İNGİLİZ İSTİHBARATI (GİZLİ SERVİSİ), SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK KONUSUNDA OSMANLI HÜKÜMETİ'NE ELENSE ÇEKMEYE NASIL BAŞLAMIŞTI

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 69

 

Bu yazı dizisine, Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabında yer alan bilgileri aktararak başlamıştık.

Ancak, Kâzım Karabekir Paşa’nın verdiği bilgileri başka tanıklıklar çerçevesinde sorgulamak ve teyit etmek gerekiyordu.

Ayrıca, tartışmalı hususlarda Selanikli Mustafa Atatürk’e de söz hakkı vermek, ve kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda savunma hakkı tanımak, hem bilimsellik hem de hak ve hakikate bağlılık bakımından vazgeçilmez bir şart durumunda.

Selanikli, olaylara ilişkin (Nutuk’unda yer almayan) tanıklık, düşünce ve değerlendirmelerini sofrasının müdavimi has adamı Falih Rıfkı Atay’a anlatıp yazdırmış durumda.

Bunların bir kısmı, Atay’ın M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs adlı kitabında yer alıyor.

Bilindiği gibi, Selanikli’nin Nutuk’u “1919 senesi Mayıs'ının 19. günü Samsun'a çıktım” diye başlar.

Öncesi işte Atay’ın bu kitabında ve Çankaya’sında..

*

Mütâreke, terk kelimesiyle aynı kökten geliyor.. Kastedilen, silahları ortaklaşa/birlikte (karşılıklı olarak) terk, yani ateşkes.. (“Barış” antlaşması sonraki iş..)

Sözü edilen mütareke, Mondros Mütarekesi.. 30 Ekim 1918 tarihinde (Vahideddin henüz dört aylık padişahken) imzalanmıştı.

Bundan iki hafta sonra, 13 Kasım günü İngiliz donanması, mütarekenin bir sonucu olarak İstanbul’a geldi.

Aynı gün, Selanikli’nin Adana’dan bindiği tren, Haydarpaşa istasyonuna ulaştı.

Hem İngiliz subayları, hem de Selanikli Pera Palas Oteli’ne yerleştiler. (Selanikli, anasının Beşiktaş-Akaretler’de evi varken tutup İngilizler’le aynı otelde kalmaya başladı. Gelecekle ilgili planları bunu gerektiriyordu).

Selanikli Filistin’de İngilizler’in önünden kaçarak onlara büyük bir zafer bahşetmiş, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının yolunu açmış durumdaydı.

Zaten söz konusu yenilgisinin ardından, (kendisini yaver yapmış olan) yeni padişaha (aralarındaki samimiyete güvenerek) bir telgraf gönderip İngilizler’le behemahal (her ne pahasına olursa olsun) barış yapılmasını teklif etmişti.

*

Aynı telgrafta, (gözü hep yukarılarda olduğu için) kendisinin de içinde bulunduğu yeni bir hükümet kurulması tavsiyesinde bulunmayı da unutmamıştı.

[Filistin’deki yengilginin ve ardından yaşananların ayrıntılarını geçmiş bölümlerde anlattık.

Filistin’de emri altındaki orduya “Ben size taarruzu (hücumu) değil ölmeyi emrediyorum” demedi. “Kaçmayı emrediyorum” dedi.

En önce de kendisi kaçtı.

Çanakkale’de de öyle büyük bir başarısı yok.. Abartılıyor.

Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk adlı kitabında, Jandarma yüzbaşısı Rıza Ruşen Yücer'den naklen anlatıyor:

"Atatürk'e ait meşhur bir saat hikayesi vardır. Çanakkale'de, göğsünün sol üst cebindeki saate bir kurşun isabet etmişti. Bu fıkranın [anekdotun] birkaç türlüsünü dinlemiştim. Fakat şimdi anlatacağım değişik şeklini, bir izci kafilesini Canakkale'de harb sahasını gezmeye götürdüğümüz zaman bize kılavuzluk eden bir Jandarma yüzbaşısından ve tam olayın gectiği Kemal Yeri'nde dinledim:

" 'Askerlikte aranan en mühim vasıflardan biri, çabuk karar verme denilen meziyettir. Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal, Kocaçimen Tepe'nin ön kesimindeki dalgalı sırtlara kadar ilerledi. Burada bir gözetleme müfrezesi vazife görüyordu. Komutan, müfreze komutanının yanına sokuldu. 'Yakında düşman var mı?' diye sordu. Teğmen tereddütsüz cevap verdi: 'Hayır Paşam, yoktur!..'

" Mustafa Kemal, bu teminat üzerine ayağa kalktı, dürbünle ileri bakmağa başladı. İşte tam bu sırada birkaç tüfek birden patladı ve kurşunlarından biri Mustafa Kemal’in göğsüne rastladı. Kurşun, bahtiyar bir tesadüfle, göğüs cebindeki büyük saate çarpmıştı. Mustafa Kemal, haklı bir hiddetle takım komutanınacıkıştı; 'Hani duşman yoktu?..'

'Takım komutanı. Anafartalar kahramanına aldırmadı bile. Erlerine döndü ve yüksek sesle. 'Benim takım, süngü tak, hücum’ emrini verdi.

"Yere yatmış olan takım, bir anda zemberek gibi boşandı; marş marşla hücuma gecti; az ilerde, arazinin dalgalı oluşundan faydalanarak gizlice yakına kadar sokulmuş olan bir keşif mangasını tepeledi ve tekrar eski yerine döndü.”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, s. 90’dan aktaran Gayrı Resmî Yakın Tarih Ansiklopedisi, C. 1, İstanbul: Risale Yayınları, 1993, s. 130-1.)]

*

Evet, mütareke döneminden bahsediyorduk.

Selanikli, 13 Kasım 1918’den (Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldığı) 16 Mayıs 1919 tarihine kadar altı ay boyunca İstanbul’da kaldı.

Bu süreçte yaşadıklarını ve yaptıklarını, çevirdiği entrika ve dalavereleri geçmiş bölümlerde genişçe anlatmaya çalıştık.

Bu arada, Selanikli’nin Atay’ın mütareke dönemiyle ilgili söz konusu kitabında yer alan açıklamalarından uzun alıntılar yaptık.

Selanikli’nin ifadelerini aktarmaya (kaldığımız yerden) devam edelim.

Şunu diyor:

O sırada [1919’un ilk ayları] İstanbul'da [İngilizler istediği için] birçok kimseyi tevkif ettiler (tutukladılar). Fethi (Okyar) Bey de bunların arasında idi.

Fethi Bey'i iki defa tuttular. Birincisinden, bilmem nasıl, çabuk kurtuldu, fakat ikincisi biraz uzun sürdü. Galiba bu ikincisinde olacaktır, kendisini görmek istedim. Yaverim mevkufların (tutukluların) polis müdürlüğü içindeki bir dairede bulunduklarını haber verdi. Resmi üniformamı giydim, yaverimi yanıma alarak gittim. … Merdivenlerden çıkarken, kendi ayağımla geldiğim hapishanede kalmak korkusu hatırıma geldi. Belki bir hayırları olur diye, sahanlıklarda rastgeldiğim ve polisi takviye eden genç jandarma zabitlerinin ellerini sıkıyor ve hatırlarını soruyordum. İçlerinden beni tanıyanlar da vardı. Dam katma çıktık. Etrafıma baktım, dar bir koridor üstünde [tutukluların bulunduğu] karşılıklı ufak odalar! Manzara heybetli idi: sadrazamlar, nazırlar (bakanlar), bütün "ricali mühimme" (önemli adamlar) ve bazı meşhur gazeteciler [tutuklu olarak orada]!

Benim de içlerine katıldığımı görünce sevindiler. Her taraftan neşeli: "- Buyurun!" sesleri geldi. Sadrazam Sait Halim Paşa'nın odasma gittik. Başka nazırlar da geldi: "- Ne var, ne oluyor? diye soruyorlardı. … Damda Fethi Bey'le biraz dolaştık, konuştuk.

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 135-6.)

Bir sürü adamı, ve Selanikli’nin hempası Fethi Okyar gibi (o gün için eften püften) birini bile tutuklamışlar, fakat Selanikli’ye dokunan yok.

*

Selanikli, bu tuhaf dokunulmazlığının üstüne sünger çekmek için olsa gerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Ben de o günlerde birtakım takiplere uğrar gibi olduğumu hissettim. İstanbul'da hâlâ Ordu Kumandanı sıfatı ile bulunuyordum. Ne azledilmiş, ne tekaüt (emekli) olmuş, ne de açığa çıkarılmıştım.

“Resmî bir vaziyette idim (resmî görevli durumundaydım). Bir gün Harbiye Nezareti'nden (Savunma Bakanlığı’ndan) bir tezkere geldi: otomobilimi ve yaverimi almışlar ve tahsisatımı kesmişlerdi. O gün iktidarda bulunanlardan kendi hakkımda böyle bir muamele beklemiyordum. Bu, henüz geldiği taraf belli olmayan (kimden kaynaklandığı bilinmeyen) bir tazyik (sıkıştırma) idi.”

Mesele açık, emrin altında bir ordu yok, orduyu Filistin’de mahvetmişsin.

İstanbul’da (bir komutan sıfatıyla) ne yavere ihtiyacın var, ne otomobile, maaşına ek olarak komutan tahsisatı almayı da hak etmiyorsun.

*

Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

"O tarihlerde General Allenbi İstanbul'a gelmişti. Bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ve Erkânıharbiye Reisini (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek ister. Nazır ve İkinci Reis konuşmak isterlerse de General Allenbi:

"- Görüşmek için değil, bazı arzularımı söylemek için sizleri kabul ettim, cevabını verir.

"İşte bu konuşmalar arasında, Allenbi, Altmcı Ordu Kumandanlığı'na benim tayin olunmaklığımı da tavsiye eder.

“Gideceğim yerin neresi ve alacağım vazifenin ne olduğunu, ne vaziyette kalacağımı tabii anlıyordum. Hemen reddettim. Yaver, otomobil ve tahsisat meselesi bu hadiseye bağlı olsa gerekir.”

Harbiye Nezareti'nin muamelesini harp hizmetlerine ve şerefine bir tecavüz sayan Mustafa Kemal, bir istida (dilekçe) ile bunu protesto etmiştir.

(A.g.e., s. 136-7.)

*

General Allenby, Selanikli’nin, Filistin’de önünden kaçtığı İngiliz komutan..

Onun İstanbul’a geldiği sırada Selanikli, İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı gizli görüşmeler sayesinde işgalci güçle mercimeği fırına çoktan vermiş durumda.

İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihin tozlu sayfaları arasına gömmek için, (Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün, anlı şanlı İsmet Paşa’nın 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde belirttiği gibi) Selanikli’ye Anadolu’da bir “istiklal mücadelesi” tiyatrosu oynatıp onu “kahraman kurtarıcı” haline getirmeye karar vermiş bulunuyorlar:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Allenby (o gün için etkisiz ve yetkisiz, İstanbul’da üç beş arkadaşı dışında kimsenin adam yerine koymadığı) Selanikli için böyle bir teklifi, İngiliz İstihbaratı’nın Osmanlı topraklarındaki en üst yetkilisi olan Frew’nun ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın bilgisi dışında yapmış olamaz.

Olayın öncesini de unutmamak gerekiyor.

General Allenby İstanbul'a gelince ilkin, Altıncı Ordu'nun o günkü komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa'nın görevden alınması talimatını vermişti. Hükümetin çağrısı üzerine İstanbul'a hareket eden Paşa, 2 Mart 1919 günü Haydarpaşa Garı'na varır varmaz hemen İngilizler tarafından tutuklandı ve Malta'ya gönderildi.

Böylece Ali İhsan Paşa "denklem"den düşürülmüş oluyordu. 

Selanikli'ye gelince.. Aylardan Mart... 19 Mayıs 1919 tarihinden iki ay öncesi.. Onun (gerçekten samimi olarak) Anadolu'ya geçip "emperyalistlere karşı" bir direniş hareketi örgütleme gibi bir niyeti olsa, bunu ganimet bilmesi, "Körün istediği bir göz, Allah vermiş ordu büyüklüğünde iki göz" diye düşünüp hemen yola düşmesi lazım.

Fakat bunu reddediyor.. 

Çünkü, İngilizler'in turpun büyüğünü heybede tuttuklarını ve kendisi için işlemden geçirmeye başladıklarını biliyor.

Nitekim İngilizler kısa süre sonra, Doğu Karadeniz'deki karışıklıkları bahane ederek Osmanlı Hükümeti'ne, bölgeye bir yetkili gönderilmesi ve olayların yatıştırılması için tedbir alınması talebini ileteceklerdir.

*

Öyle anlaşılıyor ki, gizli servis hilekârlıkları alanında şeytana pabucunu ters giydirecek kadar mahir olan İngilizler, Selanikli’yi kendileri açısından sözde “İstanbul'da istenmeyen adam” gibi göstermek için Osmanlı Hükümeti’ne “numara” çekmişler.

Selanikli'ye karşı gerçek ve ciddi bir alerjileri olsa, sadrazam ve bakan düzeyindeki adamları bile sıradan çapulcularmış gibi tutuklatan ve hatta esir olarak alıp Malta’ya sürgüne gönderen İngilizler, Osmanlı Hükümeti’ne, Selanikli’nin (en azından) bir süre hapishanede dinlendirilmesi talimatını verirlerdi.

Hayal güçleri son derece gelişmiş olan Atatürkist sivri zekâlara göre ise İngilizler, çekindikleri Selanikli’den kurtulmak ve de aşağılamak ve pasifize etmek için onu Altıncı Ordu komutanı yaptırmak istemişler.

Güya..

*

Bu arada Selanikli de, Allenby'nin muhteşem "pas"ını alıp şahane bir gole dönüştürüyor, İngiliz taleplerine kahramanca karşı çıkan şahsiyet abidesi vatansever pozu veriyor. 

(Bu durum karşısında Osmanlı hükümet erkanı da muhtemelen şöyle düşünmüştür: 

"İngilizler'in kaprisleri yüzünden bizim burada anamız ağlıyor, baskıları yüzünden akla karayı seçiyoruz, bu artist de komutan olarak Altıncı Ordu'nun başına gitmeyi kabul etmiyor. Yedinci Ordu'yu Filistin'de mahvetmişsin, gelmiş İstanbul'da ordusuz komutan olarak otellerde fink atıyorsun, vazife alıp elini taşın altına koysan ne olur?")

İngiliz bu, oyununu iyi oynuyor, tuzağını sağlam kuruyor. 

İnsanların "Asılacaksan bile İngiliz ipiyle asıl!" dedikleri bir çağ..

*

Aslında İngilizler, Allenby'ye Selanikli için bu görevlendirme talimatını verdirerek, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti'ne, örtük/zımnî (ve aynı zamanda, teşbihte hata olmaz derler, “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” babından, bilinçaltı mesaj kabilinden) şu mesajı ulaştırıyorlar:

"Ne duruyorsunuz, Selanikli’yi, bize ve müttefiklerimize karşı cihat etmesi için Anadolu’ya göndermek isterseniz biz buna hemen evet der, vize veririz. Çünkü biz, dünyanın en aptal, en keriz, en salak, dostunu düşmanını ayırmaktan aciz bir milletiyiz."


DİN BEZİRGANI ŞARLATAN İBN ARABÎ'NİN AKILLARA ZİYAN İBN RÜŞD HİKAYESİ

 




TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesi üç isim tarafından kaleme alınmış bulunuyor. Bu yazıda o isimlerden Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın bazı ifadeleri üzerinde duracağız.

Şunları söylüyor:

… İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini takdir edenler onun tasavvufta otorite oluşunu kendisine “Şeyhü’l-Ekber”, dinî ilimlerde müceddid oluşunu da “Muhyiddin” lakaplarını vererek ifade etmek istemişlerdir. Mâlikî kadısı ve kelâm âlimi Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’den (ö. 543/1148) ayırt edilebilmesi için bazı kaynaklarda adı İbn Arabî şeklinde de yazılmıştır. …

… İbnü’l-Arabî, bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilip kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar verdiğini, bazan on dört ay kadar süren bu halvet ve riyâzetlerin neticesinde mârifet kapılarının kendisine yavaş yavaş açılmaya başladığını söyler (el-Fütûḥât, I, 616). …

Bu sıralarda henüz on beş - on altı yaşlarında bulunan İbnü’l-Arabî, İbn Rüşd’ün dikkatini çekmiş, İbn Rüşd bu gençle tanışmak için babasından görüşme talebinde bulunmuştu. İbnü’l-Arabî, felsefî bakış açısıyla tasavvufî bakış açısının mukayesesi bakımından önemli semboller içeren bu görüşmede filozofun kendisine, “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye sorduğunu, ona hem “evet” hem “hayır” diye cevap verdiğini, “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar” deyince İbn Rüşd’ün benzinin sarardığını, titremeye başladığını, birden sanki elli yaş yaşlandığını söyler ve bu görüşmenin sonunda İbn Rüşd’ün, herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükrettikten sonra, “Zira artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik” dediğini, kendisinin de, “Allah’a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz” diye karşılık verdiğini kaydeder (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], II, 372-373).

İbn Arabî’nin anlattığı bu hikâyenin saçmalığı üzerinde bir başka yazımızda durmuştuk.

Çocuk ne sanat öğrenmiş, ne mektebe gitmiş, ekmek elden su gölden, yan gelip yatmış..

Neymiş, keşf bekliyormuş.

Tembelliğin ve asalaklığın adını inziva koymuş.

*

İddiasına göre, bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilmişmiş.

Büluğ çağından öncesi çocukluktur, çocukken inzivaya çekilmeyip de topluma karışsan ne yazar?

Ve de daha yeni âkil baliğ olmuş bir çocuğun manevî işaret hikayesini kim takar?

Senin anan baban yok mu, sana “Oğlum böyle inziva minziva ayaklarıyla temsel tembel asalakça bir hayat süremezsin, ya bir mektebe medreseye gideceksin, ya da bir sanat öğreneceksin, elinin emeğiyle geçinmenin yolunu yordamını öğreneceksin” demiyorlar mı?

Neymiş, kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar vermişmiş.

İç aleminde çocukluktan başka ne vardıysa?

Hz. Musa aleyhisselam gibi bir ulu’l-azm peygamber bile o yaşta “iç alemindeki hazineleri” ortaya çıkarabilmiş değil..

Lafa bakın, o yaştaki çocuk “bazan on dört ay kadar halvet ve riyâzetler” yapmışmış. Ve bunun neticesinde mârifet kapıları kendisine yavaş yavaş açılmaya başlamışmış..

Neyin marifeti?

İbn Rüşd’le ilgili hikayesine bakılırsa, herşeyin marifeti..

*

Hem inzivaya çekiliyorsun, hem de (İbn Rüşd de dahil olmak üzere) herkesin dikkatini çekiyorsun, bu nasıl oluyor?

Mesela şimdi şu yaşadığımız çağda 15-16 yaşlarındaki bir genç evinden hiç dışarı çıkmasa, insanların dikkatini nasıl çekebilir?. Milletin işi gücü yok da bir çocuğu mu merak edecek?!

Dikkat çekmek için inzivada olmamak, insanlarla haşır neşir olmak gerekir. (Günümüzde inzivaya çekilen biri internet ve telefonla başkalarıyla temas kurabilir de, o devirde insanlarla ihtilat halinde olmadan dikkat çekmek mümkün değil.. İnsanlarla görüşüp konuşan biri inzivaya çekilmiş sayılmaz. Mesela sarayında oturup ayağına gelen kişilerle görüşen bir padişah inzivaya çekilmiş sayılabilir mi?!)

Dikkat çekmek için başkalarıyla görüşmek de yetmez, bunun için “sıra dışı” eylem ve sözler gerekir.

Ancak, ulema ve meşayihin önünde uzun yıllar diz çöküp ilim ve edep öğrenen alim ve fazıl kişiler, öyle duydukları her zırtabozluğa müşteri olmazlar.

Hele o yaştaki mektep medrese görmemiş bir çocuğa, bir tembel asalağa İbn Rüşd gibi bir adam asla itibar etmez.

Keşf ve marifet iddiasına da çöp kadar kıymet vermez.

*

Diyelim ki İbn Rüşd gibi biri böyle bir cahil çocuğa Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye sordu..

Sormaz da, sordu diyelim.

Bunu, verilecek cevabı (anlatılan hikayedeki gibi) kabul etmeye hazır bir öğrenci edasıyla sormaz, imtihan ve deneme için sorabilir:

Karşısındaki tüyü bitmemiş tıfıl, mantıksız şeyler söylerse, onun keşf hikâyelerinin batıl olduğu sonucuna varır.

İbn Arabî’nin anlattığı hikâyede ise İbn Rüşd, (Türkiye’de şeyhlik taslayan bazı sapık sahetkârların cahil halkı keşf, ilham vs. masallarıyla aldatarak şehevî arzularına ram etmelerini hatırlatacak şekilde) aptal bir cahil gibi davranıyor.

Güya tüyü bitmemiş tıfıl, İbn Rüşd’e hem evet, hem hayır diye cevap vermiş..

Cevap ya evet ya da hayır olabilir.. “Üçüncü hal” imkânsızdır.

“Bazısı uyuyor, bazısı uymuyor” dese, onu anlayacağız. Demiyor.

“Ne evet, ne hayır!” dese, bunun da bir mantığı var.. Böylece dolaylı olarak “Cevap vermiyorum” demiş olur..

Öyle yapmıyor, cevap veriyor, akıl ve mantığın bütün kurallarının içine ederek.

İbn Rüşt böyle salakça bir cevaba kıymet verecek adam mıdır?!

Sararıp solmuşmuş da, titremişmiş de, 50 yaş yaşlanmışmış da.. Gel de inan!

*

İbn Rüşd gibi bir adamın böyle bir soruyu sorulabilmesi için, karşısındaki kişinin uzun bir medrese öğrenimi görmüş, Kelâm ve Mantık ilimlerini yalayıp yutmuş olması gerekir.

Onun gibi bir adam, büluğ çağına girince inzivaya çekilen (mektep medrese görmemiş) cahil bir çocuğa, sanki kendisinin “aklî ve naklî ilimler” çerçevesinde bildiği herşeyi biliyormuş gibi, “Keşfin o bilgilere uyuyor mu?” diye sorabilir mi?!

Keşf ile kazanılan bilgi (marifet), Kelamcıların bilgisine karşılık geliyorsa, keşf sahiplerinin Kelamcılara (hem manen, hem de bilgi açısından) hiçbir üstünlüğü yok demektir.

Yok eğer keşf ile kazanılan bilgi (marifet), Kelamcıların bilgisi ile ilgisizse, o takdirde de, bir kimse, keşf ile ulaştığı bilginin Kelamcıların bilgisi ile ne kadar örtüşüp ne kadar örtüşmediğini bilemez.

Bilebilmesi için önce Kelamcıların ilmini öğrenip sonra keşfte bulunmuş olması gerekir.

*

Evet, İbn Arabî denilen kalpazan soytarı güzel hikâye uydurmuş.. İbn Rüşd’e “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar” demişmiş de, İbn Rüşd’ün benzi sararmış da, titremeye başlamışmış da, birden sanki elli yaş yaşlanmışmış da..

Sen onu külahıma anlat!..

Beş on yaş da değil, birden bire elli yaş yaşlanmışmış.. Hey babam, dile kolay, 50 yaş.. Yarım asır..

Niye yaşlanmışsa?.. Sanki kıyamet suruna üfürülmüş..

Peygemberlerle karşılaşan insanlar bile onların sözleri karşısında böyle bir hale girmiyorlardı. Küçük at da civcivcler yesin!

Dahası da var, bu görüşmenin sonunda İbn Rüşd, herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan” birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükretmişmiş.

Hikayede bilgi diye birşey de yok.. Som ve saf zırva var.

Çocuk cahil.. Mektep medrese görmemiş.. Hocaların önünde diz çökmemiş.. Bütün yaptığı halvete girmek.. Tembelin önde gideni, mektep kaçkınlığının, tembellik ve asalaklığın adını halvet koymuş.

Sanki halvete girmek zor birşey..

Halvetin en keskin biçimi, hapishanede hücreye kapatılıp bütün insanlardan tecrit ve izole edilmektir.

Evinden çıkmazsın, al sana halvet!.. Oh, yan gel yat!. Yaptığın hiçbir şey yok, oturmuş keşf bekliyorsun..

Yani bu çok mu önemli birşey?!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadîsini öğrenmek için günlerce yol kateden ilim aşıkları nerde, bu tembel asalak nerde!

*

Hani İbn Rüşd bu tüyü bitmemiş cahil tıfıla imtihan için bazı sorular sormuş, o da bunlara (medresede yıllarca dirsek çürütüldükten sonra zar zor öğrenilen hususlarda) şaşırtıcı derinlikte cevaplar vermiş olsa, anlayacağız.

Anlatılan hikâyede bu da yok.

Masala göre İbn Rüşd, “Artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik” diyor.

Böyle diyen bir insan, 15-16 yaşındaki bir çocuk hakkında birşeyler duyduğunda buna önem verir mi?

“Artık bu gibi hallerin lerbabı kalmadı, önce medrese tahsili görmüş nice büyük büyük şeyhler gördük, hiçbirinde böyle bir hal yok yok, cahil bir çocukta mı olacak!” der, geçer.

Hikayeye göre İbn Rüşd bunu demiyor,  herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan” birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükrediyor.

Bilgi dediği de (masala göre) evet ve hayırı buluşturma salaklığı..

Zır cahil çocuk, gayet mütevazi bir şekilde “Allah’a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz” diye karşılık vermeyi de unutmamış.

Yersen!

O zamanın sahtekâr sapık yalancılarından biri.. Başka da birşey değil.

*

Belli ki bu İbn Arabî denilen soytarı, Eski Yunan filozoflarından Plotinus’un bu intihalci müridi, memleketi Endülüs’te dikiş tutturamamış, cemaziyelevvelini bilen insanlara masal anlatamayacağı için denizi aşıp çok uzaklara, Mısır, Suriye ve Anadolu’ya gitmiş, uydurduğu masallarla aptalları peşine takmış.

O devirde telefon yok, internet yok, kim kalkıp da adamın soyunu sopunu, Endülüs’teki halini araştıracak, gidip onu tanıyanlardan gençliği hakkında malumat toplayacak?

Dolayısıyla atış serbest..

Yalandan, palavradan kim ölmüş?!

*

Bir başka husus şu: İbn Rüşd, öyle keşf ü keramet babından söylenecek sözlere itibar edecek biri değil.

Böyle mektep medrese görmemiş cahil bir çocuğu geçtik, ömrü medrese ve tekkelerde geçmiş yaşlı bir alim ya da şeyhin bile keşfiyat adına söyleyeceği sözlere dönüp bakmayacak biri.

Onun, 15 yaşındaki tüysüz bir cahil çocuğa, vahyin muhatabı peygamber muamelesi yaparcasına “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye (Türkiye’deki sapık şeyh taslaklarının peşine takılmış hurafeci cahil vatandaşlar gibi saftirikçe, verilecek cevabı ilkokul öğrencisi safiyetiyle kabul etmeye hazır şekilde) bir soru yöneltmesi mümkün değildir.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbn Rüşd” maddesinde yer alan şu satırlar bunu anlamak için yeterlidir:

Ona göre vahiy ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan nassın zâhirinden anlaşılan mâna ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan te’villerle gerçekleşir. … Akıl burhan yöntemini kullanır, vahiy ise hem akla hem hayale hem de hisse hitap eder; dolayısıyla akıl yürütme (burhan), diyalektik (cedel) ve retorik (hitabet) yönteminin üçünü birden kullanır. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde tartış” (en-Nahl 16/125) buyururken bu konuda her üç yöntemin (hikmet, öğüt ve cedel) kullanılmasını istemektedir. İbn Rüşd’e göre kesin bilgi burhana, diyalektik bilgi zan ve tahmine, retorik ise hayale dayanır. …

… Bu demektir ki şeriat, insanların Allah’ı ve bütün var olanları burhana dayanarak bilmesini emretmektedir. …

… İbn Rüşd, Aristo mantığının genel kavramlarından yola çıkarak zihnî ve kültürel kapasite açısından insanları üç grupta değerlendirir: Bilgi edinme sürecinde aklî yöntemi kullananlar (burhan ehli), diyalektiği kullananlar (cedelciler), başkalarından duyup işiterek bilgi edinenler (hitabet ehli). … Hakikat hakikate zıt olamayacağına göre akılla elde edilen bilgi ve delillerle vahiy yoluyla elde edilen bilgi ve deliller asla birbirine ters düşmez

*

İşte İbn Rüşd, bu kafada bir adam.. Ona göre, bilgi ve marifet bahsinde keşfin yeri yok.

Böyle biri, 15 yaşındaki cahil bir keşf pazarlamacısına (ahmak bir öğrenci ya da ilkokul birinci sınıf öğrencisi edasıyla, verilecek cevaba inanmaya hazır halde), “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklinde aptalca bir soru yöneltmesi mümkün müdür?!

İbn Arabî soytarısına göre bunu yapmış, aldığı cevaplar karşısında da titremiş, sararıp solmuş, hatta neredeyse elli yaş yaşlanmış.

Soytarı büyük palavracı, büyük şarlatan.


DİNSİZ DEVLET HİNLİĞİ, TEKFİR VE ZİNA

 






Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırları buluyoruz:

İslam dünyasında teo-politik radikal düşüncenin radikalleşmesine tesir eden en önemli konulardan bir tanesi de hukuk meselesi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde Müslüman topraklar üzerinde kurulan yeni ulus devletler, şüphesiz Batı’da üretilen hukuk sistemlerinden etkilenmişler ve kendi anayasalarını oluştururken bu sistemleri örnek almıştır. Dini radikal grupların; yeni ulus devletleri tekfir etmelerinde ve onlara karşı İslam devrimi ile sonuçlanacağını ümit ettikleri bir savaş içine girmelerindeki temel motivasyonu da söz konusu rejimlerin ülkelerini İslam hukuku yerine modern hukuk ile yönetmeyi tercih etmeleri olmuştur. “Şeriatın tatbiki sorunu” olarak şöhret kazanan problem, altmışlı yıllardan günümüze kadar, devlet ile cihâdî gruplar arasında en önemli gerilim kaynaklarından biri olarak var ola gelmiştir.

Ulus devlet” denilen devletler, ırk esaslı devletler.. 

Bu devlet tipi Batı’da Otuz Yıl Savaşları’na son veren Vestfalya Antlaşması ile başlayan laikleşme sürecine paralel olarak ortaya çıktı. 

Hakimiyet-i milliye (ulus egemenliği) düşüncesini bayraklaştıran Fransız Devrimi de bu süreci hızlandırdı. İmparatorlukların (hanedanların) yıkılması ile sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı ise süreci zirve noktasına taşıdı.

Ulus devletlerin tekfiri meselesine gelince.. 

Gerçekte bu devletler kendi kendilerini tekfir ediyorlardı.. Yani “İslam devleti” olmadıklarını, Şeriat’i uygulamak gibi bir hedefleri ya da dertleri bulunmadığını söylüyorlardı.

Din devleti” olmamakla övünüyorlar, fakat İslam namına kendilerine “dinsiz devlet” denilmesinden de rahatsız oluyorlardı.

Buna karşılık kendilerine çağdaşlık ve uygarlık (medeniyet, medenilik) adına “dini olmayan (dinsiz) laik devlet” denildiğinde bunu öpüp başlarına koyuyorlardı.

Yani övgü maksadıyla dinsiz devlet denilmesini istiyor, fakat İslam adına olumsuz anlamda dinsiz devlet denilmesini ise hazmedemiyorlardı.

*

“Kişi ikrarı ile muaheze olunur” ilkesi gereğince bu tür devlet ve rejimleri tekfir etmek (İslam'ın kâfiri olduklarını söylemek) aklın ve mantığın gereği durumunda.. 

İslam’la ilgisi olmadığını açıklayan bir devlet için “Yok yok, aslında o İslam devleti” demek aklı olan birinin yapabileceği birşey değil.

Ancak bu laik (siyasal dinsiz) devletler (Mısır’ı işgal eden Napolyon’un halka müslüman olmuş gibi propaganda yaptırması, II. Abdülhamid döneminde Almanya Kayzeri Wilhelm’in İslam dünyasında gizli servisi eliyle sanki müslüman olmuş gibi bir izlenim vermeye çalışması, İngiltere Kralı Charles için veliahtlığı zamanından beri müteveffa müteşeyyih Kıbrıslı Nazım ile müritleri tarafından “Müslüman oldu, Hüseyin adını aldı” diye propaganda faaliyeti yürütülmesine benzer şekilde) müslüman halkı daha rahat güdebilmek için (İslam dışılık anlamında) dinsizliklerinin gündeme getirilmesini istemezler.

Onun yerine “Laiklik dinsizlik değildir, gerçek din özgürlüğüdür” masalını anlatırlar.

Türkiye’deki “Bayrak inmez, ezan dinmez” sloganı da benzer bir işleve sahip.. Tamam da bu (eskiden olmayan, senin bahşettiğin) bir lütuf mu?! Laiklik, çağdaşlık ve Batılılaşma adına çanı susturmayacaksın fakat ezanı susturacaksın, bu olacak şey mi?.. 

Bu millet ezan susmasın diye İstiklal Harbi vermedi ise ne diye verdi, Dolmabahçe Sarayı’nda yaşayan adamın adı Mehmed Vahideddin değil de Mustafa Kemal olsun, milleti Kayı boyundan, Osman Gazi soyundan biri değil de bir Selanikli yönetsin diye mi?!

*

Modern hukuk denilen şeye gelince.. Bu, kökleri Roma Hukuku’na dayanan, Hristiyanlık’tan etkilenmiş Avrupa hukuku..

Şeriat’le (İslam hukuku ile) çelişmeyen yönleri de var, çelişen yönleri de..

Türkiye gibi ulus devletler hukuk düzeni meselesinde laiklik (siyasal dinsizlik) noktasından çifte standart uygulamış durumdalar.

Bugün bile Türkiye’de Yahudi’nin cumartesisiHristiyan’ın pazarı resmî tatil iken Müslüman’ın cumasının tatil olması istendiğinde laiklik ve Kemalizm (Atatürkçülük) adına ortalığı velveleye veren, “Türkiye Şeriat devleti oluyor” diye feryad ü figan koparan, şirretlik sergileyenler var.

Bunların bir bölümü aynı zamanda Türkçülüğün, milliyetçiliğin, yerlilik ve milliliğin şampiyonluğunu yapmayı da ihmal etmiyorlar.

Selanikli Mustafa Atatürk sayesinde hukuk alanında modernleşme yönünde devrim niteliğinde adımlar atmış olan devletimiz, modernleşmeyi AKP döneminde de sürdürdü.

*

Mesela zinayı suç olmaktan çıkardılar..

Zina suç değil, fakat 20 yaşında bir delikanlı 17 yaşında bir genç kızla evlense suç işlemiş oluyor.. Niye?. Çünkü zina edip kızı ortada bırakması gerekirken reşit olmayan kızı nikâhına aldı.. Modernleşme yolunda çok büyük bir günah işledi..

Güler misin, ağlar mısın?.. Böyle bir “son kale Türkiye”de yaşıyoruz.. Mazlumların umudu, kimsesizlerin kimsesi imiş..

2011 seçimleri sırasında MHP üst yönetiminden (evet, en üst yönetiminden) (tıpkı Aczimendebur Müslüm Gündüz gibi “uçkurist” olan) dokuz-on kişi “kaset”leri ortaya çıktığı için siyaseti bırakmak zorunda kalmışlardı.

Yaptıkları hukuken suç muydu?..

Değildi..

O yüzden, bu şahıslar değil, onların kasetlerini internette yayınlayanlar ayıplandı, ahlâksızlıkla suçlandılar..

Ve AKP Hükümeti bu tür ahlâksızlıklar yaşanmasın diye tedbir aldı.

*

Hayır, zinayı engellemek için değil, zanilerin teşhir edilmesini engellemek için; modern Türkiye'de asıl ahlâksızlık oydu.. Hukuk, millete (özellikle Ankara'nın kaymak tabakasına) güvenli biçimde zina yapma imkânı sağlamalıydı. 

O yüzden “özel hayatın (bu türden) dokunulmazlığı” sağlama alındı.. MHP'nin üst yönetimi "modernleşme" yolculuğuna hasarsız güvenli bir biçimde devam edebilirdi artık.

Evet, bu ülke Selanikli Mustafa Atatürk’ün izinde modernleşme yolunda müthiş mesafe almış durumda.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi muasır medeniyet seviyesini aşma yolunda..

Dolayısıyla başkasının karısıyla (evli olmayan biriyle de değil, evli kadınla) zina eden CHP lideri Deniz Baykal gibilerin “özel hayatı” koruma altında.. Bir daha hiçbir siyasetçi Baykal'ınki gibi bir bahtsızlık yaşamasın diye gereken tedbirler alınmış.

Cumhuriyetin fazilet olduğu modern hukuk alanında yaşanan bu gelişmeler sayesinde daha iyi anlaşılıyor.

*

Ancak dünya beşten, Türkiye de muhafazakâr demokrat AKP'den, Kemalist CHP'den, bomboz kurtçu MHP'den büyük.

Bu ülkede, her ne kadar sayıca az olsalar da, (İslam devrimi anlamında) devrimciler de, Şeriatçılar da var.

Hatta, (merhum Bediüzzaman'dan, Es'ad Erbilî rh. a.'den beri) sırf Selanikli’ye rahmet okumadığı, laikliğe (devletin siyasal dinsizliğine) iman etmediği için “özel hayat” bakımından “Nerede nasıl zehirlenebilirim”in hesabını yaparak yaşamak zorunda kalanlar bile var.


(İlk yayın tarihi: 22 Kasım 2023)

İNGİLİZLER'İN, İŞBİRLİKÇİ ADAMLARI SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN BAŞARISI İÇİN YAPTIKLARI UNUTULMAZ HİZMETLER







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 68

 

Geçen bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün TBMM’ye başkan seçilince yaptığı teşekkür konuşmasından bazı bölümleri aktarmıştık.

Meclis’in Hilafeti ve Saltanatı kurtarmaya karar verdiğini söylüyor ve (Ord. Prof. Dr. Velidedeoğlu’nu sadeleştirmesine göre) “Yüce Tanrı’nın yardımından ve desteğinden umutlu olarak çalışacağını, “cihan padişahı olan Efendisi Hazretleri’nin [Sultan Vahideddin’in] sağlık ve esenlikle yüce tahtlarında sürekli kalmasını Tanrı’nın lütfundan yakardığını (niyaz ettiğini)” ifade ediyor.

Ardından bir de, Hamdullah Suphi’nin kaleme aldığı bir metni TBMM’nin ilk bildirisi olarak kamuoyuna açıklatıyor.

Bildiride söylenen şu:

“… Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman baskısından kurtarmak … için çalışıyor. Biz vekillerimiz ulu Tanrı ve yüce Peygamberi adına yemin ederiz ki Padişah’a ve Halife’ye isyan sözü bir yalandan başka bir şey değildir….  … din ve uluslarının şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin…. Ta ki din son yurdunu kaybetmesin! … Tanrı’nın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve kutsal yardımı, Halife ve Padişahımızı, ulusu ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” (Velidedeoğlu, s. 29-31.)

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 29-31.) 

Takiyye ve yalanın bini bir para..

*

TBMM’nin açılışından 10 gün sonra, 3 Mayıs 1920 Pazartesi günü İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) oluşturuluyor.

Bakanlık sayısı 11.. Biri Şer’iyye Vekaleti (Şeriat İşleri Bakanlığı).

Dr. Rıza Nur da Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) olarak hükümette yer alıyor.

Rıza Nur’un Maarif vekili olması tesadüf değil, oldukça birikimli; eserlerinin sayısı 70'i buluyor, bunlardan Türk Tarihi 14 cilt. (Ve de sonradan kaleme aldığı Hayat ve Hatıratım adlı dört ciltlik kitabıyla Atatürkistlerin en büyük baş ağrısı.)

Hükümet programına gelince..

Temel amaç olarak şu gösteriliyor:

“Yüksek Meclisimiz adına işe başlamış olan İcra Kurulumuzun üzerine aldığı işler vatanın kurtarılması, Hilafet ve Saltanat’ın bağımsızlığı ve dokunulmazlığı, ulusumuzun … varlığını ayakta tutma amacına yönelmiştir.” (Velidedeoğlu, s. 33.)

Evet, Hilafet ve Saltanat’ın dokunulmazlığından söz ediliyor.

*

Fakat Selanikli, hedefine ulaştıktan sonra (daha Erzurum Kongresi sırasında hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya haber vermiş olduğu gibi) Hilafet ve Saltanat’a fena dokunacaktır.

Takiyyeci Mustafa, yalan ve dolanla, takiyye ile hedefine doğru emin adımlarla yürümektedir.

Hükümet programında, “Maarif işlerindeki amacımız, çocuklarımıza verilecek eğitimi her anlamıyla dinsel ve ulusal [millî] bir duruma koymaktır” da deniliyor. (Velidedeoğlu, s. 35.)

Selanikli’nin millete vaadleri bunlar, asıl niyeti ise, eğitimi laik (siyasal dinsiz) ve Avrupaî hale getirmekten ibaret.. Reklamlarda dinden bahsediyor, din istismarı yapıyor, teslimat ise dinsizlikle malul ve meşbu.

Nitekim, o tarihten dokuz ay önce Mazhar Müfit ile Süreyya’ya, tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracağını, millete şapka giydireceğini, bin yıllık alfabeyi yasaklayıp Latin alfabesini millete dayatacağını açıklamış durumda.

*

Velidedeoğlu, Meclis binası ile ilgili olarak şunları söylüyor:

“Ankara’da Ulus meydanında, … İlk Meclis binası, İttihatçılar döneminde İttihat ve Terakki Kulübü olmak üzere yapılmış; … İlk Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi izleyen yılda [1919’da] Ankara’ya gelen birkaç yabancı subay ve er tarafından kullanılmış; Atatürk’ün Ankara’ya [27 Aralık 1919’da] gelişinden az sonra, yani 1919 yılının son günlerinde, bu yabancı askerler Ankara’dan kaçınca boş kalmıştı.” (Velidedeoğlu, s. 65.)

“Birkaç” yabancı subay ve ermiş.

1919 yılı başlarında iki bölük kadar İngiliz askeri tren istasyonunda karargâh kurarak istasyonu ve şehri işgal etmişlerdi. Daha sonra bunlara bir Fransız askeri birliği de katılmış ve söz konusu (TBMM’nin faaliyet göstereceği) binaya yerleşmişlerdi. Bu yabancı askerler, Ankara’da 93 kişiyi tutuklamış bulunuyorlardı. (Bkz. Edip Semih Yalçın, “Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. X, s. 29, Temmuz 1994, s. 338-9.)

Selanikli Ankara’ya topla tüfekle, askerle gelmiş değil.. 

Üç otomobille gelmiş.. 

Birinci otomobilde Selanikli, Rauf Orbay, Ahmet Rüstem ve Cevat Abbas, ikinci otomobilde Mazhar Müfit, Süreyya (Yiğit), Hakkı Behiç ve sekreterler, üçüncü otomobilde ise Refik (Saydam), Hüsrev (Gerede) ve hizmetliler yolculuk yapmışlar. (Yalçın, s. 341.)

Soru şu: Selanikli Ankara’ya gelince İngilizler ve Fransızlar neden bunları daha önce tutukladıkları 93 kişiye ilave etmemişler de meydanı onlara bırakıp sessiz sedasız çekip gitmişler?

Hem de kışın ortasında, Aralık sonunun dondurucu soğuğunda?

Niye bu acele?.. Aceleleri neymiş, neden baharı beklememişler?

Bunlar, “Size söz veriyoruz, Mayıs ayı başında burayı size bırakıp gideceğiz” deseler, karşı taraf buna dünden razı, “Bizi ‘tanıdılar’, muhatap kabul ettiler” diyerek öpüp başlarına koyacaklar.

Durum böyleyken bu zamansız acele nedendir?

*

Selanikli Ankara’ya varınca yanındakilerle birlikte Ulus’taki (sonradan TBMM’ye ev sahipliği yapacak olan) İttihat ve Terakki Kulübü binasının önüne geliyor.

Mazhar Müfit Kansu o anı şöyle anlatıyor:

“O zaman bu bina Fransız karargâhı idi. Fransız bayrağı çekilmişti. Fransız yüzbaşısı Doburazo pencere önündeki boşlukta bize bakarak gülüyordu. Binanın karşısındaki bahçede çadırlar kurulmuştu; Fransız askerleri vardı. Onlar da hayretle bize bakıyorlardı.” (Yalçın, s. 343.)

Hayretle bakmaları normal, "Bunları niye tutuklamıyoruz ki?" diye düşünmüş olmalılar. 

Ayrıca, altlarındaki otomobillere de şaşırmışlardır.. Herkesin Tatar arabası denilen yaysız yük arabalarıyla yolculuk yaptıkları zamanda şunlardaki lükse bak!

Normalde Fransız yüzbaşısının kaşının çatılması, suratının asılması gerekir, fakat pişmiş kelle gibi memnun memnun sırıtıyor.

Acep nedendir?

“Çok şükür, emanetin sahipleri nihayet geldiler, buradaki nöbetimiz bitiyor, kurtuluyoruz” diye düşünmüş olabilir mi?

*

Biz tekrar Velidedeoğlu’nun hikâyesine dönelim.. Sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu taş bina, … Ankara’nın … hemen dikkati çeken güzel yapılarından biriydi. İstanbul’un 16 Mart 1920’de işgali ile Misak-ı Milli’yi kabul ve ilan etmiş olan Meclis-i Mebusan’ın [Milletvekilleri Meclisi’nin, parlamentonun] İngilizler tarafından basılması ve kimi üyelerinin yakalanıp Malta adasına sürülmesi üzerine Ankara’da bir Milli Meclis’in toplanmasına karar verilince, bu yapının eksikleri hemen tamamlanmış ve eşyası da … daire ve okullardan … toplanmıştı.” (s. 65.)

Evet, Mondros Mütarekesi’nin akabinde donanmasıyla İstanbul’a çöreklenmiş olan İngiliz (Ki Fransız ve İtalyan gemileri de onlara eşlik etmişti), 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u resmen işgal ediyor.

Yani TBMM’nin toplandığı tarihten bir ay ve bir hafta (38 gün) önce..

İşgalin bir ayağını Meclis’i dağıtmak oluşturuyor; ikinci ayak ise Harbiye Nezareti'nin (Savunma Bakanlığı'nın) ve Osmanlı Genelkurmayı'nın kapısına kilit vurulması..

Telgrafhanelere el koymayı da unutmuyorlar.

Bunları niçin yapıyorlar?

Cevap belli: Selanikli Mustafa Atatürk’e yardım etmek, önünü açmak, işini kolaylaştırmak için..

Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu sözleri boşuna söylemiş değil:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler Osmanlı Meclisi’ni kapatıyorlar ki, millet, “Devletin zaten bir meclisi var, Selanikli’nin cepheye gidip savaşmak varken tutup Ankara’da yeni bir meclis toplayıp meclisçilik oynamasına ne lüzum var?!” demesin, diyemesin.

Meclis’in (Selanikli’yi adamdan saymayan) ağır toplarını da tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar ki arazi Selanikli için dikensiz gül bahçesi haline gelsin.

Önemsiz gördükleri mebusları da (milletvekillerini de) serbest bırakıyorlar ki bunlar Ankara’ya gidip yeni meclise tabiî üye olarak katılsınlar ve onun meşruiyetini sağlama alsınlar.

Telgrafhanelere çörekleniyorlar ki İstanbul ile Anadolu'nun irtibatı tümden kesilsin ve Anadolu'daki devlet görevlileri (valiler, kaymakamlar, memurlar) mecburî istikamet olarak Ankara'ya yönelip Selanikli'ye biat etsinler.

Genelkurmay'ın kapısına kilit vurmaları ise, Anadolu'daki subaylar ile eratın Ankara'ya kayıtsız şartsız boyun eğmesini sağlamaya yönelik. 

İngilizler'in normalde İstanbul'daki askerî makamları (tehdit vesaire ile) kullanarak Anadolu üzerinde etki kurmaya çalışmaları gerekirken bunlar tutup ellerindeki altın yumurtlayabilecek tavuğu boğazlıyorlar.

Çünkü şunu biliyorlar: İstanbul'daki makamlar görünüşte İngiliz isteklerine boyun eğseler bile el altından başka emirler verecekler.

Selanikli ise İngilizler açısından güvenilir işbirlikçi.. 

Ona güvenleri sonsuz.

*

Ankara’daki İngiliz ve Fransız askerlerinin, Selanikli bu şehre varınca hemen kavgasız gürültüsüz, sessiz sedasız çekip gitmelerinin nedeni de bu.

Yeni meclis İngiliz ve Fransız bayraklarının gölgesi altında toplansa İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’dan bir farkı olmayacak.

Hatta, “İstanbul’daki meclis basılıyor da buna neden dokunulmuyor?” denilecek.

"Selanikli'yi niye tutuklamıyorlar?" sorusu yüksek sesle dile getirilecek. (Ki İngilizler, İstanbul'da birçok kişiyi daha önce tutuklamış oldukları halde Selanikli'ye dokunmamışlar, üstelik Anadolu'ya geçmesi için vize vermişlerdi.)

Böylesi soruların kafaları karıştırmaması için, İngilizler ile Fransızlar’ın Ankara’yı hemen boşaltmaları gerekiyordu.

İnönü’nün belirttiği şekilde Selanikli’nin başarılı olması kararını almış bulunan İngilizler’in zamanlama konusunda hassas oldukları görülüyor.

Demiri ne önce ne sonra, tam da tavında dövüyorlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...