizmiş gibi.. 

Yalan yalandır, tevazu için yalan söylenmez.

*

Tekfir meselesine gelince..

Molla Muhammed'in hassasiyeti iyi ve yerinde olmakla birlikte, bu konudaki sözleri çelişkili ve tartışmaya açık.

Bir taraftan “Kimseyi tekfir etmeyelim” diyor, diğer taraftan bazı kimselerin tekfir edilebileceğini, “Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele” diyerek açıklıyor.

Demek ki dinsizliğini ilan eden tekfir edilir.

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir” diyor. Daru’l-İslam’da gâvur olana, dinden dönene gâvur demeyecek miyiz?!

*

Ayrıca, daru’l-İslam’dan neyin anlaşılması gerektiği meselesi de tartışmalıdır. Ulemanın büyük ekseriyetine göre daru’l-İslam, Şeriat’in hakim olduğu, yürürlükte bulunduğu yerdir. 

Bu mesele için Prof. Dr. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerine bakılabilir. Uzmanlık alanıdır.

Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu "Dârülislâm" maddesinde konuyu veciz bir biçimde özetlemiş:

"... Fıkıh kitaplarında dârülislâmın “müslümanların hâkimiyeti altındaki yer” veya “müslümanların imamının (devlet başkanı) hüküm ve sultasının yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tarif edildiği görülmektedir. Buna göre dârülislâm, müslümanların hâkimiyeti altında bulunup İslâm hukuk sisteminin uygulandığı ülkedir. Bu durumda nüfusun müslüman veya gayri müslim, az veya çok olması önemli değildir. ...

"... Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre dârülislâm, içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. ...

"... Ebû Hanîfe’ye göre dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir: a) İstilâ edilen yerde küfür ahkâmının (İslâm dışı hukuk düzeninin) uygulanması. b) Ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması. c) Ülkenin dârülharbe bitişik olması. ...

"... Şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. Dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak ... ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharp sayılacağı da açıktır. ..."

Burada şu noktaya dikkat etmek gerekiyor: Daru'l-harp, Müslümanlar'ın durup dinlenmeden birilerine harp açtıkları, savaştıkları yer değildir.. 

İslam'a açık veya örtülü biçimde savaş açılmış ve müslümanın İslam'ı güven içinde yaşayamadığı yerdir. 

*

Molla Muhammed’in bir diğer çelişkili cümlesi şu: “Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz.”

Aslının başka olduğunu neye göre söylüyorsun?.. Bu iş zanla, tahminle olmaz, açık, tevile müsait olmayan delil gerekir.. Şayet küfrünü açıkça sergilemiyorsa “aslının başka olduğunu” söyleme hakkın bulunmaz. Bu haksız, delilsiz ve mesnetsiz bir tekfir olur.

Adamın aslının başka olduğunu gerçekten biliyorsan, elinde inkârı mümkün olmayan kesin bir delil var demektir, bu durumda onun yalanına ortak olamazsın. 

(Burada asıldan kasıt adamın içyüzüdür, hakiki inancıdır. Yoksa aslı Ermeni, Rum, Yahudi, Sabatayist, Sırp, Hırvat, Yunan, Moskof filan olabilir. Bir kimse salt böylesi bir soy bağı üzerinden tekfir edilemez. Kadir Mısıroğlu'na bile mesnetsiz biçimde Sabetayistlik ithamında bulunanlar oldu. Ebu Talib ve Ebu Leheb soyundan dolayı müslüman sayılamayacağı gibi Abdullah bin Selam r. a. de kökeninden dolayı aşağılanamaz.)

*

Molla Muhammed’in “Şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi?” şeklindeki sorusu da anlamsız.

Belki reddeder, belki etmez, nerden bilelim..

Sorun şurada ki, Türkiye’de böyle bir şer’î mahkeme kurulması yasak.. Paralel devlet olma iddiasıyla derdest edilirsin. (Yaptırıcılığı nasihatten öteye geçmeyen hakem heyeti kurulabilir, o başka.)

Şer’î mahkemelerin bulunduğu bir ülkede zaten kimsenin kimseyi tekfir etmesine gerek kalmaz. Tekfir edilmesi gerekenlerle devlet ilgilenir.

İkincisi, tekfirle değil, irtidatla (dinden dönme ile) ilgili hükümlerin infazı mahkeme ile olur. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. 

Seni, senin kendi küfür söz ve/veya amelin dinden çıkarır, falanın filanın seni tekfir etmesinin bir önemi yoktur. 

Türkiye'de tekfir edilmeye meraklı olanların sayısı, tekfircilerden belki de daha fazla.. Çünkü birilerinin kendileri gibi düşünmeyen insanlara sıkça "Senin bu anlattığın İslam ise ben müslüman değilim" dedikleri görülüyor.

Sözde tekfircilik karşıtı olduğu halde dinî konularda kendisine yöneltilen eleştirilerin sahiplerine "aşırılar" yaftasını yapıştırarak "Ben sizinle aynı dinden değilim" diye konuşan, yazıp çizenlere de rastlanıyor. 

Yani gayet pişkince "İlla da bizi tekfir edin" mesajını veriyorlar. Sonra da utanmadan "Vayy bizi tekfir ediyorlar" diyerek arsızlık ve şirretlik destanı yazıyorlar. 

Sen kendi kendini tekfir etmiştin ya hanzo, ne çabuk unuttun.

Ne yazık ki bu tekfir edilme meraklısı ve tutkunlarını uyaran yok. Sayıları da günden güne artıyor.

*

Ancak, itikadî konuları çok iyi bilmeyen kişilerin rastgeleni tekfir etmekten kaçınmaları da gerekir. 

Hatta çok iyi bilenlerin bile kaçınmalarında fayda vardır.

Burası ayakların kolayca kaydığı çok riskli bir alan.

Şu noktaya da dikkat etmek gerekiyor: Günümüzde birçokları, kendi cemaat, grup veya topluluklarını terk edenleri tekfir ediyorlar.

Yani tekfircilik sadece Vehhabî meşreb Selefîlere özgü birşey değil.

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve IŞİD (DAEŞ) gibi zararlı teşkilatlar hakkında "Bunlar müslüman değil" hükmü verenler de sonuçta tekfirci durumundalar. 

Evet, tekfir karşıtlarının (pratikte) tekfirlcilikle suçladıkları insanlardan daha fazla tekfircilik yaptıkları görülebiliyor. 

Fakat bunların, kendilerinden haberlerinin bulunmaması gibi mutluluk kaynağı bir avantajları var. 

Laflarının bilincinde olmamanın keyfini sürmelerini sağlayan ayrıcalıklı bir zekâya sahip olma gibi bir nimeti ellerinde tutuyorlar. 


VEFATINDAN 25 YIL SONRA PROF. ESAD COŞAN HOCA'YI HATIRLAMAK

 


https://archive.org/details/cok-sessiz-bir-olum-seyhleri-de-vururlar

 

ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM

(ŞEYHLERİ DE VURURLAR)

 


 

KAN UYUMAZ!

 

(Hz. Davud) Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti.

Ne hile yaparsa yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç?

Tanrı’nın hilmi, müdarada bulunur.

Bulunur amma, adam haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.

Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak, müşkülü halletmek merakı düşer.

 

(Mevlâna, Mesnevî, C. 3, çev. Veled İzbudak, 3. b., 

İstanbul: MEB, 1995, s. 202.)



İÇİNDEKİLER

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM” 5

SUİKAST VE KISAS 6

ÖLÜLERE VE ÖLÜME DAİR BİR NOT 8

LEŞLER VE TEŞKİLAT (HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK) 11

28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ 18

“TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM 31

AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK 55

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM” 66

“KİLİT İSİM”DEN CEVAP 72

BİR ÖLÜM… VE S. G. 79

BARNABAS İNCİLİ’Nİ GÖRENLER ÖLÜYOR DA, GÖSTERENLER NİÇİN ÖLMÜYOR? 97

“İNGİLİZ İSTİHBARATI UYMADI, VATİKAN VERELİM” 101

ODATV’NİN İŞKEMBESİ GELİŞMİŞ MÜNAFIĞININ YALANI 106

“DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR? 109

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR 117

ESAD COŞAN’IN ÖLDÜĞÜ KAZAYI ÇÖZMEK İÇİN ARSLAN BULUT’U KILAVUZ EDİNENLER 121

KAZADAKİ SİS: ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI? 125

 “SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER” 128

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM”

 

 (Kütüb-ü Sitte’den)

 

4924 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor:

"Bir erkek çocuk, hile (suikast) suretiyle öldürülmüştü. Hz. Ömer radıyallahu anh:

‘Bunun öldürülmesine San'a ahalisi iştirak etmiş olsaydı, bu tek kişi yüzünden bütün San'a ahalisini öldürürdüm!’ dedi."

4925 - Bir başka rivayet: "Dört kişi bir çocuğu öldürmüştü. Hz. Ömer dedi ki.." diye başlar, yukarıdaki gibi devam eder.

Buharî, Diyat 21; Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 

4926 - İmam Mâlik anlatıyor:

"Hz. Ömer radıyallahu anh, tek bir kişi için beş veya yedi kişiyi öldürttü. Bunlar hile ile birini öldürmüşlerdi. Hz. Ömer talimatında şunu da ilave etmişti: "Bu tek kişinin öldürülmesine bütün San'a halkı katılmış olsaydı, hepsinin öldürülmesine hükmederdim."

Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 *

SUİKAST VE KISAS

 

Prof. Dr. M. Tâhir bin Âşûr

 

İslam hukukunun hadleri, kısası, ta’zîri ve cinayet erşlerini (diyetlerini) düzenlemesinde gözetmiş olduğu gayeler başlıca üç kısımdır: 1) Caninin uslandırılması (te’dibi), 2) Mağduru razı etme, 3) Suç işlemeye yeltenmek isteyen kimseleri niyetlerinden caydırma. (…)

Ukûbat (ceza hukuku) alanında hukukun ikinci gayesi, mağduru razı etmektir. Çünkü insan tabiatında, kendisine kasden tecavüzde bulunan kişiye karşı aşırı bir kin, hata yolu ile tecavüzde bulunana karşı da bir öfke duygusu vardır. Bu duygu, kendisini intikam almaya sürükler. (…) Mağdur ya da taraftarları intikam almaya fırsat ve güç bulduklarında, derhal harekete geçer ve öçlerini alırlar. Fırsat ve güç bulamadıkları zaman da kin ve öfkelerini içlerine gömerler ve buldukları ilk fırsatta intikam almaya koşarlar. (…) Bu durumda, hukukun gözettiği gayelerden biri de, mağduru razı etmeyi bizzat kendisinin üstlenmesi ve süregelen kin ve intikam duygularının ortadan kaldırılması için bir had getirmiş olmasıdır. Hz. Peygamber s.a.s. Veda Hutbesi’nde “Cahiliye dönemi kan davaları kaldırılmıştır” buyurmuştur.

Adaletin gerçekleşmesiyle birlikte, mağdurun da razı edilmesi gayesi, insan tabiatında bulunan intikam duygularının yatıştırılmasına yöneliktir. Bu yüzden hukuk, kısasta, hâkim karar verdikten sonra, kâtili, maktûlün velilerine (yakınlarına) teslim ederek, bu cezanın infazı yetkisini onlara vermiştir. Veliler, hâkimin gözeteminde, kâtilin elindeki bir iple onu kısas cezasının uygulanacağı yere çekerler (ki buna “kaved” denilir); böylece Cahiliye döneminde yaptıkları şekilden oldukça uzak, gayet nezih bir şekilde, fakat zahiren de ona benzer bir hava vermek suretiyle içlerini kemiren kin duyguları teskin edilmiş olacaktır. Hukuk nazarında bu mana, yani mağdurun teskin edilmesi gayesi, caninin uslandırılması, terbiye edilmesi gayesinden daha önemlidir. Bu yüzden, her iki gayeyi de gerçekleştirmenin sözkonusu olamayacağı durumlarda, mağdurun razı edilmesi gayesi tercih edilir. Bu durum, kısasta sözkonusudur. (…)

Bütün bu hükümler, eşkiyâlık (hırâbe) anındaki öldürme ile tuzak kurarak öldürme (gayle) dışındaki cinayet hadiselerinde geçerlidir. (…)

Üçüncü gaye ise, suç işlemeye yeltenmek isteyen kimseleri niyetlerinden caydırmadır. (…)

Bu üçüncü gaye, bütün ümmetin ıslâhıyla ilgilidir. (…) Ancak toplumun caydırılması, âdil olmayan bir yolla sağlanamaz. (…) Bazı hallerde mağdurun suçluyu affetmesi [kısas yerine diyete razı olması] nadiren olacağından, cezanın uygulanmasının caydırıcı fonksiyonunu ortadan kaldırmış olmaz. Bu, cinayet işlemek isteyen kimsenin aklına, düşündüğü cinayeti irtikap fikri geldiği zaman, “Nasıl olsa beni de affederler” gerekçesine dayanmasını da ortadan kaldırır. Bu yüzdendir ki hukukun, hırsızlık, sarhoşluk ve zina suçlarında olduğu gibi, belirli kişilerin hakkı sözkonusu olmayan suçlarda, affı kabul etmediğini görüyoruz. Çünkü, af sözkonusu olmayan bu tür suçların irtikabında, kamu düzeninin ihlali, bizzat hukuk düzenini ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim vardır. Hırâbe (eşkiyâlık) da böyledir. Tuzak kurarak öldürme suçunda ise, maktûlün velilerinden affın kabul edilmemesi [diyetin sözkonusu olmaması, mutlaka kısas yapılması], cinayetin alçakça işlenmiş olmasından dolayıdır. Hırâbede eşkiyanın ele geçmeden önce tevbe etmesi durumunda, tevbesinin kabul edilmesi, güvenliğin sağlanması için aşırı bir çaba gösterilmesinin, emsallerinin onu örnek almalarını ve böylece teslim olmalarını teşvik etmenin bir sonucudur.


(M. Tâhir bin Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi, çev. Vecdi Akyüz ve Mehmet Erdoğan, İstanbul: İklim Y., 1988, s. 326-329.)


ŞEYTAN'IN EN BÜYÜK HİLESİ İNSANLARI KENDİSİNİN VAROLMADIĞINA İNANDIRMASIDIR DERLER.. BELKİ DE DAHA BÜYÜĞÜ, KENDİSİNİ MELEK GİBİ GÖSTERMESİDİR

 



Eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Pekin: Türkiye’deki derin devlet Amerikan derin devletinin uzantılarıdır

Pekin "Türkiye'de silâhlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi'nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara'da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi." dedi.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında Didem Arslan Yılmaz’ın konuğu oldu.

Derin devlet tartışmalarına değinen Pekin “Türkiye’de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye’nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül’ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz’u yaşamazdık” dedi.

“Türkiye’de silâhlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi’nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara’da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi.

Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi kamuoyunu uyarmaya çalışan değerlerin ortadan kaldırılmasında bu yapının rolü vardır. Türkiye 12 Eylül’e bu kadrolar tarafından sürüklenmiştir.

Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da bu yapı içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.

Bu tür insanların bir kısmı CIA tarafından devşirildi ve şimdi FETÖ dediğimiz istihbarat örgütü kuruldu.

Biz devletin ele geçirilmiş olduğunu son 20 yıldır defalarca gündeme getirdik ama gerçekleri komplo teorisi diye gösteren gazeteciler de bu yapının elemanıydı

Devletin omurgası ele geçirilmişse, siyasi yapı bu işin dışında tutulabilir miydi? Siyaset de ele geçirilmiş olduğu için Türkiye 1952’den beri savrulmaktadır.

Biz bu konuyu yakın tarihte şöyle yansıtmıştık:

FETÖ’nün darbe girişimi ile ilgili değerlendirmelerin hiçbiri meselenin esasına girmiyor. Bir defa 1960 darbesinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde ağını kurmuş bir örgütten, Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların, Genelkurmay Başkanlarının ve MİT Müsteşarlarının haberdar olmaması mümkün değildir! Soru şudur: Devlet bunu neden yaptı? Bülent Ecevit, ilk başbakanlığı sırasında, “kontrgerilla”nın varlığından tesadüfen haberi olduğunu söylemişti. Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu ise kendisine teminat vermiş, devletin siyasi partiler içinde de örgütlenme yaptığını, hatta çeşitli partilerden birçok milletvekilinin bu yapının üyesi olduğunu söylemişti.

Fethullah Gülen ve Müslüm Gündüz ise daha askerlik çağında iken 1960-61’de keşfedildiler. İskenderun’da birlikte askerlik yaparken, eğitime alındılar. Fethullah Gülen, askerlikten sonra da kendisi gibi bir “görevli” olan ve tahsili yeterli olmadığı halde Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’na getirilen Yaşar Tunagür’ün açtığı yolda ilerledi. Türk Cumhuriyetleri’nde okullar açmak için ilgili ülkelerin devlet başkanlarına tavsiye mektuplarını Turgut Özal ve Süleyman Demirel yazdı. Abdullah Gül de Dışişleri teşkilâtına cemaate yardımcı olmaları için talimat verdi. Devleti yönetenler, bu işleri, kendi akıllarıyla yapmadı. Devleti yönetenler, NATO’nun Gladio yapısı ile birlikte Türkiye’nin bütün istihbaratını avucunun içine almış olan ABD’nin taleplerini yerine getirdi! Devlet, Abdullah Öcalan’ı nasıl kontrolden kaçırıp Türkiye’nin başına belâ ettiyse Fetullah Gülen’in de aynı şekilde bir bumerang gibi dönüp devleti vurmasına yol açtı!”


(https://yurtsever.org.tr/2024/eski-genelkurmay-istihbarat-daire-baskani-pekin-turkiyedeki-derin-devlet-amerikan-derin-devletinin-uzantilaridir-534309/)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."