İNGİLİZ KEFERESİNDEN GARANTİLİ DALALET (SAPIKLIK) REÇETESİ: İBN ARABÎCİLİK

 



İbn Arabî’nin Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş olan Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabı üzerinde duruyorduk.

Eseri yayına hazırlayan Prof. Mustafa Tahralı’nın “takdim” yazısının ilk paragrafı üzerinde bir önceki yazıda durmuştuk. Tahralı ikinci paragrafta şunu diyor:

“… Tercüme birçok yerde ‘kırık mana’ denilen üslub ile yapıldığı için cümleler bazen hiç anlaşılmamaktadır. Zaten İbn Arabî’nin veciz ifadesi de kelimesi kelimesine tercümeye imkan vermemektedir. … Bu şerh yapılmaksızın sadece tercüme ile iktifa edilmiş olsaydı, eserinin ne bütününün ne de müşkil ve veciz cümlelerinin gereği gibi anlaşılması, … hemen hemen imkansız olurdu.”

Anlaşılmazlık, gerçekte tercümenin “kırık mana” üslubu ile yapılmasından değil, metnin kendisinden kaynaklanıyor. Nitekim bu, ikinci ve üçüncü cümlelerde itiraf ediliyor.

Söz konusu anlaşılmazlığın (daha doğrusu anlamsızlığın) asıl nedeni, İbn Arabî’nin ifadelerinin veciz olması değil, saçma olması (Tahralı’nın tabiriyle “müşkil” olması). Veciz olan, aynı zamanda anlaşılır olandır. Burada iki ihtimalden söz edilebilir: Adam ya meramını anlatmayı becerememiş ya da boş ve anlamsız konuşmuş.

Evet, vatandaş bazen meramını anlatmayı becerememiş, bazen de saçmalamış.. Ahmed Avni Konuk fuzulî şagilinin yaptığı ise, büyük ölçüde, boş ve lüzumsuz laflara birtakım yakıştırmalarla anlam kazandırmaya çalışmaktan ibaret. Ancak, metindeki yırtık, delik ve boşluklar büyük, şerhteki yamalar ise küçük.

Tahralı’nın “şerh”i (açıklaması) şunu ortaya koyuyor: Kitap, yalın haliyle, anlaşılması hemen hemen imkansız bir hezeyanname durumunda.

*

Prof. Tahralı, “takdim” yazısının ardından bir de kitabı tanıtan bir giriş kaleme almış.. Orada, Ahmed Avni Konuk'a ait şerhin de (açıklamanın da), kitabın anlaşılması için yeterli gelmediğini söylüyor:

“… Bu noktada A. Avni Bey’in açıklamaları okuyucuya büyük bir kolaylık sağlamakta ise de, … şerhin yardımı da yeterli gelmemektedir diyebiliriz. Şerhin dikkatle defalarca okunması ve bilhassa A. Avni Bey’in Fususu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nin iyice incelenmesi neticesinde, hiç olmazsa bazı noktaların açıklık kazanacağı muhakkaktır.”

Aslında, o açıklık kazanacak noktalardan biri, adamın yazdıklarının bir bölümünün deli saçması zırvalar olmasından ibarettir.

Tahralı’nın söylediğine göre, Claude Addas, söz konusu kitabın yazılış tarihinin 1194 öncesi olması gerektiğini belirtiyormuş.

Buna göre, İbn Arabî’nin bu saçma kitabını 29 yaşına ulaşmadan yazmış olması gerekiyor. Daha yolun başında, sonraki yıllarda Mekke’ye gidecek, Mekînüddin’in güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazarak kendisini geliştirecek, “tasavvufî zamparalık” alanında çığır açacak..

*

Yine Tahralı’nın aktardığına göre, İbn Arabî zamparası, bu kitabı için “Bunu … dört günden daha az bir zamanda tamamladım” diyormuş.. Muhtemelen doğrudur, zırvalarını düşünmeden, aklını kullanmadan sayıklar gibi kâğıda dökmüş olmalıdır.

Ancak Tahralı, şarlatanın burada yalan söylüyor olabileceğini düşünüyor:

“… Hicrî 598/1201’de Endülüs’ten ayrılıp Doğu’ya hicret ettiği kat’i olarak bilindiğine göre, eserin yazılış tarihi 598’den öncedir. Kitabında zikrettiği bazı eserlerinin adları Tedbirat’ın yazılış tarihini tam tesbit edebilmek için bazı istifhamlar (soru işaretleri) ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca konular ve bölümler arasında ilgiler de, bazı araştırmacılarda, kitabın yazarının söylediği gibi bir defada yazılmış olamayacağı ve daha sonraları tekrar ele alınıp bazı ilavelerle zenginleştirildiği kanaatini uyandırmıştır.”

*

Tahralı, kitap hakkında bilgi verme babından şunu diyor:

“A. Avni Bey, Şerh’in baş taraflarında İbn Arabî ve eserleri hakkında şöyle demektedir: Birçok kimse Şeyh-i Ekber’in beyan ettiği ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’den [manevi bilgilerden] ürküp inkar ederler. Birtakım kimseler ise anladıklarını zannederek ‘kulluğun gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak dalalet [sapıklık] vadisine düşerler. Bu ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’ kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı müstakimdir.

Boş laf..

Böylece Ahmed Avni Konuk, şarlatan İbn Arabî’nin kitaplarının iki özelliğinin altını çizmiş durumda:

Birincisi, yazdıkları akl-ı selim ve zevk-i selim sahibi insanları ürkütecek münkerât durumunda.

Yazdıklarının Kitap ve Sünnet’ten delili olsa, onları inkâr etmek mümkün olmaz. Çünkü böylesi bir inkâr, Kitap ve Sünnet’i reddetmek anlamına gelir.

Yaygın biçimde inkâr edilmesi ve ürkütücü bulunması, genelde ümmetin özelde ulemanın sevad-ı azamının (büyük çoğunluğunun) tepkisini çekmesi, onların delilsiz, senetsiz sepetsiz duyulmadık şeyler olduğunu ortaya koyuyor.

Böylesi duyulmadık şeyler şayet “din” bağlamında öne sürülüyorsa, onların “bid’at” kategorisinde değerlendirilmesi zorunludur.

Bu tür ürkütücü ve duyulmadık şeyler (itikatla alâkasız biçimde) yaşadığımız âlem ve dünya hayatı bağlamında ileri sürülecek olsa, bunları reddetmek de, tartışma konusu yapmak da çok gerekmeyebilir. Bir ölçüde müsamaha ile karşılanabilir.

Fakat “din” söz konusu olduğunda artık yeni birşey söylenemez.. Tecdîd başka birşey, icat çıkarma başka birşeydir. 

*

Çünkü din, Maide Suresi’nin 3’üncü ayetinde belirtildiği gibi, tamamlanmıştır.. (Bazı cahillerin ve idraki kıt ilim heveslilerinin, sanki Allah nurunu tamamlamamış gibi, gelecekten haber verme kabilinden “Allah nurunu tamamlayacaktır” diye konuştuklarına şahit olunuyor. Allah’ın nuru, bu ayetin indirildiği gün tamamlanmıştır.)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu (Sünen-i Nesâ'î, 1578):

… En doğru söz Allah'ın Kitabı'dır, en iyi hidayet ise Muhammed'in hidayetidir. (Dinde) İşlerin en kötüsü, sonradan ihdas edilmiş olanlarıdır; ihdas edilenlerin hepsi bid'attir (yeni icattır), her bid'at sapıklıktır ve her sapıklık cehennem ateşindedir.

Sırat-ı müstekîm işte budur.. Ahmed Avni Konuk denen aptal ise, İbn Arabî’nin zırvalarını Kur’an seviyesine çıkarıyor.. Şarlatanın yazdıkları “kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı müstakim” imiş.. Sanki adam peygamber..

Hay senin aklına tüküreyim diye düşünüyor olabilirsiniz, fakat aklı yok ki tüküresiniz.

*

Avni Konuk’un, şarlatan İbn Arabî’nin kitaplarında bulduğu ikinci özelliğe gelelim..

İkinci özellik, dalalete (sapıklığa) düşürücülük.. Saptırıcılık..

Birtakım kimseler, anladıklarını zannederek ‘kulluğun gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak dalalet [sapıklık] vadisine düşüyorlarmış.

Yani anladığınızı zannettiğiniz zaman başınız her halükârda belaya giriyor.. Ya ürküp reddediyorsunuz ya da kabul edip sapıklığa düşüyorsunuz.

Reddedenler, patenti sadece Endülüslü zampara İbn Arabî’ye ait olan “hakikatler” ve “marifetler”den mahrum kalıp Kur’an ve Sünnet’ten öğrenilen hakikatlerle yetinmek zorunda kalırlarken, kabul edenler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı dalalete” bodoslama dalıyorlar.

Böylece, İngiliz keferesinin neden Ibn Arabi Society adı altında bir İbnarabiyye tarikatı tekkesi (dergâhı, zaviyesi) kurmuş oldukları sorusu da cevap bulmuş oluyor. (Bkz. https://ibnarabisociety.org/society/)

Kıldan ince kılıçtan keskin, garantili dalalet yolunu bulmuşlar, daha ne olsun!

*

Ibn Arabi Society tekkesi 1977 yılında Oxford merkezli olarak İngiltere’de kurulmuş. Altı yıl sonra, 1983’te ABD şubesi Berkeley’de faaliyete geçmiş.. İspanya şubesi 2011’de Murcia’da, Avustralya şubesi ise 2017’de Melbourne’de açılmış.

Otuzdan fazla ülkede üyelerinin bulunduğunu iftiharla ilan ediyorlar. 30’dan fazla..

1984’ten beri İngiltere’de, 1987’den beri de ABD’de her yıl İbn Arabî konulu sempozyum düzenliyorlar.

Bu şarlatan ile ilgili kitaplardan oluşan özel bir kütüphane kurmuş durumdalar.

Ayrıca 1982 yılından beri bir dergi çıkarıyorlar. 2024’te 75’inci sayısını yayınladılar.

Bu arada kitap yayınlamayı da ihmal etmiyorlar.

Adamlar bu işi biliyor, “Marifet iltifata tabidir” fehvasınca, sineklerin İbn Arabî’nin kokuşmuş mirasının üzerine üşüşeceklerinin farkındalar.

Kefere kimi parlatacağını çok iyi biliyor.

*

Burada bir noktaya daha değinmekte yarar var:

Sözde Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk taslayan bazılarının, selefi olduklarını söyleyen (ya da selefîlikle suçladıkları) kesimleri İngiliz ajanlığı ile itham ettiklerine şahit olunabiliyor.

Şüphesiz ki istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve manipüle etmeye çalışırlar..

Selefîler bunun istisnası değiller.

Dolayısıyla selefi diye bilinenler arasında yerli ve yabancı istihbarat örgütlerinin ajanlarının de yer alıyor olabileceğini aklımızın bir köşesinde tutmamız gerekiyor.

Bu tür ajanlık faaliyetleri sadece bilgi toplamak için yapılmaz.. Bazen, hedef grubun enerji ve potansiyeli, etki/tesir ajanı durumundaki elemanlar vasıtasıyla yanlış hedeflere yönlendirilir. Böylece hem o topluluklar meşgul edilmiş ve zararsız hale getirilmiş, hem de söz konusu gizli servislerin hedefi durumundaki başka toplulukların hakkından gelinmiş olur.. Onların tabiriyle “İti ite kırdırmış”, bir düşmanla başka bir düşmanın önünü kesmiş olurlar. Mesela, böylesi selefiler, Türkiye için konuşmak gerekirse, (kaldıysa eğer) söz konusu istihbarat örgütlerinin dümen suyunda gitmeyen, onlara tabi olmayan geleneksel cemaatlere (bazı tarikatçılara, kimi Nurculara) karşı da kışkırtılabilir..

Bu aynı zamanda, saldırıya uğrayan kesimlerin, saldıranlar aleyhine kışkırtılmasını da sağlar. Onların arasında da elbette ajanlar vardır ve bunlar yangına benzin dökerler.

*

Evet, altını çizerek bir daha söyleyelim, istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve manipüle etmeye çalışırlar. 

İngilizler’in Osmanlı Devleti’ne karşı Vehhabîlik hareketini desteklemiş olduğu doğrudur. Ancak, Bediüzzaman Said Nursî’nin de dile getirdiği gibi, Vehhabîliğin ortaya çıkışının İngilizler’in eseri olduğu söylenemez. Bunu ispat sadedinde Mr. Hempher diye birine atfen yayınlanan hatırat güvenilirlikten uzak.. Böyle bir şahsın yaşamış olduğu bile kesin değil.. Kitabın bir algı operasyonu ürünü olarak uydurulmuş olduğu anlaşılıyor.. Roman, hikaye ve masal üretiminin bir meslek haline gelmiş bulunduğu bir zamanda yaşıyoruz. 

Evet, Vehhabîliğin İngiliz icadı olarak ortaya çıkmış olduğu iddiası temelsizdir.. Fakat Vehhabîler’in Osmanlı’ya karşı kullanılmış oldukları doğrudur.. Ancak, Osmanlı’ya asıl zararı Vehhabîler değil, Enver, Talat, Cemal ve özellikle de İngiliz kafadarı Mustafa Kemal gibi İttihatçı (sözde vatansever Jön Türk) yerli-milli adamlar verdiler.

İngilizler bir Selefiyye Society, bir İbn Teymiyye Society ya da bir Vehhabi Society kurmadılar, fakat Ibn Arabi Society'yi kurdular.

Güya İslam tasavvufunun, irfanının, bilgeliğinin, “hakikat” ve “marifet”lerin yayılması için canla başla çalışıyor, ter döküyorlar.

Nasıl bir "hakikat" ve nasıl bir "irfan"sa, "marifet"se!..

Ve ülkemizdeki burnunun ucunu bile göremeyen miyoplar, bize ufku göstererek “Selefîlerin arkasında İngilizler var” diyorlar.. "Canbaza bak, canbaza!" makamından..

Tamam da, İbn Arabîcilerin sadece arkasında değil, önünde, yanında, üstünde, altında İngilizler var, niye bunu görmüyorsun?

*

Devam edeceğiz inşallah.


CEMAAT, "İSLAM DEVLETİ"DİR; İSLAMSIZ DEVLET İSE (KUR'AN'A GÖRE) TAĞUT EGEMENLİĞİDİR


ANAYASASINDAKİ (LAİKLİK GEREĞİ) İSLAM'A AYKIRI LAFLARDAN RAHATSIZ OLMAZ DA,

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENE AKYIRI KUR'AN AYETLERİNİ GÖRÜNCE TÜYLERİ DİKEN DİKEN OLUR,

GÖZÜNÜ KAN BÜRÜR..


KUR'AN'IN BÜTÜN AYETLERİNİ TASDİK ETMEYENLERİN TEKFİR EDİLMELERİ (KÜFRE DÜŞMÜŞ OLDUKLARININ SÖYLENMESİ) KARŞISINDA DA,

AFRİKA'NIN YAMYAMLARI GİBİ GLU GLU DANSI YAPAR, 

GÖZLERİNDEN ATEŞ SAÇARAK KİN VE GAYZ DOLU BİR SES TONUYLA HAÇSIZ LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) SEFERİ İLAN EDER, 

DERİNLERDEN, DERİNLİKLERDEN "TEKFİRCİLERİ SÖYLETMEN, VURUN! ASIN, KESİN, ÖLDÜRÜN!" MESAJI VERİR..


("AH KÜÇÜK HOKKABAZLIK, SEFİL AYNALI DOLAP,

"BİR ŞAPKA, BİR ELDİVEN, BİR MAYMUN VE İNKILAP"

NECİP FAZIL KISAKÜREK)





“D-v-l” kök harflerinden türemiş olan devlet, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş bir kelime..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da kullanılan bu tabir Kur’an’da geçmekle birlikte (Haşr 59/7), o dönemde bugünkü anlamını taşımıyordu.

Şu anda Türkçe’de kullandığımız “tedâvül” kelimesiyle ilişkili bir manada kullanılıyordu; ki bu kelime ile devlet kelimesi aynı kökten (d-v-l) türemiştir.

Bununla birlikte Araplar, Roma/Bizans ve İran gibi imparatorlukların varlığının farkındaydılar ve onlardaki “devlet”lik durumunu ifade eden bir kelimeye sahiptiler: Mülk.

Bu kelimeyle aynı kökten türemiş olan “memleket” (meliklik, krallık) sözcüğünü bugün de kullanıyorlar. Öyle ki, Suudi Arabistan Krallığı’nın resmî adı el-Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suûdiyye’dir.

*

Evet, mâlik ve melik (hükümdar, kral) kelimeleri, “sahip olmak, hâkimiyet/egemenlik, güç, iktidar” anlamlarına gelen mülk kelimesi ile aynı kökten türemiştir.

Nitekim bu sözcük Kur’an’da geçmekte, Yusuf Suresi’nde o günkü Mısır hükümdarı için “melik” tabiri kullanılmaktadır (Yusuf, 12/76).

Dolayısıyla mülk, Araplar’ın o gün dünyada hakim olan devletler için kullandıkları bir tabirdi, sonradan “devlet” kelimesiyle ifade edilecek olan olguyu yansıtıyordu.

Mülk diye adlandırılan, baştaki yöneticinin (kral, padişah, sultan, hakan, sezar, kayzer, kisra, çar vs. anlamında) melik diye isimlendirildiği bu devlet yapısı, İslam’ın öngörüp “ideal” olarak ortaya koyduğu bir siyasal düzene/nizama karşılık gelmiyordu.

*

Nitekim Hz. Peygamber s.a.s., kendisinden sonra hilâfetin (hilâfetü’n-nübüvve) otuz yıl devam edeceğini, daha sonra idarenin “mülk”e (mülkün adûdun) dönüşeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 8; Tirmizî, “Fiten”, 48; Müsned, IV, 273; V, 50, 220-221).

Bu hadîs çerçevesinde mülk (meliklik), nübüvvet menheci üzere bir hilafeti temsil etmiyor olsa da, yani melik konumundaki kişiler Peygamber s.a.s.’in halifesi unvanını taşıma liyakati ve yeterliliğine (ya da hakkına) sahip bulunmuyor olsalar da, yine de başında bulundukları devlet “müslümanların devleti”ydi, İslam devletiydi.

Bununla birlikte söz konusu melikler kendilerini melik olarak adlandırmaktan kaçınıyor, hem “meşruiyet”i sağlama hem de kişisel itibarlarını büyütme noktasından kendilerini halife olarak takdim ediyor ve öyle adlandırılmak istiyorlardı.

Ancak, hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde bu halifelik iddiası sözde kalıyor, olay özünde “mülk” mahiyetini taşıyordu. 

(Öyle ki ashabın “Cennet’le müjdelenenler”inden Sa’d bin Ebî Vakkas r. a., Muaviye r. a. Hz. Hasan’dan hilafeti devraldığında ona, biat etmiş olduğu halde, “Ey Melik…” diye hitap etmiş, Muaviye r. a. rica makamında “Emîrülmüminîn deseydin ne olurdu…” karşılığını vermiştir. Onun bu şekilde hitap etmesi, söz konusu “otuz yıl” hadisinden kaynaklanıyor olmalıdır. Türkiye İlahiyat sirkinin duayen canbazı Mehmed Said Hatiboğlu adlı ilmi de zekâsı da yetersiz şahıs, “cebâbire/zorbalar kaydı ile ucu günümüze de dayandığı için olsa gerek, bu hadîs hakkında da şüpheler uyandırmaya çalışmış... Oryantalist hezeyanları sorgulama söz konusu olduğunda beyni felçli bir yatalak insan karikatürüne dönüşen, faltaşı gibi açılmış gözleri sabit bir noktada donup kalmış bitkisel hayat yaşayan bir canlı cenaze halini alan bu Batı hayranı sürüngen şahsı, inşaallah ilerde “hilafetin Kureyşîliği” bahsi üzerinde dururken tekrar hatırlayacağız.)

Evet, otuz yıllık bir süreçten sonra ortaya çıkan meliklik devresinde ortada (devlet başkanlığı düzeyinde) “sahici” bir hilafet kalmamış olsa da, “Müslümanların devleti”, yani Şeriat ilkelerine bağlı siyasal ümmet birliği (cemaat) mevcuttu.

Ve Müslümanların bu birliğe (cemaate) bağlılık göstermeleri, parçalanmamaları gerekiyordu.

*

İşte hadîs-i şerîflerde bu “İslam devletine bağlılık” durumu “cemaat” kavramı ile ifade edilmiş, ümmet cemaati terkten, tefrikadan sakındırılmıştır.

Ancak bu sakındırma, o gün “devlet” kurumuna hakim olan hükümet etme biçimine (“mülk"e) bağlılık ile ifade edilmemiştir, çünkü mesele bir melik’e ya da mülk şeklindeki bir rejime itaat değil, “Müslümanların siyasal birliğini yansıtan devlet”e bağlı kalma meselesiydi.

Mülk gibi rejim tiplerini (ya da hükümet modellerini) aşan bu "ümmet devleti" olgusu (sonraki yazılarda inşaallah ayrıntılı biçimde göreceğimiz gibi) hadîslerde cemaat kavramı ile ifade edilmiştir. 

[Merhum Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar’ının ikinci cildinde, Ezher’de talebeyken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den dinlemiş oldukları bazı tarihî gerçekleri aktarır. Onun anlattığına göre, Şeyhülislam, Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal’i olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya göndermesinin akabinde neler olacağını tahmin ettiği için, onu bundan vazgeçirmeye çalışmış, Vahideddin’in ona cevabı şu olmuştur (s. 58): 

“Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz...”

Buna karşı Şeyhülislam şu cevabı vermiştir: 

“Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, … din daha gelemez. Benim korktuğum budur. Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm..”]

*

Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebini benimseme, cemaat kavramı çerçevesinde İslam (Şeriat) devleti idealine ve ümmetin siyasal birliği ilkesine bağlılığı ifade eder.

Bu ilke, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilkedir.


(İlk yayın tarihi: 25 Haziran 2023,

kitaplaşmış hali: https://archive.org/details/cemaat-kuresel-islam-devletidir)



FELSEFE DESEN FELSEFE DEĞİL, TASAVVUF DESEN TASAVVUF DEĞİL

 




İbn Arabî’nin saçma kitaplarından birini Tedbîrât-ı İlâhiyye oluşturuyor. Ahmed Avni Konuk, bu küçük kitapçığı şerh adını verdiği lüzumsuz gevezeliklerle şişirmiş ve Prof. Mustafa Tahralı da Latin harflerine aktarmış. Ortaya tuğla büyüklüğünde bir muzır kitap çıkmış.

Kitabın özgün adı Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islahı Memleketi’l-İnsaniyye.. “İnsan ülkesinin ıslahı için ilahî tedbirler” demek oluyor.

Şarlatanın bu kitabı yazmasının sebebi, Aristo’ya öykünmüş olması..

Prof. Tahralı, yazmış olduğu “Takdim”de şunu diyor:

“İbn Arabî’nin bu kitabı … bizzat kendi ifadesine göre, hikemî [felsefe, fen bilimleri ve sosyal bilimler çerçevesinde] ve tasavvufî olmak üzere karışık bir üslub ve beyan ile hem ‘avam’ın [sıradan insanların] hem ‘havas’ın [maneviyat alanının seçkinlerinin] istifadesi düşünülerek kaleme alınmış, ‘tasavvufun özü’ dile getirilmiş, ‘salik’ [tasavvuf yolcusu] ve ‘vasıl’ların [tasavvufta hedefe ulaşmış olanların] faydalanacağı pekçok şeye temas edilmiştir.”

Sadece bu değil, adamın bütün kitapları karışık.. Karman çorman türrehat ve hezeyan yumağı..

Hepsi de üslub ve beyan bakımından rezalet..

Fakat bu kusur, kendilerini havass zanneden “avamdan beter” geri zekalıların “aklını alma” bakımından bir avantaja dönüşüyor.. “Benim maneviyat bakımından boş olduğum, ‘vasıl’ olamadığım düşünülmesin” diye dertlenen aptallar “Kral çıplak!” demek yerine, boş ve lüzumsuz laflarda hikmet arıyorlar. 

(Bu, şarlatanın her lafının yanlış olması anlamına gelmiyor.. Hak ile batılı karıştırıyor, sözlerindeki hak olan öğeler ile batılı da yutturuyor.)

*

“Hikemî ve tasavvufî ayrımı" yapan bir dangalak, ne “hikmet”i ne de “tasavvuf”u anlamış olabilir.

Hikemî, “hikmetlerle ilgili olan” demek (Hikem, hikmet kelimesinin çoğuludur). Burada “hikmet”ten (ya da hikemden) kasıt “eski felsefe”.. O dönemde felsefe (yani hikem) denilince, bugün sosyal bilimler ve fen bilimleri olarak bilinen alanlar da dahil olmak üzere bütün entelektüel faaliyetler anlaşılıyordu.

Bu ayrım, herşeyden önce, tasavvufun “hikmet”ten (bilirlik ve bilgelikten) soyutlanması anlamına geliyor. O dönemde, Eski Yunan’ın düşünürleri ile onların takipçisi durumundaki “İslam filozofları” diye bilinen (filozof/hakîm görünme meraklısı) akılsız ukala tarafından savunulan aptalca metafizik zırvalara bile “hikmet” nazarıyla bakılırken, söz konusu ayrımda tasavvuf, “hikemî olmayan bir alan” olarak tanımlanmış oluyor. 

(Ki bu İbn Arabî soytarısının keşf diye pazarladığı zırvaların önemli bir bölümü o filozoflardan araklanmış şeyler.. Özellikle de Plotinus’tan..)

*

Burada esas sorun şu: Karışık bir üslup ve beyanla böyle bir kitap yazmak, iki farklı paradigmayı ayıramamak, birbirine karıştırmak demektir.

Usulsüzlüktür.. Usul bilmemektir.

Kem âlât ile kemâlât olmayacağı gibi, usulsüz vusul de olmaz.

Yöntem ve kavramsal çerçeve olarak birbirine indirgenemeyecek iki farklı disiplini birbirine karıştıran bir adamın yazdıklarının bir zırvalar koleksiyonu olması kaçınılmazdır.

Bu tür eklektik ukalalıkların tasavvufu tasavvuf olmaktan çıkarıp metafizik “atmasyon” ve zırvalara dönüştürmesi, felsefeyi de felsefe (insan düşüncesinin, muhayyilesinin ve tahminlerinin ürünü yani kul yapımı bir faaliyet) olmaktan çıkarıp kutsallaştırması önlenemez.

Nitekim İbn Arabî’nin kitapları, Eski Yunan’ın bazı metafizik zırvalarını “ilahî keşf”e dönüştürüp tasavvufa yamamış durumda.

Nasrettin Hoca'ya sormuşlar: "Hocam, icat yapmış birçok insan var, peki ya sen, sen hiç icat yaptın mı?" "Yaptım" demiş, "kar ile soğan yemeyi icat ettim ama ben de beğenmedim". 

Bu dangalak da aklınca felsefe ile tasavvufu karıştırmış, sonuç olarak millet öyle bir sindirim fesadına uğradı ki, ortaya dökülen pislik hâlâ mide bulandırmaya ve İngiliz keferesinin dalalet operasyonları için malzeme olmaya devam ediyor.

*

Şarlatan soytarı, dediğine göre, kitabında , ‘salik’ [tasavvuf yolcusu] ve ‘vasıl’ların [tasavvufta hedefe ulaşmış olanların] faydalanacağı pekçok şeye temas etmişmiş.

Lan dangalak, adam “vasıl” ise, senin yazdıklarını neylesin?!.. Görünen köy kılavuz ister mi, aptal!.. Vasıl olmuş bulunana yol gösterilir mi?!.

Geri zekâlı zampara angut daha bunu bile anlayamamış, arifim diye artistlik yapıyor.. (Bunu görmezden gelen “kralın mahir terzisi” dalkavukları ondan da geri zekâlı..)

Lafa bak, vasıl olanlar da faydalanırmış.. Kurnaz soytarı, çaktırmadan kendisinin "vasıl"lardan olduğunun müjdesini veriyor.. Vasıl olmak bir tarafa, kendisini vasıllara akıl verme konumunda görüyor, gösteriyor.. 

Endülüs'ün zamparası maneviyat dolandırıcılığında yekta.. 

İslam tarihinin bu büyük şarlatanı, “vasıl”lara ders vermeye kalkışmak yerine Mekînüddin’in güzel kızı Nizam için yazdığı aşk kitabının (Arzuların Tercümanı) benzerlerini üretmekle meşgul olsaydı daha az zararlı bir iş yapmış olurdu.

*

Bu bahse devam edeceğiz inşallah..


ÇOCUKSU (NAİF VE ACEMİ) CİHATÇI SELEFÎLER VE ANASININ GÖZÜ, (ASIL DERDİ LAİKLİĞİN YANİ SİYASAL DİNSİZLİĞİN DANSLI RAKILI ZAMPARALIK "DÜZEN"İYKEN YERİ GELİNCE DİN İSTİSMARI DESTANI DA YAZAN) "DİŞİNE KAN DEĞMİŞ" CANAVAR ATATÜRK DEVRİMCİSİ LAİKLER (SİYASAL DİNSİZLİKÇİLER)

 





Dr. Nurullah ÇakmaktaşOrta Doğu Ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde görev yapan bir öğretim üyesi.

Yüksek lisans tezi “İslami Hareketlerin Sosyolojisi: Mısır'da Selefi hareket” başlığını taşıyor.

Doktora tezinin adı ise “Cihâdi Selefiliğin İdeolojik Oluşumu”.

Bu yazıda onun Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesini konu edineceğiz.

Dinî radikalizmden kastı cihadî (cihatçı) selefîler..

Ana akım İslamcılardan kastı ise Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) gibi hareketler.

Çakmaktaş, bu konularda ezbere gevezelik edenlerin aksine konusuna hakim.

Makalesi (ve yazdığı tezler) önemli.

*

 

Türkiye’de cihat ve selefîlik kavramlarından nefret edenler var.

Özellikle laik rejim nefret ediyor.

Laik (siyasal dinsiz) devletin yüzeysel ayağı (Atatürk soyadını alarak kendisini Türkler’in atası ilan eden) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın izinde olduğunu söylerken, derin ayağı da Cübbeli gibi tiplere sözde tasavvuf (maneviyat, irfan ve ahlâk) ve Ehl-i Sünnet adına selefîlik düşmanlığı yaptırıyor.

Fakat selefîliğe düşman olan sadece Cübbeli şaklaban değil.. Onunla cebelleşen tarihselci ve reformist tipler de selefîlik ve cihatçılık düşmanı.

Cübbeli gibi sahtekâr tasavvufçular da sahaya sürülüyor ki tasavvuf sempatizanları onlara bakarak cihatçılara ve selefîlere soğuk baksınlar.

Tabiî başka hileler de var.. Bunlardan birini, enerji ve potansiyeli lüzumsuz mecralarda heder ettirmek için “medeniyet” gibi kavramlar etrafında yaptırılan (bir gram bal için keçiboynuzu çiğneme türünden) lüzumsuz lafazanlıklar oluşturuyor.

Sanki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Biz bir medeniyet inşası için yola çıktık” demişti.

Hayır,  mesele Allahu Teala’nın sözünün yüceltilmesi (îlâ-yı kelimetillah) ve şirkin (tağutlara, firavunlara, putlaştırılan şahıslara ve nesnelere tapmanın) ortadan kaldırılmasından, yeryüzünde Allahu Teala’nın ahkâmıyla (Şeriat’le) hükmedilmesinden ibarettir.

Bu da, cihatsız gerçekleşmez..

Kanla irfanla” diyerek size parmak sallayan katillerin karşısına içi boş “irfan” davasıyla çıkmanız durumunda bundan pek memnun olacakları, bıyık altından gülerek size “Siz ne iyi müslümanlarsınız yav, keşke herkes sizin gibi olsa” diyecekleri, sırtınızı sıvazlayacakları kesindir.

Sonra da size, “cihatçı selefîler”le mücadele ederek “İslam’ı kurtarma” ev ödevi vereceklerdir.

Gerçekte kurtarmakta olduğunuz şey laiklikten (siyasal dinsizlikten) başka birşey değildir.

*

Seyyid Şerif Cürcanî’nin belirttiği gibi, selefîlik de Ehl-i Sünnet çatısı altında yer alır, çünkü selefîlik (selef kavramının tanımı gereği) Sünnet ehli (ehl-i Sünnet) olmayı gerekli kılar.

Unutmamak gerekir ki Türkiye’deki Nakşibendîlerin cümlesinin pîri olan Halid-i Bağdadî k. s. da itikaden selefi idi..

Şimdi soralım: İmam Matüridî kendisi için ne diyordu?.. “Ben Matüridî mezhebindenim” mi diyordu?

İmam Eş’arî “Ben Eş’arî mezhebindenim” diye mi konuşuyordu?

Hayır, selefe tabi olduklarını (selefî olduklarını) söylüyorlardı.

Aslında Ehl-i Sünnet’in tümü (son tahlilde) selefidir. Selefin yolu üzerinde olmak zorundadır.

Selefî olmayan, Ehl-i Sünnet’ten de değildir.

*

Çakmaktaş’ın makalesine dönelim..

Başlangıçta yer alan özet şöyle:

Bu araştırma, ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşüncenin, İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılık düşüncesine ve İslamcılara yönelttiği tenkitleri incelemektedir. Her iki ekolün İslam dünyasını ve Müslüman toplumu ilgilendiren sorunlara teo-politik hassasiyetle reaksiyon gösteriyor olmaları, bu iki ekolün zaman zaman “siyasal İslam” tanımlaması altında aynı kategoriye dâhil edilmesine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın temel amacı; dini radikalizmin birincil metinlerini inceleyip analiz etmek suretiyle her iki ekolün pek çok meselede tam bir karşıtlık içinde olduğunu, Ömer Abdurrahman, Eymen ez-Zevâhiri, Ebû Muhammed el-Makdîsî, Ebû Mus’ab es-Sûrî ve Ebû Yahya el-Lîbî gibi öncü cihâdî selefi ideologların ana akım İslamcılara yönelttiği tenkitler üzerinden göstermeye çalışmaktır. Bu çalışmada söz konusu bu tenkitler; “Din-Siyaset İlişkisi Bağlamında”, “Din-Hukuk İlişkisi Bağlamında” ve “İslamlaşma Yöntemi Sorunsalı ve Ötekiyle İlişki Bağlamında” olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir.

Çakmaktaş’ın “ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşünce” diyerek bir “sapma”dan söz etmesi önyargılı bir tanımlama olmuş.

Bir başkası bunu sapma değil de “sapma ve yozlaşmalara tepki” diye adlandırabilir.

Bununla birlikte yazarın “radikal” diye adlandırdığı isimlerin görüşlerini olduğu gibi aktarması takdire değer bir tutum.

*

Çakmaktaş’ın makalesinin ilk paragrafları şöyle:

On sekizinci yüzyılın sonlarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar sömürge ve işgal tecrübesi yaşamış Müslüman devletler, yirminci yüzyılın ilk yarısında istiklal savaşları vermek suretiyle batılı güçleri topraklarından uzaklaştırmayı başarabilmişlerdir. Fakat bağımsızlıklarının akabinde, Batı’nın fikrî teklifleri Müslüman ülkelerde karşılık bulmuş ve modern siyasal ideolojiler yeni ulus devletlerin dayanağı olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda sömürgeciliğe ve batının söz konusu fikrî tekliflerine reaksiyon olarak şekillenen İslamcılık, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren batılılaşmayı savunan yeni ulus devletlere karşı düşünce üretimi içine girmiş ve dini-siyasi bir hareket hüviyetine de bürünerek aksiyon kazanmıştır. Öyle ki bu süreç içerisinde İslamcılık entelektüel meşgale sınırını aşmış, aksiyon kazanmış ve böylece İslami hareket zuhur etmiştir.

Kurulan yeni ulus devletlerin benimsediği seküler politikalara karşı İslami hareket müntesipleri, devletin ve toplumun İslamlaşması için takip edilmesi gereken yöntem hususunda zaman içinde anlaşmazlık içine düşmüş ve bu durum İslami hareketin çeşitli fraksiyonlara ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Öyle ki ıslah, terbiye, irşat ve davet ilkelerini yozlaşmayla mücadele ve İslamlaşma yöntemi olarak savunan bir kesim kendilerini siyaset dışı olarak konumlandırmıştır. Bireylerin davranış eğitimini önceleyen sûfî gruplar, dini inançları saflaştırmayı ve hadis eksenli din eğitimini merkeze alan geleneksel selefi gruplar ve ülke ülke dolaşarak İslam’ı anlatmaya çalışan gezgin tebliğ ve davet cemaatleri bu grubun en önemli temsilcileri kabul edilmektedir.

Başka bir kesim ise Müslüman toplumların içinde bulunduğu krizin temelde siyasi kaynaklı olduğunu düşünmüş, krize çözüm üretmenin ve İslamlaşmanın ise ancak siyasal mücadele içine girmekle mümkün olabileceğini savunmuştur. “Siyasetin içinde kalarak İslamlaşma” şeklinde tarif edilmesi mümkün bu ekol aslında İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin ana eksenini oluşturmuş ve “ana akım İslamcılık düşüncesi ve İslami hareket” olarak tanımlanmıştır.

Görüldüğü gibi Çakmaktaş, “ana akım İslamcılık” ile İslam ülkelerindeki İslamcı siyasî oluşumları (ya da siyaset yapan hareketleri) kastediyor.

Siyasetle uğraşmadan İslamî eğitim faaliyetleri yapan grupları (Ki bunlar arasında sufîler de, selefiler de var) ayrı bir kategoride ele alıyor.

*

Çakmaktaş’ın ifadelerinin devamı şöyle:

“Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mısır’da kurulan İhvan-ı Müslimin ile Pakistan’da kurulan Cemaat-i İslami grupları bu ekolün ilk temsilcileridir. Moderniteye karşı onun içinde kalarak çözüm üretmeye çalışan bu ekolün ortaya koyduğu düşünce biçimi, benzer sorunları yaşayan Müslüman topraklarda da makes bulmuş, kısa süre içinde bu metodu benimseyen gruplar muhtelif ülkelerde neşvünema bulmuştur.”

Ancak, Mısır ve Pakistan ile Türkiye’yi birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Mısır’da ve Pakistan’da Türkiye’de olan türden bir tepeden inmeci ve dayatmacı Batılılaşma yaşanmadı.

Yani o ülkelerde açık bir Şeriat karşıtlığı yapılmadı ve Şeriatçılık (en azından söylem düzeyinde) devlet için bir tehdit olarak görülmedi.

Fakat Şeriatçılar tehdit olarak görüldüler.. Çünkü onların (bir grup olarak) iktidar olmaları, mevcut (Batılılaşma yanlısı) iktidar sahiplerinin ellerindeki “nimet”lerin kaybolması anlamına gelecekti.

Bu yüzden de Şeriatçılara ellerinden gelen her zulmü yapmaktan geri kalmadılar.

*

Çakmaktaş, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Din temelli alternatif bir siyasal söyleme sahip ana akım İslami hareketin yeni ulus devletler tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanması, buna bağlı olarak yargılama, mahkûmiyet, işkence, idam ve faaliyetlerin yasaklanması gibi sert baskı politikalarıyla sindirilmeye çalışılması ve ana akım İslami hareketin de buna mukabil siyasetin içinde kalma ve “İslamlaşmanın tedriciliği” yöntemini savunmaya devam etmesi, hareket içinde özellikle sert hapishane atmosferini tecrübe etmiş ve öfkelenmiş bazı üyelerden itirazların yükselmesine zemin hazırlamıştır. Bu kimseler maruz kaldıkları sert politikalara karşı aynı sertlikle cevap vermeyi teklif etmiş, İslamlaşmanın tedrici bir yolla değil de ancak silahlı devrim yoluyla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Ana akım İslami hareket içindeki söz konusu yöntem ihtilafı ilk olarak tam anlamıyla altmışlı yıllarda yaşanmış, bu ihtilaf neticesinde ana akım İslamcılık düşüncesinin bir sapması (anomali) olarak dini radikal düşünce teşekkül etmeye başlamış ve bu gelişmeler dini-radikal yeni fraksiyonların oluşumuyla sonuçlanmıştır. Söz konusu ayrışmanın yaşandığı altmışlı yıllardan günümüze dek, cihâdîlik, cihâdî selefilik veya İslamî Radikalizm gibi isimlerle adlandırılan teo-politik düşünce ve bu düşüncenin ideologları olarak kabul edilen kimseler, yine dini-siyasi bir hareket olan ana akım İslamcılık düşüncesine ve bu düşüncenin ideologlarına ihtilafa konu olan belli başlı temalarda eleştiriler yöneltmiştir.

Burada sözü edilen “silahlı devrim” alternatifini bir “iç savaş” olarak düşünmemek gerekir. Daha çok, Türkiye gibi ülkelerde yaşanan “askerî darbeler”e benzemektedir.

*

Malum olduğu üzere Türkiye’de “devrimcilik” İslamcılar söz konusu olduğunda lanet bir şey, buna karşılık Atatürkçüler/Kemalistler, solcular, dinsizler, ateistler mevzubahis olduğunda ise bir meziyet olarak kabul ediliyor.

Kemalistler Atatürk ilke ve devrimleri lafını dillerinden düşürmüyorlar.

Buna karşılık bir müslüman “İslam devrimi”nden söz ettiği zaman tüyleri diken diken oluyor.

Atatürk’lerine devrim helal, müslümana ise haram.

Daha doğrusu devrimcilik laikin (siyasal dinsizin), solcunun, ateistin tapulu malı..

Her işi “devrim”le halletmeye alıştıkları için bugün bile (alışmış kudurmuştan beterdir hesabı) bazen “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuşmaktan geri kalmıyorlar.

*

Türkiye’de İttihat ve Terakki’nin iktidarı eline geçirmesi böyle bir “silahlı devrim”le oldu.

Aralarında (son zamanlarda birilerinin parlatmaya çalıştığı beyinsiz) Enver’in de bulunduğu bazı subaylar Babıali’yi (Sadrazamlık makamını, Başbakanlığı) bastılar, bir bakanı (nazırı) öldürdüler, iktidara el koydular.

Benzer birşeyi (henüz Atatürk soyadını kullanmadığı sıralarda) Mustafa Kemal de yaptı, millet iradesini (milli egemenliği) temsil eden milletvekillerinin saltanattan (Osmanlı Devleti’nin devamından) yana olduklarını görünce onları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye tehdit etti, böylece bir “devrim” yaptı. (O gün bazı kafalar kesilmedi, fakat devrime daha sonra tepki gösteren Şeyh Sait gibiler kafalarını kaybettiler. Onlarınki Kürtçü bir isyan değildi, rejim değişikliğine tepkiydi. Şayet dertleri Kürtçülük olsaydı Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günler onlar açısından daha müsaitti. Mustafa Kemal’e o dönemde Çapanoğu vs. gibi “padişahçı Türkler” isyan ettiler, Kürtler’den ise ses çıkmadı.)

Türkiye’de devrimciliği tekeline almış bulunan laikler ve Kemalistler daha sonra da bazı devrimler yaptılar.

Biri, Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı asan 27 Mayıs 1960 devrimi (Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde bayram olarak kutlanıyordu).

*

Çakmaktaş’ın yazısına dönersek, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerdeki zulüm gören müslümanlar, “Devrimcilik yükünü tümden Batılılaşma yanlılarının sırtına yükleme kurnazlığı ve kolaycılığı bize yakışmaz, ucundan kıyısından da olsa biz de el atıp azıcık devrimci olalım” demişler.

Devrimcilikten anladıkları da “Batılılaşmacı devrimciler”in devrimden anladıklarına benziyordu: “Madem onlar kalleşçe suikastler yapıyorlar (Mesela İhvan-ı Müslimîn’in kurucusu Hasan el-Benna bu şekilde şehit edildi) biz de fırsat bulduğumuzda suikast yapalım” demeye başladılar (Mesela Enver Sedat’ı öldürdüler.)

Ancak, devrimcilikte Batıcılara yetişmeleri mümkün değildi. 

(Batıcıların “silahlı devrim” portföyü hayli zengin: Bin yıl sürecek devrimler yapmaya, binlerce faili meçhul cinayet gerçekleştirmeye, zehirleme ve trafik kazası gibi “sessiz devrim”ler gerçekleştirmeye bayılıyorlar. 

Laik devrimcilerin yaptıklarına İslamcı devrimcilerin hayalleri bile yetişemez. 

“İslamcı devrimciler”, genelde, Çakmaktaş’ın yazısında ele aldığı türden “cihatçı makale ve kitaplar” yazmakla meşguller. 

Ortada devrim yok.. Hele birilerini zehirleme gibi çakallıklar akıllarının ucundan bile geçmez. 

İşin en acı tarafı ise, o makale ve kitapları yazanları ya Batılılar’ın yerli ve milli acenta ve işbirlikçileri bir şekilde süründürüyor ve öldürüyor, ya da bizzat ABD yani CIA vs. devreye girip onları katlediyor. 

Nitekim Çakmaktaş’ın makalesinde fikirlerini konu edindiği bazı isimler CIA tarafından öldürüldü.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


(İlk yayın tarihi: 8 Kasım 2023. 
Kitaplaşmış hali: https://archive.org/details/laik-rejimlerde-islami-hareket-yontem-tartismasi)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."