SAPIKLIK İLE AKILSIZLIK ARASINDA BOCALAYAN "ENGELLİ İTHAL İRFAN": VAHDET-İ VÜCUTÇULUK

 






Kendisini “velilerin sonuncusu” ilan etmiş bulunan sahtekâr zampara şeyh Muhyiddin ibn Arabî’nin, “hakikat”in “akıl ve nakil (vahiy)” ile bilineceğini savunan Kelam alimlerine muhalefet ederek “keşf” edebiyatı yaptığı biliniyor.

İbn Arabî gibi sahtekârların aksine, İmam Kuşeyrî gibi gerçek mutasavvıflar, Kelam alimlerinin safında yer almış durumdalar.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl’da, Kuşeyrî’nin “Şikayet-i Ehl-i Sünnet…” adlı risalesinde yer alan ve Et-Tâcü’s-Sübkî’nin Tabakat’ına almış bulunduğu bazı ifadeleri aktarmış durumda. (Bkz. Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 204, dn. 1)

İmam Kuşeyrî’nin söz konusu risalesinin tercümesi Prof. Dr. Süleyman Akkuş’un “Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî’nin Bir Risâlesi” başlıklı makalesinde yer alıyor (Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2/2000, s. 89-112).

*

Şeyhülislam’ın o risaleden aktardığı kısım şöyle:

“Eğer kelam ilmiyle uğraşmak bid'attır ve selefin yoluna aykırıdır derlerse, bu konuda onlara şöyle denilir:

“… Konuya böyle yaklaşmak, ilim sahibi olmayan Haşeviyye'nin (cahil hurafecilerin) bir özelliğidir. Ümmetin selefinin nazar (akıl ve fikir) yolunu benimsememiş, taklitle yetinmeye razı olmuş bulundukları nasıl düşünülebilir?! Selefi böyle vasıflandırmaktan Allah'a sığınırız. Sahabeden olan selef, hakkı bilmeleri, Hz. Peygamber’den Allah'ın sıfatlarını işitmiş olmaları, Kur'an’da zikredilen deliller ve Hz. Peygamber’in aktardığı bilgiler üzerinde düşünmüş bulunmaları sayesinde (kelamî tartışmalar yapmaktan) müstağnî idiler, buna ihtiyaçları yoktu. Ne zaman ki Cehmiyye, Haricîler ve Mu'tezile’den heva ve bid’at ehli ortaya çıktı ve şüphe tohumları ektiler, işte o zaman Ehl-i sünnet imamları onlara karşı koymak ve Müslümanlar’a yardım etmek için onların yol ve yöntemlerini gözden geçirdiler ve insanların kalpleri şüphe ve karışıklığa düşmesin diye onlara reddiyelerde bulundular. Böylece Allah'ın dinini delilleri açıklamak suretiyle savundular. Allah tealanın ‘Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücadele et’ buyruğunun gereğiyle hareket ettiler. Tevhid konularında yalnızca Allah’ın Kur'an-ı Kerim’de muhkem ayetlerde dikkat çektiği hususları söylediler.

“ ‘Kur'an'da Kelam ilmi yoktur’ diyenin durumuna şaşılır. Şer'î hükümlerle ilgili ayetler ve usûlü'd-dîn'le ilgili ayetlerde Kelam ilmiyle ilgili hususların yeterince ele alındığını görürsün.

“Özet olarak söylemek gerekirse, Kelam ilmini ancak şu iki kişiden biri inkâr eder: Bunlardan biri, cahil olan, taklide yönelen, ilim öğrenme yoluna girmek kendisine ağır gelen, bu yüzden nazar (akletme ve tefekkür) ehlinin yolundan uzak duran kimsedir. İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır. O, bu ilmi öğrenmekten kaçınınca, onu diğer insanlara da, kendisi gibi sapıtsınlar diye yasaklamak istemiştir.

“Kelam ilmine karşı çıkan kişi ya da şöyle biridir: Bozuk (fasit) inançlara sahiptir, gizli bid’atlar taşıyordur, düşünce sisteminin (mezhebinin) kusurlarını diğer insanlara bulaştırıyordur, fakat inancının çarpıklığı ve yamukluğu başkalarınca bilinmiyordur. Bununla birlikte, kendisindeki bid'atlerin üzerinden perdeyi kaldıracak, görüşlerinin saçmalığını ortaya çıkaracak nazar (akıl-mantık ve fikir) ehli alimlerin (Kelam ilmi uzmanlarının) bulunduğunu bilmektedir. Kalpazan, paraların sahtesini ve hakikisini birbirinden ayıran, elindeki paraların kıymetini bildiren basiret ve temyiz sahibi sarrafı sevmez. Bu anlamda Allah teala da ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?!’ diye buyurmuştur.” (Bkz., Akkuş, s. 108-9.)

*

İşte Endülüslü zampara şeyh İbn Arabî’yi en iyi tavsif eden kelime budur: Kalpazan.. Maneviyat kalpazanı..

Abdülhalık Gücdüvanî k. s.’nun kullandığı “din yolunun haramisi” tabiri de uyar.

Evet, İbn Arabî, has halis, dört dörtlük bir “din yolu haramisi”, kalifiye bir kalpazan.. Bin yılda bir gelecek türden..

Büyük sufî-alim İmam Kuşeyrî’nin dikkat çektiği gibi, Kelam ilmi “muhkem” (anlamı açık, yani müteşabih olmayan) ayetler üzerine kuruludur. İbn Arabî adlı kitap yüklü eşeğin tasavvuf anlayışı ise “müteşabih” ayetleri esas alır. 

Bunun nedeni ise, ilgili ayette geçtiği gibi, “kalbinde eğrilik/yamukluk” olması.

[Bu adam için “kitap yüklü eşek” tabirini kullanmamızı birileri yadırgayabilirler. Onların, İbn Arabî adlı zampara kalpazanın, eşek gibi hayvanlar da dahil olmak üzere bütün mahlukatı Allahu Teala’nın yokluk (adem) aynasında görünen tezahür, tecellî ve suretleri kabul ettiğini hatırlamaları, İbn Arabî adlı Endülüs eşeğini değil Allahu Teala’yı yüceltmeleri tavsiye olunur.]

*

İmam Kuşeyrî’nin dikkat çektiği “taklid” (inanç konusunda “Uydum kalabalığa” diyerek düşünmeden, sorgulamadan, özenti, aidiyet duygusu ya da taassupla başkalarına tabi olma) olgusu önem taşıyor.

İman ve itikadda esas olan taklidi terk etmek ve tahkike (araştırma, inceleme ve tefekküre dayalı yakînî bilgiye) ulaşmaktır.

Vahdet-i Vücudçuluk sapıklığı ise (kendi mantık örgüsü itibariyle) tamamen taklid üzerine kurulu bir anlayış durumunda..

Çünkü sahip oldukları bilginin “keşf” ürünü olduğunu ve "hakikat"e karşılık geldiğini, görüşlerini akıl ve nakil (Kur’an ve Sünnet nassları) üzerine kuran “zahir ehli”nin ise “hakikat”i anlayamayacağını ileri sürmekteler.

*

Peki, keşf ehli değilseniz ne yapacaksınız?

Söyledikleri şu: O zaman, keşf ehli olduğunu ileri süren (keşfi kendinden menkul) İbn Arabî gibi deccallerin (çok yalancıların) anlattıkları masallara ayet ve hadîs gibi iman edeceksiniz.

Aklınıza yatmaz, ayet ve hadîslere aykırı bulursanız, “İbn Arabî asla yanılmaz, günah işlemez, hataya düşmez; bunlar benim anlamaktan aciz kaldığım hakikatler, bana düşen tevakkuf etmek, reddetmemek” diye düşünecek, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde durumları anlatılan Yahudi ve Hristiyanların haham ve rahiplerini “rab” edinmelerine benzer şekilde İbn Arabî eşeğini “rab” yapacaksınız.

Yani, “irfan” ve “keşf” krallıklarının taçsız hükümdarı İbn Arabî soytarısını sorgusuz sualsiz taklid edeceksiniz.

Bu noktada akıl ve nakili (Kur’an ve Sünnet’i) esas alarak aklınızı kullanma ve tefekkürde bulunma “küstahlık ve edepsizliğinden” kaçınacaksınız.

Tahkik (hakikati arama) ehli değil, taklid ehli olacaksınız.

Şunu demeyeceksiniz: “Allahu Teala kitabında, dinini tamamladığını bildirmiş bulunuyor.. İbn Arabî gibi herzevekillerin ona ekledikleri ‘icat’lar ve de bid’atlar ayağımın altındadır. Benim için muteber keşfiyat, Allahu Teala’nın kitabında yer alan gayb haberleri ve Rasulü’nün bildirdikleridir.”

*

Vahdet-i Vücutçu sapıkların bütün sermayesini, müteşabih ayetler oluşturuyor.

Müteşabihlerle ilgili ayetin hükmü gereğince, tescilli/müseccel “kalbi eğri”ler durumundalar:

“Sana Kitâb'ı indiren O'dur; onun bir kısmı muhkem âyetlerdir ki onlar kitâbın anası (esâsı)dır, diğerleri ise müteşâbih (âyetler)dir. Ama kalblerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onun te'vîlini aramak için hemen ondan müteşâbih olanının peşine düşerler. Hâlbuki onun te'vîlini ancak Allah bilir, ilimde râsih (derinleşmiş) olanlar da, (işte onlar) “Ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!” derler. Akıl sâhiplerinden başkası ibret almaz.” (Âl-i İmran, 3/7)

Akıl düşmanları, kalplerindeki eğriliğe “irfan” ve “keşf” adını vermiş durumdalar.. Onlardan “Ayranım ekşi” demeleri beklenemez.. Akılsızlıkları ve kalplerinin eğriliği buna engel.

*

Delil diye dillerine en çok doladıkları ayet-i kerime ise şu:

“Onları siz öldürmediniz, velâkin onları Allah öldürdü! Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı! Mü'minleri güzel bir imtihanla imtihân etmek için.. Şübhesiz ki Allah, herşeyi işiten ve herşeyi bilendir.” (Enfal, 8/17)

Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde bu ayet hakkında şu açıklama yapılıyor:

“Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) halini yaşayan [böyle bir halet-i ruhiye içine girdiklerini söyleyen] bazı mutasavvıflarla bunu düşünce sistemlerinin merkezine koymuş bulunan bir kısım düşünürler, açıklamakta olduğumuz âyeti, hallerinin meşruiyetine ve iddialarının doğruluğuna delil saymışlardır.

“Bize göre âyetin mânası açıktır, böyle bir delâlet söz konusu değildir. Eğer vahdet-i vücûdcuların dediği gibi varlık âleminde Allah’tan başkası mevcut olmayıp, var gibi görülenler O’nun, yokluk (adem) aynasında görülmesinden (tecellî) ibaret olsaydı, baştan sona Kur’an’da bu gerçeğe uygun açık ifadeler kullanılır, bu bilgi ve inanç imanın birinci esası olurdu.

“Kur’an-ı Kerîm’in şüpheye yer bırakmayan açık ifadesine göre Allah, mahiyeti ve vasıfları bakımından kendine benzemeyen, kendi aralarında da ontolojik boyutları farklı olan şuurlu varlıklar yaratmıştır, insan nevi de bunlardan biridir. İnsanların bir kısmı Allah’ın rızâsı çerçevesinde bir hayat yolu seçerken diğer kısmı ya O’nu hiç tanımamış yahut da rızâsına bağlı kalmamıştır. Bu yüzdendir ki Allah, rızâsını gözetenleri desteklemiş, onların eliyle O atmış, ötekileri öldürmüştür. Yaratılmış ve mahiyeti farklı, hür irade sahibi varlıklar olmaksızın Allah’ın bir tecellisinin diğerine düşman olması ve onu öldürmesinin, yokluğun bir ayna (tecelligâh) olarak böylesine köklü bir ayırıma sebep (illet) teşkil etmesinin anlamı yoktur veya böylesine işlevleri olan bir şeye yokluk denemez, mahlûk denir.

Peşin hüküm, mânevî sarhoşluk ve yabancı felsefelerin etkisi ile açık âyetleri, lafzın ve konunun uzağından yakınından geçmediği mânalara çekmenin de mâkul ve ilmî bir dayanağı mevcut değildir.”

*

Söz konusu ayet Bedir Savaşı’yla ilgili..

Ayette “güzel bir imtihan”dan bahsediliyor..

Vahdet-i vücutçuların “atma”yı tümden Allahu Teala’ya izafe eden akılsızlıkları, “imtihan”ın bu denklemdeki yerini neresi olarak görüyor?

Cevap belli: Akılsızlık ve körlük anlamına gelen “irfan”ları, onlara, işin imtihan boyutunu unutturuyor.

Yapan eden tümden Allahu Teala olunca, kulların irade ve fiilleri yok sayılınca, ortada imtihan kalmaz, ceza ve mükâfat anlamını yitirir.. Bu durumda Cennet’e giren beleşten giriyor, Cehennem’e atılan da zulüm görüyor demektir.

Daha doğrusu, Vahdet-i Vücutçu dangalaklığa göre, ortada, Allahu Teala dışında ceza ve mükafata layık görülen kimse de yok.. Haşa Allah’ın bazı tecellî ve tezahürleri, diğerleriyle mücadele ediyor.

Vahdet-i Vücutçu akılsızlık çerçevesinde, ok yiyenler için de şunu demek gerekir: “Ok yediğin zaman sen yemedin, Allah yedi.”

Aynı durum öldürme için de geçerli: “Onlar tarafından öldürülen siz değilsiniz, bilakis Allah öldürüldü!”

*

Hayatı da, ölümü de yaratan Allahu Teala.. Hayatı veren de, yaşatan da, öldüren de O’dur..

İster ok, ister mermi, ister füze olsun, bunları atanları da, atılan nesneleri de yaratan yine Allahu Teala.. Hepsi Allah’tan..

Bu kadarını her müslüman bilmek ve kabul etmek durumunda.. Ancak, sadece bunları söyledi diye önüne gelen her sufîyi ya da alimi “Vahdet-i Vücutçu” ilan eden, “Falanın Vahdet-i Vücud Anlayışı” gibisinden başlıklar taşıyan makaleler ve yazılar döşenenler var.

İbn Arabî kalpazanı ile, onu (anlayarak, ne dediğini bilerek) takip eden Vahdet-i Vücutçuların savundukları anlayış böyle birşey değil.. Onlarınki, Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde belirtildiği (ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’ın üçüncü cildinde genişçe açıkladığı) gibi, Eski Yunan metafiziğinin “taklid”i durumundaki bir batıl felsefeden ibaret.

*  

“Vahdet-i Vücud”unuzu "öldüren"e ve "ok atan"a tahsis eder, onların tekeline verir, ok yiyen ve öldürülenden esirgerseniz, ortada Vahdet-i Vücud diye birşey kalmaz.. Varlıktaki (vücuttaki) vahdeti (birliği) kabul etmemiş olursunuz.

Dolayısıyla, İblis için bile şunu demeniz gerekir: “Saptırdığı zaman İblis saptırmadı, Allah saptırdı.”

“Hayır, İblis saptırdı” derseniz, Vahdet-i Vücutçuluk balonunuz orada tıss diye hava kaçırmaya başlar.

Aynı mantıkla Firavun için de şunu demek mümkün hale gelir: “Firavun tanrılık davası güttüğünde, bunu yapan Firavun değildi, Allah’tı.”

Aslında, nasıl köken davası güden ilk ırkçı İblis ise, ilk Vahdet-i Vücudçu da yine odur:

İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (A’râf, 7/16)

Yani şunu diyor: “Azdığım zaman ben kendimi azdırmadım, Allah azdırdı.”

Fakat, diğer Vahdet-i Vücutçular gibi çifte standardı da eksik etmiyor: İnsanları azdırmak için Allah’ın doğru yolunun üstüne oturma işini kendisinden biliyor.

Vahdet-i Vücudçu biri, kendisine sövüldüğünde, dövüldüğünde, hakkı gasbedildiğinde, zulme uğradığında şunu der mi: “Temel bana sövdüğünde söven Temel değildi, Allah’tı.. Dursun beni dövdüğünde döven Dursun değildi, Allah’tı.. Ali hakkımı yediğinde yiyen Ali değildi, Allah’tı.”

*

Eğer derseniz ki “Vahdet-i Vücut bazen var, bazen yok”, o zaman, İbn Arabî’nin mantığı çerçevesinde bu olgu, “izafî” hale gelmiş olur. Ki bu, yine Endülüs eşeğinin mantığı çerçevesinde “adem” (yokluk) demek oluyor.

İmdi, bu Vahdet-i Vücutçu akıl eksikliğinin butlanının (batıllığının) anlaşılması için İmam-ı Rabbanî gibi seyr-i sülukta bu hali aşıp onun aslında vahdet-i şühuda karşılık geldiğini (yaşayarak) anlamış olmak gerekmiyor.. Bataklıklarda boşuna dolaşıp, “Hayır, buralarda düzgün yol yokmuş, düşüp kaybolanın, çamur yutup boğulanın haddi hesabı yok, şimdi anladım ki bataklıkta yol olmazmış” demek gibi birşey..

Vahdet-i Vücutçu dangalaklığın, Hz. Süleyman aleyhisselam’ın Hüdhüd’ünün bile hayretle karşılayacağı bir akılsızlık olduğu kesin.. Yanlışlığını anlamak için akıl nimetini birazcık kullanmak yeterli.. Keşf filan gerekmiyor.

“27 Mayısçı darbeciler Menderes’i, Polatkan’ı ve Zorlu’yu astılar” dediğimizde, bundan hareketle şunu söyleyemezsiniz: “Peki ya cellatlar?.. ‘Onları fiilen asan cellatlar hiçbir şey yapmış değiller’ demek istiyorsunuz. Sözünüzden, darbeciler ile cellatların, ayrı bedenlere aitmiş gibi görünen tek bir varlık oldukları sonucu çıkar.

Vahdet-i Vücutçuluğun ardında böyle bir sakat kafa var.

Teşbihte hata olmaz derler, bir bina ile onu yapan ustanın varlık (vücud) bakımından ayrı olduğunu, her ne kadar binanın varlığı ustanın varlığına bağlıysa da, bunların “varlığının birliği”nden söz edilemeyeceğini anlamak için “keşf sahibi arif, irfan sahibi son velî” olmak gerekmiyor.. Aklını yitirmiş bir divane olmamak kafidir.

Evet, Vahdet-i Vücut zırvası, delilikten beter bir akıl eksikliği.. Deliler mazur, bunlar değil, çünkü bunlar, akletmeyen, aklını kullanmayan, bilerek veya bilmeyerek Allahu Teala’yı mahluku seviyesine indiren ya da mahluku Allah seviyesine çıkaran bir taife durumundalar.

*

Enfal Suresi’nde, Bedir Savaşı ile ilgili olarak şu ayet de yer alıyor:

“Yeryüzünde ağır basmadıkça, bir peygamberin (fidye alınacak) esirlerinin olması uygun değildir! Siz şu dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise âhireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, Azîz’dir (izzet sahibidir), Hakîm’dir (her işi hikmetli olandır).” (Enfal, 8/67)

Bu ayet çerçevesinde ne diyeceksiniz?.. Şunu mu: "Aslında şu dünyanın geçici menfaatini isteyen onlar değildi, Allah'tı."

Evet, Vahdet-i Vücutçular akıllarını kullanmıyor, işlerine gelmeyen ayetleri yok sayıyorlar.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“O (Allah) yapmakta olduğundan dolayı sorgulanamaz (sorumlu olmaz); onlar ise (yaptıklarından dolayı) sorguya çekileceklerdir (sorumludurlar, mesuldürler).” (Enbiya, 21/23)

Vahdet-i Vücutçu irfan sapıklığına göre, onlar diye Allahu Teala’dan ayrı bir varlık (vücud) yok ki hesaba çekilsinler.. Yapan, eden, hep Allah..

Vahdet-i Vücutçu irfanî deliliğe göre, söz konusu ayeti, “Hesaba çekileceğin zaman sen çekilmeyeceksin, Allah çekilecek” şeklinde anlamak gerekiyor.. Fakat bunu sadece “irfan” sahipleri anlayabiliyorlar, “zahir ehli” anlayamıyor.

*

Öyle anlaşılıyor ki, bu Vahdet-i Vücutçu taife hiç Kur’an okumuyorlar.. Ya da, okurken akılları başlarından gidiyor, ayyaşların içkisi gibi sarhoşluk veren çılgın “irfan”ları onları (deliden beter) akılsız körler ve sağırlar haline getiriyor.

Halleri, şu ayet-i kerimelerde durumları anlatılanların haline biraz benziyor:

Kur'ân okuduğun zaman, seninle âhirete îmân etmeyenlerin arasına görünmez bir perde çekeriz.

“Ve kalblerinin üzerine de onu iyice anlamasınlar diye kılıflar koyar, kulaklarına da bir ağırlık veririz! Kur'ân'da Rabbini tek olarak andığın vakit, nefret ederek arkalarını dönüp giderler.” (İsra, 17/45-46)

*

"(Ahirette Allah'ın huzuruna) kötülükle gelmiş olanlar yüzleri üstüne ateşe atılırlar. (Onlara şu denilir:) Yapmış olduklarınızdan başka birşey için mi cezalandırılıyorsunuz?!" (Neml, 27/90)


İNGİLİZ ENİŞTE (VE YERLİ-MİLLİ DERİN GÖLGESİ) İBN ARABÎ'Yİ NİYE ÖPÜYOR?

 










1923 yılında [Niğde] Ulukışla’da ilkokul arkadaşım olan Hasan Erdoğan’ı çok severdim. 

Bu arkadaşım daha sonraki yıllarda mahkeme başkatipliği, Belediye başkanlığı ve dava vekilliği de yaparak Ulukışla’ya iyi hizmetler yaptı. Sınıf arkadaşlarımızın bir bölümüyle Hasan Erdoğanların evinde sık sık toplanırdık. Arkadaşımın babası Memiş emmi (amca) sevecen, çocukları seven biriydi. Bize sık sık harp hikayeleri anlatırdı. Biz çocuklar da onun sözlerini can kulağıyla dinlerdik. 

Memiş emmi, 1915 ve 1916’da [29 Nisan 1916] İngiliz ordularından General Tausend’in [Townshend] ordusunun generaliyle birlikte teslim alınmasında da bulunmuştu. Daha sonra İngilizlerin başka bir ordusu tarafından teslim alınarak Mısır’a götürülmüş, tel duvar içindeki İngiliz kampında Alman esirlerle birlikte iki yıl kadar esir kalmıştı. Memiş emmi, İngiliz düşmanlığı ile harbe başlamış, ... Amma sonunda tam bir İngiliz dostu olarak Türkiye’ye dönmüştü. 

Bunun nedenini araştırdım. İngilizler kendi dinlerinde olan Almanların dinleri uzerinde hiç durmuyorlar. Yalnız Türk esirlerini her gün namaz kılmaları, Arapça yazılı Kur’an’ı okumaları konusunda zorluyorlarmış. Kendisi de Kur’an okumayı İngilizlerden öğrenmiş. Bu çalışmalar sonunda fikir değiştirmişti. “Muslumanlığın koruyucusu İngilizlerdir” diyordu. “Adalet İngilizlerdedir. İslam ülkelerinde adil düzeni ancak İngilizler kurabilir. Ben bu adaleti gördükten sonra İngilizlere karşı silah kullanmam.” 

Bir gun Memiş emminin evine gittiğimizde, onun yanında, Ulukışla’dan Balcı ve Deli Hüseyin adıyla ünlü muhtar Hüseyin Şahin’i de gördüm. Hüseyin Şahin doğrulukta ve yiğitlikte gözünü budaktan sakınmayan bir kişiliğe sahipti. Ulukışla Pozantı savaşında subay olmadığı halde aklı ve cesareti sayesinde halk tarafından İkinci Bölük Komutanlığına ve Ulukışla Merkez Komutanlığına getirilmişti. Memiş emmi yine İngilizleri övmeye başlayınca, Hüseyin Şahin itiraz etti. "Memiş Ağa!” dedi. “Şu kafir İngiliz, Müslümanlığı ve İslamları bu kadar çok seviyor, hep Müslümanlara adil düzen getirdiğini ve getireceğini söylüyor da neden kendisi Müslüman olmuyor? Neden kendi dinindeki Almanları kiliseye gitmeye zorlamıyor? Bunlar üzerinde düşünmen gerekir. Mısır’daki esirlerden duydum. İngilizler [esir bizim] subaylara küçük bir maaş da veriyormuş. …”

*

Yukarıdaki satırlar, Kemalist bir öğretmenin hatıratında geçiyor. (Mehmet Ali Eren, Bir Eğitimcinin Düşünce ve Anıları, Birinci Kitap, Ankara: Kardelen Ofset, 1999, s. 96.)

İngilizler, kafaya aldıkları Araplar’a da bu şekilde yaklaştılar.. Onları da “İngiliz adaleti”ne inandırdılar.

Mehmet Ali Eren gibi Kemalistlerin farkında olmadıkları gerçek şu: Taparcasına sevdikleri Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’e olan hayranlığı Memiş Emmi’ninkinden daha fazlaydı.

Ancak gerekçesi Emmi’ninkinden çok farklıydı.

O, Emmi gibi Kur’an okuma, namaz kılma meraklısı değildi.. İngiliz şapkası giymek, frak ve smokin ile balolara katılmak, İngiliz kadınları gibi giyinmiş hanımlarla İngiliz dansları yapmak istiyordu.

*

İngiliz bu, oyununu iyi kuruyor, anahtarı da, ipi de sağlam.

İslam’a olan “hizmet”ini günümüzde de sürdürüyor.

Bunlardan birini, (İngiliz gizli servisinin aparatı olduğu anlaşılan) Ibn Arabi Society kurumu çatısı altında yaptıkları oluşturuyor.

Sırf İbn Arabî reklamı ve propagandası için düzenli olarak dergi çıkarıyor, sempozyumlar tertipliyor, kitaplar yayınlıyorlar.

İbn Arabî’yi temcit pilavı olarak ısıtıp ısıtıp her defasında sofraya getirmenin, “Benim oğlum Bina okur, döner döner yine okur” hesabı bu adamın laflarını ezberlemeye ve ezberletmeye çalışmanın mantığı ne?

Şu: İslam dünyasındaki akademisyenlerden bazılarının sürekli olarak bu alana yönlendirilmesinin sağlanması..

Ve onlar üzerinden, İbn Arabîciliğin revaçta tutulması.

Boşuna dememişler, marifet iltifata tabidir.

İltifat yoksa, marifet yok olur.

*

Türkiye’de İngilizsever (ya da İngiliz sempatizanı) Memiş Emmi’ler az değil.

Bunlardan biri, gizli servis bağlantılı muhafazakâr (fakat İslamcılık düşmanı) yazarlardan Mehmet Şevket Eygi idi.

“Mürşid”i (sözde Nakşbendî şeyhi) Kıbrıslı Nazım da fanatik bir İngiliz dostuydu.

Kral Charles’ın müslüman olduğunu “keşf”i sayesinde biliyordu.

Evet, Eygi, Millî Gazete’deki köşesinde rahatça İngiliz propagandası yapabildi.. İngilizler’i yere göğe sığdıramıyordu.

Erbakan bu adama muhtemelen “Başka yerde yazıp da bize küfredeceğine, bizim gazetemizde yazsın da dilinden selamette olalım” düşüncesiyle kucak açmıştı.. Fakat, çoğu birbirinin tekrarı olan yazılarını okuya okuya birçok Millî Gazete okuru (hatta yazarı), onun gibi İslamcılık aeyhtarlığı yapmaya başladı.

Eygi, bu eğriliği yaparken, “İngiliz tipi (İngilizler’in onaylayacağı tipte) müslümanlığı” ve dindarlığı da elden bırakmıyordu. (Türk Müslümanlığı/İslamı olabiliyorsa, İngiliz Müslümanlığı/İslamı da olabilir.)

*

Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin sadece “laik” Kemalistleri değil, “dindar” Kemalistleri de “İngiliz tipi müslümanlığa” yatkınlar.

Daha doğrusu, laik Kemalistler ile dindar Kemalistler (solcu laiklerin İslamcı olarak nitelendirdikleri, fakat “İslamcı değil, müslüman” olduklarını söylemeyi adeta imanın yedinci şartı haline getirmiş olan yerli-milli müslümanlar) İngiliz tipi (Şeriat’sız, laiklikle, yani siyasal dinsizlikle uzlaştırılmış) müslümanlığı desteklemeyi, İslamcılığı bertaraf etmek için gerekli görüyorlar.

Bunun için de ellerinde münbit bir hammadde kaynağı var: Tasavvuf.

Ancak, her tür tasavvuf değil.. Sonuçta Şeyh Şamil de, Şeyh Said de mutasavvıf, tarikat ehli..

Onlara lazım olan tarikatçılar, zampara şeyh İbn Arabî gibiler.

*

28 Şubat süreci sonrasında moda olan “İslamcı-müslüman (Islamist-muslim) ayrımının mucitleri Batılı gazeteci, yazar ve akademisyenler.

Onlara göre, İslamcılar, “din olan İslam”ı bir ideolojiye dönüştürüyor, “ideoloji olan İslamcılık”ı savunuyorlar.

Oysa, Batılılar’ın İslamcı/İslamist olarak adlandırdıkları kişiler, İslamî terminoloji çerçevesinde “müslüman”a karşılık geliyor.. İdeoloji dedikleri Islamism (İslamcılık) ise İslam’a..

Buna karşılık, Batılılar’ın “muslim” (müslüman) olarak adlandırdıkları kişiler de, kendilerini (sosyolojik anlamda) müslüman saymakla birlikte, İslam’ın bazı emir ve yasaklarını günümüz için geçerli kabul etmeyen, yani geleneksel (otantik) İslam anlayışı çerçevesinde mürted (dinden dönmüş) kabul edilebilecek kişiler.

*

Ne yazık ki, Batılılar’ın bu “kelime oyunu” eksenli abrakadabralarını onların yerli-milli uzantıları aynen kopyalayıp papağan gibi tekrarlayageldiler.

Bunların bir kısmı Batılılar’la aynı zihniyet kodlarına sahip (devletçi, eyyamcı-konformist, Türkçü veya solcu) Kemalistler..

Bir kısmı ise, derin Kemalist devletle ya da derin devletin “kontrol”ü altındaki sivil oluşumlarla olan “duygusal” (maddî-manevî) bağlantılarının hatırına papağanlaşan ve aynı söylemi tekrarlayan “akredite (TSE damgalı) dindar” durumundalar.


ŞEYH-İ EKFER ("EN KÂFİR" ŞEYH) OLMAYABİLİR, FAKAT UKALALIK MERAKLISI SAHTEKÂR BİR "DİN YOLU HARAMİSİ" SAPIK OLDUĞU KESİN

 




Şüphesiz ki İbn Arabî, Allahu Teala’nın varlığını reddetmiyor.

Fakat, Allah inancı arızalı.

Allah’ın varlığını Yahudi ve Hristiyanlar da reddetmiyorlar, fakat O’na oğul vs. isnad ederek şirke ve küfre düşüyorlar.

İbn Arabî de, savunduğu (Eski Yunan filozoflarından kopyalanmış) vahdet-i vücud anlayışıyla benzer bir sapıklığa düşmüş durumda:

Yahudiler: “Uzeyr, Allah'ın oğludur” dediler; hristiyanlar da: “Mesîh, Allah'ın oğludur” dediler. (Hâşâ!) Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Ki sözlerini) önceden inkâr edenlerin sözüne benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!

(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!

(Tevbe, 9/30-31)

Evet İbn Arabî, sözlerini Eski Yunan filozoflarının sözlerine benzetiyor.

Onun gibi sapıklara adeta peygamber muamelesi yapıp her sözlerinde hikmet arayan, onların açık Kur’an ayetlerine aykırı sözlerini bile benimseyenler ise, sözlerini, (haham ve rahiplerini rab edinen) Yahudi ve Hristiyanlar’ın sözlerine benzetiyorlar.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi şöyle diyor:

“Sofiyye-i Vücûdiyye erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini), felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinden uzaklaşmışlardır.”

(Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî Münâkaşaları, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı 4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, Türkiye’nin en fanatik ve “kesin inançlı” İbn Arabîcisi Prof. Mahmut Erol Kılıç, “Varlık Görüşü” başlığı altında şunları söylüyor:

Bir virdine “vücûdu açan Allah’ın adıyla” (Bismillâhi fâtihi’l-vücûd) ibaresiyle başlayan (Evrâdü’l-üsbûʿiyye, s. 1) İbnü’l-Arabî’ye göre vücûd bilgisi ancak vücûdun o kişiye kendini açmasıyla mümkün olan bir bilgidir. …

Rabbin amâ üzerine istivâ etmiş olduğunu söyleyen İbnü’l-Arabî’ye göre amâ rabbin eyniyyeti (neredelik) demektir. Hakk’ın mahlûkatı onunla yarattığı şeydir. Amâdan ilk yarattığı şey ise akıl yani kalemdir. İbnü’l-Arabî, amâ ile eş anlamlı olarak düşündüğü ademi [yokluğu] önce mutlak adem ve izâfî adem diye ikiye ayırır. … tasavvuf ehli … vücûdu (varlık) “yokluğun yokluğu” (ademü’l-adem), ademi ise “varlığın yokluğu” (ademü’l-vücûd) olarak da tarif ederler. … Vücûd ve adem [varlık ve yokluk], mevcûd ve ma‘dûm [mevcut olan ve olmayan] üzerine [sıfat olarak] zâit [fazladan eklenen] bir şey değildir. Vücûd [varlık], mevcûdun da ma‘dûmun da [var olanın da olmayanın da] kendisidir. Fakat vehim vücûd ve ademi [varlık ve yokluğu] mevcûd ve ma‘dûma [var olana ve olmayana] ait iki sıfat gibi tahayyül eder [oysa sıfat değildirler, vücudun/varlığın bizzat kendisidirler]. Halbuki vücûd bir şeyin aynını [kendisini] ispat [sabit/mevcut, sübut bulmuş kabul etmek], adem ise nefyetmekten [olumsuzlamaktan, yok saymaktan] ibarettir. Meselâ aynında [kendisi] mevcud olan bir kişi [sokaktayken] sokakta mevcud, evde olmadığı için de evde ma‘dûm demektir. İki sıfatla birden muttasıf olduğu için de o aslında ma‘dûm sayılır. … Fakat eğer bir şey bir mertebede yok, diğer bir mertebede var ise o zaman o şey için olmadığı mertebede yok deriz ki bu izâfî bir yokluk (adem-i izâfî) olmuş olur.

*

Söylediklerinin bir kısmı bilgiçlik taslama kabilinden lüzumsuz gevezelik, bir kısmı da çelişkili zırva durumunda.

Bir virdine “vücûdu açan Allah’ın adıyla” (Bismillâhi fâtihi’l-vücûd) ibaresiyle başlaması, onun bid’atçiliğinin bir tezahürü..

Ayet ve hadîslerde vird edinilebilecek dünya kadar ibare varken illa kendi işkembesinden birşey uyduracak, artistlik yapacak..

Üstelik, çıkarttığı icat kendisine ait de değil, tutuyor Eski Yunan’ın metafizik zırvalarında geçen “vücud (varlık)” kelimesini besmeleye yamıyor.

*

Amâ” meselesine gelince..

Körlük” ve “yüksek bulut” anlamlarına gelen bu kelime bir hadîsde geçiyor (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Amâ” maddesi):

Rivayete göre Ebû Rezîn, “Allah âlemi yaratmadan evvel neredeydi?” diye sorduğunda Hz. Peygamber, “Altında üstünde hava bulunmayan bir amâda idi” cevabını vermiştir (bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 12; Müsned, IV, 11). Hadisin râvisi Yezîd b. Hârûn, “Bu ifadeyle, O vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu, mânası kastedilmiştir” demektedir. 

Öncelikle şunu belirtelim: Bu tür ahad haberler (sübutları mütevatir haberler gibi her tür şaibeden uzak kesinlikte olmadığı için) itikadda kesin delil kabul edilemiyor.

İbn Arabî’nin yorumlarına gelince, “amâ”ya onun da “yokluk” (adem) anlamını verdiği görülüyor.

*

Ancak, sadece bu değil..

Ona göre amâ, aynı zamanda Rabbin eyniyyeti (neredeliği) demekmiş, Mahmut Erol öyle diyor.

Bu durumda Rabbin neredeliği “yokluk” olmuş olur; yani vücud değil, adem.. İşin içinden çık çıkabilirsen..

Dahası, amâ, Hakk’ın mahlûkatı onunla yarattığı şeymiş.. Böylece mahlukat, Allahu Teala’nın neredeliğinden yaratılmış oluyor.. Ne demekse?..

Fakat sadece bu da değil.. Dediğimiz gibi, İbn Arabî’ye göre amâ aynı zamanda adem (yokluk), ve mahlukatı onunla yarattığı şey.. Olay, “yok iken var etme, yoktan yaratma” değil de “yoklukla yaratma” oluyor.. 

Ne demekse?..

*

Bitti mi?

Hayır!

Tasavvuf ehli (Ki burada İbn Arabî oluyor) vücûdu (varlığı) “yokluğun yokluğu” (ademü’l-adem), ademi ise “varlığın yokluğu” (ademü’l-vücûd) olarak da tarif ederlermiş.

Boş gevezelik.. 

Canlılığı “ölümün/cansızlığın yokluğu”, ölümü de “canlılığın yokluğu” olarak tanımlama kabilinden bir totolojik laf ebeliği.. 

Lüzumsuz laf kalabalığı..

Laflar cafcaflı, havalı, fakat içleri boş.

*

Vücûd ve ademin, yani varlık ile yokluğun; mevcûd ile ma‘dûmun (yani mevcut olan ile olmayanın) sıfatları olup olmaması meselesine gelince..

Vehim, vücûd ve ademi [varlık ve yokluğu] mevcûd ve ma‘dûma [var olana ve olmayana] ait iki sıfat gibi tahayyül edermiş, oysa sıfat değildirlermiş, vücudun/varlığın bizzat kendisidirlermiş.

Galiba bu vehim sadece İbn Arabî soytarısının boş beyninin derdi.. Herkes bilir ki, var olan birşeyin, kendi varlığından ayrı bir "var olma" sıfatından bahsedilemez.

Çünkü, birşeyin var olma sıfatı yoksa, varlığından/vücudundan söz edilemez. Dolayısıyla vücud (varlık), "var olan (mevcut olan) birşeyin" zatından/kendisinden ayrılabilen bir sıfat olamaz.

O sıfat bulunmayınca zaten ortada varlık, yani var olan şeyin kendisi kalmıyor. Dolayısıyla o sıfat, “zat”ın (var olan şeyin) bizzat kendisi haline gelmiş oluyor. 

Yani burada “zat üzerine zaid (eklenen)”, bir başka deyişle, zattan ayrı düşünülebilen bir sıfattan söz edemiyoruz.

Somut/müşahhas örnek üzerinden gidelim..

Mesela cömertlik sıfatını alalım.. Bu “zat üzerine zaid” bir sıfattır.. Cömertlik sıfatı bulunmasa bile zatın varlığı devam eder.. Yani cömertlik, "zat"tan ayrı düşünülebilir.. Ya da, "zat"ı cömertliksiz düşünebiliriz.

Fakat var olma sıfatını zat'ın elinden aldığınızda ortada zat diye birşey kalmaz. Dolayısıyla o, “zat üzerine zaid” bir sıfat değildir, “zat”ın (var olan şeyin) bizzat kendisidir.

*

Böylesi lüzumsuz lafları bilmecemsi bir üslupla ortaya atmanın ne faydası var?

Tek faydası şu: Endülüs’ün soytarısı böylece “Bakın ben neler biliyorum” diyerek hava atma imkânına kavuşuyor.

Bunlar aslında herkesin bildiği şeyler, fakat bu tür soyut fikirler üzerinde düşünmeyi gereksiz gören (Ki gereksizdir) insanlar ilk anda onları anlayamaz, “Burada benim anlayamadığım büyük hikmetler olmalı” diye düşünürler.

Daha doğrusu, böylesi boş bir konunun mesele yapılabileceğini tahmin edemez, "İşin içinde benim anlayamadığım daha derin ve girift birşey var herhalde" diye düşünürler. 

*

Bitmedi..

Var olan bir kişi, [mesela sokaktayken] sokakta mevcudmuş, evde olmadığı için ise evde ma‘dûmmuş (adem/yokluk halindeymiş).

Ne büyük keşif!

Böyle biri, iki sıfatla birden muttasıf (vasıflanmış, sıfatlanmış) olduğu için de o, aslında ma‘dûm sayılırmış.. 

Burası, mantığın ruhuna Fatiha okunan yer. Gerçekte, onun için aynı nedenle "aslında mevcud" denilmesi gerekir; son tahlilde asıl sıfatı "mevcud" oluşudur. Çünkü tümden ma'dum olması söz konusu değil.

Fakat Endülüslü safsatacı ukalanın laflarındaki tek arıza bu değil. İki sıfatla birden muttasıf olmadan söz ettiğine göre, demek ki vehim limanına demir atmak zorunda kalmış.

Eğer bir şey bir mertebede yok, diğer bir mertebede var ise o zaman o şey için olmadığı mertebede yok dermişiz ki bu izâfî bir yokluk (adem-i izâfî) olurmuş.

*

Lafa bak, tabiî ki izafî (görece) yokluk, gerçek yokluk değil.. 

Buna izafî yokluk demek bile gereksizdir, "hazır olmayış, orada bulunmayış" gibi birşey demek gerekir.. Endülüs'ün gevezesi, kelimeleri yanlış yerde kullanıyor; burada "ğâib" kelimesini kullanmak gerekir, "adem"i değil.

Hangi salak sokakta olan adam için “Hayır, o, evde de var” ya da “Evde bulunmadığına göre o kökten/tümden yok, mutlak yokluk durumunda” der ki?!

İşte, Endülüs’ün soytarısı bu tür lüzumsuz gevezelikler ile güya hikmet saçıyor.

Yaptığı şey, kelime oyunundan ibaret.. Kelimeleri, uygun olmaya yerlerde kullanarak kafa karışıklığı üretmeye çalışıyor.

Mahmut Erol gibi prof. unvanlı ağzı açık ayran budalası “taklitçi”ler de bu saçmalıkları aktararak kalın kitaplar yazıyor, adı “İslam” olan ansiklopedileri kirletiyorlar.

*

Bununla birlikte, her ne kadar "zat üzerine zaid" (zatın kendisinden ayrı) bir vücut (varlık) sıfatından söz edemesek de, elimizde vücud (varlık) diye bir kavram bulunmaktadır.

Mevcut olan iki ayrı şeyin aynı şey olduklarını söyleyemiyoruz, fakat onlarda ortak olan bir sıfat var: Varlık.. Var olmaları durumu.

Gerçeklikte zat (mevcud) ile sıfat (mevcudiyet) aynı şey olsa bile, zihnimizde onları ayırmak durumundayız.. Mevcud ve mevcudiyet (ya da vücud) diye ayrı kavramlar kullanıyor olmamızın nedeni de bu.

İsim ile müsemma (isimlendirilen) kavramlarında olduğu gibi.. İsim, müsemma ile birlikte vardır, müsemma mevcut olmayınca isim de olmaz, fakat bu, isim-müsemma ayrımı yapmamıza engel olamaz.

Dolayısıyla, vücudu (varlığı) "zat üzerine zaid" değil fakat "zatla kaim" (ya da zat'ın kendisiyle kaim olduğu, zatın onsuz olamayacağı) bir sıfat olarak düşünmek durumundayız. 

*

Başka bir misal..

Canlı ve canlılık kavramlarını İbn Arabî'nin yaklaşımı çerçevesinde ele alalım.. Denklemimizde vücud (varlık) yerine canlılık, mevcud yerine de canlı kavramlarını kullanabiliriz. 

Endülüslü laf ebesi gibi düşünürsek, canlılığın "canlı üzerine zaid" bir sıfat olmadığını kabul etmemiz, canlılığın canlının bizzat kendisi olduğunu söylememiz gerekir.

Doğrudur, canlının olmadığı yerde canlılıktan söz edilemez.. Canlılık, canlının kendisi ile birlikte vardır.. Canlı, "canlılık"sız var olabilseydi, onun zaid bir sıfat olduğunu söyleyebilecektik. Ama söyleyemiyoruz.

Fakat bundan hareketle bir "vahdet-i canlılık" hurafesi üretip, bütün canlıları aynı (tek bir) "canlılık"ın parçaları veya tezahürleri olarak göremeyiz.

Canlı ile canlılık sıfatını ayrı düşünemeyebiliriz, fakat bu, canlıları birbirlerinden ayrı ve aynı şekilde (kendileri demek olan) canlılıklarını da yine ayrı düşünmemize engel değildir.

Bilakis, böyle düşünmemiz gerekir.

*

Mevcudat (var olanlar) ayrı fertler durumunda olduklarına göre bunların vücutlarını (varlık sıfatlarını da) ayrı ele almak, birbirlerine karıştırmamak gerekir.

Zat'lar ayrı ise, onların "kendileri" demek olan vücud sıfatları da ayrı demektir. Onların zatlarını "aynı tek zat" olarak göremeyeceğimiz gibi, vücudlarını (varlıklarını) da "tek varlık" olarak göremeyiz.

İbn Arabî kafasızı ise, iddiasının aksine, vücut sıfatını zatlardan ayırıp soyutlayarak "birbirinden ayrı durumdaki bütün zatlara ait" tek bir ortak sıfat haline getiriyor ve onu, birbirinden ayrı fertlerden bağımsız, kendi başına var olan bir sıfat kabul ediyor.

Sonra da, bu sıfatın mevcudattan ayrı düşünülemeyeceğini (zatlara zaid olamayacağını), onların bizzat kendisi olduğunu öne sürerek vahdet-i vücud (varlığın birliği), daha doğrusu vahdet-i mevcudat düşüncesine ulaşıyor.

Oysa, mevcudatı oluşturan fertler zat cihetinden ayrı oldukları gibi vücud (varlık) cihetinden de ayrıdırlar.

Bu, vücud sıfatının zat'ın bizzat kendisi olmasının, ondan ayrı düşünülememesinin mantıkî sonucudur.

Yani vahdet-i vücud düşüncesi batıl bir vehimden ibarettir. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."