ŞARLATANIN “KERAMET”İ

 



İbn Arabî ile ilgili önceki yazılarda, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesine katkıda bulunan Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın, “Yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada [Mekke’de] kendisine [İbn Arabî’ye] ilham edilmeye başlandı” demiş olduğunu görmüştük. 

Ancak, Kılıç’ın yazdıklarından, kitabın yazımının 34 (Kamerî takvime göre 35) yıl sürmüş olduğunun anlaşıldığını söylemiştik.

Kılıç’ın yazdıklarındaki tek çelişki bu değil.

Yine TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu “el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye” maddesinde şöyle diyor:

“… 598’de (1201) Mekke’ye gitti. Bu sırada otuz yedi yaşında olan müellife [yazara] eserin ilk fetihleri burada gelmeye başladı. … Bunların [ilham edilen bilgilerin] yazıya geçirilmesi otuz bir yıl sürmüş ve eser 629 yılının Safer ayında (Aralık 1231) yine Mekke’de tamamlanmıştır.”

Görüldüğü gibi, 23 yıl buharlaştı, yerini 31 yıl aldı.  

İnsanın bu kafayla İbn Arabîci olması normal.

*

Kılıç, söz konusu maddede (“el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye”) şunu da diyor:

“İbnü’l-Arabî feth ve fütûhât kelimeleriyle, keşf kabiliyeti açılan kalbin ilâhî feyze nâil olması ve ilham almasını kastederek peygamberlerin ve velîlerin Allah hakkında akıl ve fikir yoluyla oluşturulan bir bilgiye sahip bulunmadıklarını, Allah’ın onları bundan uzak tuttuğunu ve keşflerinin açılmasıyla (fütûhu’l-mükâşefe) Hakk’ın bilgisini elde ettiklerini söyler (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye [nşr. Osman Yahyâ], III, 116).”

Geri zekâlı şarlatana “Hay senin aklına tüküreyim” diyeceğiz de (görünüşe göre) akıl yok ki tükürelim.

Peygamberler ve velîler Allah hakkında akıl ve fikir yoluyla oluşturulan bir bilgiye sahip bulunmuyorlarmış.

Böylece cahil soytarı, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın Allahu Teala hakkındaki akıl yürütüşünü aktaran Kur’an ayetlerini (farkında olmadan) yalanlamış oluyor. (Belki de farkında, bilmiyoruz.)

Allahu Teala akıl ve fikir yoluyla bilinir. Hiç kimse (buna peygamberler de dahildir) Allahu Teala’yı akıl ve fikir yoluyla bilmekten müstağnî değildir.

Akıl (akılcı geçinenlerin yarım aklı değil, gerçek akıl) hata etmez, keşf denilen şeyde ise hata olabilir.

*

Kılıç’ın sözlerini okumaya devam edelim:

İlham ürünü olan bilgiler kendisine Mekke’de geldiği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye adını verir. Kitabın bu özelliğini çeşitli vesilelerle vurgulayan İbnü’l-Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgilerin ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sürer (III, 477). …

Palavraya bakın, mübarek sanki Kur’an, “noktasına varıncaya kadar” ilka-i rabbanî imiş.

Devam ediyor Kılıç:

… Mânevî varlık ve olayları geniş ölçüde maddî sembollerle tasvir eden İbnü’l-Arabî tavaf esnasında, “Kâbe’nin hakikati” olduğunu söyleyen bir gencin Hacerülesved tarafından kendisinin bulunduğu yere doğru geldiğini, kendini “konuşan-susan, mürekkeb-basit” gibi bazı zıt sıfatlarla tarif eden ve aslında “imâm-ı mübîn”in (Yâsîn 36/12) veya “levh-i mahfûz”un (el-Burûc 85/22) tecessüm etmiş [cisimleşmiş] bir şekli olan bu gencin ondan kendisini okumasını istediğini ve, “Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret” dediğini nakleder. İbnü’l-Arabî, engin bir nura benzettiği bu gencin kendisinde gizli olan bilgileri gözleri önüne serdiğini, bunları okuyup el-Fütûḥât’ın ikinci cüzünü meydana getirdiğini, bir başka yerde de yazıya geçirmeden önce eseri mânen kendisinden okuduğunu söyler. İbnü’l-Arabî bu zattan, sahip olduğu sırlardan bazılarını kendisine açmasını rica ettiğini, onun da, “Ayak izlerimi takip ederek benimle beraber tavaf et” dediğini, birlikte yedi tavaf yaptıklarını, bu sırada genç adamın kendisine, “Bu görmüş olduğun ev (Kâbe) zatımı, yaptığımız yedi tavaf da yedi aslî sıfatımı temsil eder” dediğini (I, 47-51) ve her tavafta el-Fütûḥât’ın bir faslını okuduğunu nakleder. Bu ifadeden, eserin ihtiva ettiği bütün bilgileri müellifin bu görüşme sırasında -özet olarak- ondan aldığı anlaşılmaktadır. Bunların yazıya geçirilmesi otuz bir yıl sürmüş ve eser 629 yılının Safer ayında (Aralık 1231) yine Mekke’de tamamlanmıştır. İbnü’l-Arabî’nin, daha sonra Mekke Şerifi Yûnus b. Yûsuf’un kızı Fâtma’dan doğan oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr’e verdiği bu ilk nüshayı tamamlayınca ciltsiz ve cüzler halinde Kâbe’nin damına koyduğu, bir yıl boyunca orada kalan esere yağmur ve fırtınaya rağmen hiçbir şey olmadığı rivayet edilir (Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, s. 12; Kārî el-Bağdâdî, s. 57). Bu nüsha bugün mevcut değildir. Müellif yaklaşık üç yıl sonra (632/1234) Şam’da eseri baştan sona gözden geçirmeye başlamış, üçte bir oranında ilâve ve bazı çıkarmalar yaptıktan sonra nihaî şeklini verdiği el-Fütûḥât’ın bu ikinci nüshasını bizzat kendi eliyle yazıp ölümünden iki yıl önce 24 Rebîülevvel 636 (4 Kasım 1238) tarihinde bitirmiştir. Bu sebeple şeyhin en mütekâmil fikirlerinin bu eserinde toplanmış olduğu söylenebilir. Bu nüsha bir süre İbnü’l-Arabî’nin Şam’daki türbesinde muhafaza edildikten sonra üvey oğlu Sadreddin Konevî’ye intikal etmiş, XX. yüzyılın başlarına kadar da onun Konya’daki zâviye kütüphanesinde özenle korunmuştur. Bu nüsha bugün İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndedir (nr. 1845-1881).

Sondan başlayalım.. Bu ifadeler gösteriyor ki, İbn Arabî’nin Fütuhat’ındaki zırvaların sonradan Yahudiler vs. tarafından eklenmiş olabileceği iddiası doğru değil.

Hepsi şarlatanın işkembesinin ürünü. (Yazdıklarının hepsi yanlış değil, fakat bu önem taşımıyor. Bir bidon kaynak suyuna bir damla sidik ya da bir küçük parça necaset düşse onu artık temiz kabul edemeyiz, fıtratı bozulmamış olanlar onu artık içemezler.)

Kılıç’ın bir başka çelişkisi, burada “nihaî şeklini verdiği el-Fütûḥât’ın bu ikinci nüshasını bizzat kendi eliyle yazıp ölümünden iki yıl önce 24 Rebîülevvel 636 (4 Kasım 1238) tarihinde bitirmiştir” demekteyken, İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” başlıklı maddede “İlk nüsha üzerine birçok ilâve ve tashih ihtiva eden bu ikinci nüshayı vefatından bir yıl kadar önce tamamladı” diyor oluşu.

Bir yıl mı, iki yıl mı, bir karar ver!

*

Ölümünden kaç yıl önce tamamlamış olduğu çok önemli değil, geçelim..

Görüldüğü gibi, sapık şarlatan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e Hira mağarasında Cebrail aleyhisselam’ın gelişini akla getiren bir keşf hikayesi uydurmuş.

Soytarı, belki Cebrail aleyhisselam’dan bile büyük sayılabilecek birşeyi, Kur’an’a denk kutsallıktaki Levh-i Mahfuz’u (İmâm-ı Mübîn”i) ayağına getiriyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellam ile yarışırken “Ben ondan aşağı kalmam” demeye getiriyor.

Bir genç suretinde cisimleşen Levh-i Mahfuz ona, “Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret” demişmiş.

Yani bu soytarının zırvalarına inanma ahmaklığı gösterirseniz “istidat” sahibi bulunmaz Hint kumaşı oluyorsunuz, “De get lan soytarı, bizimle kafa mı buluyorsun!” derseniz, bu sizin suçunuz.. Siz istidatsız kalassanız keşf şampiyonunun suçu ne?!

Görüldüğü gibi şarlatan ağını iyi örüyor.

*

Kılıç’ın bu zırvaları aktarırken minareye kılıf geçirmekte zorlandığı görülüyor.

Bir taraftan, İbn Arabî soytarısının, “noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgilerin ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü” olduğu palavrasını aktarıyor, diğer taraftan da, onun bir lafı için Bu ifadeden, eserin ihtiva ettiği bütün bilgileri müellifin bu görüşme sırasında -özet olarak- ondan aldığı anlaşılmaktadır” diyor.

“Noktasına varıncaya kadar” mı, “özet” mi, bir karar ver!

Her neyse, bu binbir gece masalına göre, keşf şampiyonu soytarı kitabın yazımını 31 yılda tamamlamış.. 1201-1231 yılları arasında.. (Güneş senelerine göre 30, fakat Kamerî sene hesabıyla 31).

Ancak, üç yıl sonra, yani 1234 senesi Şam’da eseri baştan sona gözden geçirmeye başlamış.

Bu gözden geçirme işi dört yıl sürmüş.

23 yıl böylece 35’e çıkmış oldu.

*

Kitapta az buz değil, üçte bir oranında ilâve ve çıkarmalar yapmış.

Sözde, “noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgiler ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü”ydü, fakat şarlatan ilâhî ilhamı (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhîyi) beğenmemiş, düzeltmeye koyulmuş.

Derler ki “Yalancının iyi bir hafızasının olması gerekir”, fakat “çok yalancı”ların iyi bir hafızaya ihtiyacı yok, duruma göre yeni yalan uydurmakta mahirler.

Şarlatanın yazdıkları Levh-i Mahfuz’dan okuyup kopyalama anlamına mı geliyor, yoksa  araya Levh girmeden “ilâhî ilham, ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî” mi yaşanıyor, o da cevap bekleyen ayrı bir muamma..

*

İbn Arabî’nin halvet ve inziva laflarının hikaye olduğu, Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde yer alan şu ifadelerinden de anlaşılıyor:

İbnü’l-Arabî, ilk evliliğini memleketinin ileri gelen şahsiyetlerinden Abdûn el-Bicâî’nin kızı ile İşbîliye’de iken yaptı. İkinci defa Mekke’de Haremeyn Emîri Yûnus b. Yûsuf’un kızı ile evlendi. Bu evliliğinden Muhammed İmâdüddin adındaki oğlu oldu. Üçüncü evliliğini Malatya’da Sadreddin Konevî’nin dul annesiyle yaptı. Dördüncü olarak Dımaşk Mâlikî kadısı Zevâvî’nin kızıyla evlendiği kaydedilmektedir. İkinci oğlu Muhammed Sa‘deddin’in Malatya’da doğduğunu bildiren kaynaklar esas alındığında onun üçüncü evlilikten olduğu kabul edilir. Bu durumda Muhammed Sa‘deddin, Sadreddin Konevî’nin üvey kardeşidir.”

Sözde dünyayı terk etmiş, fakat özde, sırtını daima emirlere, ileri gelen şahsiyetlere ve kadılara (hakimlere) dayamayı ihmal etmemiş.

Onlarla iç içe, haşır neşir yaşamış.

Arkadaşlık yaptığı ve sonradan dul hanımıyla evlendiği (böylece mirasına konduğu) “Sadreddin Konevî’nin babası da Anadolu Selçuklu Devleti’nin itibarlı adamlarındandı.

*

Vefat ettiği yer de bir mâlikâne.. İnzivada vefat etmemiş.

Gömüldüğü yer de özel bir “kadı ailesi kabristanı”..

Mahmut Erol şunları söylüyor:

22 Rebîülâhir 638 (10 Kasım 1240) tarihinde Dımaşk’ta Benî Zekî’lerin mâlikânesinde vefat eden İbnü’l-Arabî, Kāsiyûn dağı eteğindeki Sâlihiye semtinde bulunan Kadı Muhyiddin İbnü’z-Zekî ailesinin kabristanına defnedildi. Daha sonra iki oğlunun da gömüldüğü bu yer sonraki devirlerde Şam bölgesinde yaygınlık kazanmaya başlayan tasavvuf karşıtı akımların oluşturduğu aleyhte propagandalar neticesinde bakımsız kalarak unutulmaya yüz tuttu. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde uğradığı Şam’da ilk iş olarak onun kabrinin yerini tesbit ettirerek üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve bir tekke yaptırmıştır. II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilen türbe bugün de şeyhi sevenlerce ziyaret edilmektedir. Abdülvehhâb b. Ahmed eş-Şa‘rânî’nin naklettiği meşhur bir rivayete göre İbnü’l-Arabî, kabrinin harap olacağını ve Yavuz Sultan Selim tarafından ihya edileceğini, “Sîn (Selim) Şîn’e (Şam) girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki rumuzlu ifadesiyle önceden bildirmiştir (el-Kibrîtü’l-aḥmer, I, 188).

*

İbn Arabî’nin vefat tarihi 1240.. Şa‘rânî’nin doğum tarihi ise 1493.. Arada 253 yıl var.. Şa‘rânî, Yavuz’la aynı dönemde yaşamış, yaptıklarına şahit olmuş.

Demek ki söz konusu rivayet, Şa‘rânî’den önce meşhur değilmiş.. Yoksa, söz konusu laf için daha eski tarihli bir kaynak gösterilirdi.

Bu “sin, şın” hokuspokus ve abrakadabrasına İngiliz'in Gözde Şeyhi İbn Arabî adlı (internetten okunabilecek ve indirilebilecek) kitabımızda değinmiştik.

Şunları yazmıştık:

Aslında bu, Batılılar’ın “kendini doğrulayan kehanet” olarak ifade ettikleri durumun bir tezahürü olarak da ele alınabilir.

Batılılar, “kendini doğrulayan kehanet” tabirini, insanların beklenti içine girmelerinin, o beklentilerin gerçekleşmesine zemin hazırlaması durumu için kullanırlar. Mesela, yeni bir parti kurulduğunda, o partinin iktidar olacağı beklentisi ya da algısı toplumda oluşturulduğunda, tam da bu beklenti nedeniyle, sayıları zamanımızda hiç de az olmayan menfaatperest ikbal avcıları o partiye koşuşur ve bir rüzgâr oluşur. Böylece söz konusu parti iktidar olma imkânına kavuşur. Bu, bir “kendini doğrulayan kehanet” durumudur.

İbn Arabî’nin, Mehdî’nin zuhur tarihini vermesi türünden “sarih (açık) keramet teşebbüsleri”nin deyim yerindeyse “fos” çıktığı biliniyor (İbn Arabî, İbn Haldun’un Mukaddime’de aktardığı gibi, Mehdî’nin çıkışıyla ilgili tarih vermiş ve “çuvallamıştır”).

Fakat bu tür, ne olduğu belirsiz sin’li, şın’lı, Nostradamus kehanetleri türünden yoruma açık ifadelerinin her zaman doğrulanma şansı var (Ömer Çelakıl’ın Arapça bilen, edebiyatı iyi versiyonu yani).

Ancak, bir kabrin zuhurundan söz edebilmek için, öncelikle kabrin kaybolması gerekir. Halbuki, bu şahsın mezarı zaten biliniyordu, bununla birlikte, önem verilen bir kabir değildi; Yavuz Sultan Selim tarafından üzerine türbe vs. yapıldı.

Dolayısıyla gerçekte bir zuhur vs. yok.. Sanki kabri gaib olmuş da sonra zahir olmuş..

Bu ancak, Ebu Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabri için söylenebilir.

Ebu’l-Hasan-ı Harakanî k. s.’nun Kars’taki kabri için de durum budur. Naima Tarihi’nde (Bir saçmalardan seçmeler menakıbnamesinde değil, ciddi bir tarih kitabında) kabrinin, onu rüyasında gören Lala Mustafa Paşa tarafından ortaya çıkarılmasının öyküsü anlatılır. Ancak İbn Arabî için böyle bir durum yok..

Ayrıca, bu tür bilmecemsi ifadeler ne kadar genel olursa, o kadar doğrulanma şansına kavuşur. 

Mesela burada Selim ve Şam özel isimleri geçmiş olsaydı, bu sözü (Sözün sübutu da belli değil ya, neyse) çok daha ciddiye almak gerekebilirdi.

Ama, peşpeşe gelen iki harf bu şekilde sıralandığında, her zaman doğrulanma şansına sahiptir. Çünkü “sin” harfi, pekçok farklı insan ismi kadar, cansız varlıklara da (mesela silah) delalet ediyor gibi yorumlanabilir. Böyle bakıldığında, “sin”in “şın”a girmediği bir zaman tasavvur edilemez. Mesela Selman diye biri Şirvan’a, Sinan diye biri de Şiraz’a girdiğinde, sin yine şın’a girmiş olur.

Bir mesele de şu, bizim Şam olarak bildiğimiz şehir, Araplar için Dımeşk’tir. Şam ise, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan ve Türkiye’nin güneydoğusudur.

Birşey bilen insan, bunu biraz tasrih eder, biraz müşahhas konuşur; soyut ve genel ifadeler ise, falcı ve kâhinlerin her duruma uyan yuvarlak laflarıyla aynı işlevi görür.

İbn Arabî’ye atfedilen ifade de aslında, kâhinlerin ve falcıların “genel konuşup özeli tutturmaya çalışma” tekniğine benzemektedir.

Şarlatan kerameti böyle olur.

Keşf diye yutturmaya çalıştığı zırvalarında bir keramet olsaydı Mehdî hakkında verdiği tarih doğru çıkardı.

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


SUİKASTE UĞRADIM, ZEHİRLENDİM

 




Haberi  hurriyet.com  “Son dakika... Dışişleri Bakanı Fidan suikast girişimine uğradığını açıkladı: Arsenik ve cıva ile zehirlendim” başlığıyla verdi.

Haberin spotu şöyle:

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 4-5 yıl önce kendisine suikast girişiminde bulunulduğunu belirterek, "Ağır arsenik ve cıva verildim. Bir yerde olmuş, sonra tahlillerde ortaya çıktı" dedi.

Demek ki zehirlenmenin etkisiyle başına ve karnına ağrılar girmemiş, gece sabaha kadar acı içinde kıvranmamış, günlerce sarhoş gibi kafası bulanık dolaşmamış.

Bilincini kaybedip hastanede kendine gelmemiş. Ölümden dönmemiş.

Zehirlendiğini anlamasını sağayacak semptomlar ortaya çıkmamış, bunu sonradan tahliller sayesinde öğrenmiş.

Bu memlekette, zehirlendiği için iki elinin üstü yaralarla kaplanan, kollarında bacaklarında yaralar oluşan insanlar da var.

Hedef her zaman öldürmek olmuyor, kimi zaman adamın bu şekilde sağlık sorunlarıyla cebelleşmesi,  gündelik yaşamının altüst olması, günlük aktivitelerinin aksatılması yeterli görülebiliyor.

Yine de geçmiş olsun demek gerekiyor.. Allah, dostu geçtik, düşmanımın bile başına vermesin.

*

Ancak, zehirleme ve zehirlenme denilince insanın aklına hemen TRT’nin MİT’i anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisi geliyor.

İlk sezonun finali MİT’in bir zehirleme operasyonu ile son buldu.. Hedefteki düşmana itina ile zehir sürülmüş bir kılıç hediye edildi, ona dokunan vatandaş derhal hayattan emekli oldu.

İlk bölümlerde MİT’çilerin silah odası da gösteriliyor, duvarlara dizili silahlar gözleri okşuyordu. Ayrıca üzeri çeşit çeşit zehirlerle bezenmiş masalar da sergileniyordu.

Dahası, MİT’çiler, zor durumda kalınca düşman tarafından konuşturulmamak için zehirli yüzükler de taşıyorlardı. Acar ajan Zehra bu şekilde kendisini zehirlemiş, sonra ekip arkadaşı Serdar tarafından bulunup panzehirle kurtarılmıştı. (Bu zehirli yüzükler sadece intihar için değil tabiî, başkalarını zehirlemek için de kullanılabilir.)

Zehra da az zehirleyici değildi.. Almanya’da Alman istihbaratının merkezinde, PKK’lılarla yapılan bir toplantıya garson gibi sızmış, verdiği zehirli yiyecek ve içeceklerle hepsinin kan kusup böğürerek ölmelerine yol açmanın keyfini yaşamıştı.

Tabiî daha küçük çaplı hizmetler de sunuyorlardı.. Mesela Zehra bir defasında hedef şahsa “ilaçlı kahve” ikram edip onun tuvaletten çıkamaz hale gelmesine yol açmıştı.

Şimdi ismini hatırlayamadığım bir başka bayan MİT’çimiz de hedef şahıslara ilaçlı pasta ikram edip onları tuvalet bağımlısı hale getirmişti.

Zehra’nın bir başka zehirleme operasyonu Kuzey Irak’ta gerçekleşmişti.

*

Biz habere dönelim:

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 24 TV canlı yayınında Murat Çiçek'in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

2010'da Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarlığı görevine atanmasının ardından terör ve organize suç örgütlerinin vekil unsurlarının kendisi ve ailesi hakkında propaganda yaptığından bahseden Fidan, modern zamanlarda fizikselden ziyade "karakter suikastı" tehdidiyle karşı karşıya olunduğunu dile getirdi.

Fidan, insanları kamuoyu gözünden düşürmeye yönelik çabalar ve propaganda faaliyetleri olduğuna işaret ederek, 2010'dan itibaren bu tür konularla muhatap olduğunu söyledi.

Kendisine yöneltilen iftiraları hatırlatan Fidan, "Bunlara alışkınız. Alışkın olmadığımız birkaç tane konu var. Türkiye'nin ana muhalefet partilerinin, terör örgütlerinin ve suç gruplarının, mafyanın ürettiği bilgiyi alıp, siyasette kullanması. Bu aslında gelinen düzeydeki en düşük noktayı gösteriyor, bu sıkıntılı bir konu." diye konuştu.

Fidan, kendisinin fiziken de suikasta uğradığını belirterek, "Zehirlendik de tedavi de gördük. Onun dışında karakter suikastına sürekli maruz kalıyoruz. Bu kavganın bir parçası." dedi.

"AĞIR ARSENİK VE CIVA VERDİLER"

Zehirlendiğini daha önce açıklamadığını dile getiren Fidan, "Ağır arsenik ve cıva verildim. Bir yerde olmuş, sonra tahlillerde ortaya çıktı. 4-5 sene oluyor." ifadesini kullandı.

Fidan, kendisine suikast girişimini kimin yaptığına ilişkin soruya ise "O detaylara girmeyelim. O, dışarılarda olan konular. Sadece içeride düşman yok, her yerde düşman var." dedi.

Bu tür girişimlerin kendisini herhangi bir adım atmaktan geri bırakmadığını kaydeden Fidan, "Zaten bu vatana hizmet etmek için varız. Karakter suikastı da yapacaklar size, fiziksel suikast de yapacaklar." diye konuştu.

*

Yaparlar..

Takip de ederler, ellerinden gelse “takip taciz”e de maruz bırakırlar.

Fidan’ın çalışma arkadaşlarına “Hakan Fidan, ilaçlarını almadığında saldırganlaşabilecek bir paranoid şizofrendir” diye e-posta bile gönderebilirler.

Fakat iyi olan şu ki, çalışma arkadaşları buna inanacak kadar saf ve tecrübesiz değillerdir.

Acımasız bel altı vuruşlar ve operasyonlar da yapabilirler.

Vicdanını yitirmiş, "Mevzubahis olan kinimiz ise vicdan da teferruattır" diyen insanlardan herşey beklenir.

Hakan Fidan’a geçmiş olsun diyorum.. Onu çok iyi anladığımdan emin olabilir..

Ama üzülmesin, ilahî adalet diye birşey var.

Allahu Azîmüşşan hiç kimsenin yaptığını yanına bırakmaz.. Kaderin değirmeni bazen yavaş dönüyor gibi görünür fakat kusursuz öğütür.

“Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir 

"Elbet olur ev yıkanın hanesi viran.


ŞARLATAN İBN ARABÎ'NİN AKLA ZİYAN PALAVRALARI

 





Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde yer alan ifadeleri üzerinde duruyorduk.

İbn Arabî sözde daha 15-16 yaşlarında keşf yoluyla herşeyi öğrenmiş, hatta İbn Rüşd’ün bütün bildiklerine vakıf olmuş, onun  “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklindeki sorusuna cevap verecek hale gelmiş.

Ve de verdiği evetli ve hayırlı saçmasapan cevabıyla İbn Rüşd’ün sararıp solmasına, titremesine, neredeyse 50 yaş yaşlanmasına neden olmuş.

Ancak, M. Erol Kılıç’ın laflarının devamı, İbn Arabî’nin o yaşlarda bomboş bir cahil çocuk olduğunu ortaya koyuyor:

“On sekiz yaşında iken Lahmî’den kırâat-i seb‘a, aşere ve takrîb öğrenimi gördü. Lahmî’den ayrıca İbn Şüreyh’in el-Kâfî’sini, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’den de bazı hadis kitaplarının yanı sıra İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf isimli kitabını okudu. Kadı İbn Zerkūn’un derslerine uzun bir süre devam edip icâzet aldı (kendisi, bütün hocalarının ve okuduğu kitapların listesini el-İcâze adlı eserinin başında saymıştır [s. 23-32]). Bu suretle zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelen İbnü’l-Arabî, 580 (1184) yılında seyrüsülûkünün henüz başında iken bazı tasavvufî makamlara ulaştı (el-Fütûḥât, II, 425). Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-FütûḥâtKitâbü’l-ḲuṭbDürretü’l-fâḫire ve Rûḥu’l-ḳuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir. İlk mürşidinin adını Ebü’l-Abbas el-Uryebî olarak verir.”

İlk mürşidi Ebu’l-Abbas el-Uryebî diye biriymiş.. Hani sen daha büluğ çağında keşf ü keramet sahibi olmuş, herşeyi bilir hale gelmiştin, ne oldu, niye mürşid eteğine yapışıyorsun?

Üstelik, bunu terbiye için bir mürşid de kâfi gelmemiş.. Ebu’l-Abbas onun ilk mürşidi.. Turpun büyükleri geride..

Görüldüğü gibi, sözleri birbirini çürüten saçmasapan palavralar durumunda.

*

İbn Arabî’deki Plotinus ve İhvan-ı Safa mirası gözönüne alındığında, gençliğini felsefe kitapları okuyarak geçirdiğini varsayabiliriz.. Onlardan arakladığı saçmalıkları keşf diye pazarlamış.

Kelam ve tasavvuf kitaplarını da okumuş ve bunları çorba gibi birbirine karıştırmış.

Böylece ortaya, hâl olma iddiasındaki bir “kâl tasavvufu” ucubesi çıkmış.

Okumuş olduğunu “itiraf” ettiği kitaplara gelelim.. İbn Şüreyh’in el-Kâfî’sinin tam adı el-Kâfî fi’l-ḳırâʾâti’s-sebʿAdının da gösterdiği gibi Kur’an’ın okunuşuyla ilgili.

Bunun yanısıra “bazı” hadîs kitaplarını okumuş.. Hangileri, belli değil.

İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf ise dört ciltlik (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatına dair) bir İslam tarihi kitabı.

Böylece zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelmişmiş.

Zahirî ilimlere dair başka birşey okumamış mı?!

*

Ancak, İbn Rüşd’le görüşmesiyle ilgili masalına göre, onun zahirî ilimleri öğrenmek için kollarını sıvazlamasına gerek yoktu, keşf sayesinde zaten biliyordu.

Palavra kostümünün dikişleri böylece patlıyor, caaart diye sökülüyor..

Evet, desteksiz keşf masalı böylece buharlaşıyor.. Manevî ilimlerde henüz derinleşememiş ki tekrar halvet ve murakabeye yönelmiş.

Daha sonra, ne hikmetse halvet ve murakabeyi de bırakmış, Cezîretülhadrâ (Algeciras), Sebte (Ceuta), Fas, Tilimsân, Tunus, İşbîliye, tekrar Fas, Gırnata,  Kurtuba ve Merakeş gibi beldelerde dolaşmış..

35 yaşında hacca gitmiş, tekrar Kuzey Afrika’ya dönmüş, Bicaye ve Tunus’a uğramış, ertesi yıl yine hacca gitmek üzere yola çıkmış, Mısır ve Kudüs’e de uğramış..

*

Oraları “keşf” jetiyle dolaşsa “eyiymiş” ama illa da dünya gözüyle görmek istemiş.

Aldığı eğitim ve keşfi fazla birşey kazandırmamış olacak ki, ikinci hac yolculuğu sırasında Filistin’de Halîl kasabasına İbrâhim Camii’nin imamı Zâhir el-İsfahânî’den Hakîm et-Tirmizî’nin eserlerini okumuş (“Çok hızlı” okumuş, o anlaşılıyor). 

İbn Rüşd’ü hayran bırakan keşfiyatı para etmemiş olacak ki Mekke’de de “ders halkalarına devam” etmiş, o arada Şerîf Cemâleddin Efendi’den Hâce Abdullah-ı Herevî’nin Derecâtü’t-tâʾibîn adlı kitabını okumuş. 

Ayrıca vatandaşın birine Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’ini okutmuş (Anlaşılan “Bir arkadaşla oturup beraber okuduk” demek işine gelmiyor).

*

Bunları anlatan Mahmut Erol Kılıç, “Yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada kendisine ilham edilmeye başlandı” diyor. 

Okurken ve okuturken hızlı, fakat yazarken yavaş..

Çok yavaş.

M. Erol Kılıç şöyle diyor:

“İbnü’l-Arabî, bu kitapta yazdıklarının hepsinin ya Kâbe’yi tavaf ederken veya murakabe için Harem-i şerif’te oturduğu esnada Allah’ın kendisine açmış olduğu şeyler olduğunu (el-Fütûḥât, I, 10) ve ilk önce kendisine bunların okutulduğunu (a.g.e., I, 239), ardından “rabbânî ilkā ve ilâhî imlâ” ile satıra geçirildiğini söyler (a.g.e., II, 456; III, 504).”

İlka, “koyma, bırakma, yerleştirme” anlamına geliyor.. İmla ise, “yazdırmak, dikte etmek” demek. (Bu meseleye aşağıda tekrar döneceğiz.)

*

Müflis keşf şampiyonumuz Mekke’de iki buçuk yıl kalıyor, ardından Bağdat’a gidiyor. Oradan Musul’a geçiyor, burada bir yıl kadar kalıyor.

1206 senesinde ise (yaş 41) Urfa, Diyarbekir, Sivas üzerinden Malatya’ya geliyor. Oradan Konya’ya geçiyor. Ardından Halep, Kudüs ve Mısır üzerinden Mekke’ye gidiyor. Sonra da Bağdat üzerinden Konya’ya dönüyor. Sonra Halep ve Sivas’a gidiyor ve 1218 senesinde (yaş 52) Malatya’ya yerleşiyor.

Ve dostu Mecdüddin İshak’ın ölümü üzerine onun dul kalan hanımıyla evleniyor.

Daha sonra (günümüzde Suriye’nin başkenti olup Şam diye adlandırdığımız) Dımaşk’a yerleşiyor.

*

M. E. Kılıç şunu diyor:

“Dımaşk’a yerleştikten sonra kendisine vâki olan mübeşşiratta [müjdeleyici keşfiyatta], Hz. Peygamber’in elinde bir kitapla zuhur ederek, “Bu elimdeki, hikmetlerin yuvalarını (fusûsü’l-hikem) gösteren bir kitaptır, bunu al ve faydalanacak kimselere açıkla” dediğini nakleden İbnü’l-Arabî, bu işaret üzerine Fuṣûṣü’l-ḥikem’i 627 (1230) yılında burada telif etti. Daha sonra zamanının büyük bir kısmını el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’yi gözden geçirmeye ve yeniden yazmaya ayırdı. İlk nüsha üzerine birçok ilâve ve tashih ihtiva eden bu ikinci nüshayı vefatından bir yıl kadar önce tamamladı.”

Böylece, (Kur’an’ın 23 yılda nazil olmasına nazire gibi ortaya atılan) 23 senede yazılma iddiasının bir palavra olduğu ortaya çıkıyor. (Nitekim dangalak şarlatan altın ve gümüş kerpiç zırvalarıyla Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşmeye kalkışmış durumda.)

Kılıç’ın söylediğine göre, Mekke’ye Eylül 1202’de gitmiş, orada iki buçuk yıl kalmış, ve yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada kendisine “ilham” edilmeye başlanmış. (Öyle ya, Hz. Peygamber s.a.s.'in vahyi varsa bu şarlatanın da ilhamı var!)

Adam serapa keşf ve ilham.. Aksırsa ilham, tıksırsa keşf oluyor.

*

Mekke’deki iki buçuk yıllık ikametinin sonu olan 1205 yılı başlarını başlangıç kabul edelim.. Yazma işinin 1227’de tamamlanmış olması gerekiyor. (Kamerî 23 yıl Güneş takviminde 22 yıl 2 aya karşılık gelir.) Oysa yazma işinin tamamlanması, İbn Arabî’inin ölümünden bir yıl öncesine (1239 yılına) kadar uzamış.

Fuṣûṣü’l-ḥikem’i 1230 yılında yazmış ve bundan sonraki zamanının (ömrünün ölmeden önceki son on yılının) büyük kısmını el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’yi gözden geçirmeye ve yeniden yazmaya ayırmış.

Demek oluyor ki yazma işi 34 (Kamerî takvime göre 35) yıl sürmüş.

*

Fakat asıl sorun başka..

Sözde, yazmış olduğu laflar Allah’ın kendisine açmış olduğu şeylerdi ve kendisine ilk önce “okutulmuş”tu, ardından da “rabbânî ilkā ve ilâhî imlâ” ile kendisi tarafından satıra geçirilmişti.

Öyleydiyse, nasıl oluyor da gözden geçiriyor ve de “yeniden” yazıyorsun, tashih (düzeltme) yapıyorsun?

Rabbanî ilka ve imla hatalıydı da sen kendi aklınla onları mı düzeltiyorsun?

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir bedele satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


İNGİLİZLER, TAŞERONLARI SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK VASITASIYLA BU MİLLETİN ELİT TABAKASINI (İSTİSNALAR DIŞINDA) KOYUN GİBİ GÜTTÜLER

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 70

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Mütareke döneminde İstanbul’da geçirdiği (13 Kasım 1918’de başlayıp 16 Mayıs 1919’da biten) altı aylık zaman üzerinde duruyorduk.

Selanikli, bu dönem zarfında ne yapıp ettiğini has adamı Falih Rıfkı Atay’a anlatıp yazdırmış durumda.

Atay’ı dinlemeye (kaldığımız yerden) devam edelim:

Bir sual sorulabilir: Vaktiyle Enver'in [Enver Paşa’nın] muhalifi tanınmakla beraber, [İttihat ve Terakki karşıtı] Hürriyet ve İtilafçılar [Partisi yanlıları] tarafından da bir türlü kendisine itimad olunmayan Mustafa Kemal niçin başkaları gibi [İngilizler tarafından] tutulup hapsedilmemiştir? Cevabını [Mustafa Kemal’in şahsıma anlattığı] hatıralardan dinleyelim:

"- Mütareke devrinde İzzet Paşa'dan sonra sadarete [sadrazamlık/başbakanlık makamına] gelenlerle adeta her gün değişen kabinelerinde nazırlık (bakanlık) vazifesi alanların hakkımda şöyle bir telakki beslediklerini zannediyorum:

“Beni Talat Paşa'nm, Enver Paşa'nın ve umumiyetle İtttihat ve Terakki erkânının muhalifi addediyorlardı; bu sebeple taraflarından (kendileri tarafından) kazanılabileceğim ve onlara hizmet ederek faydalı olacağım fikrinde idiler. Benimle bu yoldan temas arayan, dostluk kurmaya çalışan nazırlar (bakanlar) olduğunu hatırlarım.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138.)

*

Verilen cevap, yöneltilen soruyla ilgisiz.. İngilizler, durumu Selanikli gibi olan birçok kişiyi tutuklamışlardı.

Evet, Selanikli o gün için, dile getirdiği gibi, yalnız ve zayıf, isteyenler tarafından kazanılmaya ve kullanılmaya müsait bir serseri mayın konumunda.. (O gün için tek güçlü yanı, yeni padişah Vahideddin'in yaverliği koltuğuna kurulmuş olmasından ibaret.)

Kafadar birkaç arkadaşı vardıysa da, herhangi bir gruba ya da topluluğa aidiyeti bulunmuyordu.. Paşalık unvanı ve Padişah yaverliğinin dışında bir vasfı, meziyeti ve özelliği yoktu.

Onu Padişah Vahideddin için “Anadolu’da görevlendirilecek ideal taşeron” haline getiren de bu zavallı durumu.

*

Kuvvetli bir parti ya da grubun önemli bir adamına dayanmanız durumunda onların bir zaman sonra “paralel devlet” gibi hareket etmeye başlamayacaklarından ve hatta "kendilerine tam teslim olmuş bir kuklayı" devlet başkanlığı makamına çıkarmak için yönetime karşı “darbe” anlamına gelecek tertipler içine girmeyeceklerinden emin olamazsınız.

Bir grubu, topluluğu, “çete”si olmayan yalnız bir adamın ise kendisine güvenip geniş yetkiler veren, önüne kırmızı halılar seren bir “efendi”ye sonuna kadar sadık kalacağı umulur.

Kendisine bağlı bir “çete”si bulunmadığı için efendisine ihanet ederek risk almayı aklından bile geçiremeyecektir.

İşte Vahideddin’i yanıltan husus buydu.. Milletin kaymak tabakasının Selanik’in (Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında söylediğine göre İttihatçılar tarafından “sarhoş, haris, fırsatçı, sefih, ahlâksız” olarak nitelendirilen) çocuğuna kayıtsız şartsız biat edeceğine ihtimal vermemişti.

Nitekim sonradan şunu demiş bulunuyor:

“Eğer benim bir hatam varsa o da din ve devletin bu derece tahrip edilip değiştirileceğine ve (bazı şahıslar müstesna) bütün vekiller [bakanlar ve milletvekilleri], âlimler, âkiller ve devlet adamları tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı alçak menfaatler [bağlanan maaşlar, verilen unvan ve memuriyetler] karşılığında [Mustafa Kemal’in inkılap adı verilen tahribatına] gizli ve açık şekilde yardım edeceklerine ihtimal vermememdendir. Ben, devletin hayat  ve memâtına herkesten ziyade ilgili olan milletimin münevverlerinin (aydınlarının) vatanî ve vicdanî görevlerini bu derece kötüye kullanamayacakları hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.”

[Mustafa Armağan (haz.), Sultan Vahdettin’in İstanbul’dan ayrıldıktan sonraki ilk açıklaması “Ben Hain Değilim”, İstanbul 2013, Derin Tarih dergisi hediyesi, s. 15.]

*

Padişah Vahideddin’in tek yanılgısı bu devasız saflığı (memleketin ileri gelenleri hakkındaki boş hüsnüzannı) değildi.

Selanikli’yi Anadolu’ya gönderirken onun yalnız ve “çete”siz olduğunu zannederken de yanılıyordu.

Selanikli çok daha fazlasına sahipti:

Birinci Dünya Savaşı’ında Osmanlı Devleti’ni mağlup edip mütareke çerçevesinde İstanbul’a postu sermiş olan (üzerinde Güneş batmayan imparatorluk havalarındaki) İngiltere’nin tam desteği..

İngiliz “devlet aklı” Selanikli ile birlikte idi.

Bunu olanca açıklığıyla dile getirme şerefi ise, Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’ye, anlı şanlı İsmet Paşa’ya kalacaktır:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Padişah Vahideddin, Selanikli'yi bir taşeron olarak İngilizler'e ve müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar'a karşı kullanmak istemişti.

Fakat gerçekte o, İngilizler'in (Lord Curzon'un) Osmanlı Devleti'ne karşı kullanmaya başladığı taşerondu.


"DİNİN İDEOLOJİLEŞTİRİLMESİ" SÖYLEMİ, DİNİN "İDEOLOJİLERİN KÖLESİ HALİNE GETİRİLMESİ" OPERASYONUNUN BİR PARÇASIDIR

 



"Müslüman İslamcı'ya karşı"ymış.. Emperyaliste karşı olmayan, İslamcı'ya karşı olan "müslüman".. Emperyalistin görmek istediği "müslüman" tipi.




Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Peygamber mi, ulusal kahraman mı?” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

Din, ideolojik hale geldiğinde peygamber bir nevi milli öndere dönüşür. Nitekim Hazreti Musa, Beni İsrail peygamberi olmasına rağmen Siyonistlerin elinde milli bir kahramana veya öndere dönüşür. Peygamberler ümmetleriyle kan bağıyla değil, değer zemini üzerinden yani manevi ilişki ve bağ kurarlar. Hazreti Musa, misyon olarak Beni İsrail'e gönderilse de Mısırlılara tebliğde bulunmuştur. Zalimlere ve tağutlara meydan okumuştur. … Bu açıdan peygamberleri ırklar veya milletle özdeşleştirmek yerinde değildir. Din bağı milli bağları veya ırki bağları aşan bir faktördür. Şeriatlar kimi zaman farklı olsa da din değerler itibarıyla bütün insanlığı kapsar. Peygamberler ulusal kahraman değildir. …

… "İran Ulus İnşasında Şiiliğin Rolü" adlı bir çalışmada (Revizyon dergisi 2012/yıl 1, sayı 2, sayfa,35) Siyonizm ile Velayet-i Fakih arasında bir köprü kuruluyor. Her iki anlayışın da dini ideoloji haline getirdiği ve birbirlerine benzediği varsayılıyor. Bizce de yerinde bir tespit. … Söz konusu makalede [Siyonizm’in babası] Theodor Herzl ile [velayet-i fakih teorisini ortaya atan] Ayetullah Humeyni arasında bazı benzerlikler yakalanmıştır. … Humeyni, velayet-i fakih doktriniyle birlikte beklenen Mehdi'nin hurucuna bağlı kimi saklı ve atıl görevleri aktif hale getirmiş [fakihlere yani alimlere yüklemiş], güncellemiş ve yeni sisteme katmıştır. Revizyonist Yahudilik de Mesih ile anayurda (arz-ı mev'ud) dönüş fikrini bırakmışlar [Mesih gelmeden de dönülebileceği düşüncesini ortaya atmışlar], Mesih'in hazırlık safhasından sonra geriden geleceğini söyleyerek bu inancı güncellemiş veya revize etmişlerdir. Evanjelikler gibi Herzl de Mesih' i beklemek yerine gelişini hızlandırmak gerektiğini vazetmiştir.

"İran Ulus İnşasında Şiiliğin Rolü" başlıklı yazıda paralellikler konusunda şu satırlar göze çarpmaktadır:Tüm bunlarla beraber İran Şiiliğini bir din ya da mezhep kalıbına hapsetmek veya hasretmek eksik bir algı olacaktır. Şiilik artık bir ideoloji haline gelmiş ve din dışı pek çok unsuru da bünyesinde barındırmaktadır. Kimi zaman milliyetçilikle birleşen Şiilik, kimi zaman da mevcut hakim güçlere karşı bir tepki hareketi olarak da sivrilmiştir. Bu açıdan Museviliğin Siyonizm ile geçirdiği dönüşümü Şiilik de Humeyni'nin geliştirdiği Velayet-i Fakih anlayışı ile yaşamıştır. Museviliğin gözünde bir peygamber olan Hz. Musa Siyonistlerin gözünde bir ulusal kahramandı.

Din arzileştiğinde peygamber de ulusal öndere dönüşür. Nitekim Siyonizmin kurucusu kabul edilen Theodor Herzl "Biz bir ulusuz, tek bir ulus" diyordu. Şiiler de adeta Hazreti Hüseyin'in misyonunu, Musa Aleyhisselamın misyonuna uyarladılar. Massingnon da Hallac'ı, Hazreti Mesih'e benzetmiştir. Eski İran'da İrec'in kanı nasıl merkez ve mihver olduysa İslam devrimi döneminde de Hüseyin'in kanı da merkez olmuştur.

*

Musevîlik ve Şiîlik’teki revizyon ya da dönüşüm “dinin ideolojileştirilmesi” değil de başka kavramlarla ifade edilmiş olsaydı daha uygun olurdu.

Nitekim yukarıdaki analiz ve değerlendirme çerçevesinde ideolojileştirme yerine “ulusallaştırma” ya da “millîleştirme” tabirlerini kullanmak daha isabetli olur. (Tekeline alma anlamında tekelizasyon kelimesi de kullanılabilirdi.)

Milliyetçilik/ulusalcılık bir ideolojiyse de, her millîleştirme hareketi ideoloji anlamına gelmez.. Mesela bir ülkedeki maden işletmelerini millîleştirdiğinizde buna ideoloji damgasını vurmak lüzumsuz zorlama olur.

Bununla birlikte, böylesi bir millîleştirme hamlesinin gerisinde daha derinde ideolojik bir arka plan aramak gerektiğini öne sürenler de çıkabilir.

*

Meseleye bu şekilde geniş bir açıdan baktığımızda, dinin (millîleştirilme öncesindeki) saf ve pür halini de bir ideoloji olarak görmemiz gerekir.

Gerçekten de, din kurumuna, ideoloji için yapılan tanımlar çerçevesinde bakıldığında onun da bir tür ideoloji olduğu görülür.

Mesela TDK’nın Güncel Türkçe Sözlük’ü ideoloji için şu karşılığı veriyor:

“Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü.”

Bu tanım çerçevesinde din, ideolojinin bir parçası olarak ortaya çıkıyor.. 

Hatta din, “politik, hukukî, felsefî, moral ve estetik” unsurlar içermesi itibariyle tek başına ideoloji olarak da ortaya çıkabilir.

Bilimsellik boyutuna gelince, dinin bilimselliği, milliyetçilik, Nazizm, Faşizm ve Komünizm gibi ideolojilerin bilimselliğinden daha az değildir.

Ayrıca, söz konusu tanım muvacehesinde din, “siyasal ve toplumsal bir öğreti” oluşturması itibariyle de ideolojik bir görünüm taşır.

Bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön verebilmesi” açısından da din, ideoloji olarak görülmeye elverişlidir.

*

Ancak, dinin ideolojileştirilmesinden bahsedenlerin her zaman (düşüncelerini kavramsallaştırma hususunda) beceriksizlik sergileyen iyi niyetli kifayetsiz analistler oldukları zannedilmesin.

Bilakis bu sakarlığı, ideolojik saiklerle ve kafa karıştırmak için bilerek sergilemekteler.

Öyle ki, Batılı akademisyenler dinin ideolojileştirilmesi tabirini daha çok İslamcılık (Islamism) tabiri çerçevesinde kullanıyorlar.

Onlara göre, “din olarak İslam”, “Siyasal veya toplumsal bir öğreti vaz’ etmeyen, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön vermesi mümkün olmayan apolitik (siyasetsiz), hukuksuz (şeriatsız) bir inançlar bütünü”dür. 

İstiyorsa felsefî, moral ve estetik konularla oyalanabilir, hatta bu takdire şayan bir durumdur.. Daha doğrusu, asıl işi budur.

Bilim karşısında da haddini bilmeli, Evrim teorisi gibi teorilere (uydurma, yakıştırma ve iddialara) kendisini uyarlamaya çalışmalıdır.

*

Fakat birileri çıkıp şunları söylediğinde durum değişiyor:

“Hayır, İslam açısından din, bu değildir.. İslam siyasal ve toplumsal bir öğreti vaz' etmiştir, öyle ki, o öğreti müslüman olduğunu ileri süren her hükûmetin, partinin ve grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, moral ve estetik ilkeler içerir.” 

İşte buna, Batılı gizli servislerin / istihbarat teşkilatlarının güdümündeki “embedded” akademisyenler ile onların İslam ülkelerindeki yerli-milli acentaları ve uzantıları "ideolojileştirilmiş, din olmayan İslam" diyorlar. 

Öyle ki “Yetişin dostlaaar, cânım din elden gidiyiiir, ideolojileştiriliyiiir” diyerek feryad ü figan koparıyorlar.

*

Nasıl Yahudiler Hz. Musa aleyhisselam’ın hak dinini ulusallaştırıp/millileştirip kuşa çevirdilerse, ve nasıl İran Şiîlik şemsiyesi altında yerli-milli (Farslar’a özgü) bir İslam anlayışı ürettiyse, çağdaş Türkiye’de de Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışı tahrif ve tahrip edilerek millileştirilmeye çalışılmaktadır.

Artistik laflar etme dışında bir özelliği bulunmayan, derinlikten yoksun yüzeysel şovmen İsmet Özel’e “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasının söylettirilmesi sebepsiz değildir.

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana cesur müslüman denir.. 

Fakat tek başına göze almak yetmez, çatışmaya girmesi gerekir, o takdirde mücahid unvanını kazanır.

Mesela Afganistan’da Taliban bütün bir NATO (hristiyan dünyası) ile çatışmayı göze aldı, almakla da yetinmedi, çatıştı. 

Türk mü oldu?

Hayır, mücahit oldu.

*

Evet Türkiye'de Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışı neredeyse Türklükle ve Türkiyecilikle özdeşleştirilmeye çalışılıyor.

Buna bağlı olarak, açıkça Şeriat düşmanlığı yapan ve küfür söz söyleyen musalla taşı müslümanlarını tekfir etmekten kaçınmak Ehl-i Sünnet'ten olmanın gereği gibi gösterilirken, selefî şeriatçı olduğunu söylemek ise afvedilmez bir sapıklık gibi değerlendiriliyor. 

Tasavvuf da İngiliz tipi İbn Arabîcilik haline getiriliyor, "Şeyh Şamil tipi cihatçı ve Şeyh Said tipi şeriatçı tasavvuf" tu kaka ilan ediliyor.

*

Din, İslamcılık karşıtlarının din tanımına göre yapılandırılıyor, ve böylece “siyasal veya toplumsal bir öğreti" sunamaz hale getiriliyor, "bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren" ilkeler bütünü olarak ortaya çıkamıyor, "politik, hukuki ve bilimsel düşünceler"e kaynaklık etmiyor, yani "ideolojik" beklentileri karşılamıyor diye bireyler ve toplumlar, bunlardan vazgeçmezler.

Böylece alan, bütünüyle (bunları sunan) ideolojilere kalmış olur..

İdeolojiler, din ile "rekabet" etmekten kurtulmuş, söz konusu alanları zahmetsizce kendi "tekel"lerine almış olurlar. 

İşte, "dinin ideolojileştirilmesi" yaygarası koparanların asıl gayesi budur: Güya dini din olarak tutmaya ve korumaya çalışıyormuş gibi görünerek onun dişlerini söküyor, gözlerini çıkarıyor, böbreklerini çalıyor, kalbini kesip çıkarıyor, ciğerlerini gasb ediyorlar. 

İdeolojik organ mafyası işlevi görüyor, çaldıkları organları ideolojilere naklediyorlar.

 

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...