LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENİN DİN İSTİSMARI DÜZENEĞİNİN SACAYAKLARI: DİYANET, HAYRETTİN KARAMAN GİBİ KALEMŞORLAR, VE MODERNİST-TARİHSELCİ AKADEMİK TUFEYLÎLER

 









TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK ÇAĞINDA TEK BAŞINA VE YALNIZ KALMAK


Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman “Diyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Üzerine yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları) kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple “adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.

Eh, ilgili olunca ne yapsın, Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.

Ancak, Diyanet’in vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik devletimizin bu siyasetin vesayeti altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.

Palavracılığın cılkını çıkarmış.

*

Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm. Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.

Okutamadı.

Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme bu mudur?

Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.

Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır/kaşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.

Devletin en tepesindeki şahıstı..

Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.

O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.

Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki hiçbir cumhurbaşkanının yapmadığı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.

Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.

*

Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..

Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey midir?!

“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir ne hale gelir? Getirilir?

Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?

*

Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de vardır.

Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.

Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.

Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..

*

Devam ediyor Hayrettin efendi:

“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığıilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir kurumlar olduğunu düşünüyorum.”

Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..

Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.

Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil. 

(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)

*

İşin aslına gelince..

Türkiye’de din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde mümkün değildir. 

Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.

*

Hayrettin efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık getirmeye çalışıyor:

Niçin?

Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var, açıklık-şeffaflık var, seçim var… 

Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.

Böylece bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!

Bihakkın yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!

Değilse nedir?

Altın tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.

Diyanet’e atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.

Vatandaş ne yazdığının farkında bile değil..

*

O “resmî” (laik [siyasal dinsiz] devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve meziyetleri bitti mi?

Hayır!

Hayrettin efendi saymaya devam ediyor:

“Bu kurumlar tekelci değil, müspet manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.

Aslında tekelci..

Devlet, Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.

Mesela bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.

Aynı şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.

Kendi kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.

*

Hayrettin efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:

“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”

Aksi zaten mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.

Bunun bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.

Devam ediyor Hayrettin efendi:

Devlete, millete, dine, diyanete hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”

Devlete ihanetmiş..

Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..

“Devlet”e ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?

Mesela 28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?

O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?

28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü. 

Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz. 

Fakat mahkemede görülen 28 Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.

Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir. 

Bu, doğru olabilir.

Ancak, Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor oluşudur:

"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)

*

Karaman şunu da diyor:

“Kendilerini müftü ve din âlimi yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış olur.”

Bu doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.

Ancak bu, Diyanet için de geçerlidir.

Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.

*

Karaman şunu da söylüyor:

“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”

Karaman’ın bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına gelmektedir.

Ama farkında değil.

Tek adamlara bağımlı olmaya gelince..

Kelin köre diyeceği birşey olamaz..

Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına.. 

Özerk bir kurum değildir.

*

Siyasetçiler, dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.

Diyanet’ten ise tık yok.

Neden?

Çünkü bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.

Özerk değil.


(İlk yayın tarihi: 5 Nisan 2023)


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN "GÜÇ VE ÖRGÜTLEŞME" İÇİN KULLANILAN İSLAM

 


Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman, 30 Kasım 2018 tarihini taşıyan “Şimdilik son yazı” başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için” Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok.”

Görüldüğü gibi "fısk, fücur, dalalet, bid'at, küfür" gibi İslamî terminolojiye ait kavramları (din dilini) değil, laik-nasyonalist (siyasal dinsiz ve [en azından söylem düzeyinde] ırkçı) rejim dilini konuşuyor.

"Dar görüşlü, bağnaz, bölücü" diyor. 

Bana kimin dilini kullandığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Söze“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip” diyerek başlamış durumda.

Açalım: Mesela Ehl-i Sünnet’in bizzat kendisinin, kendi İslâm anlayışını Ehl-i Sünnet diye takdim etmemesi düşünülebilir mi?

Bir grubun İslâm anlayışının “kendi İslâm anlayışı” olması, onu otomatik olarak Ehl-i Sünnet’in dışına mı iter?

Hayrettin Bey’in cümlesinin sonu, böylelerini Ehl-i Sünnet’ten ihraç (veya “aforoz”) ettiğini ortaya koyuyor.

Çünkü cümleyi “Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının…” diye bağlıyor.

Cümlesinin baş tarafında başkalarına yönelttiği suçlamayı kendisi yapıyor. Birilerini Ehl-i Sünnet’in dışına atıyor.

Ne demeliyiz buna, "dar görüşlülük, bağnazlık, bölücülük" mü demeliyiz?

*

Demeyelim.

Kendimize, "Onlar için Ehl-i Sünnet dışı nitelemesini yaparken haklı olabilir mi?" sorusunu yöneltelim.

Haklı da olabilir, delillerine bakmadan haklı ya da haksız demek doğru olmaz.

Fakat, yukarıdaki cümlesinde bu “aforoz“u için şu gerekçeyi gösteriyor:

“…yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü ‘ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için’ Ehl-i Sünnet dışı…”

İşte buna Mantık ilminde totoloji (eski tabirle devir) deniliyor.

Baştan birtakım anlayışları “yine Ehl-i Sünnet içinde” ilan ediyorsun, sonra bunun üstüne hüküm cümlesini oturtuyorsun.

İddiasını bu şekilde delillendiren bir adam hem ilim, hem de mantık bakımından sorunlu demektir.

Burada, Mantık ilmini okumuş olmayı kast etmiyoruz, “normal” bir insanın insan olması hasebiyle sahip bulunduğu “asgarî” mantığı kast ediyoruz.

*

Ehl-i kıbleyi tekfir (kâfir ilan etme) meselesine gelelim..

Bu tür ifadelerin ardına saklanmak, neyin kastedildiği açık bir biçimde ortaya konulmadıkça, yanlışa alan açma hokkabazlığından başka bir anlama gelmez.

Ehl-i kıble (kıblesi Kâbe olanlar), günahından dolayı tekfir edilmez. Yoksa, adam Ehl-i Kıble’den de olsa, itikaden küfür olan bir söz veya eylemi bile bile benimseyip savunursa kâfir olur.

Nitekim Allâme Âliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:

Şu hususun bilinmesi lâzımdır ki, “Ehl-i kıblenin günah işlemesi sebebiyle tekfir edilmesi caiz değildir” diye bilginlerimizin ifade etmesinden maksatları, mücerret [salt] kıbleye yönelmek değildir. Rafızîlerden bazı sapıkların “Cebrail aleyhisselam vahiy getirirken aldanmıştır. Çünkü Allah Teala Cebrail’i Ali’ye göndermiştir, fakat o yanlış olarak Muhammed’e geldi” diye iddia eden ve Hazreti Ali’ye (haşa) ilah diyen rafızîlerin azgınları her ne kadar kıbleye yönelerek namaz kılsalar da onlar mümin değillerdir.

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s. 431.)

İmam Gazzalî daha açık konuşmaktadır:

Bid’atçi (mübtedi’) [durumundaki Kur'an ve Sünnet'e vakıf bir âlim] eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [tek başına da kalsa diğer müçtehid âlimlerin ortak içtihadına, ortak aklına] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz [Dinde kesin delil olan icma oluşmaz]. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir [Başka bir konuda bid'at derecesinde hata yapmış olması bu konuda "mutlak biçimde" yanılıyor olmasını gerektirmez].

… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile [niyeti inkârcılık ve küfür olmasa bile] kâfirdir.

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, s. 301-302.)

*

İmdi, Türkiye’de bakıyoruz, Ehl-i Kıble‘yi asıl tekfir edenler, Hayrettin Karaman’ın hizmette ve hürmette kusur etmediği Erdoğan ile yandaşları. 

"Ilımlı müslüman" FETÖ bu laik (siyasal dinsiz) rejimin aforozuna uğrayınca onların söylemlerini birilerinin devam ettirmesi gerekiyordu. Bayrak yarışı devam etmeli, sancak yere düşürülmemeliydi. 

Mesela, Batı’nın, özellikle de ABD’nin terörist ilan ettiği müslümanlar için Erdoğan fırsat düştüğünde hemen “Bunların İslam’la bir ilgisi yoktur” diyebiliyor. 

Bayrağına ‘La ilahe illallah’ yazmakla, alnında Tekbir bandı taşımakla müslüman olunmaz” falan diye kafadan fetvalar verebiliyor.

Ya neyle müslüman olunurdu, yahudi fötrü gibi küfür simgelerini giymekle mi?

TBMM’de (laiklik gereği İslam’la, dinle imanla ilişkisiz ve/veya ona aykırı) Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmekle mi?!

*

Evet, Erdoğan, yukarıya aldığımız türden ifadeleriyle Ehl-i Kıble’yi resmen tekfir ediyordu.. Etti.

Yandaşlar da aynı dili kullandılar.. Şu anda ona muhalif olan (Davutoğlu gibi) eski yandaşlar da..

Evet, Erdoğan ve kafadarları birileri için gözlerini karartıp “Müslüman değiller” diyorlardı.. Daha ne desinler!

Ve buna karşı Hayrettin Karaman ile onun gibi ince kalpli merhamet abidelerinden itiraz kabilinden ne bir fısıltı, ne bir ürkek inilti, ne de bir utangaç vızıltı çıktı. 

Tıs yok.

"Tamam bunlar cahiller, katiller, azgınlar, hayvan oğlu hayvanlar, fakat ehl-i kıbleyi tekfir etmeyelim, bize yakışmaz" demediler. 

*

O adamları İslam’ın dışına itiyorsan, itikaden bunu gerektiren bir delil getirmen gerekir.

“Efendim bunlar terörist…”

Batı’nın terörist ilan ettiği insanlar arasında gerçek mücahidler de var.

Kimin terörist olmak suretiyle kâfir olduğuna artık Hristiyan Batı, NATO, ABD, Vatikan vs. mi karar veriyor?

Yani dünyada hiç mi mücahid yok?.. Bir tek senin mi askerin (Şeriat düşmanı Mustafa Kemal'in askerleri mi) ölünce şehid olacak şekilde savaşıyor, yani İslamî cihad ibadeti yapıyor?

Hadi diyelim ki, suçladığınız kesimlerin Batı tarafından terör olarak nitelendirilen eylemleri İslam açısından kesin olarak günah, bu durumda da, onları salt bu günahlarından hareketle nasıl tekfir edebiliyor, kraldan fazla kralcı, gâvurdan fazla gâvurcu olabiliyorsunuz?.

Hani günah başka, küfür başkaydı?

*

Karaman’ın yazısının devamı, onun, “hür iradeli, bağımsız birey” olmayı başaramadığını ortaya koyuyor.

Mesela şöyle diyor:

Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslâm’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hâkim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani idik.

Sorun şurada, faydası yanında zararı da olduğunu o günlerde söylemiyordun.

“İslam’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hakim” imiş..

Yani senin ölçütün bu: Toplumda hakim olan kanaat..

“Uydum kalabalığa”..

Toplumda hakim olan o kanaati benimsemeyenleri ise o günlerde dışlıyor, aşağılıyor, marjinal ilan edip küçümsüyordunuz. 

Onlara yine "bağnaz, dar kafalı, bölücü" diyordunuz.

Hışımla ve yarışırcasına..

Samanyolu TV‘de vs. kendinden memnun, mutlu bir yüz ifadesi ile hikmetler döktürüyor, Türkçe Olimpiyatları‘nda şarkı söyleyip oynayan kızları izliyor, İslam'a “hizmet” ediyordunuz.

Karaman bir de merhum Sabahaddin Zaim hocanın isminin ardına saklanmış..

Ne yani, Sabahaddin Zaim muhterem bir insandı ama, her sözü ve eylemi hüccet olan masum bir peygamber miydi?!

*

Karaman’ın yazısının sonu, Erdoğan'ı körü körüne izlemekte olduğunu ortaya koyuyor.

Tabiî burada da ölçütünün, “Erdoğan’ın, peşinden gidilmesi gereken bir lider olduğu” yönünde toplumda hakim olan kanaatten başkası değil..

Şöyle diyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ocak 2014 tarihinde “Yüzyılın İslâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreni düzenlemişti. Cumhurbaşkanımız orada önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:

“Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş âlim müsveddelerini bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkûm etmiştir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir. İlmi iktidar için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkûm edecektir.”

*

Türkiye’de ilmi, güç için, örgütleşme için bir araç olarak asıl kullanan, derini ve yüzeyseliyle devlettir.

FETÖ’yü üreten kim?.. Devlet.. MİT..

Şimdi FETÖ’yü yok etmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaları, eski huylarını bıraktıkları anlamına mı geliyor?

Ayrıca, FETÖ'ye karşı sergiledikleri tutumun benzerlerini, adını koymuyor ve yüksek sesle ilan etmiyorlarsa da, tehdit olarak gördükleri başka kişi ya da gruplara karşı da uygulamadıklarını nasıl söyleyebiliriz?

Senin haberin olmayabilir, fakat yaşayan bilir

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca 22 yıl önce Avustralya'da ölmeseydi, sana bilmediğin ya da bilmiyor göründüğün bazı şeyleri anlatabilirdi. 

Şimdi bildiklerini, gece karanlığında, Eyüp sırtlarındaki mezar taşlarına ve servi ağaçlarına anlatıyor.

*

Şu taksimin güzelliğine bakın..

Mesela bir yerlerde mücahid olarak, Allah’ın sözü (Şeriat’i) yüce olsun diye çarpışanı, vatanını savunanı bile, Batılılar öyle tanımladığında hiç düşünmeden terörist kabul edebiliyorsun, fakat senin laik (siyasal dinsiz, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya iman ile öküze tapmaya eşit mesafede duran) devletin için çarpışıp ölen şehid oluyor..

Bu, (tıpkı FETÖ'de bulduğun özellikteki gibi) İslam’ı güç için istismar etme değil midir?

Anayasa’ya ve yasalara göre Diyanet’in görevi, laik (siyasal dinsiz) devlete “milli birlik ve beraberlik” gayesi çerçevesinde hizmetten ibaret..

Bu, İslam’ı, laiklik (yani siyasal dinsizlik) ve örgütleşme (milli birlik ve beraberlik adı verilen “ulusal çıkar”cı menfaat örgütleşmesi) için araç yapma değil midir?


(İlk yayın tarihi: 30 Mart 2023)


İNGİLİZ KEFERESİNİN İSLAM DÜNYASINDA GÖRMEK İSTEDİĞİ MUTASAVVIF TİPİ

 



İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış olan Prof. Mustafa Tahralı’nın eseri tanıtmak için yazdığı zırvalar şöyle devam ediyor:

“… İbn Arabî Tedbîrât’a yazdığı girişte … Tasavvuf yolunun ‘teslim ve tasdik’ esası üzerine kurulduğunu belirtmiş, “Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır” (s. 46) diyerek tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğuna dikkat çekmiştir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix.)

Sadece bu ifadeler bile İbn Arabî adlı Endülüslü zampara şarlatanın büyük bir sapık, Tahralı’nın da belki iyi niyetli ve saf fakat aptal bir cahil olduğunu ispatlar.

Allahu Teala’dan vahiy alma dışında herkes kendi zannından ve nefsinden söyleme durumundadır.

Buna melekler ve peygamberler de dahildir.

Mesela Allahu Teala yeryüzünde bir halife yaratacağını bildirdiğinde melekler kendi zanlarıyla tahmin yürütmüş ve değerlendirme yapmışlardı.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem de, (tebliğ etmesi için kendisine öğretilmiş olan dinî bilgiler bir yana) dünyevî hususlarda kendi zannından ve nefsinden söylüyordu.

Ancak, nefs-i emmare sahibinin nefsinden söylemesi ile nefs-i mutmainne sahibinin nefsinden söylemesi arasında fark vardır. 

Zann için de durum aynıdır. Müttekî ve tecrübeli bir alim ile ukala bir toy cahilin zannı aynı değere sahip değildir.

Bir kimse tasavvuf adına “Ben nefsimden ve zannımdan söylemiyorum, Rabb’imden söylüyorum” diye konuşuyor, sözümona “ilahî hakikat”lerden haber veriyorsa, su katılmamış has halis büyük bir sapıktır. 

Zır cahil bir dangalak değilse madrabaz bir ins şeytanıdır:

Hz. Ebû Bekir re’yi ile ictihad ettiğinde, “Bu benim re’yimdir; doğruysa Allah’tan, yanlışsa bendendir ve Allah’tan affımı dilerim” derdi. Kâtibi, “Bu Allah’ın ve Ömer’in görüşüdür” diye yazdığında Hz. Ömer kızarak, “Ne kötü söyledin, ‘bu Ömer’in görüşüdür’ de. Şayet doğru olursa Allah’tandır, yanlış olursa Ömer’dendir” demiştir.

(Muharrem Önder, “Hz. Ömer’in İctihatlarında Re’yin Rolü”, Uluslararası Hz. Ömer Sempozyumu, C. 3, Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 2018, s. 73-4.)

Evet, tasavvuf adına “Ben nefsimden ve zannımdan söylemiyorum, Rabb’imden söylüyorum” diye konuşan, sözümona “ilahî hakikat”lerden haber veren kişiyi konuşturan, (nefsi ve zannı değilse) Şeytan’dır:

“O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkin işleri ve de Allah hakkında bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara, 2/169)

*

Endülüs’ün zampara soytarısının kendisini eşsiz, az bulunur bir mutasavvıf olarak gösterdiği, hatta “evliyanın sonuncusu” ilan ettiği biliniyor. (Büyük palavralara ve yalanlara insanlar küçüklerine göre daha kolay inanırlar. Çünkü o kadar büyük palavra ve yalanın söylenemeyeceğini düşünürler.)

Zamparanın kendisinden haberi yok, kendisini bile tanıyamamış, Allahu Teala’dan haber veriyor.

Evet bu “tasavvufî hergele”, nefsinden ve zannından değil de Rabb’inden söyleme iddiasında.

Ancak, kitaplarının başta Plotinus olmak üzere Eski Yunan filozoflarından miras kalmış laga luga ile dolu olduğu biliniyor. Yazdıklarının bazıları da İhvan-ı Safa Risaleleri’nden alınma.

Bu durumda (İngilizler’in bit pazarından bulup alarak örnek mutasavvıf diye İslam dünyasına takdim ettikleri) bu dangalak hergelenin, Plotinus gibi filozoflar ile İhvan-ı Safa Risaleleri’ni kaleme alan zındıkları “rab” edinmiş olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Çünkü kendi nefsinden ve zannından değil, “onlardan söylüyor”.

Hem de aklını hiç kullanmadan.. Selefi durumundaki zındıklara “akıl tavrının ötesinde” bir bağlılığı var.

Onlara karşı tavrı “teslim ve tasdik”ten ibaret.


"KAÇMAYIN, O İÇİNDE ŞIMARTILDIĞINIZ REFAHA VE YURTLARINIZA DÖNÜN! ÇÜNKÜ SORGUYA ÇEKİLECEKSİNİZ"

 


AKILSIZLIK TARİKATI

 




İbn Arabî’nin Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş olan Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlayan Prof. Mustafa Tahralı, eseri tanıtmak için yazdığı giriş mahiyetindeki bölümde şunu diyor:

“… İbn Arabî’nin ‘nübüvvet ve velayetin akıl tavrının ötesinde’ (s. 59 ve 353) olduğuna dair ifadesi göz önünde bulundurulacak olursa, ‘aklî tavrın ötesinden’ söylenilen bazı ‘hakikat’lerin akıl ile alelacele yorumlanması, değerlendirilmesi ve sadece mantıkî kıyaslarla bazı neticelere varılmak istenmesi, okuyucularının yanlış kanaatler beyan etmesine ve ‘akıl ayağı’nın kaymasına sebep olmaktadır.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xviii-xix.)

İçinde hiçbir doğru bulunmayan aptalca cümleler..

Görüldüğü gibi, zampara İbn Arabî madrabazı büyük saçmalamış..

Nübüvvet (peygamberlik) ve velayetin (veliliğin) akıl tavrının ötesinde” olduğunu söylemesi ilk anda kulağa hoş gelebilir ve sanki nübüvvet ve velayeti yüceltiyormuş gibi anlaşılabilir, fakat gerçekte değersizleştirmekte, akılsızlık ve delilikle aynı derekeye indirmektedir.

Nübüvvette ve velayette akla aykırı (veya akıl dışı) hiçbir şey yoktur.

*

Burada önce “akıl”dan ve “aklın tavrı”ndan ne anlaşılması gerektiği konusu üzerinde durmak gerekiyor.

Bunun için Kuzey Afrika’nın meşhur bir mutasavvıfının, Şeyh Ebū’l-Berakāt Ahmed b. Muhammed b. Ahmed ed-Derdīr’in (ö. 1201/1786) arīdetü’l-Behiyye adlı eserine başvurabiliriz.

Bu zat, Halvetiyye tarikatının kendisine nispetle adlandırılan Derdīriyye kolunun kurucusudur. Tasavvufun yanı sıra tefsir, fıkıh ve kelam alanlarında da eser vermiş büyük bir alimdir. Söz konusu kitabı Ezher’de itibar görmüş ve okutulmuştur.

Şeyh Ebū’l-Berakāt ed-Derdīr, söz konusu eserine yazdığı şerhe (Şerul-arīdetil-Behiyye) “aklî hükümler” bahsiyle başlamış durumda. [Said Fûde, şerhi ihtisar ederek (kısaltarak) yayınlamış bulunuyor. Fûde’nin bir Türk öğrencisi de onun çalışmasını “Ehl-i Sünnet Akâidi - Muhtasar Harîde Şerhi” adıyla tercüme edip internete koymuş durumda.]

Şeyh, aklî hükümleri şöyle sıralıyor:

“Aklî hükümler vücûb (gereklilik, zorunluluk), imkânsızlık, ve imkân (mümkünlük) olmak üzere üç kısımdır. 1. Vücûb: Bir şeyin yokluğu asla kabul etmemesidir. 2. İmkânsızlık: Bir şeyin varlığı asla kabul etmemesidir. 3. İmkân: Bir şeyin varlığı da yokluğu da kabul edebilmesidir. Aklî vâcip: Varlığı zatının gereği olan, ve yokluğu hiçbir zaman tasavvur edilemeyen şeydir. Aklî imkânsız: Yokluğu zatının gereği olan, ve varlığı hiçbir zaman tasavvur edilemeyen şeydir. Aklî mümkün: Zatında varlığı ve yokluğu kabul edebilen şeydir.”

*

Şimdi nübüvvet ve velayetin aklın tavrının ötesinde olup olmaması meselesini tartışabiliriz.

Aklın tavrının ötesinde olma, iki şekilde anlaşılabilir:

Birincisi, nübüvvet ve velayetin bizzat kendilerinin akıl dışı olmasıdır.

İkincisi ise, nübüvvet ve velayetin akıl dışı öğeler içeriyor olmasıdır.

Birinci ihtimalden söz edilebilmesi için, nübüvvet ve velayetin “aklen imkânsız” olduğunun söylenebilmesi gerekir.. Aklen imkânsız olan şey ise varlığı kabul etmez.. Akıl, nübüvvet ve velayet için vacip de (zorunlu da), muhal de (imkânsız da) demez.. Mümkün olduğunu söyler. 

Dolayısıyla birinci ihtimal çerçevesinde nübüvvet ve velayetin aklın tavrının ötesinde olmasından söz edilemez.

İkinci ihtimale geçelim: Nübüvvet ve velayet akıl dışı öğeler içeriyor olabilir mi?

Nübüvvet ve velayette “aklen imkânsız” durumların bulunuyor olması da düşünülemez. Çünkü bunlar, tanım gereği, varlığı (var olmayı) asla kabul edemezler.

Geriye “mümkün” olan hususlar kalır.

*

Mümkün olan hususlar için, varlık âlemine çıkmadıkları ya da “havass-ı selime” (sağlam duyulara dayalı algı) ve/veya “haber-i sadık” (doğru haber) tarafından varlıkları haber verilmediği sürece “aklın tavrının ötesinde” tabiri kullanılabilir.

Mesela, uzayda (Dünya dışında) hayatın (canlıların) bulunuyor olması aklen ne vaciptir ne de muhal.. Mümkündür.. 

Fakat devreye gözlem (müşahede, sağlam duyuların şahitliği) ve/veya “doğru haber” (sözüne güvenilebilecek astronotların verdiği haber) girmeden akıl “Uzayda hayat var” veya “Yok” hükmünü veremez.

Sadece, "Olabilir de, olmayabilir de; mümkündür" der.

Nübüvvet ve velayetle ilgili hususlarda da aynı durum geçerlidir.. Akıl, nübüvvet ve velayetin “mümkün” olduğunu söyler.. Yani nübüvvet ve velayet, varoluşlarına ilişkin hüküm bakımından aklın tavrının ötesinde değildir.. Yine akıl, nübüvvet ve velayet adına “aklen imkânsız” hususların öne sürülmesini de reddeder.. Ancak, tıpkı uzaydaki yaşamın varlığının bilinmesinin gözlem’e ve haber’e bağlı oluşu gibi, nübüvvet ve velayetin içerdiği manevî hallerin dökümünü akıl tek başına yapamaz.. Bunun için müşahede ve/veya haber gerekir.

Bununla birlikte nübüvvet ve velayet, bu noktada tümden “aklın tavrının ötesinde” hale gelemez.. Nübüvvet ve velayet adına “aklen imkânsız” hususlar ileri sürülemez.

(Ve velayet, dinin ancak "nübüvvet"le sabit olan "hakikat"lerine müdahalede bulunamaz.. 

Onlarda eksiltme ve fazlalaştırma yapamaz.. 

Velayet, Sünnet'e yapışmakla tahakkuk eder, bid'atçıdan velî olmaz.

Yine velayet, Kitap ve Sünnet'in ötesine uzanan "hakikat" iddiasında bulunamaz.. 

Bunu yaptığı zaman velayetten değil rablik taslamaktan ve deccallikten söz etmek gerekir. Böylelerinin laflarını tasdik eden de, Tevbe Suresi'nin 31'inci ayeti mucibince o iddia sahiplerini rab edinmiş olur.. 

Din, oyuncak değildir.. Birilerinin büyük laflarına, gösterişli sakal ve sarıklarına, heybetli ense ve göbeklerine, riyakâr boyun bükmelerine, uçup kaçmalarına aldanmamak gerekir.)

*

Eğer nübüvvet ve velayet tümden aklın tavrının ötesinde olsaydı, o takdirde Müseylemetü’l-Kezzab gibi isimlerin peygamberliğine itiraz edilemezdi.

Aynı şekilde İskender Evrenosoğlu ve Reşat Halife gibi çağdaş peygamberlik iddiacılarının sahtekâr olduklarını söyleme imkânımız da olmazdı..

Madem ki nübüvvet aklın tavrının ötesinde, bu adamlar hakkında aklımızla nasıl hüküm verebiliriz ki?! Değil mi ama?

Aynı durum velayet için de geçerli.. Madrabaz bir şarlatanın, suret-i haktan gelen bir deccalin kendisini velî diye yutturabilmesi için önce sizin “aklınızı alması” gerekiyor.

Endülüs’ün aşağılık zamparası bunu başarmış.. Birçok kimsenin aklını almış.

Şerefsiz soytarının akıl düşmanlığı yapmaya ihtiyacı vardı.

 

VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE TESLİM EDEN, KENDİSİ DE GÜLEREK TESLİM OLAN, VE PADİŞAH'A DA "İLLA DA TESLİM OL" DİYEN ADAM: SELANİKLİ ATATÜRK

 


İngilizler'e haber vermiş





Mehmet Hasan Bulut’un İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert adlı kitabı, Selanikli zampara Atatürk’ten de bahsediyor.

Bunun nedeni, “Yeni Türkiye” denilince akla zamparanın geliyor olması değil.

Nedeni, zamparanın İngiliz casusu Aubrey Herbert’in samimi dostu olması..

Zampara 1913 yılında 32 yaşındaki genç bir Türk subayı olarak İngiltere’ye gittiğinde Aubrey bunun onuruna yemek vermiş, Lord Allenby ile tanıştırmış.

Zamparanın yolu (kendisinden 20 yaş büyük olan) Lord Allenby ile beş yıl sonra Filistin’de tekrar kesişecektir.. O gün Allenby, İngiliz ordusunun komutanıdır.

Yedinci Ordu komutanı zampara, centilmenliğini ve İngilizler’e olan dostluğunu burada ispatlayacak, orduya ricat (kaçma) emri vererek Allenby’ye selam çakacaktır:

“Filistin emrinize hazır ve nazırdır agam, afiyetle yiyin!”

*

Bulut şunları yazıyor:

“… Aubrey tekrar Arnavutluk masası ile uğraşırken, dostu Mustafa Kemal de Veliaht Vahideddin Efendi ile beraber, [Aralık 1917’de] Almanya’ya [Berlin’e] gitmişti. Döndükten sonra tedavi olmak için Mayıs ayında [1918] Avusturya’ya giden Mustafa Kemal, Viyana’da üroloji doktoru Otto Zuckerkandl’a muayene oldu. Fransa Başvekili Clemenceau’nun uzaktan akrabası olan Yahudi Zuckerkandl, Rothschild Hastanesinin başhekimiydi. Harp başladığında Kudüs’teydi ve iyi bir doktordu.”

 (Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 335-6.)

Selanikli zamparanın Avusturya’da, (günlüğüne yazmaktan kaçındığı) gizli kapaklı işler yaptığını, dalavereler çevirdiğini kendi itirafından biliyoruz, fakat bu dalaverelerin Yahudiler’le bir ilgisinin bulunup bulunmadığı konusunda birşey diyebilecek durumda değiliz.

Evet, “manevî” kızı Afet İnan’ın yayına hazırlamış bulunduğu günlüğüne (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983)10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz 1918 Perşembe” günleri için şöyle bir kayıt düşmüş:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

"İnsanlar"ı işe lüzumsuz yere bulaştırarak kendi saman altı su sevkiyatı düzenbazlıklarını makul ve meşru göstermeye çalışan kurnaz Selanikli zampara, şahsı ile ilgili önemli gerçekleri hep gizledi.

*

Bulut’un sözlerine dönelim:

“Bu arada Türkiye’de Sultan Reşad vefat etmiş [4 Temmuz 1918] ve yerine kardeşi Vahideddin Efendi geçmişti. Mustafa Kemal de yurtdışındaki tedavisinden dönmüş, tebriklerini sunmak için Sultanın huzuruna çıkmış ve bu görüşme neticesinde tekrar 7. Ordu kumandanlığına tâyin edilmişti. Mustafa Kemal, Ağustos ayı sonunda [1918] Halep’e giderek ordusunun başına geçti, fakat harbi bitirmeye artık kesin kararlıydı. Bu kararını tatbîkâta koymak için, Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’la birlikte İttihâtçılara karşı savaşan casus Lawrence ile görüştü. Lawrence ile 1918 yılı başında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler Almanya ve Türkiye ile sulh görüşmeleri yaparken de görüşmüştü. Ona, Pan-Türkizm peşinde koşan İttihâtçı partinin içinde güçlü bir pozisyon elde ettiğini ve onları istediği gibi yönlendirebildiğini, Doğudaki Türkçü arzulara en kısa zamanda mâni olunması gerektiğini, Almanların bu savaşı kesinlikle kaybedeceğini söylemişti.” (Bulut, s. 340-341)

Görüldüğü gibi tencereler yuvarlanmış kapaklarını bulmuşlar.. Hain Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, meşhur casus Lawrence, ve Selanikli zampara, Suriye-Filistin cephesinde biraraya gelmişler..

Bir eksik zamparaymış, o da sahnede yerini almış.. Kamber’siz düğün olmaz “netekim”. Osmanlı Devleti gibi bir cihan imparatorluğunu tarihe gömecek olan horon ekibi eksiklerini tamamlamış. (Bulut bunları iddia olarak yazıp geçmiş değil, neredeyse her cümlesini bir dipnotla belgeliyor.)

Bulut’un yazdıklarının ortaya koyduğu gibi, Selanikli zampara kendisini pazarlamayı, insanlara yaltaklanıp yanaşmayı çok iyi biliyordu.. Vahideddin’i kafaya almayı başarması da bu özelliğinin sonucu.. Nabza göre şerbet vermeyi, herkese hoşuna gidecek şeyleri söylemeyi, köprüleri geçerken bütün ayılara dayı diyerek selam çakmayı ilke edinmişti. Lawrence’a da hoşuna gidecek şeyler söylemiş, Almanya’nın (ve tabiî bu arada onun müttefiki Osmanlı’nın) İngilizler karşısında mağlup olacağı müjdesini vermiş.

Zımnen, "Osmanlı'nın mağlup olması ve İngilizler'in galip gelmesi için üstüme düşeni yaparım" demiş oluyor.. (Açıkça demediyse tabiî.)

Lawrence'a bu müjdeyi verdikten aylar sonra Allenby’nin karşısına Türk ordusunun komutanı olarak çıkınca da, kehanetinin gerçekleşmesi için elinden geleni sonuna kadar yaptı.. Osmanlı’nın yenilgisini garanti altına almak için elini taşın altına koydu.

*

Öyle anlaşılıyor ki, Selanikli zampara, Lawrence eliyle (eski sofra arkadaşı) Lord Allenby’ye “endişe etmemesi, rahat olması, onun zaferi için elinden geleni yapacağı” haberini göndermişti.

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Görüşmelerden sonra Mustafa Kemal, Aubrey’in evinde tanışıp beraber yemek yediği, İngiliz ordularının başındaki Allenby’nin saldırısı üzerine ordusunu geri çekti. İngiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer Türk ordularını arkadan sardı. Mustafa Kemal, Lawrence ile 27 Eylül [1918] gecesi tekrar görüştü. Ona Genç Araplarla, yani Emir Faysal’m adamlarıyla anlaştığını, Türklerin başka milletlere ait toprakları terk etmesi ve Anadolu’ya odaklanması gerektiğini söyledi. Orduyu bu yüzden geri çekiyordu.” (s. 341)

Selanikli, komutası altındaki Yedinci Ordu’ya 20-21 Eylül gecesi geri çekilme emri vermişti. Bir hafta sonra, 27 Eylül gecesi dostu Lawrence’la görüşüp raporunu vermiş, ondan “aferin” almış.

Bulut’u dinlemeye devam edelim:

“Türk ordusu ricat ederken İngiliz tayyareleri (uçakları) yukarıdan üzerlerine aralıksız bomba yağdırıyordu. Askerler panik halindeydiler. O kargaşa içinde Şam’a doğru çekilirken Mustafa Kemal’in önü İngiliz birlikleri tarafından kesildi, esir düşmesi an meselesiydi. Yardımına Ürdün Nehrinin öte yanında kamp kuran Fevzi el-Kavukçu yetişti. Fevzi, Trablusşam’da doğmuş ve 1912’de İstanbul’da Hârbiye Mektebinden (Kara Harp Okulu’ndan) mezûn olmuştu. Mezûn olur olmaz (Osmanlı Genelkurmayı tarafından) İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya’ya gönderilmiş ve burada Mustafa Kemal ile tanışmıştı. Kavukçu eski dostunu kurtarmak için kumandanından izin alarak hemen iki birlik gönderdi. Birliklerden biri Mustafa Kemal’i ve yanındaki subayları kurtardı. Kendisini kurtaranın Fevzi olduğunu öğrenen Mustafa Kemal ona, “Sadece Osmanlı ordusunun liderlerini değil, ordunun şerefini de kurtardın. Aslında hareketlerin tüm subaylara numune olmalı” diyerek teşekkür etti. Ardından Şam’a giderek Cemal Paşa ve bazı Alman subaylarla birlikte Victoria Oteline yerleşti. Dostu Aubrey de on iki yıl evvel bu otelde kalmıştı.” (s. 341)

Selanikli'nin, aslen Arap olan Fevzi el-Kavukçu tarafından kurtarılmasına sevinmeye hakkı var.. Çünkü böylece, bilahare kendisinin gidip İngilizler’e bizzat teslim olma şerefine/onuruna erişmesi fırsatını yakalamış oluyor.

(Bu tür olaylarda karşı tarafın “dostu” olmak özel muamele görmeyi sağlamaz. Çünkü “yukarıdakiler”, alt seviyedekilere “Falan bizim adamımız” ya da “Ajanımız” diyerek bilgi vermezler. İşin doğası bunu gerektiriyor.)

*

Bulut sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Lawrence ve (Şerif Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın ordusu Şam eteklerinde görününce, Mustafa Kemal ve diğer İttihâtçı subaylar 30 Eylül’de şehri terk edip kuzeye doğru çekildiler. Mustafa Kemal, dağılan askerlerini toplamak için Humus tren istasyonunda karargâh kurdu. Burada yine Fevzi ile karşılaştı. Ona, “Artık bitti. Kaderimiz düşmanlarımızın ellerinde. Herkes kurtarabildiğini kurtarmalı. Umarım bir gün Arapların yeni bir rol oynayabilecekleri hür bir devleti olur. Bir gün Anadolu’da bazı şeyler olduğunu duyarsan ve kendi memleketinde yaptığın mühim bir işin yoksa bize gel” dedi. Anadolu’nun işgal edileceğini ve kendisine çok mühim mesuliyetler düşeceğini biliyordu, fakat Fevzi’nin Arap milliyetçisi olarak başka planları vardı. Faysal’ın hizmetine girecek ve Mustafa Kemal’in İstiklâl Harbini örnek alarak 1925-27 Büyük Suriye İsyanında diğer Genç Arap arkadaşlarıyla beraber Fransızlara karşı mücadele edecekti. 1927’de İstanbul’a gelerek Mustafa Kemal ile tekrar görüşecekti. Sabaha kadar içerek eski hatıraları yâd edecekler, fakat Mustafa Kemal, Fransa ile arasını bozmak istemediğinden Arap milliyetçisi dostlarına yardım edemeyecekti.” (s. 342)

Demek ki Selanikli zaferinden emindi, işi kökünden hallettiğini düşünüyordu.. 

Rahatlamış şekilde “Artık bitti” diyor.

Osmanlı’nın kaderinin düşmanlarının elinde olması işini büyük bir muvaffakiyetle halletmişti.

İncelik gösterip “düşmanlarımız” diyordu ama aslında İngilizler’i dost görüyordu. Nitekim sadece iki ay sonra İstanbul’da Minber ve Vakit gazetelerinde İngilizler’e olan derin sevgisini açıklayacaktı.

Filistin ve Suriye’nin elden çıkması ve İngilizler tarafından işgali işini can alıcı kritik katkılarıyla sağlama almıştı, sıra Anadolu’daydı.

Bulut’un söylediği gibi, gelecekte Anadolu’da “birşeyler olacağını” biliyordu.

 Muhtemelen kulağına Lawrence fısıldamıştı.

*

Selanikli zampara kolay pes edecek ve başladığı işi yarım bırakacak biri değildi.. O yüzden, Suriye’de muhteşem eserine son şeklini verecek adımları atmayı da ihmal etmeyecekti.. Bulut’tan dinleyelim:

“Bu arada Halep’te Baron Otel’in süitinde kalan Mustafa Kemal, emrinde sekiz bin askeri olmasına rağmen daha fazla kan dökülmesini istemediği için olacak, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep’in kırk mil (60 küsur kilometre) dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. Mustafa Kemal gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi, fakat birkaç gün sonra gelip, General Macandrew’a kendisi teslim oldu. Bunun ardından, Aubrey’in Kut’ta Türklere emanet ettiği General Townshend, Aubrey’in arzusu üzerine İstanbul’da mütareke görüşmelerine başladı ve Türkiye, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten çekildi.” (s. 344-5)

Selanikli, İngiliz dostları dururken tutup Anzak (Avustralya, Yeni Zelanda) askerlerine teslim olacak kadar enayi değildi.

O yüzden Harry Chauvel avucunu yalıyor, Selanikli davetsiz misafir olarak gidip General Macandrew’a teslim oluyor.

İngiliz dostluğunun tadını tam çıkarması için tıpış tıpış gidip teslim olması lazım.

Bu arada, kendi yenilgi ve teslimiyetini Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgi ve teslimiyeti haline getirmek için son atraksiyonunu da yapıyor.

Kafaya almış bulunduğu (henüz üç aylık) acemi padişah Vahideddin’e bir telgraf gönderiyor, İngilizler’le “behemahal sulh (her ne pahasına olursa olsun barış” yapılması teklifini iletiyor.

Teslimiyeti, adını “sulh” (barış) koyarak yenilir yutulur süslü ve tatlı bir şey haline getiriyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...