DİN TAHRİPÇİLİĞİNİN (GÜNCELLEMECİLİĞİNİN) MAKASID İSTİSMARI

 




Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında anlamı açık ayet ve hadis varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez, "güncelleme" vs. yapılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri, nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vücudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.


İBN HACER EL-ASKALANÎ'NİN İBN ARABÎ SOYTARISI HAKKINDAKİ HÜKMÜ: SAPIKTIR



İngiliz'in Ibn Arabi Society'si, "müslüman" akademisyenleri "yemliyor"ken..



Aliyyü’l-Kârî rh. a., vahdet-i vücutçuluk hezeyanına dair kitabında, pekçok alimin İbn Arabî hakkındaki görüşlerini de aktarmaktadır.

O alimlere göre (onların isimlerini burada saymayalım), İbn Arabî’nin eserlerindeki kimi küfür sözleri bir kulp takıp tevil etmek mümkün değildir; açıkça küfürdürler.

Aynı şeyi merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca da Büyük Tefsir Tarihinde söylüyor ve ulemanın bu yöndeki beyanlarını aktarıyor.

(Bir hafta kadar önce birisi bana Gümüşhanevî Dergahı şeyhlerinden Hasan Hilmi Kastamonî rh. a.’in halifelerinden Ahmed Fevzi Efendi’den [1874-1957] bahsetmişti.. H. Hilmi Özdemir, onunla ilgili olarak Bolvadinli Yörükzade Ahmed Fevzi Efendi adlı bir kitap yayınlamış [Ankara, 2007]. Bana Ahmed Fevzi Efendi’den bahseden kişi, söz konusu kitapta, Ahmed Fevzi Efendi ile Mehmed Zahid Kotku rh. a. arasında geçen bir mektuplaşmadan bahsedilmekte olduğunu söyledi. Mehmed Zahid Efendi ona, vakfedilmiş fakat şu anda istifade edilmeyen kitapları satıp yerine başka kitap alıp koymanın caiz olup olmadığını sormuş. Ahmed Fevzi Efendi de meseleyi Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’ya sormuş ve aldığı olumsuz cevabı Mehmed Zahid Efendi’ye bildirmiş. Ömer Nasuhi Hoca’ya sormuş olmasına bakmayın, aslında o da Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’den ve Şeyhülislam Musa Kâzım’dan icazetli, yani çifte icazet sahibi bir müderris.. Aynı zamanda Hasan Hilmi Kastamonî rh. a.’in icazetli halifesi.)

*

Aliyyü’l-Kârî ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi alimlerin dile getirdiği gibi, İbn Arabî’nin sapık zırvalarını tevil etmeye çalışanların, genellikle, ona ait küfür ifadeleri kullanmak zorunda kaldıkları ya da “Bunları ehli anlar” diyerek deyim yerindeyse topu taca attıkları görülmektedir.

Bunlara göre, “ehil” olmak için, İbn Arabî’nin eserlerindeki herzeleri gözü kapalı kabul etmek gerekiyor. Herhangi bir alim itirazda bulunduğunda, otomatik olarak “ehil” olmaktan çıkmış bulunuyor.

Kısacası, kralın mahir terzisi elinden çıkmış muhteşem elbiseyi görme kabilinden bir ehliyet..

Sadece ehil olanlar, atlet ve donla ortada gezinen haşmetli kralın üzerindeki müstesna güzellikteki elbiseyi görme imtiyazına sahip.

*

Aliyyü’l-Kârî rh. a., İbnü’l-Arabî’ye atfedilen senetsiz sepetsiz keramet hikâyelerinden farklı olarak, şöyle bir olayı da nakletmektedir:

Hafız ve Hüccet Kadı Şihabüddin Ahmed b. Ali b. Hacer Askalanî’den –ki Şafiî mezhebindendir– rivayet olunmuştur. Demiştir ki: 

Benimle İbn Arabî taraftarları arasında, onunla ilgili olarak büyük bir tartışma ortaya çıktı. Ben nihayet onun (İbnü’l-Arabî’nin) kötü ifadelerini aktardım. Onunla ilgili olarak benimle tartışmaya giren kişiye bu kolay gelmedi ve beni Mısır Sultanı’na bir başka konuda şikâyet edeceğini söyleyerek tehdit etti.

Oysa ki o söylediği şikâyet konusu, bizim tartışmamızla ilgili değildi. Güya bununla beni zor duruma düşürmek istiyordu.

Bunun üzerine ben de kendisine dedim ki:

“Bizim bu tartışmamızla ilgili olarak Sultan’ı ne diye devreye sokmak istiyorsun? Gel birlikte Allah’a yakaralım…. De ki: Allah’ım, eğer İbn Arabî sapıklık üzere ise, lanetinle bana lanet et, bana ceza var.

Kendisiyle tartışma yaptığım kişi de bunu söyledi. Ben kendim de şöyle dedim:

Allah’ım eğer İbn Arabî hidayet üzere ise, bana lanetinle lanet et, bana ceza ver.” …

Nihayet oradan ayrıldık. Daha sonra Mısır’ın gezinti yerlerinden birinde biraraya geldik. Dolunaylı bir gece idi. O şahıs bize dedi ki: “Ayağımdan aşağı yumuşak birşey hareket ediyor. Bakın hele.” Biz de hemen baktık, fakat birşey göremedik. Göremediğimizi de kendisine söyledik. Daha sonra bu kişi gözlerini kaybetti.’ ”

*

İbn Hacer el-Askalanî rh. a., büyük bir muhaddis.. Dikkat edilirse, Aliyyü’l-Kârî onun için “Hafız ve Hüccet” diyor.. Hadîs hafızıdır, o kadar ki, hadîsçiler arasında “Hafız” denilince özel olarak akla gelen isim odur.

Askalanî, İbn Arabî’nin “hidayet” değil “sapıklık/dalalet” üzere olduğunu söylüyor, ifadelerinin kötülüğünden bahsediyor.

İlminin yanısıra dürüstlüğü ve hakşinaslığıyla da maruf olan Askalanî’nin bu şahitliği önemlidir.

Hüccettir.

Çünkü onun gibi muhaddisler, meslekî formasyon ve alışkanlıkları gereği, söylentiler üzerine hüküm bina etmez, rivayet edilen sözlerin, sahibi olduğu iddia edilen kişilere aidiyetinden emin olmak isterler. Buradan anlaşılıyor ki, İbn Arabî’den nakledilen sapıkça laflar sonradan Yahudiler vs. tarafından kitaplarına eklenmiş değil, bizzat İbn Arabî’nin herzeleri.

Ve Askalanî gibi senetsiz sepetsiz konuşmayacak olan büyük bir muhaddis, o sözlerin söz konusu sapığa ait olduğundan emin bulunduğu için, bu konuda gönül rahatlığıyla “lanetleşme” yapabiliyor.


"DİNÎ DUYGU İSTİSMARCISI" İBN ARABÎ SOYTARISININ UYDURMA KERAMETLERİ (YA DA KEPAZELİKLERİ)

 



Birkaç gün önce yayınladığımız iki yazıda, Allame Aliyyü’l-Kârî rh. a.'in İbn Arabî hakkındaki bazı ifadelerini aktarmıştık.

Allame rh. a., İbn Arabî savunucularının onun eserlerinin çokluğunu ve kerametlerini delil göstermelerine de değinmekte, önemli olanın eser çokluğu ve rivayet fazlalığı değil, dirayet ve tahkik olduğunu söylemektedir.

Sahih itikad” sahibi olmayan, “istikamet”i yakalayamamış kişiler hakkında keramet olarak anlatılan hikayeler, uydurma değillerse, istidrac kabul edilirler.

İbn Arabî’ye atfedilen keramet hikayelerine baktığımızda ise, anlatılanların saçmasapan ve traji-komik rivayetler olduğunu görüyoruz.

Söz konusu keramet hikâyeleri İbn Arabî’de bir “keramet” bulunduğunu gösterecek nitelikte değil, fakat, bunlara kulak verip önemsenecek şeyler zannedenlerin “akıl” ve “ilim” bakımından acınası zavallı ve biçareler olduklarını ispatlamaktadır.

İbn Arabî'yi okumayıp da kulaktan dolma bilgilerle hüsnüzanda bulunanlar mazur görülebilirler, fakat okumuş olanlar, İbn Arabîcilik yapmaları durumunda cehaletlerini, ahmaklık ve salaklıklarını tescil edip belgelemiş olurlar.

Müseccel cahil, ahmak ve salaktırlar.. Sapıklık da bonus..

*

Örnek vermezsek meramımız (en azından o “akıl” ve “ilim” fukaraları tarafından) tam anlaşılamayabilir. (Nitekim bu akılsız ve cahil taife, Aliyyü’l-Kârî rh. a. gibi değerli alimlerin İbn Arabî soytarısına yönelttikleri eleştirileri anlayamıyor.)

Örnek 1:

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî” adlı (internetten okuyup indirebileceğiniz) kitabımızda şunları yazmıştık:

Ona atfedilen kerametler de başlı başına birer facia niteliği taşımaktadır. Mesela insanlara, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” şeklinde konuştuğu, sonra da, bunu söylerken bulunduğu yerin kazıldığı ve orada define bulunduğu söylenmektedir.

Halbuki, bu olay çerçevesinde, İbn Arabî’nin hakaret ettiği insanların hepsi hakkında suizanda bulunulmaktadır.

Onlara putperest denilmekte, Müslümanlar Haricîlere yakışan bir tavırla açıkça tekfir edilmektedir.

Bu kadarını Vehhabî Suud bile yapmıyor, mesela Türk hacılara, hatta İranlı hacılara, onları “resmen” müslüman kabul ettiği için Mekke’ye girme izni veriyor (Müşriklerin Mekke’ye girmeleri Kur’an’ın açık hükmüyle yasaktır).

Üstelik, bu gibi durumlarda sözün zahirine bakılır.

Bu şahıs bu sözü mecusîlere söylemiyor, müslümanlara söylüyor. Müslümanlar ise Allah’a taparlar.. Ucu Allahu Teala’ya ulaşan bir sözün bu şekilde söylenmesi keramet değil, rezalettir. 

İbn Arabî’nin lafında böyle bir açıklık yok ama, gerçekten onların paraya taptıklarını açıkça söylemiş olsaydı bile, bunu bu şekilde ifade etmesi yine hiçbir şekilde caiz olamazdı.

Böylesi bir durumda ancak, “Siz altına tapıyorsunuz, taptığınız altın, benim ayağımın altındadır” diyebilirdi, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” diyemezdi.

Bu durumda Allahu Teala’ya karşı edepsizlik yapmış olmaktan kurtulurdu. Ancak, kul hakkı yine de ortadan kalkmazdı, karşısındaki kişileri bu şekilde yargılama hakkı bulunmadığı için yine çirkin bir hareket sergilemiş olurdu.

Çünkü insanlar, “kalplerinin yarılıp içine bakılması” anlamına gelen söylemlerle suçlanamazlar. Onlar ancak Şeriat’e açıkça aykırı amel ve sözleriyle, o amelin ya da sözün iktiza ettiği hüküm çerçevesinde muaheze olunabilirler.

Bir insanın altına taptığını söyleyerek “Senin taptığın benim ayağımın altındadır” diyebilmek için, o kimsenin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında birtakım şairlerin Mustafa Kemal için yazdıkları tapınma şiirlerine ya da Nazım Hikmet’in “kendisini Stalin’in yarattığını” söylemesine benzer şekilde, altına taptığını ifade eden bir söz sarfetmiş olması gerekir.

Üstelik İbn Arabî’nin, söz konusu lafı bir kişiye de değil, bir topluluğa karşı söylediği iddia edilmektedir. Gerçekte bu olay çerçevesinde İbn Arabî’ye çok çirkin bir edep hatası isnad edilirken bunun bir keramet gibi anlatılması ayrı bir tuhaflıktır.

*

Bu örnek kâfi gelmedi mi?

İyi, o zaman bir başka örnek verelim.

Yine aynı kitabımızdan:

Örnek 2:

Cübbeli’nin medh ü senaları bitti mi?.. Hayır!.. 

Fütuhât-ı Mekkiyye isimli o hacimci ve değerli eserini Allâh-u Teâlâ’nın kabul edip etmediğini ortaya çıkarmak için yazma eserin tamamını bir sene boyunca Kâbe-i Muazzama’nın tavanında bıraktığı halde o kadar rüzgarlar ve yağmurlara rağmen kitabının bir yaprağı dahi bozulmayan” bir İbn Arabî’den bahsediyor..

Bu ifadeler de, nerden baksanız facia.. Bir defa, bu şahsın böyle yapması, yazdığı eserin ilâhî bir işaretle (rahmanî rüya sonucu) vs. yazılmış olması iddiasının yalan olduğunu, kendisinin, kitabını yazdığı sırada, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda bir fikrinin bulunmadığını gösterir.

İkincisi, bu ifadeler de yine “kendinden menkul keramet” durumunda.. Bozacının şahidi yine kendisi..

Üçüncüsü, bir insanın, eserini Allahu Teala’nın kabul edip etmediğini anlamasının, yukarıda anlatılan türden bir yolu yoktur. Bunu yapan insanın herşeyden önce aklından şüphe edilir.

Dördüncüsü, bir insan bir eser yazmışsa, ve bu eserini yayıp yaymama konusunda mütereddit ise, yapması gereken şey, istişare ve istihareye başvurmasıdır. Eserin içerdiği konuların uzmanı olan kişilerle istişare edilir, fikirleri alınır; insan yine de mutmain olamıyorsa, istihare yapar. Şeriat’e (Sünnet’e) uygun olan budur.

Yukarıdaki örnekte ise, adam bir kitap yazıyor, sonra da yaptığı işin Allahu Teala’nın rızasına uygun olup olmadığını anlamak için hurafe ve bid’at kabilinden bir yol icat ediyor.

Senin yazdığın kitap çürüse ne olur, çürümese ne olur!..

*

İbn Arabî efsane ve hurafesiyle kafası dumanlanmış olanlara bu örnek de kâfi gelmemiş olabilir.

Aynı kitabımızdan bir başka örnek aktaralım..

(Bu defa Cübbeli Zahmet’ten değil, Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz’den alıntı yapacağız..

Ortada şöyle bir manzara var:

Sanki, parası bol olduğu için dünya kadar masrafa girip The Ibn Arabi Society’yi kuran, uluslararası sempozyumlar düzenleyerek İslam dünyasındaki bazı akademisyen ve araştırmacıları “yemleyen”, dergi çıkaran, kitaplar basan İngiliz’in yerli-milli acentası gibi çalışmakta olan bir odak, birtakım “paravan” ya da “angaje” yayınevleri ve editörler vasıtasıyla İbn Arabî’nin kitaplarının tercümelerini yayınlatıyor.

Kıt kanaat geçinen akademisyen ve mütercimleri paraya boğup bu virüslü paçavraları matah birşeymiş gibi allayıp pulluyorlar.

Ve de Ömer Lekesiz gibi adamları, tribünleri heyecanlandırıp gaza getirmek için amigo kontenjanından istihdam ediyorlar..

Sanki böyle bir “işbölümü” var.

Ben ne yapayım, dışarıdan bakıldığında manzara böyle görünüyorsa benim mi suçum?!

Manzara ortada..

Her neyse, örneğimize geçelim.)

*

Örnek 3:

Yeni Şafak‘ın İbn Arabî’den sorumlu yazarı Ömer Lekesiz’in bir yazısı şu cümle ile başlıyor:

“İbnü’l-Arabî’nin İbnü’r-Rüşd’le görüşmesinde, “evet ve hayır” kelimelerini aynı durum içinde peşpeşe kullanmasının nedeni, oldum olası merak edilegelmiştir.”

Lekesiz,“Söz konusu görüşmenin doğru şeklini, (Ekrem Demirli çevirisiyle) bizzat İbnü’l-Arabî’nin kendisinden aktaralım önce” diyor:

“Bir gün Kurtuba’da şehrin kadısı Ebu’l-velîd İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. Halvetimde, Allah’ın bana açmış olduğu şeyleri duyup öğrendiği için benimle karşılaşmak istiyordu. Duyduklarından dolayı şaşkınlığını izah [izhar] ediyordu. Babamın arkadaşlarından birisi olduğu için babam beni İbn Rüşd’ün arzusu üzerine, benimle bir araya gelsin diye bir vesileyle beni ona gönderdi. O esnada bıyıkları henüz terlememiş bir delikanlıydım.”

Bu vatandaş, 15 yaşlarında halvete girmişmiş..

İddiasına göre, Allahu Teala halvetinde ona bazı şeyleri açmış.. Biz buna keşf (feth) diyelim.

O da yememiş içmemiş bunların reklamını yapmaya başlamış.

Anlattıkları, şehrin meşhur kadısının kulağına kadar gitmiş.

O da, bu anlatılanlardan şaşkınlığa kapılmışmış..

Halvette açılan bu şeyler soyut fikirler olsa, bu şekilde aracılar vasıtasıyla nakledilemez. Duyan kişi de şaşkınlığa kapılmaz. Demek ki burada, insanların birbirine hikaye edebileceği birşeyler var.

İbn Arabî, sözlerini şöyle sürdürüyormuş:

“Huzuruna girdiğimde sevgi ve saygıyla kalkıp beni kucakladı ve şöyle dedi:

“— Evet!

“Ben de cevap verdim:

“— Evet!

“Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona ‘hayır’ dedim. Bunun üzerine üzüldü, rengi değişti ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu. Bana şöyle dedi:

“— Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İbn Rüşd’ün “evet”ini anlamış ve “evet”le cevap vermişmiş..

Ancak, İbn Rüşd sevinmişmiş.. O da sevincinin sebebinin farkına vardığı için “hayır” demişmiş..

Bu durumda, “evet” diye karşılık verdiğin zaman, onu anlamamışsın demektir.

Bu bıyıksız sakalsız tüysüz çocuksu tip “hayır” deyince İbn Rüşd üzülmüşmüş, rengi değişmişmiş ve de sahip olduğu şeye karşı kuşku duymuşmuş..

Sonra da şu soruyu yöneltmişmiş:

Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İşte burası, zurnanın zırt dediği yer..

İbn Rüşd, böyle bir soru sormuş olamaz.

Hele de, bir halvete girdi diye ortalığı velveleye veren bıyıkları yeni terlemiş tüysüz toy bir geveze çaylağa hiç sormuş olamaz.

*

Sormuş olamaz, çünkü İbn Rüşd böyle bir soruyu ancak zır cahil ve som ahmak bir adamın sorabileceğini bilir.

Ekrem Demirli’nin teorik düşünce diye çevirdiği ifadenin aslının nazar olması gerekiyor.

Buradaki nazar, fikrî bakış ya da akıl yürütme demektir.

Ve nazar, teori kavramı çerçevesinde anlaşılabilecek (kesinliği bulunmayan) teorik düşünceden daha fazla birşeydir, akıl yürütme sonucunda varılan kesin hükümleri de kapsar.

*

Endülüs’te bıyığı yeni terlemiş bir tüysüz çaylak halvete giriyor, sonra da keşf ve ilahî feyz alma iddiasıyla ortalığı velveleye veriyor.

Mucizeyle desteklenmiş bir peygamber olan Resulullah s.a.s.’in sahip olduğu keşf ve ilahî feyzin doğruluğu kesindir, peki, bırakın ilim sahibi bir kadıyı, aklı başında sıradan bir insan, 15 yaşındaki bir tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasına önem ve değer verip de Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla edindiği kesin/kat’î bilgiyi o çaylağın gevezelikleri çerçevesinde değerlendirmeye kalkışabilir mi?!

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz adını verdiği şeylerin şeytanî vesvese, varidat ve halüsinasyonlar olmadığını, kendisinin cinlerin oyununa gelmiş bir nadan durumunda bulunmadığını nerden bileceğiz?

Ya da olağanüstü zeki ve uyanık bir “maneviyat çiftlikbankı tosuncuğu” olarak insanların saflığından yararlanan bir sahtekâr olmadığından nasıl emin olacağız?

*

Üstelik burada aptalca ve eblehçe bir çelişki var.

Çünkü, İbn Arabî şarlatanının dediğine göre, İbn Rüşd, Allahu Teala’nın ona halvette açmış olduğu şeyleri duymuşmuş.

Duymuş olduğuna göre, onların “teorik düşüncesinin kendisine verdiği şeyler“le uyumlu olup olmadığını da anlamış olması lâzım.

Ve de, yolunmuş tavuk suratlı tüysüz bir çaylağa, yeni yetme bir çocuğa Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün. Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormaması gerekiyor.

Ama, İbn Arabî şarlatanının söylediğine göre, sormuş..

Sormuşsa, onun (bence palavradan ibaret) halvetteki keşf ve ilahî feyz saçmalıkları hakkında önceden hiçbir şey duymamış olması lâzım gelir.

*

İbn Rüşd, 15 yaşındaki tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasından etkilenmişmiş de, onunla görüşmek istemişmiş de, ona “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormuşmuş da…

Hangi aklı başında insan böylesi palavralara itibar edebilir?!

Ve de, ilmi rivayet olmanın ötesine geçip dirayet haline gelmiş hangi ilim sahibi bu zırvalardan tiksinti duymaz?!

İlim sahibi, aklı başında birinin yapacağı şey şudur: Önce, böylesi iddialarda bulunan toy ve çocuk denilebilecek yaştaki kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığını anlamaya çalışır.

Sonra, onun anlattıklarına bakar, Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeyler bulursa, ona nasihatte bulunur, maneviyat yolunda mesafe katetmek istiyorsa önce itikadını tashih etmesi ve ilmihalini öğrenmesi gerektiğini, ve halvet gibi uygulamaları da ancak gerçek bir mürşid-i kâmilin tavsiyesi ve gözetimi çerçevesinde yapabileceğini, aksi takdirde Şeytan’ın ve nefsinin oyununa geleceğini söyler.

Gelince ne olur, Mehdi’lik, peygamberlik vs. taslamaya başlar..

Ki İbn Arabî’de bu tür zırvalar hiç de az değildir.. Altın tuğla, gümüş kerpiç bilmem ne saçmalıkları mı dersin, kendisini “evliyanın sonuncusu” ilan etmesi mi dersin!…

Rezalet ve beyinsizlik adına ne ararsan var..

*

Hikâyenin devamı da var..

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz şarlatan, Kadı İbn Rüşd‘ün “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” şeklindeki talebevari sorusuna (sanki "teorik düşüncenin verdiklerini" de o yaşta külliyen hatmetmiş, yalayıp yutmuş, dibine kadar öğrenmiş gibi) mütebahhir bir muallim edasıyla cevap da vermiş.

Şöyle diyor:

“Şöyle cevap verdim:

“— Evet ve hayır! ‘Evet ile hayır’ arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.

“Bunun üzerine rengi sarardı ve kendisini sıkıntı bastı, bağdaş kurup oturdu ve işaret ettiğim şeyi anladı.”

İyi haltetmişsin..

“Evet ve hayır”mış..

Ya evettir ya da hayır.. “Evet ve hayır” demen durumunda da akılsızlığını ortaya koymuş olursun.

Adama şunu demek gerekiyor, “Ulan kendini beğenmiş övünme meraklısı hadsiz, senin bu evetin ile hayırın arasında hangi ruhlar maddelerinden, hangi boyunlar bedenlerinden uçtu?”

Hiçbiri olmadı, senin (bu uydurma menkıbendeki) evetin ile hayırın arasında kendi akıl, fikir, edep ve izanın uçup gitti..


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...