HIRS KÜPÜ ZAMPARA ATATÜRK'ÜN BÜYÜK HAYALLERİ

 













Henüz 32 yaşındaki genç dostu Selanikli Mustafa Atatürk’ü 1913 yılı sonuna doğru İngiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırlamış bulunan İngiliz casus Aubrey Herbert, Selanikli ile olan dostluğunu Çanakkale Savaşı sırasında pekiştirecekti.

Çünkü Aubrey, megafonla Türk askerlerine Türkçe seslenerek moral bozmaya çalışan, propaganda yapan, ve Türk savaş esirlerini sorgulayıp bilgi alan bir casus olarak savaşta arz-ı endam etmiş bulunuyordu.

Savaş sırasında Selanikli zampara ile gizlice görüşmeyi de ihmal etmemişti.. Mehmet Hasan Bulut, ciddi emek mahsulü kitabında konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:

“[Ağustos 1915'te gerçekleşen Conkbayırı Muharebesi’nden sonra] İki siper arasındaki ölülerin kokusu ve yaralıların çığlıkları artık dayanılmaz bir hal almıştı. Cesetlerin hastalık yayacağını düşünen Aubrey, ölülerin gömülmesi için bir ateşkes ayarlamayı düşündü. Karşı taraftan Mustafa Kemal ile gizlice buluştu ve bir günlük mütareke (ateşkes) ilân etmeye karar verdiler.”

(İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 292-3.)

Gizlice buluşmayı nasıl başardıkları ve başka gizli saklı işlerinin ve de çevirdikleri dolap ve dalaverelerin olup olmadığı hususu bilgimiz dışında.

Selanikli ile Aubrey kısa süreli bir ateşkes için anlaşmışlardı, fakat Aubrey’in ateşkes ilan etme yetkisi yoktu, konuyu üst makamlara iletmesi gerekiyordu:

“… Aubrey, General Birdvvood’u mütarekeye iknâ etti, fakat [Müttefik Güçleri Komutanı General] Hamilton hayır cevabı verdi. Bunun üzerine Aubrey, Hamilton ile yüz yüze görüşmek için 19 Mayıs’ta İmroz’a [İmroz Adası’na] giderek karargâh gemisi Arcadian’a çıktı. George Lloyd’u da yanına alarak Hamilton ile görüştü. …

“… Aubrey ve Hamilton gemide konuşurken Mustafa Kemal de harekete geçmiş ve beyaz bayrakla bir Hilâl-i Ahmer [Kızıl Ay] memuru siperden çıkmıştı. Fakat İngilizler adamı yanlışlıkla vurmuş ve İngiliz bir general araya girerek çatışmanın yeniden alevlenmesine son anda mâni olmuştu. Nihayet Hamilton Aubrey’e, gidip Türklerle konuşmasını söyledi. Aubrey yanma istihbarattan bir adam alıp sahil boyunca ilerledi. Kızgın bir Arap subay ve Türk bir teğmen ile buluştular. Gelinciklerle bezenmiş bir tarlada oturup sigara içerek, Mustafa Kemal’in Hârbiye’den [Harp Okulu’ndan] sınıf arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in gelmesini beklediler. Kemal Bey gelince gözlerini bağlayıp, Aubrey’in yanındaki istihbaratçı ile beraber ateşkes şartlarını görüşmesi için karargâha gönderdiler.

“Ohrili Kemal, gittiği yolu anlamaması için bazan yaya, bazan at, bazan da sedye üstünde dolaştırıla dolaştırıla götürülürken, Aubrey de Türklerin tarafında rehin olarak kaldı. Türkler de onun gözünü mendille bağlayıp bir ata bindirdiler. Kumandanlarının bulunduğu çadıra götürürlerken atın yularını tutan asker, sigara içmek ve çiçek toplamak için yuları bırakıverdi. Türk su bayın askeri ikâz etmesi üzerine Aubrey son anda gözü kapalı bir şekilde uçuruma uçmaktan kurtuldu. Görüşmeler iyi geçmişti. Ateşkes 24 Mayıs Pazartesi günü yapılacak ve sekiz saat sürecekti. Aubrey yanındaki adamlarıyla beraber Pazartesi sabah 7.30’da Türklerle buluştu. Cesetlerin olduğu yere gittiler. Bir Hilâl-i Ahmer eri gelip, kokudan mütessir olmaması için Aubrey’e, üzerine kokulu antiseptik dökülmüş bir bez verdi. Yerde dört bin Türk’ün naaşı vardı. Yağan yağmur kanlarını temizliyordu. Yüzlerce yaralı çoktan can vermiş, geriye sadece iki yaralı asker kalmıştı. Ölenlerin çoğu Mustafa Kemal’in, “Ben size ölmeyi emrediyorum” dediği askerlerdi. Makineli tüfek biçmişti hepsini.” (Bulut, s. 293-6)

Evet, Aubrey’in Selanikli dostu, “Size ölmeyi emrediyorum” diyerek Türk askerini makineli tüfeklerin önüne atmıştı.

“Düşmanı öldürmenizi emrediyorum” dememişti..

Onlar da emre itaat edip ölmüşlerdi..

Selanikli’nin ise ölmeye niyeti yoktu.

*

Yazar Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İki düşman siper arasında 10-15 metre gibi kısa bir mesafe olduğundan her iki taraf da diğer tarafı görebiliyordu. Aubrey Türk ordusundaki Arnavut askerlerle buluştu. Bazılarını daha önceden tanıyordu [muhtemelen özellikle subayları]. Arnavutlar da Aubrey’i tanıdıkları için alkışlamaya ve tempo tutmaya başladılar, fakat bir yandan cenazeler gömülüyordu. Hürmetsizlik olmaması için Aubrey onları susturdu. Arnavutlara “Ölüleriniz için imâm ister misiniz?” diye sorduğunda ateist bir Arnavut [O dönemde ateist özellikle subaylar arasından çıkıyordu] gülerek kendi ruhlarının böyle iyi olduğunu söyledi.

“İngilizler binlercesini öldürdüğü halde Türkler onlara karşı hâlâ çok kibardı. Türk ve Anzak askerleri, bir yandan birbirlerine sigara ikram ediyor, bir yandan da ölülerini gömüyorlardı. Bir grup Türk, Aubrey’e gelip etrafta hiç subayları olmadığını ve ölülerin ceplerinden para alacaklarını söylediler ve kendisinden şahit olmasını istediler. Saat 16’de Türkler tekrar gelip Aubrey’e bir emri olup olmadığını sordu. Vedalaşma zamanı gelmişti. Aubrey hem kendi askerlerini hem Türkleri toparladı. Ayrılırken, “Beni yarın vurursunuz” dedi. Türkler hep bir ağızdan, “Allah korusun!” derken Arnavutlar gülerek, “Seni asla vurmayız” diye cevap verdiler. Anzaklar “Goodbye” diye vedalaşırken Türkler de onlara ‘ Uğurlar ola, güle güle gidesiniz güle güle gelesiniz” diyordu.” (Bulut, s. 296)

Görüldüğü gibi, savaş sırasında Hilal-i Ahmer de (Kızıl Ay) faaliyetteydi.

Yazar Bulut, bu teşkilatla ilgili olarak şu notu düşmüş:

“Hilâl-i Ahmer (Kızılay), ilk defa 1868’de kuruldu. II. Meşrûtiyet’ten sonra fesh edildi ve 1911’de İttihâtçılar tarafından tekrar kuruldu. İlkinde olduğu gibi Cemiyetin kurucuları arasında Hahambaşı Haim Nahum başta olmak üzere çok sayıda Yahudi de vardı. Edirne Hahambaşısı Hayim Moşe Becerano’nun kızları Raşel ve Diyamanti de Edirne’deki Hilâl-i Ahmer hastanesinin müdürleriydi. Edirne Hahambaşısı Becerano Bükreş’te Alyans mektebinde İbrânîce hocası iken, Osmanlı Hahambaşısı Haim Nahum tarafından Edirne Hahambaşısı tâyin edilmişti. M. Kemal, Edirne’de alay komutanı iken sık sık Hahambaşı Becerano’nun evine gider ve kızları ile ahbaplık ederdi. Sofya’da ataşe iken de irtibatını koparmadı. Çanakkale Harbinden sonra yanına gidip uzun bir müddet kaldı (Maureen Jackson, Mixing Musics, Stanford Unv. P., Kalifornia 2013, s. 183). Becerano, Haim Nahum’dan sonra 1920’de Osmanlı Hahambaşısı oldu. Türk-Yunan Harbi’nde Ankara’yı destekledi. Türkiye Cumhuriyetinin ilk hahambaşısı oldu. M. Kemal kendisini çok severdi, Becerano bir keresinde hasta olduğu zaman başyaverini yardımcı olması için yanına göndermişti (Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Gözlem, İstanbul 1995, s. 212). Aynı aileden Leon Becerano (Bejarano), Vehbi Koç ile Beko’yu kurdu. Beko’nun ‘Be’si, Becerano’dan gelmektedir.” (s. 294)

Selanikli zamparanın Haham Becerano’nun kızlarıyla ahbaplık etmiş olması şaşırtıcı değil.

*

Yazar Bulut’un kitabındaki şu satırlar, Selanikli’nin daha Çanakkale Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı ile dirsek teması kurarak Türkiye’nin (Osmanlı Devleti’nin) iç politikasına (dış güçler lehine) yön vermeyi, hatta bunun için darbe yapmayı planladığını ortaya koyuyor:

“Aubrey … Savaşı sona erdirmek için Türklere esir düşerek İttihâtçı liderlerle temasa geçmeyi ve onları Almanya’dan ayrı münferit bir sulh için cesaretlendirmeyi düşündü. Neyse ki buna lüzum kalmadı. Türkiye Maşrık-ı Âzâm’ın [masonların Türkiye Büyük Doğu locasının] başında bulunan Talât Paşa ve ekibi kendisiyle irtibata geçti. Aubrey 22 Haziran’da, yeni koalisyonda hâriciye nâzın (dışişleri bakanı) müşaviri olan arkadaşı Lord Robert Cecil’e, yani Cemiyeti Akvâm’ın [iki dünya savaşı arasında varlığını sürdüren Birleşmiş Milletler benzeri Milletler Cemiyeti’nin] gelecekteki mimârına yazarak, Türkiye ile münferit [Türkiye’nin müttefiki Almanya’yı dışarıda bırakan, sadece Türkiye ile yapılacak] bir sulh (barış) ihtimâli olduğunu söyledi:

“İlerlediğimizi ve diyelim 1 Ağustos’ta Türk Hükümetinin yenilmez olduğumuzu sandığı bir hâle geldiğimizi düşün. Arkadaşım Talât tarafından [onu temsilen] (Liberallerden de olabilir) bir Türk geliyor ve “[Çanakkale’den] şu ve şu şartlarla geçmenize izin veriyoruz” diyor. Buradaki kumandanlık hangi şartları kabul edebileceğimizi biliyor mu ve pazarlık salâhiyeti var mı?”

“Aubrey İngiltere’yi razı etmeye çalışırken, Talât’ın ekibinde bulunan Mustafa Kemal de Türkiye tarafında münferit sulh için uğraşıyordu. Bu fikrini Cemal Paşaya açtı ve İstanbul’da bir darbe yaparak hükümet değişikliği yapmayı teklif etti. Cemal Paşa sadrazam, kendisi de hârbiye nâzırı (milli savunma bakanı) olacaktı. Fakat Cemal Paşa korkunca bu iş yattı.” (s. 298-9.)

Cemal Paşa’nın korkmuş olması doğal, çünkü Selanikli zamparanın yaptığı teklif, Enver Paşa’nın tasfiye edilmesi anlamına geliyordu, ve daha kıdemli ve tecrübeli bir darbeci olan Enver’in böylesi bir darbeye boyun eğmesi, karşılık vermemesi ihtimali düşüktü.

Yok gibiydi.

Öyle anlaşılıyor ki, Çanakkale Savaşı sırasında bir şekilde biraraya gelen eski dostlar, yani Selanikli zampara ile İngiliz casus, hayata geçirdikleri kısa süreli ateşkesi kalıcı bir Türk-İngiliz barışına çevirmeyi planlamışlardı.

Aralarında işbölümü yapmış oldukları tahmininde bulunmamıza bir engel yok.. Bu bağlamda Aubrey’e düşenin, İngiliz yönetimini ikna etmek olduğu söylenebilir.. Selanikli zampara için ise ikna seçeneğinin mevcut olmadığı açık.. Bu yüzden darbe yaparak hedefe ulaşma peşinde.. “Üç beyinsiz”lerin en beyinsizi Cemal Paşa’ya, “Darbe yapalım, İngilizler arkamızda” demiş olduğu düşünülebilir.

Mevcut Osmanlı yönetimini ve Almanlar’ı karşısına alan böylesi bir darbe, İngilizler ile müttefiklerinin desteğini almadan başarıya ulaşamazdı.

Selanikli’nin hırsı büyüktü.. Daha henüz general bile olamamışken gözü harbiye nazırlığı (milli savunma bakanlığı) koltuğundaydı..

*

Türk medyasının kalemşorlarının sevdiği bir tabir var: “Fikri takip”.

Selanikli’nin bir “fikri takip” hassasiyetinin bulunduğu kesin.. Buna “fikr-i sabit” ya da takıntı da diyebiliriz.

Daha doğrusu, fikirden değil, tutkudan ve hırstan söz etmek gerekiyor.. Onunki fikir değil, hırs ve tutku..

Evet, Selanikli zamparanın hırsı devasa boyutlardaydı ve tutkularından asla vazgeçmedi.. Kendisi mutlaka daha iyi makam ve mevkilere gelmeliydi.

Almanlar’la işbirliği şansını Enver Paşa’ya kaptırmış olduğu için umudunu İngilizler’e bağlamıştı.. Casus Aubrey gibi İngiliz dostlarıyla iyi ilişkiler ve samimiyet kurmayı da başarmıştı.

Kötü olan şuydu ki, o sırada İngilizler, Osmanlı Devleti’ne saldıran, mermi ve gülle kusup yakıp yıkan, kan döküp can alan düşman durumundaydı.

Bu yüzden Selanikli, İngilizler’le “behemahal” (her ne pahasına olursa olsun, neye mal olursa olsun) bir barış yapılmasını istiyordu.

Bu barış, Türkiye’nin İngilizler tarafından işgal edilmesi ile sonuçlanacak bir mütarekeyi (ateşkesi) gerektiriyor olsa bile..

Kendi istikbal hesaplarının, hırslarının tahakkukunun böylesi bir gelişmeye bağlı olduğunu görüyordu.

Çünkü İngilizler’le barış yapılmasının (daha açık ve doğru bir ifadeyle İngilizler karşısında teslim bayrağı çekilmesinin), Enver liderliğindeki İttihat ve Terakki’nin tasfiyesi ile sonuçlanacağı kesindi.

Bu da, Selanikli zamparanın bu topraklarda önünün açılması için şarttı.

*

Fakat, talih bir türlü Selanikli’nin yüzüne gülmüyor, işleri ters gidiyordu.

Daha doğrusu, talih, Selanikli’nin yüzüne istediği tarzda ve hızda gülmüyordu..

Yoksa, keyfine diyecek bulunmuyordu, ordudaki en bahtı yaver subaylardan biri oydu.. Fakat bu, Selanikli’nin hırsları için yeterli bir cevap değildi.. Enver yerine o, “bir numara” olmalıydı.

Enver’i alaşağı edip yerini almak için fırsat gözleyip duruyordu, fakat bir türlü aradığı fırsatı yakalayamıyordu.

“Fırsatçı” zamparanın (İttihatçılar’ın Selanikli’nin karakteriyle ilgili tespitlerinden biri “fırsatçılık”tı) aradığı fırsat, Çanakkale’de darbe hayalleri kurduğu zamandan ancak üç yıl sonra önüne gelebildi

Sultan Mehmet Reşat ölüp Vahideddin padişah olunca..


MÜ'MİNÛN SURESİ



ZAMPARA ATATÜRK’ÜN, FİLİSTİN’DE ÖNÜNDEN KAÇTIĞI İNGİLİZ GENERALİ ALLENBY İLE OLAN KADİM DOSTLUĞU

 











Yetenekli İngiliz casus Aubrey Herbert’in, 1913 yılı sonuna doğru dostu (32 yaşındaki genç Türk subayı) Selanikli Mustafa Atatürk’ü İngiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırlamış olduğunu belirten Mehmet Hasan Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor (yazarın atıfta bulunduğu kaynakları aktarmıyoruz):

“[Mustafa Kemal] Hırslı ve zeki birisiydi. … Ayrıca ağzı sıkı biriydi. 1908’de İttihâd ve Terakki propagandası için gittiği Trablusgarp’ta görüştüğü İngiliz konsolos Justin Alvarez onun bu hususiyetini şöyle anlatıyordu:

“O, beliğ ve akıcı konuşan bir hatip. Yaklaşık beş gün önce, gayet açık bir şekilde partisinin tâkip ettiği prensipleri ve hedefleri halka anlatırken şahit olmuştum. Halkın her sınıfından gelen temsilcilerden müteşekkil kalabalık dinleyici grubu, onu coşku ile alkışlıyordu. Sonraki gün beni çağırdı ve onun sessiz ve ağzı sıkı karakterini müşahede etme şansını yakaladım. Bana enerjik bir karakter ve azimli bir ruh hali intibaı verdi. Neticede ikisi de lazım olan bu kesin anarşik temayüllerin devam edeceğini yerinde müşahede etmiştim. Bu güvenimde sonradan haklı çıkacaktım”.

(İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 260-1.)

Ancak, Selanikli’nin özellikleri hırs, ağzı sıkılık ve kurnazlıktan ibaret değildi.. Karakterinin bariz özelliklerinden biri, zamparalığıydı..

(Zamparalığından Falih Rıfkı Atay da Çankaya’sında bahsediyor.. Onun naklettiğine göre, İttihat ve Terakkiciler, Selanikli’yi şöyle tanıyorlarmış: “Sarhoş, sefih, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, haris, fırsatçı ve ahlâksız.” Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü de onu “muhteris ve menfaat düşkünü” olarak görüyorlarmış.)

Yazar Bulut’un sözlerinin devamı, casus Aubrey’in de, dostu Selanikli’nin zaaflarından ve zamparalığından haberdar olduğunu gösteriyor:

“Bu yüzden Aubrey, misâfirinin ağzından laf alabilmek maksadıyla yemeğe Albay Ronald F. Forbes’in güzel karısı Rosita’yı da çağırmıştı. Yirmi iki yaşında genç bir hanım olan Rosita, yemekte Mustafa Kemal ile Lord Allenby’in arasına oturdu. Rosita, Aubrey’in tertip ettiği bu yemekten şöyle bahsediyordu:

O gün Aubrey Herbert’ten gelen çılgınca bir mektubu bana hatırlattılar. Noel Buxton ile beraber, hayalperest İngiliz’in dikkatinden kaçan başıboş Ermenilere bir son verirken, yanlarında - şeref misâfirlerinin dâvetinde - kuvvetli bir şekilde ‘Onward Christian Soldiers’ [İleri Hristiyan Askerler] şarkısını söyleyen Türk bir muhafızla [Kâzım’la] antik Balkanları gezdiği söyleniyordu. “Sita!” diyordu mektup, “yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ [hata, yanlış] var ve onu sadece sen konuşturabilirsin”. Yazı [Aubrey’in gözü ileri derecede bozuk olduğu için] her zaman olduğu gibi okunaksızdı; fakat dâvet karşı konulmazdı. O zamanlar yirmi ikiden fazla olduğumu düşünmüyorum. Yemek çok lezzetliydi. [Aubrey’in karısı] Mary Herbert mükemmel bir ev sahibesiydi. Lord Allenby ile [Sofya’ya] yeni tâyin edilen ataşe Mustafa Kemal’in arasına oturdum; fakat yemeğin doğru düzgün tadını çıkartamıyordum, çünkü hep ‘mistake’i arıyordum. Ev sahibimizin Küçük Asya’da bir sınır ve bir yığın toplantı ile mikado çöpleri oynamasına yardım eden Fransız olabilir miydi? Veya Filistin’den henüz dönen yakışıklı idâreci miydi? Komplocu bir şekilde Aubrey’e müracaat ettim. “Hangisi yanlış [mistake]?” diye sordum, “ve benden ne yapmamı istiyorsun?”. Şaşırmış duruyordu. İzah ettim. “Oh tatlım!” diye güldü, “Sana nice [hoş, nazik] Turk geliyor diye yazdım! [Sen “nice Turk”u “mistake” okumuşsun]”. (s. 261-2)

Tecrübeli ve zeki casus Aubrey, Selanikli zamparanın kadınları görünce çenesinin düştüğünü, cıvatalarının gevşediğini ve işlenmeye hazır hale geldiğini bildiği için, onun onuruna verdiği yemeğe, Albay Ronald F. Forbes’in 22 yaşındaki güzel karısı Rosita’yı da çağırmış, ve bu genç kadını masada tam da Selanikli zampiriğin yanına oturtmuştu.

İngiliz güzelinin diğer yanında ise, Selanikli’den 20 yaş büyük olan Lord Allenby oturmuş bulunuyordu.

Kadına gönderdiği yemeğe davet mesajında “Sita! [Rosita]diyordu, “yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ [hata, yanlış] var ve onu sadece sen konuşturabilirsin

Selanikli zampara, Osmanlı Devleti için gerçek bir "mistake"ti.. 

Mistake Kemal Atatürk'tü.. 

Ömrünün sonlarına doğru ismindeki Kemal'i Kamal yapmış, Mustafa'yı ise "mistake" bir isim olarak gördüğü için tümden atmıştı.

Türk tarihinin belki en büyük "mistake"iydi..

*

Kader ağlarını keder verecek şekilde örüyordu.. Sadece beş yıl sonra, Aubrey’in dostu zampara ile Lord’un yolu tekrar kesişecekti.

Filistin’de..

Osmanlı ve İngiliz orduları karşı karşıya gelecekti.. Bir tarafın kumandanı Selanikli zamparaydı, diğer tarafınki ise Lord Allenby.

Ancak, Selanikli zamparanın asıl düşmanı, Türk ordularının başkomutanı Enver Paşa’ydı.. Allenby onun eski dostuydu.. Nefretinin odağında ise, yalakalık yapıp yaverliğini kaptığı yeni ve acemi padişah Vahideddin ile onun şahsında Osmanlı hanedanı (ve de devleti) vardı.

Selanikli’nin sonraki yaşamı ve yaptığı konuşmalar, attığı nutuklar, bunun böyle olduğunu ispatlayacaktı.

Fakat, Selanikli’nin gerçekleri tamamen veya kısmen saklamak gibi bir huyu da vardı.. Herşeyi söylemiyordu. Afet İnan’ın yayınladığı günlüklerinde belirttiği gibi, gerçekleri gizliyordu. Hayatî ve kritik gerçekleri günlüklerinden bile saklıyordu. Yazmıyordu. (Bkz. Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983.)

*

Bu gerçeklerden birini, Kâzım Karabekir Paşa, zamparanın ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken günlüğüne yazacaktı.

M. Kemal’in, Enver Paşa’ya kızdığı için İngilizler’e teslim olmayı istemiş bulunduğunu Cevat Rıfat Atilhan’dan duymuş bulunmaktaydı.

Atilhan, bunu Cemal Paşa (Mehmed Cemal Mersinli), Ömer Lütfi Argeşo ve Diyarbakırlı Kâzım İnanç Paşa’nın da bildiğini haber vermiş durumdaydı. 

Karabekir, o gün (13 Şubat 1939 Pazartesi) kendisini ziyarete gelen Cemal Paşa’ya konuyu sormuş ve ondan, duyduğu şeyin doğru olduğu cevabını almıştı. [Bkz. Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Selanikli’nin teslim olmayı planladığı İngiliz komutan Lord Allenby, onun eski ahbabıydı… Beş yıl önce casus Aubrey’in evinde birlikte yemek yemişlerdi.. Aynı sofranın adamıydılar.. Fakat mesele bundan ibaret de değildi, Lord, Selanikli'nin hayranlık duyduğu "medeniyet tarikatı"nın kıdemli üyelerindendi:  

 “Edmund Henry Hynman Allenby (1861-1936): 1881’de orduya katıldı. 1899-1902’de Güney Afrika’daki Boer Harbine binbaşı olarak iştirak etti. 1909’da tümgeneral oldu ve Cihan Harbine bu rütbeyle girdi. Fransa’da Aubrey ile beraber Mons Harbinde savaştı. 1917’de Filistin Cephesi için yeni bir kumandan arayan Başvekil Lloyd George’un sayesinde tâlihi döndü. İngiliz ordusunun başına geçerek Ekim ayında Gazze’yi, Aralık ayında Kudüs’ü aldı. Karşısında bulunan Mustafa Kemal’in ordusunu geri çekmesi sayesinde Suriye’yi de aldı ve böylece harp Türkiye’nin kati mağlubiyeti ile bitti. Harpten sonra Mısır Yüksek Komiseri tâyin edildi.” (s. 261)

Evet, Enver Paşa’ya olan kinini dini haline getirmiş olan Selanikli’nin niyeti (Kâzım Karabekir Paşa’nın günlüğünde geçtiği üzere) daha baştan bozuktu.

Düşmana teslim olmak ya da önünden kaçmak için bahane arıyordu.. İkincisinde karar kıldı, kaçtı.. 

Fakat ondan önce, teslim olma fikrini Türk subaylarına kabul ettirmek için bozgunculuk yapmış bulunuyordu.

*

Onun, 1918 yılının Eylül ayında büyük bir başarıyla gerçekleştirdiği bu kusursuz ricat, sadece Birinci Dünya Savaşı’nın değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin de sonu oldu.

Selanikli zampara, beş yıllık dostu Allenby ile elele vermiş ve birlikte Osmanlı’nın canına okumuşlardı.

Bu muhteşem kaçıştan sadece beş ay sonra, Şubat 1919’da İstanbul’a gelen Allenby, eski dostu Selanikli zamparayı unutmayacak, ona bir iyilik yapmak isteyecekti.. Bununla ilgili olarak Falih Rıfkı Atay, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

"O tarihlerde General Allenbi İstanbul'a gelmişti. Bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ve Erkânıharbiye Reisini (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek ister. Nazır ve İkinci Reis konuşmak isterlerse de General Allenbi:

"- Görüşmek için değil, bazı arzularımı söylemek için sizleri kabul ettim, cevabını verir.

"İşte bu konuşmalar arasında, Allenbi, Altmcı Ordu Kumandanlığı'na benim tayin olunmaklığımı da tavsiye eder.”

 (Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 136-7.)

*

İngilizler, o günlerde, başka paşaları, subayları ve siyasetçileri tutuklayıp Malta’ya sürmekle meşguldüler.

Selanikli’ye ise bu şekilde referans oluyorlardı.

Padişah Vahideddin’e, “Bize bir oyun oynamak istiyorsan bunu sadece Mustafa Kemal’le yapabilirsin, tek çaren” mesajını veriyorlardı.

Selanikli zampara, İngilizler’in Vahideddin’i faka bastırmak ve avlamak için oltalarının ucuna taktıkları yemdi.

Padişah Vahideddin’den, dalkavukluk yaparak, önünde yemin üstüne yemin ederek olağanüstü yetkiler koparan ve “Paşa, devleti kurtarabilirsin” talimatını alan zampara, Samsun’a İngiliz vizesi ile gidip kendisini garantiye alınca, "medenî"ler “referans”larını sözde geri çektiler.

Selanikli’nin huyu gereği sakladığı derin gerçek ise, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü tarafından 1973 yılında açıklanacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

("Ankara -Yunan Savaşı", bir yol kazasıydı.. İngilizler'in tehditle tahtından indirdikleri Almanya yanlısı Konstantin, Yunanistan'da tekrar kral olunca, İngiliz'in Yunan ordusunu Selanikli hesabına soktuğu Milne Hattı çuvalının dikişlerini patlattı.)

*

İngilizler’in Selanikli zampara ile çevirdikleri dolabı, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha o günlerde anlamıştı.. Fakat Padişah’ı ikna edememişti.

Uzun zaman önce, Mehmed Zahid Kotku rh. a. hakkında da şöyle birşey duymuştum:

Selanikli TBMM’yi kurup asker toplamaya başlayınca, o sırada İstanbul’da askerlik yapmakta olan Mehmed Zahid Efendi, hocası Mustafa Feyzi Tekirdağî rh. a.’ten Anadolu’ya gitmek için izin istiyor. O da, gitmesine gerek olmadığını söylüyor ve “İngiliz’in bir oyunu var” diyor.

Evet, senaryosunu İngilizler'in yazdığı bir oyun (şaşaalı bir tiyatro gösterisi) sergilenmeye başlamıştı. 

(İşin içyüzünü bilmeyen üçüncü kişiler, böylesi durumlarda, olan biteni gerçek zannedebiliyorlar.. Nitekim, dolandırıcıların telefonda anlattıkları senaryolar gerçeklik algısı oluşturabiliyor.. Benzer şekilde, bir sokakta bir film sahnesi çekilirken yoldan geçen birinin sahici zannedip olaya müdahale ettiğine şahit olunabiliyor.. Kamera şakalarının esasını da bu durum oluşturuyor.. Bazen, olayın bir mizansen olduğunu bilen sinema oyuncuları bile heyecana gelip kendilerini rollerine kaptırabiliyorlar.. Mesela Çağrı filminin çekimleri sırasında figüranlar, gerçek Hz. Hamza yerine koydukları Anthony Quinn ölmesin diye çaba göstermişler.. Katil Vahşi rolünü oynayan gariban siyahî müslüman gerçek hayatta nefret objesi haline gelmiş.. Yine, televizyon dizilerinde mafya babası ya da eşkıya çetesi reisi rolü oynayan kişilerin havaya girip gerçek hayatta da kabadayılık taslamaya başladıklarına şahit olunabiliyor.. İngiliz'in tiyatro oyununun başrol oyuncusu Selanikli de rolüne kendisini fazla kaptırmış, kahraman olduğuna kendisini inandırmıştı.. Milleti de inandırmaya çalışmıştı.. Gerçekte basit bir İngiliz piyonuydu.. Tipik bir haindi.)

İngiliz’in oyununu, Selanikli'nin sağ kolu ve başbakanı İsmet İnönü, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde açıkladı.

İngiliz'in bir "karar"ı vardı.. "Bütün suç Selanikli zamparanın değildi", Londra göklerinden Lord Curzon cenapları katından gelen bir karar vardı. 

*

Ne var ki, anlı şanlı Türk tarihçileri, İsmet İnönü'nün "içinden 'karar' geçen" ifşaatını görmezden geliyorlar.

O sözlerin, Milli Eğitim'in aşırı milli "inkılap tarihi" kitaplarına girme şansı ise hiç yok..  

O yüzden, "bütün bir millet yalana teslim".. Memleketin en "ciddi" tartışma gündemini, (derin mahfiller tarafından itina ile üretilip köpürtülen) Selanikli zamparanın "milli bayram yıldönümlerinde" cuma namazı hutbelerinde anılması kampanyası oluşturuyor. 

Ört ki ölem!..

Gâvur öyle bir oyun kuruyor ki, sen, oyunu gören adamı vatanından sürüyorsun, gurbet ellerde perişan ediyorsun, işbirlikçi hainin ise heykellerini dikiyor, putlaştırıyorsun.

Yüz yıl geçiyor, uyanamıyorsun.


SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN KİNİ, DİNİYDİ

 






Mehmet Hasan Bulut’un “İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adlı kitabı (4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018) Aubrey-Atatürk dostluğundan da söz ediyor:

“Aubrey, 1913 yılı sonuna doğru İttihâd ve Terakki Komitesinin ileri gelenlerinden bir dostunu, İngiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırladı. Misâfirinin adı Selânikli Mustafa Kemal’di, yani geleceğin Atatürk’ü.” (s. 260)

Buradan, Selanikli Mustafa Atatürk’ün bu yaman casusla daha önce dostluk kurmuş olduğunu anlıyoruz.

İngiltere’ye yolu düşünce dostunu ziyaret etmeyi ihmal etmemiş.

Dostu da bunu evinde ağırlamaktan geri kalmamış.

Yazar Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

Hırslı ve zeki birisiydi Mustafa Kemal. Daha gençliğinde ihtilâlci faaliyetlerinden dolayı Şam’a sürgüne gönderilmiş, 1907’de dönünce arkadaşı Ali Fethi’nin (Fethi Okyar) tavsiyesi üzerine hem Carasso’nun başında bulunduğu mason locasına hem de îttihâd ve Terakki Komitesine girmişti. Darbe ile iktidâra oturan Enver’den hiç hoşlanmıyordu. Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbinde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti. Bu yüzden araları iyice açılmıştı. Enver’in Ali Fethi’ye ve ona zarar vereceğinden korkan Talât ve Cemal bu iki dostu Sofya’ya elçi ve askerî ataşe olarak göndermişti. Alman disiplini ile yetişmesine rağmen, İngiltere’nin dünyanın süper gücü olduğunu biliyordu. Ayrıca ağzı sıkı biriydi.” (s. 260)

Selanikli’nin ağzı sıkı biri olduğu doğruydu.

Nitekim, gelecekte “manevî kızları”ndan Prof. Afet İnanM. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” adlı kitabında (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) şunları yazacaktı:

General Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Karlsbad ve Viyana'da ''Geçen Günlerim'' başlığı altında 30 Haziran 1918 Pazar gününden 28 Temmuz Pazar gününe kadar altı deftere yazdığı anılarının sonu şöyle bitiyor:

''Karlsbad'da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere geçiremedim. Bunun iki nedeni var, birincisi yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.''

Afet İnan, bunlara ek olarak, Selanikli’nin şu sözlerine de dikkat çekecekti:

… 10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz 1918 Perşembe günleri için şöyle bir kayıt var:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

*

İnsanların değilse de Selanikli’nin gerçeği hep gizlemek gibi bir huyu vardı ve gelecekte İngiliz istihbaratı (gizli servisi) bu özelliğinden dolayı onunla gizli bir işbirliği yapacaktı.

Ancak, Selanikli kadar ağzı sıkı olmayan İsmet İnönü, bu işbirliğini yarım asır sonra “resmen” ifşa edecekti.

Evet, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, Selanikli zamparanın kirli gizli sırrını, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yazar Bulut’un kitabında yer alan “Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbinde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti” şeklindeki cümle de, Selanikli Mustafa Atatürk karakterinin önemli bir özelliğine dikkat çekiyor.

Adamın kini, dini..

Mevzubahis olan kini ise, onun için herşey teferruat.. Din, iman, vatan, millet, vazife, ahde vefa..

Yine, mevzubahis olan para pul, zenginlik ve ihtişam ise, Selanikli için din ve namus teferruattı.

Nitekim, Selanikli Mustafa Atatürk, Anadolu’da tutunmasını sağlayan velinimeti Kâzım Karabekir Paşa’ya, biti kanlanınca şunu diyecekti:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Uğur MumcuKazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 84.)

*

Evet, Selanikli hain, sırf kini için devletini, vatanını ve milletini satmaya hazırdı.

Biti kanlanınca ali kıran baş kesen bir diktatöre dönüşen Selanikli’nin zırvalarına “Hikmet buyurdunuuz efendimiiiiz” dememenin yol açacağı bedeli ödemeyi göze almış ender isimlerden biri durumundaki Kâzım Karabekir Paşa, Selanikli zorbanın ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken günlüğüne şu notu düşmüştü:

"Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] PaşaÖmer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş."

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Savaşın içinde bulunmuş, olayları bizzat yaşamış dört önemli subayın, dört şahidin haber verdiği bir cinayet.

Şahitlerden ikisi paşa.. 

Selanikli Atatürk, küçük hesapları için İngiliz'e teslim olmak istemiş.

*

Diyarbakırlı Kâzım Paşa12 Haziran 1917 tarihinden itibaren, bir buçuk yıl boyunca, (Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci Ordulardan oluşan) Yıldırım Ordular Grubu Kurmay Başkanı olarak görev yapmış bir subay.. Selanikli zampara bu gruba Yedinci Ordu Komutanı sıfatıyla katıldı. 

Kâzım Paşa'nın (Kâzım İnanç) bulunduğu konum önemli ve kritikti.. Çünkü bir kurmay başkanı, hizmetinde bulunduğu komutanın astları, yaverleri ve destek personeliyle eşgüdümünü sağlamak durumundadır. Sorunları komutanın önüne gelmeden önce halletmek için çalışan sırdaştır.

Kâzım Paşa, Selanikli zampara yüzünden Filistin cephesi çöküp Mondros Mütarekesi imzalandıktan bir hafta sonra, 5 Kasım 1918 tarihinde, Genelkurmay İkinci Başkanı olarak atandı. Nitekim, Selanikli zamparanın Samsun'a gidiş işlemleri için Genelkurmay'a başvurduğunda ilk muhatap olduğu kişi oydu.

Kâzım Paşa daha sonra İstiklal Harbi'ne de katıldı.. Batı Cephesi Komutanlığı bölgesinde emniyet, asayiş ve asker alma işlerini yürütmekle görevlendirildi. 12 Kasım 1920 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı, 8 Ağustos 1921'de ise Başkomutanlık Sekreteri oldu.

Mersinli Cemal Paşa da (Mehmed Cemal Mersinli) vatanseverliği müseccel isimlerden.. İngilizler'in talebiyle İkinci Ordu Komutanlığından istifa ettirilmiş, sonra da tutuklanıp Malta'ya sürülmüş, buradan kurtulunca gelip istiklal mücadelesine TBMM'de destek vermiş bir isim.. Selanikli zampara gibi İngilizler'in gözdesi değil.. 

Cevat Rıfat Atilhan da yine Kâzım Paşa gibi Sina ve Filistin cephelerinde bulunmuş bir subay.. İstiklal Harbi'ne de katılmış, Zonguldak-Bartın ve Havalisi Cepheleri Kumandanı olarak görev yapmış. 

Ömer Lütfi Argeşo ise, Yıldırım Orduları Grubu bünyesinde Filistin Cephesi'nde, 20. Kolordu 26. Tümen emrindeki 78. Alay'ın kumandanı olarak bulunmuş.. 12 Mayıs 1918'de yarbay rütbesine yükseltilmiş.. Milli mücadeleye de destek vermiş, TBMM'de (Birinci Meclis'te) Karahisar-ı Sâhip milletvekili olarak görev yapmış.

*

Bu subaylar biraraya gelip "Böyle bir iftira atalım" diye aralarında anlaşacak karaktersizlikte adamlar değiller.

Ayrıca, yok yerden böyle birşey uydurmanın o gün için onlara hiçbir faydası yoktu.. Tam aksine, zararı olacak birşeydi.. Böyle birşeyi dillendirmenin özellikle o dönemde tehlikesi büyüktü.

Fakat bu gerçeği, güvendikleri samimi dostları arasında bir şekilde dile getirmişler, ve onların sözleri kulaktan kulağa aktarılarak Karabekir Paşa'ya kadar ulaşmış.. 

Öyle ki, Karabekir meseleyi Cemal Paşa'ya sormuş, ondan ve Cevat Rıfat Atilhan'dan, rivayetin doğru olduğunu bizzat duymuş.

*

Buradan anlaşılıyor ki, Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’le işi pişirmiş, minareye kılıf uydurmak için de komutanına olan kızgınlığını bahane olarak göstermeye çalışmış..

Enver Paşa'dan fazla hazzetmeyen kişilerin duygularıyla oynayarak onları manipüle etmek istemiş.

Muhtemelen, maiyetindeki subayların büyük çoğunluğunun yüzlerindeki ifadeyi ve itirazları görünce, teslim olma yerine ricatı, palaspandıras kaçmayı tercih etmiş.

Ama kendisiyle kafa dengi bazı subayların savaşma azimlerinin tükenmesini ve İngilizler’e teslim olmalarını sağlamış.

Vatan ve millet sevgisi bulunmasa bile, şeref ve haysiyet sahibi dürüst bir insana yakışan, "Mevzubahis olan vazifemse, aldığım maaşı hak etmekse, benim Enver'e olan öfkem teferruattır" zihniyetiyle hareket etmesidir.

Selanikli’nin bu olaydaki akıl yürütüş şekli ise düpedüz ihanet.

*

Evet, ihanet..

Komutanına değil, milletine, devletine, vazifesine, verdiği söze ihanet.

Devletin şerefini, milletin hak ve hukukunu, emrindeki binlerce askerin hayatını, vatanın selametini hiçe sayan, ayaklar altına alan bir ihanet.

Soru şu: Böyle bir adam, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'da gizlice buluştuğu (Ki bunu Nutuk'ta itiraf ediyor) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) ile hangi vatanseverlik duygularıyla görüşmüş olabilir?

"Kafdağı'nı assalar belki çeker de bir kıl,

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

Bu mizaç, bu karakter ve bu kafada olan bir adamın, 30 Ekim 1918 tarihinde başlayan Mütareke (savaşsızlık) döneminde, bu defa da Padişah Vahideddin’e kızarak (ya da kızma bahanesiyle) İngilizler’e yanaşması ve onlarla gizli pazarlıklar yaparak “teslim” olması, onların adamı haline gelmesi “hayatın olağan akışı”na uygundur.

Evet, Selanikli zampara hain tam da bunu yaptı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."