TÜRKİYE'NİN MEZHEBEN TARİHSELCİ VE GÜNCELLEMECİ İLAHİYATÇI ZINDIKLARI, İSRAİL'İN "ARZ-I MEV’ÛD" DAVASI SÖZ KONUSU OLUNCA TARİHSELCİLİĞİ UNUTAN YAHUDİLERE VE HRİSTİYAN SİYONİSTLERE "TARİHSELCİLİK" ADINA NİYE İKİ ÇİFT LAF SÖYLEMİYOR DA ONLARIN KARŞISINDA SIRNAŞARAK UYUZ KÖPEK GİBİ YARANMAYA ÇALIŞIYORLAR?







İsrail, Hz. Yakub aleyhisselam’ın lakabı..

Yahudiler’in devletinin adının İsrail olması normal, biz de Türkiye ismini kullanıyoruz, ve Türk, muhtemelen, Türkler’in kâffesinin atası olan şahsın adı.

Arz-ı mev’ûd (vaad edilmiş belde) meselesine gelince..

İnsanlar güçleri yetince vaad edilmemiş topraklara da el koyabiliyor, “Burası artık bizim” diyebiliyorlar.

Mesela Amerika kıtası Avrupalılar’a vaad edilmiş değildi, topları tüfekleriyle gittiler ve oranın asıl sakinleri olan Kızılderililer'e “sonradan gelmiş sığıntı” muamelesi yapmaya başladılar.

*

Arz-ı mev’ûd meselesi Yahudi ve Hristiyanlar’ın elindeki Tevrat ve İncil’de geçiyor.

Kur’ân’da tabir olarak geçmemekle birlikte, böylesi bir vaadde bulunulduğunu gösteren ayetler mevcut.

Mesela Maide Suresi’nin 21’inci ayetinde, Hz. Musa aleyhisselam’ın İsrailoğulları’na şöyle seslendiği bildiriliyor:

“Ey kavmim! Allah'ın sizin için yazdığı kutsal beldeye (el-arza’l-mukaddesete’lletî ketebe’llâhu le-küm) girin ve arkanıza dönmeyin; yoksa zarara uğramış kimseler olursunuz.”

Evet, vaad edilmiş bir belde var.. Ve Allahu Teala, A’râf Suresi’nin 137’nci ayetinde bildirildiği gibi, bu vaadini yerine getirmiş durumda:

“Güçsüz düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin doğularına ve batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi. Fir'avun'un ve kavminin yapmakta olduğunu ve yükseltmekte olduklarını ise, harâb ettik.”

Velhasıl, Kur’ân’a göre, ortada “vaad” olarak da yorumlanacak bir “söz” var, ve bu söz yerine getirilmiş, vaad tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş durumda.

Yani olay, olup bitmiş, tamamlanmış, konu kapanmış..

Hz. Süleyman aleyhisselam zamanında İsrailoğulları devleti, onun liderliği altında tüm dünyayı hükmü altına almış durumdaydı.

Böylece vaad, daha iyisi düşünülemeyecek şekilde eksiksiz bir biçimde gerçekleşmiş oldu.  

*

İmdi, Allahu Teala’nın vaadi kıyamete kadar geçerliydiyse, bugünden 100 sene önce, 500 sene önce, bin sene önce neden bir İsrail devleti yoktu?

Allahu Teala’nın sözünden dönmesi, vaadini tutmaması diye birşey olamayacağına göre, ortada böyle “kıyamete kadar geçerli” bir vaad yok.

Vaad vardıysa, vaadin gereği niye yok?. Yahudiler neden Filistin’den defalarca kovuldu, sürgün edildiler?

*

Bu durumda Yahudiler, arz-ı mev’ud davalarını ancak şöyle bir demagoji, mugalata ve kelime oyunu ile savunabilirler: “Evet, bu vaad kıyamete kadar geçerli, fakat tahakkuku Yahudiler’in çabasına bağlı.”

Mesele salt Yahudiler’in çabasına bağlı olunca, bir vaadden söz etmenin anlamı kalmıyor, çünkü aynı çabayı Roma İmparatorluğu (ve Bizans) gösterince o topraklar onların eline geçti.. 

İskender gösterince İskender’in toprağı oldu.. 

Hatta bir ara Persler işgal ettiler. 

Müslümanlar çaba gösterince de buralar Müslümanlar’ın vatanı oldu.

Bu topraklar (kıyamete kadar) özel olarak sadece Yahudiler’e vaad edilmiş olsaydı, onların elinden asla çıkmazdı.. 

Çıkması, vaadin yerine getirilmemesi olurdu. Ki bu Allahu Teala için muhaldir.

*

Kısacası, kıyamete kadar geçerli bir vaadin bulunmadığını, 1948’den önce Filistin’de bir İsrail egemenliğinin bulunmuyor oluşu ispatlıyor.

Demek ki, mesela M. S. 500 yılı için bir vaad söz konusu değil.. 1000 yılı için de.. 1500 senesi için de.. 1900 için de..

Böyle bir vaad söz konusu olsaydı, Allahu Teala vaadinden dönmeyeceği için, gereği gerçekleşirdi.

Demek ki yok.

Yahudiler’in sözünü ettiği vaad, şu anda bile gerçekleşmiş değil.. Çünkü, arz-ı mev’ud olarak gördükleri toprakların çok az bir kısmı ellerinde.. 

Büyük kısım Ürdün, Lübnan, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Kuveyt ve Irak’ın elinde.

Yani vaad, halihazırda gerçekleşmiş değil.. Gerçekleşmesi Ürdün, Lübnan, Suriye, Kuveyt ve Irak devletlerinin haritadan silinmesine, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın ise bazı topraklarını kaybetmelerine bağlı.

Allahu Teala’nın Yahudiler’e kıyamete kadar geçerli bir vaadi bulunsaydı, tablo böyle mi olurdu?!

Kıyamete kadar geçerli bir vaad yok.. Gerçekleşip geçmişte kalmış, böylece hükmü sona ermiş bir vaad var.

*

Bir defa gerçekleştikten sonra bir daha ortadan kalkmayıp kıyamete kadar devam edecek bir “arz sahipliği” vaadinin bulunmadığını tarihî tecrübe ve mevcut durum ispatlıyor.

Görünen köy kılavuz istemez.. Güneş'in doğduğunu gözünüzle gördüğünüz zaman bunu size haber verecek bir şahide ihtiyacınız kalmaz. 

Bu durumda davalarını haklı göstermek için Yahudiler mugalata kabilinden belki şunu diyebilirler: “Bizim böyle bir süreklilik iddiamız yok, ‘vaad edilen toprak’ elimize bazen geçer, bazen geçmez.”

Bunu dedikleri zaman muhataplarının “O ‘ele bazen geçer’lik geçmişte gerçekleşmiş, geriye kıyamete kadar geçerli olan ‘ele bazen geçmez’lik kalmış olamaz mı?!” deme hakları doğar..

Vaad “bazen gerçekleşen” bir vaad olduğuna göre, o vaad, sadece "geçmişteki bazen"de gerçekleşmiş olmasıyla da yerine gelmiş, geriye sadece gerçekleşmezliği kalmış olabilir.

*

Diyelim ki bir padişah, bir adamına bir çiftlik verme vaadinde bulunuyor. “Falanca çiftlik bir süre sonra artık senin olacak” diyor.

Ve bir müddet sonra veriyor..

Sonra çiftlik bir şekilde adamın elinden çıkıyor.. Ya birilerine peşkeş çekiyor, “Gelin benim ağam olun, ben de yanınızda maraba olayım” diyor, ya da satıyor.

Padişah bunu görüyor, duyuyor, fakat müdahale etmiyor.

Bizimki seneler sonra biti kanlanınca da, “Burası benim çiftliğim, çünkü padişah bana vaad etmişti, ‘Burası yalnız senin’ demişti, defolun gidin, gitmezseniz hepinizi öldürürüm” diyor.

Bu adama, “Padişah senden başkasının olmasına razı değildi de niye sen burayı elinden çıkardın, padişahın lafını niye hiçe saydın? Ayrıca padişah buranın sende kalacağına dair sana bir garanti vermiş, bir vaadde bulunmuş idiyse, senin elinden çıkmasına niçin göz yumsundu?! Padişah, ‘Burası hep şu şahsın elinde kalacaktır, asla başkasına devredilemez’ diye bir ferman niye yayınlamamıştı?!” demezler mi?!

Ve de “Padişah sana verdiği sözü tutmuş, olay bitmiş kapanmış; onu hep sana borçlu yapmaya, malını elinden her çıkardığında onu sana geri vermekle yükümlü gibi görmeye ne hakkın var?” diye çıkışmazlar mı?!

*

Görüldüğü gibi, Yahudiler bu arz-ı mev’ud meselesi için “Tarihseldir” demiyorlar.

Tarihsel olduğu halde bunu itiraf etmekten kaçınıyorlar. (Bazı durumlar ister istemez tarihseldir.. Mesela Mekke döneminde Müslümanlar’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmeleri emredildi.. Bu emir, o dönemle sınırlı bir emir.. Bugün Mekke’de yaşayanın Medine’ye hicret etmesi gerekmiyor.)

Bizdeki modernist ilahiyat ukalası, tarihsellik safsatasını Yahudi ve Hristiyanlar’dan öğrenmiş durumdalar.. Fakat o Yahudiler, kendi davaları söz konusu olunca tarihselciliği (gerçekten tarihsel olan için bile) kabul etmeyebiliyorlar.

Onlar için menfaatlerine uygun olan herşey evrensel, uymayanlar ise tarihsel olabiliyor.

*

Ve bizim modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinden Yahudi ve Hristiyanlar’daki bu çifte standart konusunda ne bir mırıltı, ne bir fısıltı, ne bir inilti, ne bir vızıltı duyuluyor.

Sanki ölmüş de mezara girmiş gibi sessizler.. Ya da sanki Mars’a göçüp yerleşmişler de dünyada olup bitenden haberleri yok.

Mesela şu prof. unvanını taşıyan tarihselcilik distribütörü ve bayisi Mustafa Öztürk soytarısı.. İslam ve Kur’an söz konusu olunca zehirli dilini yılan gibi tıslatan bu soytarı, neden Yahudi ve Hristiyanlar için iki çift laf etmiyor?

Etmez, çünkü onları eleştirirse mabadında ayak izi çıkacağını biliyor. 

(Bu soytarıların dr., doç., prof. gibi unvanlarına aldanmamak gerekiyor.. Hazırladıkları tezlerin ve yazdıkları makalelerin çoğu “dostlar alışverişte görsün” kabilinden paçavralar durumunda.. Mesleğinin hakkını vermeye çalışanlar var elbette, onlar böyle soytarılıklar yapmadıkları için fazla göze çarpmıyorlar.)

*

Bu tarihselcilerin (yahudisiyle, hristiyanıyla, müslüman görünen münafığıyla), Kur’an’daki bildirimlerin tarihsel olduğunu ispat etme şansları var, fakat nedense yararlanmıyorlar.

Mesela Allahu Teala Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Onlar sizinle topluluk halinde savaşamazlar; ancak korunaklı şehirlerde oldukları halde veya duvarların arkasında bulunuyorken.. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Onları birlik sanırsın; hâlbuki kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları yüzündendir.” (Haşr, 59/14)

Yahudiler’in Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını, dedikleri gibi “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu ispatlama şansları önlerinde..

Halihazırda ordularında 100 bini aşkın asker bulunuyor..

İçlerinden bir subayın çıkıp askerlerine şunu deme imkânı var:

Ey İsrail’in (Yakub’un) seçilmiş çocukları, ey kahramanlar, ey yiğitler, aranızdan benimle ölüme gidecek 500 kişi istiyorum.. Muhammed’in uydurmalarına göre biz Müslümanlar’la açıkta toplu halde savaşamazmışız. Ancak korunaklı şeirlerin içinde bulunuyorken ya da tankların çelik duvarları ardındayken savaşabilirmişiz.. Onlara öyle olmadığını gösterelim, 500 kişi piyade olarak üzerlerine kahramanca yürüyelim, İsrail’in adını yüceltelim.. Belki öleceğiz, fakat kitaplarının uydurma, dinlerinin fasarya olduğunu cümle aleme göstereceğiz, bu gerçeği tarihe kanımızla yazacağız.”

Evet, Kur’an’ı küçük düşürme fırsatı Yahudi’nin elinde, öyle İsveç’te şurda burda yaktırmasına gerek yok.. 

Bu ayet-i kerîmenin onlar için ürettiği "kriz"i eşsiz bir "fırsat" olarak görüp değerlendirebilirler.

Sadece Gazzeliler gibi zayıf bir topluluğun üzerine böyle pürsilah kahramanca piyade olarak yürümeleri, Kur’an’ın bütün “hava”sını indirmeleri, Müslümanlar’ı dinlerinden şüpheye düşürmeleri için yeterli.

Nedense, bunu yapmaktan kaçınıyorlar.

Kim bilir belki de Kur’an’a Müslümanlar’dan fazla inandıkları içindir,

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da böyle yaptılar.

 “Muhammed, biz Araplar’a benzemeyiz, zorlu savaş erleriyiz, bizimle savaşmak başkalarıyla savaşmaya benzemez” filan diyerek “artistlik” yapıyorlardı, fakat Peygamber Efendimiz s.a.s. anlaşmaları bozmaları, hainlik yapmaları ve Müslümanlar’a zarar vermeleri yüzünden üzerlerine yürüyünce kalelerinden başlarını çıkarmaya cesaret edemediler.

Hamas karşısında 7 Ekim’de bozguna uğramalarının nedeni de bu.. Duvar arkasında (tankın vs. içinde) olmadıkları için savaşamadılar.

Yahudiler ancak savaşmayan silahsız sivillerin üzerine piyade olarak yürüyebilir, karşılarında durabilirler.

Bir de düşmanları onlar daha ortada yokken kaçıp gitmişlerse, meydan boşalmışsa piyade olarak yürüyüp gelirler.

*

Yahudiler’in, Kur’an’ın “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu göstermek için yapabilecekleri daha kolay, kansız, zahmetsiz, oturdukları yerden rahatça gerçekleştirebilecekleri başka şeyler de var.

Mesela Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinde kendileri için söylenenin aksi yönde hareket ederek Kur’an’ın “uydurmalardan ibaret” olduğunu gösterme imkânı ellerinde.

Söz konusu ayet-i kerimede onlar için “İçlerinden çok azı dışında onlardan bir hainlik görme durumun hiç bitmez” (Ve lâ tezâlu tettali’u ‘alâ âinetin minhum illâ kalîlen minhum) buyuruluyor.

Tarihselciler, “Burada Peygamber’e hitap ediliyor, bugün durum değişmiştir” diyebilirler, fakat öyle değil.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şahsında ümmete hitap ediliyor ve bugün de durum bu..

Yahudi devleti ve hükümetinin (Yahudiler’in azına değil de çoğuna karşılık geldikeri için) hainlikten uzak durmaları mümkün değildir.

Erdoğan’ın bunlarla arasının açılmasının ve “one minute”li bir çıkış yapmasının nedeni de buydu.. Aralık 2008’de İsrail Başbakanı Ehud Olmert Ankara’ya geldi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüştü.. Ardından İsrail Gazze’ye saldırdı, ve sanki İsrail bu konuda Türkiye’nin onayını almış gibi bir görüntü ortaya çıktı.

Erdoğan baktı ki pabuç pahalı, Arap sokağı kendisine lanet okuyacak.. İçeride de eski lideri ve hocası Erbakan “Yahudi hortumu Erdoğan”a ağzına geleni söyleyecek.. O yüzden İsrail’e, “Meğer gözünün üstünde kaş da varmış, yeni farkettim” demek zorunda kaldı.

*

İsrail’in böyle oyunları ve hainlikleri eksik olmaz.. Ve hiçbir zaman verdiği hiçbir sözde durmaz, hiçbir anlaşmaya tam uymaz..

Erdoğan'ın suç ortağı gibi gösterilmek istendiği o saldırının yaşandığı sırada televizyonda zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kahırlı bir konuşmasına şahit olmuştum.. Suriye ile İsrail’i barıştırmak için Türkiye olarak sürdürdükleri üç yıllık gizli diplomasinin bu saldırı ile berhava edildiğini söylüyordu.

Batılılar’ın uluslararası ilişkiler teorilerini ezberleyerek “evrensel” bilim adamı olmaya çalışmak yerine Kur’an’ı iyi anlayarak “tarihsel” müslüman olmaya çalışsaydı böyle ham hayallerle vakit öldürmez, üç yıl boşuna nefes tüketmezdi.

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) hayalleri, hayalci dış politikası..

*

Evet, Yahudi devletinin Kur’an’ın Allah kelamı değil de “Muhammed’in uydurması” olduğunu kendileriyle ilgili ifadeler çerçevesinde ispatlama şansları var.

Müslümanlar’la olan ilişkilerinde bir kez olsun hainlik yapmayarak, “Söz, namustur; verilen sözden dönülmezçark edilmez, hile yapılmaz” diyerek, doğruluk ve sadakat sergileyerek Kur’an’ın “hava”sını indirebilirler.

Ancak, “Biz hain olmaya razıyız, yeter ki Kur’an’a laf gelmesin” modunda hareket ediyorlar.

Çok fedakârlar.


YAHUDİ VE HRİSTİYANLAR'IN HAHAM VE RAHİPLERİNİ RAB EDİNME "SÜNNET"İNİ İSLAM'A TAŞIMAYA ÇALIŞAN İBN ARABÎCİ SAPIKLAR

 



İbn Arabî’nin “keşfiyat”ına hayranlık duyanların hiçbiri, “İbn Arabî şu hususta şunları söyleyerek İslam’ı daha iyi anlamamızı sağlamıştır” diyebilecek durumda değil.

Fakat, onun sözde “keşifleri”nden hareketle savunulan yığınla “sapıklık” var.

Söyledikleinden doğru olanlar (onun keşfi ya da icadı olma anlamında) yeni değil, yeni olanlar da doğru değil.

Hatta, söylediklerinden doğru olanların yeni olmamasını geçtik, yanlış olanların bile çoğu yeni değil.. Plotinus gibi Eski Yunan filozoflarından araklanmış sapıklıklar..

*

Bir önceki yazıda, Aliyyü’l-Kârî rh. a.’in, onu savunma adına yazılmış bir paçavraya cevap verirken dikkat çektiği bazı hususları aktarmıştık.

Devam edelim.. Aynı eserindeki şu ifadeleri, ulemadan bilinip de İbn Arabî’yi savunanların akıl yürütüş biçimini anlamak bakımından iyi bir örnek durumunda: 

“Yirmibirincisi: Yine yazarın (İbn Arabî'nin) Hz. İsa a.s. ile ilgili bölümde yer alan ifadesidir: ‘… Hz. İsa, ölüleri diriltince, kimileri Hakk’ın ona hulul ettiğini söylediler, kimisi de o (Hz. İsa), Allah’tır dediler ve böylece küfre girmiş oldular. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın Meryem oğlu Mesih (İsa) olduğunu söyleyenler kesinlikle küfre girmişlerdir.” Böylece sözün (kelamın) tamamında küfürle hatayı biraraya getirmiş oldular. Çünkü onlar “Allah” demekle sadece küfre girmiş olmadılar. Küfürleri sadece bu söz değildir. Çünkü bu söz tek olarak ele alındığında haktır, küfür değildir. Yine bunların sadece “O Meryemoğlu Mesih’tir” sözleri de küfür değildir. Çünkü bilindiği gibi Hz. İsa Mesih kesinlikle Meryem’in oğludur. Fakat sadece her iki sözü beraberce söylemelerinden küfre girdiler.’ ”

Bu mantıksız ve karmakarışık ifadelerin lüzumsuz ve anlamsız, içi boş laf kalabalığı ve gevezelik olduğu açık,. Çünkü burada anlatılan hususu, (yazarın meramını anlatma becerisinin yetersizliği gerekçesiyle iyiye yorarak anlamaya çalışan) herkes bilir ve anlar.

Allah’ın Allah, İsa’nın da Meryem’in oğlu olduğunu bilmeyen müslüman mı var, geri zekâlı sapık?!

Ancak, merhum Aliyyü’l-Kârî’nin aktardığı gibi, İbn Arabî’nin bu malumu ilam (Allah’ın Allah, İsa’nın da Meryem’in oğlu olduğunu söyleme) kabilinden gereksiz gevezeliği bile, onun eserlerine şerh yazan (alim bilinen) bazı ahmakları sapıkça düşünceleri savunmaya yöneltebilmiştir:

(Davud) Kayserî, Cündî ve (Molla) Camî gibi Füsus kitabını şerhedenlerin ittifakına göre, Şeyh’in (İbn Arabî'nin) buradaki sözünden muradıbu sözle onlar (Hristiyanlar), Hakk’ı Hz. İsa’ya hasretmekle (inhisar ettirmekle, onun tekeline vermekle) kâfir oldular; oysa ki Yüce Allah herhangi bir şekilde hasr altına alınamaz, aksine o münezzeh olan Allah, tüm alemde tecelli etmiştir. 

Hiç kuşkusuz bu ifade (yorum), Yüce Allah’ın kelamıyla açıkça muaraza durumundadır, çelişkilidir…. Gerçi bunlar görünürde alimlerden gibi gözükseler de, burada … yanılgıya düşmüşlerdir.

Yanılgı kelimesi burada hafif kalıyor, basbayağı sapıtmışlar.. Akılsızlıkta hayvanları aşıp geçmişler.

Sapıtmanın, alimlerden sadece Bel’am’a mahsus olduğunu zannedenler yanılıyorlar.

*

Burada itiraz, Hz. İsa’nın haşa Allah’ın oğlu olarak nitelendirilmesine değil, bu çirkin nitelendirmenin salt Hz. İsa ile sınırlı tutulmasına yönelik olmaktadır.

İşte bunların bu çirkin sözlerindeki saçmalıklara itiraz eden alimlere İbn Arabî’nin akılsız takipçilerinin yönelttikleri suçlama ise, söz konusu alimlerin kışır ve kabuk alimi oldukları, bu herzevekillerin irfanını anlamaktan aciz kaldıklarıdır.

Aslında bu “alim zannedilen İbn Arabîci soytarılar kumpanyası”, “salt Hz. İsa ile sınırlı tutulma”dan söz ederken yanılıyorlar.. Tevbe Suresi’nin 31’inci ayeti, Hristiyanlar’ın olayı Hz. İsa ile sınırlı tutmadıklarını, Hz. İsa’nın yanısıra rahiplerini de “rabler” edindiklerini bildiriyor.

Yahudiler ise, Hz. İsa’yı “rab” kabul etmemekle birlikte, rablik makamını boş bırakmamış, hahamları ile doldurmuşlar.

Yani bu İbn Arabîci dangalakların “itikad”ı açısından meseleye bakılırsa, Yahudi ve Hristiyanlar’ın, hahamlarını ve rahiplerini rabler edinmekle küfürden biraz uzaklaşmış olduklarını söylemek gerekiyor.. Fakat, küfürden kurtulmaları için bu kadarı yeterli olmuyor, “diğer rabler”i de “keşf” etmeleri gerekiyor.

Bunların mantığına göre, müşrik Araplar’ın hatası da, olsa olsa, “tanrısal tecelli”yi sadece Lat ve Uzza gibi “yerli milli” putlarına tahsis etmeleri, Afrikalı yamyamların ve Amerikalı Kızılderililerin totemlerinden “tanrısal tecelli”yi esirgemeleri olur.  

Bu alim zannedilen soytarılar, İbn Arabî’ye dinde verdikleri mevki ile, haham ve rahiplerini rabler edinen Yahudi ve Hristiyanlar’a benzemeyi başarmış durumdalar.

Bununla birlikte, “Sadece İbn Arabî’yi ‘tanrısal keşf’ sahibi yapmakla, ‘sadece Hz. İsa’yı ‘tanrısal tecelli’ye mazhar kabul eden’ Hristiyanlar’ın hatasına mı düşüyoruz acaba?” diye düşünüp düşünmedikleri konusunda birşey demek, keşif sahibi olmamamız nedeniyle, bizim için mümkün değil.

*

Aliyyül-Kârî rh. a.’in İbn Arabî’den aktarıp tenkit ettiği bir başka herze de şöyle:

“Yirmidördüncüsü: Yine aynı bölümdeki şu ifadesidir: ‘Aslında Firavun, tahakküm etme (kahredici güçle hükmetme) mevkiinde idi ve kılıç sahibiydi yani hükümranlık kendisindeydi. Bunun içindir ki şöyle diyordu: “Ben sizin en yüce Rabbinizim.” Yani hepsi birbirlerine oranla her ne kadar Rab iseler de, Firavun, “Ben sizin en yüce rabbinizim, çünkü kesin ve açık anlamda hükümranlık bendedir” diyordu. Nitekim sihirbazlar bunun doğruluğunu görünce, onun bu davasındaki doğruluğunu bilince, bu manayı ona karşı inkâra kalkışmadılar. Aksine ikrar ettiler ve şöyle dediler: “Ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin.” Böylece Firavun’un, “Ben sizin en yüce Rabbinizim” sözü sahih olmuş oldu. 

Şimdi sen (İbn Arabî’nin sarfettiği) bu anlamsız ve hiçbir şey ifade etmeyen söze bak…. Mekkî Şeyh diye tanınmış bulunan tevilcinin sözüne gelince, güya bu kişi, 37 yıl, İbn Arabî’nin sözlerine hizmet etmiştir. İşte bu ifade göstermektedir ki, kendisi aptal ve cahilin biridir. Çünkü ömrünü boşa geçirmiştir…. Hatta kendisi için zararlı olanla uğraşıp durmuştur.”

Sihirbazlar, onun yeryüzünde hükümranlık mevkiinde bulunduğunu zaten biliyorlar ve ona hizmet ediyorlardı, fakat onun ilahlık davası güden sözündeki, İbn Arabî’nin saklamaya çalıştığı gerçek anlamı Hz. Musa a.s.’a tâbi olmakla reddedince, Firavun el ve ayaklarını keserek onları katletti.

O sonunda iman eden sihirbazların aksine, Hz. Nuh a.s.’ın risaletinde (peygamberliğinde) hatalar gören İbn Arabî, Firavun’un açıkça küfür olan ifadesini “sahih” (doğru) ilan ediyor.

İslâm dünyasında Asr-ı Saadet’ten uzaklaşıldıkça yaşanan yozlaşmanın boyutlarını anlamak için, hicrî altıncı asırda ortaya çıkmış bir herzevekilin bu türden herzelerini savunmak için harcanan mürekkebin hacmine bakmak yeter de artar.


İBN ARABÎ'NİN HERZELERİNE KULP TAKMAK İÇİN KENDİLERİNİ EŞŞEK SIPASI DEREKESİNE DÜŞÜRENLER

 



Son asırlarda Hallac ve İbn Arabî gibi Ehl-i Sünnet dışı isimlerin popüler hale gelmesinin, Cüneyd-i Bağdadî gibi Ehl-i Sünnet’in sınırlarını taşmayan gerçek sûfîlerin, âbide şahsiyetlerin ise gölgede kalmasının nedenlerinden birini, tekke ve tarikatların birçoğunun bir ölçüde yozlaşmış olması oluşturuyor.

Hallac ve İbn Arabî gibi isimlerin bazı boş lafları ile amelsiz (Sünnet’siz), zühdsüz, zikirsiz, riyazetsiz, “emr-i maruf ve nehy-i münker”siz, cihatsız (cihat şuurundan mahrum), “azîmet”siz (hatta “ruhsat”sız, fısk u fücurlu) tasavvufçuluk taslamak, “Allah aşkı” davası güderek “artistlik” yapmak, son dönemlerde prim yapıyor.

Bu yolda Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi isimler de istismar ediliyorsa da, en münbit “toprak” olarak İbn Arabî görülüyor.

Bu gelişmede, oryantalistlerin sapık (Şeriat’ten yan çizen) tasavvufî cereyanları sanki tasavvufun hakikî temsilcileriymişler gibi gündeme taşımalarının da etkisi var. (Tipik örnek, İngiliz’in Ibn Arabi Society adlı kurumu.)

Bunun yanısıra, İslam dünyasındaki laik (siyasal dinsiz) rejimler, Batı taklitçiliğinin (ya da Batı müttefikliğinin ve stratejik ortaklığının) bir sonucu olarak, “yozlaşmış (Şeriat’e aykırı) tasavvuf goygoyculuğunu” rejimlerinin “ilelebet”li istikbali için alttan alta teşvik etmekteler.

İngiliz patentli "yerlilik millilik" ve de "tasavvufçuluk"..

*

Yüzyıllardır İbn Arabî’yi savunmak için de, reddetmek için de pekçok eser yazılmış bulunuyor.

Savunmak için telif edilmiş olan kitaplardan biri, Şeyh Mekkî tarafından Farsça yazılmış ve Ahmet Neylî tarafından tercüme edilmiş durumda. 

Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin ilmî olmaktan uzak ve cahilce bulduğu bu kitap, “Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası” adıyla, yakın zamanlarda, iki ayrı yayınevi tarafından yayınlandı.

Söz konusu kitaba karşı, zamanında, Fıkh-ı Ekber şârihi Aliyyü’l-Kârî rh. a. tarafından bir reddiye yazılmış bulunmakta. 

Sözkonusu eserin tercümesi, http://www.islah.de/menhec/men00006.pdf adresinde mevcut.

*

Burada bir parantez açalım..

Bazılarının İbn Arabî meselesini 17.’nci yüzyıldaki Kadızadeliler-Sivasîler bağlamında ele aldıkları görülüyor.. Bu, yanlış.. Buradan İbn Arabîciliğe ekmek çıkmaz.

Kadızadeliler’in ilham aldıkları isim olarak İmam Birgivî gösteriliyor.. İmam Birgivî, Bayramiyye tarikatı şeyhlerinden Abdullah Karamanî’ye intisab etmiş derviş bir alim.. 

Bu noktada İmim Birgivî ile Şeyhülislam Ebussuud Efendi’yi, karşıt iki uç isim gibi görenler de var.. Ebussuud Efendi de İbn Arabî’nin kitaplarının küfür ifadeler içerdiği ve okunup okutulmalarının caiz olmadığı yönünde fetva vermiş durumda.

Ebussuud Efendi bu fetvasını, tasavvufa karşı olduğu için vermiş değil.. Babası tarikat şeyhiydi.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, başta Mevkıfu'l-Akl olmak üzere birkaç eserinde, İbn Arabî’nin kitaplarında “keşf” diye pazarlanmakta olan saçmalık, sakatlık ve sapıklıkları anlatmış bulunuyor.

Aynı şekilde Ömer Nasuhi Bilmen Hoca da Büyük Tefsir Tarihi’nde İbn Arabî’nin durumunu açık bir şekilde anlatmış..

Ve bu isimler ne İbn Teymiyyeciler ne de selefî meşrepler..

Dolayısıyla mesele İbn Teymiyyecilik (selefîlik) ve tasavvufçuluk tartışması olarak gösterilemez.

Kaldı ki, İbn Teymiyye tasavvuf karşıtı da değildir.. Son dönemin güzide alimlerinden Nakşbendî şeyhi Seyda Mehmed Emir Er Hoca, Rıhle dergisinde yayınlanan bir mülakatında, İbn Teymiyye'nin tasavvuf anlayışının doğru ve düzgün olduğunu söylemişti.

*

Merhum Aliyyü’l-Kârî’nin söz konusu reddiyedeki bakış açısının anlaşılması bakımından ondan bazı iktibaslar yapıp değerlendirmelerde bulunacağız.

Şu ifadeler, merhum Aliyyü’l-Kârî’ye ait:

“Onikincisi: [İbn Arabî’nin] Yine Nuh a.s. ile ilgili bölümdeki ifadesidir. Burada diyor ki: ‘Eğer Nuh, teşbih [Allahu Teala’yı yaratılmışlara benzetme] ile tenzihi [teşbihten kaçınma] cemetse [biraraya getirse], kavmini de bunlara davet etse, bu ikisi konusunda ona kesinlikle cevap verirlerdi. Fakat o, onları açık bir şekilde teşbihe çağırdı, sonra da gizlice tenzihe davet etti.’

İşte [İbn Arabî’nin] bu iki kelamı arasındaki tenakuzu (çelişkisi), iki meramı arasındaki zıtlığı ile birlikte açıkça bir küfürdür. Çünkü burada Yüce Allah’ın peygamberlerinden birine itirazda bulunuyor.. [Aslında sapık boşboğaz Allahu Teala'nın Kur'an'daki beyanına itirazda bulunuyor.]

Alimler açıkça ifade etmektedirler ki: ‘Herhangi bir peygamberi ayıplamak küfürdür.’ Ayrıca [İbn Arabî’nin] gaybı bilme, (geçmişteki) haberlerle ilgili gaybı bilme iddiası(Kur’an’ı) kendi reyine göre tefsir ederek, alimlerin ve velilerin yaptıklarına aykırı olarak, herhangi bir Arapça gramer kuralına bakmaksızın, hale ya da karineye dayalı birşeye bakmaksızın, bunu imandır diye savunması da yine böyledir (küfürdür).”

Merhum Aliyyü’l-Kârî’nin yukarıdaki açıklaması, İbn Arabî’nin benzer saçmalıklarının nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda ölçüt olarak alınabilir.

*

Görüldüğü gibi, İbn Arabî’ye göre, Hz. Nuh a.s., kendisinin keşfettiğini ileri sürdüğü “irfan” çerçevesinde tebliğ yapmış olsa, bütün kavmi olumlu cevap verip iman edecekti. Ancak, zırva keşfine göre, Hz. Nuh a.s.  nasıl tebliğ yapması gerektiğini bile bilmiyor, açıkça söylediğini gizlice yalanlıyordu.

Adamın yediği (keşfettiği) naneye bakın!

Buradan çıkan mantıkî sonuç, Allahu Teala’nın, kimi peygamber olarak göndereceğini haşa bilmemesi ve yine haşa peygamberlerine nasıl peygamberlik yapacaklarına dair vehbî (ya da keşfî) bir ilim vermemiş olmasıdır.

Keşif, İbn Arabî adlı herzevekilin tapulu arazisi..

Haşa Allahu Teala Hz. Nuh a.s. yerine İbn Arabî’yi peygamber göndermiş olsaydı, mesele bitmiş olacaktı, Hz. Nuh’un bütün kavmi yeterince aydınlanacak ve herhalde müslüman olacaktı.

*

Maalesef, "kerameti kendinden menkul" bir "din şarlatanı" çıkıp bu herzeleri savurabilmiş durumda.

İşin ilginç tarafı, bu akılsızlıktan ibaret lafları, birçok kimse keşif ürünü eşsiz hikmet ve irfan olarak görebilmektedir.

Sizin keşfinizin içine tüküreyim!

Aklı başında bir müslüman, doğal olarak, imanın altı şartından biri olması hasebiyle bütün peygamberlere inanır, onları tasdik eder ve İbn Arabî gibi herzevekillerin peygamberlerin risaletine aykırı olmanın ötesinde, onların risaletini aşağılayan laflarının çirkinliğini hemen anlar.

*

Yine, İbn Arabî ve İbn Arabîcilere göre, Firavun ve kavmi aslında “ilim denizi”nde boğulmuştur.

Keşfleri böyle söylüyormuş.

Keşfin bini bir para..

Aliyyü’l-Kârî rh. a., konuyu şöyle açıklıyor: 

“Ondördüncüsü: Yine Hz. Musa a.s. ile ilgili bölümdeki şu ifadesi: ‘Onlar Allah ile ilim denizinde boğuldular, orada (ayette belirtildiği gibi) Allahu Teala’dan başkaca ensar (yardımcılar) bulamadılar. Böylece Allah onların ensarı (yardımcısı) oldu. O’nda helak oldular. Yani Allah’da ebediyete dek yok oldular….'

Görüldüğü gibi, İbn Arabî’nin yöntemi, bütün mantık ve dil kurallarını bir tarafa bırakarak, aklın ve naklin verilerine sırt çevirerek, demagoji ve mugalata ile, kimi yerde hak sözle batılı kastederek, kimi yerde de manayı çarpıtarak, kendisinin keşf hikâyelerine kanmış olanları aldatmaktan ibaret.

Adama göre, Firavun’un ve kavminin denizde boğulup Allah’tan başka yardımcı bulamamış olmaları, başka yardımcı bulamayıp da Allah’ı yardımcı olarak bulmaları anlamına geliyor.

Bu mugalataya keşf diyen ahmaklara sapıklık gerçekten yakışıyor.

*

Aliyyü’l-Kârî rh. a., konuyla ilgili olarak şunu diyor:

Kadî İyad’ın ‘Şifa’ adlı eserinde yer alan ibare şöyledir: ‘Kitabın (Kur’an’ın) nassını, asıl varid olduğu muhkem manasının dışında bir manaya hamletmek durumunda olan kimselerin küfründe icma [ulemanın ittifakı] bulunmaktadır. Şarih Dulcî böyle yorumlamaktadır.

Mesela kimi tasavvuf erbabının Hz. Nuh a.s.’ın kavminin ‘Hataları nedeniyle boğuldular ve cehenneme sokuldular’ tarzındaki ayet hükmünü, ‘Onlar sevgi ve muhabbette boğuldular ve bunun ateşinde ebedi kaldılar’ diye yorumlamaları gibi. 

İşte bunların bu türden hezeyanları oldukça fazladır.

Bunları söyleyip yazan adam ve onun (onu her konuda tasdik eden, her sözüne doğru diyen) takipçileri için hadi kâfir kelimesini kullanmayalım, fakat akıl bakımından eşşek sıpasından farksız olduklarını da mı söylemeyelim?!

Onları mazur görmek için eşşek sıpası olarak görmekten başka çaremiz yok.. 

Çünkü hayvanlar, akılsız mahluklar oldukları için mazurdurlar ve onlar için tekfir söz konusu olmaz.


BU YAZI, DR., DOÇ. VE PROF. UNVANLI (CEHL-İ MÜREKKEPTEN MUZDARİP) BAZI KATMERLİ CAHİLLER İÇİN: BİLİM, BİLİMSELLİK, DARWIN, NEWTON, YERÇEKİMİ VE EVRİM



Darwin’in teorisi gerçekte “bilim-kurgu” mahiyetinde bir çalışma durumunda.

Bildiğimiz bilim-kurgu eserlerinden farkı, bunun çalışmasının geleceğe değil de geçmişe yönelik bir “tahmin” niteliği taşıyor olması.

Bu yönüyle yazdıkları bir “tarihî roman” olarak da kabul edilebilir.

Mevcut tarihî romanlardan farkı ise bunun bildiğimiz insan türünün değil de genel olarak canlıların tarihinden bahsediyor olması.

Bir tarihî roman tümden kurgu üzerine inşa edilemez.. O zaman ortaya Yüzüklerin Efendisi türünden saçmalıklar (romanımsı modern masallar) çıkar.

Darwin'in kurgusal teorisi de aynı şekilde bir masal durumunda.

*

Evet, bir tarihî romanın hem zaman, hem mekân, hem insan toplulukları (kavimler), hem de kurumlar (devletler vs.) düzeyinde birtakım gerçekleri temel alıyor olması gerekir.

Mesela Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanını alalım.. Romanın baş kahramanı kurgusal olsa bile, genel çerçeve birçok tarihî gerçeği ihtiva etmektedir.

İşte, Darwin’in yazdıklarının durumu da budur.. Söylediklerinin birçoğu doğrudur, fakat bilim-kurgu kategorisinde değerlendirilmesi gereken tarihî romanını tartışmalı hale getiren özellik, zoolog ve botanikçilerin bulgularının üzerine kendi uydurma, yakıştırma ve tahminlerini giydirmiş olmasıdır.

*

Nitekim, Darwin’in kitabının giriş bölümünün ilk paragrafı, bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, çev. Öner Ünalan, 3. b., İstanbul 2012):

“Majestelerinin gemisi Beagle’da bir doğa bilgini olarak bulunduğum sırada, Güney Amerika’da yaşayan organik varlıkların dağılımındaki ve o kıtanın bugünkü ve geçmişteki canlılarının yerbilimsel ilişkilerindeki belirli olgular [fosiller] gözüme pek çarpmıştı. Bu olgular, elinizdeki kitabın ilerdeki bölümlerinde de göreceğiniz gibi, büyük filozoflarımızdan birinin sırların sırrı dediği “türlerin kökeni”ne ışık tutacağa benziyordu. 1837’de, yurda dönerken, bununla herhangi bir ilişkisi olabilecek bütün olguları sabırla derleyerek ve titizlikle karşılaştırarak söz konusu soruya eksik de olsa bir yanıt bulunabileceğini düşündüm. Ancak beş yıllık bir çalışmadan sonra bu konuda kurguda bulunmaya (speculation) başladım ve kısa bazı notlar aldım; 1844’te bunları genişleterek bana olası (probable) görünen sonucun taslağını elde ettim. Aynı konuyla o zamandan beri hiç aralıksız uğraştım. Bu türlü kişisel ayrıntılara girmemin bağışlanacağını umuyorum, çünkü bunları, bir sonuca varmak için pek de ivecen [aceleci] davranmadığımı belirtmek için yazıyorum.”

Böyledir.. Roman yazmak aceleye gelmez.

Mesela Victor Hugo Sefiller’i 17 yılda yazmış bulunuyor.

Tolstoy Harp ve Sulh’u biraz aceleye getirmiş, yedi yılda yazmış.

Darwin ise romanını beş yılda tamamlamış..

Görüldüğü gibi, düşüncelerinin kurgu (spekülasyon) olduğunu söylüyor.

Ve ihtimalden/olasılıktan (probability) söz ediyor.

Yani dediği şu: “Geçmişte şöyle şöyle birşeyler yaşanmış olması muhtemeldir.”

*

Derler ki, “Taktik bir yalan, cahillerin elinde stratejik bir hakikate dönüşür”.

Bediüzzaman’ın da şöyle bir sözü var: “Mecaz, ilmin elinden cehlin (cehaletin) eline düşse hakikate inkılap eder (dönüşür).”

İşte, Darwin’in “kurgu”su (spekülasyonu) da maymunluk heveslisi cahillerin elinde tarihî hakikatler/gerçekler haline gelmiş durumda.

Onun olası gördüğü, muhtemel (ihtimal dahilinde) kabul ettiği bir durum, aptal cahillerin elinde “asla sorgulanamaz, doğruluğu tartışma konusu yapılamaz kesin bilimsel gerçek” halini almış.

O oturup beş yıl zarfında bir tarihî roman yazmış, cahiller ise “İşte gerçek tarih bu!” demişler.

*

Darwin’in kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün ikinci paragrafı şu cümleyle başlıyor:

“Şimdi (1859) yapıtım [kitabım] aşağı yukarı bitti; ama tamamlanması daha birçok yılımı alacağı için, ve sağlığım bozulduğu için, bu özeti yayımlama zorunluğunu duydum.”

Gerçekte buna özet demek mümkün değil, çünkü bu özet (tercümesi itibariyle) 300 sayfaya yakın hacimde.

“Bitti, özetliyorum” dediği asıl “büyük kitab”ı, sonraki yıllarda yedi ayrı kitap olarak şu adlar altında yayınlandı: 

Orkidelerin Döllenmesi, 

Evcilleştirme Altında Hayvanların ve Bitkilerin Değişimi, 

İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Göre Seçilim, 

İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi, 

Böcekçil Bitkiler, 

Sebzeler Aleminde Çapraz ve Kendine Döllenmenin Etkileri, 

Bitkilerde Hareketin Gücü.

*

Darwin, kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün üçüncü paragrafında ise şunları söylüyor:

“Şimdi yayımladığım bu özet zorunlu olarak eksiktir. [Herşeyden önce,] Burada, başvurduğum kaynakları ve yetkili kişileri anamıyorum; okurun biraz da [o kaynaklardan ve yetkili kişilerden öğrediklerimi doğru aktardığım konusunda] benim doğruluğuma güveneceğini ummak zorundayım. Her zaman yalnızca gerçek yetkililere [alanında yetkinlik kazanmış uzmanlara, otoritelere] güvenmeye özen gösterdiğimi umuyorsam da, hiç kuşkusuz, yanılgılarım olmuştur. Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve [bunlardan hareketle] vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum. Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta yok gibidir. Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Burada aslında ustaca bir mugalata var..

Tezlerinde (kurgu ve tahminlerinde) görülecek eksiklikleri tezlerinin bizzat kendisine değil de, özetin yol açtığı kısıtlılığa bağlıyor. Bu, makul ve inandırıcı bir bahane değil.

İkinci cümle, sözünü ettiği eksikliğin “başvurulan kaynakların ve yetkili kişilerin anılamaması” noktasından olduğunu gösteriyor. Bu, intihal olarak yorumlanabilecek bir tavra karşılık geliyorsa da, sadece akademik etik ya da meslekî ahlâk açısından önemlidir, araştırılan konunun özü bakımından önem taşımaz.

Bir bilgi ya da fikir doğruysa, kaynağın anılması ona fazladan bir doğruluk kazandırmaz. “Yetkili kişiler”in (Ne demekse?) anılması için de aynı durum söz konusudur.

Görüldüğü gibi, Darwin, kraldan fazla kralcı Darwinistlerin aksine, yanıldığı noktaların olabileceğini de kabul ediyor.

*

Öte yandan, hazırladığı özet kitaptaki (Türlerin Kökeni) temel eksikliğin, olguların tamamını veremiyor olmasından kaynaklandığını düşündüğü anlaşılıyor:

“Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum.”

Yeterli görüleceğini umuyorsan, mesele yok demektir.. Lafı çoğaltmak anlamsız olur..

Ancak, bir sonraki cümle, asıl sorunun başka olduğunu gösteriyor:

“Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta [bile] yok gibidir.”

Demek ki, Darwin’in, görüşlerinin kanıtı/delili olarak ileriye sürdüğü olgular, karşıt görüşü savunmak için de kullanılabilir mahiyette..

Üstelik, bunun istisnası bile bulunmuyor, “bir tek nokta bile yok gibidir”.

*

Bir sonraki cümle de, yine mugalata kabilinden bir kurnazlığa karşılık geliyor:

Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili [farklı] olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Neden olamaz?.. 

Niye olmasın ki?..

Bu, yazdıklarının güvenilir olmadığını kabul etmesi anlamına geliyor.

Üstelik, bu cümle ile bir önceki cümle, birbiriyle çelişiyor.. Burada, karşılaştırma yapmayı (ve kendi tezinin doğruluğunun test edilmesini) sağlayacak farklı olgulardan söz ederken, önceki cümlede aynı olguların (farklı olgular değil) iki zıt iddia için de delil olarak kullanılabilecek durumda olduklarını ileri sürüyor.

Buradan anlaşılıyor ki, iddialarını savunmak için, salt kendi tezini ispata yarayacak, karşıt görüşe açık kapı bırakmayan herhangi bir “olgu” bulamamış.

Bulsaydı, onlardan bahsetme vazifesini ileride yayınlayacağı "büyük yapıt"ına bırakmaz, bu özette sıralardı.

*

Bu “olguların karşıt sonuçlara varılmasını da mümkün kılan iki yönlülükleri (ya da belirsizlikleri)” meselesi üzerinde durmakta fayda var.

Konuyu benzer bir örnek üzerinden daha anlaşılır hale getirmeyi deneyelim.

İmdi, Darwin’in çalışmasının özünü “evrim” meselesi oluşturuyor. Biz, fen bilimleri değil de sosyal bilimler alanında “değişim” kavramını eksen alan benzer bir çalışma yaptığımızı düşünelim.

Mesela konumuz “Türkiye toplumunda sosyal değişme” olabilir.. Tabiî değişim, çok geniş, uçsuz bucaksız bir mesele, biz bunu “Türkiye toplumunda bireyselleşme mi, cemaatleşme/gruplaşma mı yaşandı?” sorusu etrafında ele almayı deneyebiliriz.

Eğer Darwin’in çalışma yöntemini benimsersek şunu yaparız: Türkiye’de bugüne kadar yapılmış bütün sosyolojik araştırmaları toplayıp onlardaki verileri tasnif eder, bunlardan hareketle mesela “Türkiye’de bireyselleşme yaşanmış” deriz.

İşte, Darwin’in sözünü ettiği “olguların bizim vardığımız sonucun tam aksi yöndeki sonuçlar için de kullanılabilmesi” durumu burada ortaya çıkabilir.

Bir başkası pekâlâ aynı bulgulardan ve verilerden hareketle “Türkiye’de cemaatleşme yaşandığı” sonucuna varıyor olabilir. Yine, olayı, “Değişim tek yönlü değil, karmaşık, bazen o yönde, bazen bu yönde” diyerek çok daha farklı bir biçimde yorumlayanlar da çıkabilir.

*

Aslında herkes, böylesi durumlarda, kendi vardığı sonucu haklı gösterecek verilere ulaşma imkânına genelde sahiptir. 

Bu noktada farklı sonuçlara yol açan verileri ve bulguları (olguları) karşılaştırmak da sorunu çözmez. Genelde böyle bir durumda herkesin, kendi vardığı sonucun aksi yöndeki sonuca yol açan verileri belirli etkenlere bağlayarak önemsizleştirme, değersizleştirme, görmezden gelme veya “Bu ayrı bir tartışma konusu” filan diyerek kenara itme imkânı bulunur.

Bu, bilimsel çalışmalarda (ne yazık ki) her zaman yapılan birşeydir. Mesela, Newton'un yerçekimi (ya da evrensel kütleçekim) yasasını/teorisini alalım.. Şu ifadelerVikipedi’nin “Newton’un evrensel kütleçekim yasası” maddesinde yer alıyor:

“Newton’un teorisi gezegenlerin, özellikle Merkür’ün, yörüngelerinin güneşe en yakın noktalarının (günberi) yalpalamalarını tam olarak açıklamaz. Newton'un [teorisinin] tahminler[iy]le, gözlenen [gözlemlenen] yalpalama arasında, diğer gezegenlerin çekimsel sürüklemelerinden kaynaklanan, 43/3600 derecelik (43 arcsecond) bir uyumsuzluk bulunmaktadır.

“Newton’un teorisi kullanılarak tahmin edilen sapma gözlenenin sadece yarısıdır. [Einstein’ın] Genel görelilik [teorisinin tahminleri] ise gözlemlere daha yakındır.

“Çekimsel ve ataletsel kütlelerin tüm kütleler için aynı olmasıyla ilgili gözlenen gerçek, Newton’un sisteminde açıklanamamaktadır [teoriyle uyuşmuyor]. Genel görelilik [ise] bunu bir varsayım olarak alır [tabiri caizse topu taca atar, sorunu görmezden gelir].”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Newton%27un_evrensel_k%C3%BCtle%C3%A7ekim_yasas%C4%B1)

*

Kısacası, bilimsel teorilere sadece bilimin ne olduğunu bilmeyen cahiller kesin gerçekler olarak inanırlar.

Bilim adamı kabul edilenlere gelince.. Bunların bir kısmı gerçekte cahildir, dolayısıyla, devasız cehaletlerinin bir sonucu olarak bilimsel teorilere sarsılmaz bir imanla bağlanırlar. 

Bazıları ise düpedüz aptal oldukları için böylesi bir tavır sergilerler.

Darwin’in teorisine bilimsel gerçek olarak iman edenlerin bir kısmı cehalet ile aptallığı mezcetme başarısı göstermiş “sonradan görme, ne oldum delisi görgüsüz bilimperest”ler durumunda. 

Bir kısmı da “İslam’a, dine karşı olsun da isterse çamurdan olsun, ben onun yanındayım” diyen “kesin inançlı” mutaassıp ve fanatik akılsızlar olarak maymun zekâlılığın hakkını vermeye çalışmaktalar.  

*

Konuya dönersek, Darwin gibi yapıp söz konusu (“değişim”le ilgili) sosyolojik araştırmalardaki bulguları üst üste yığarak cilt cilt kalın kitaplar yazabilir, sonra da bunları bir kitapta özetlemeyi deneyebiliriz, ancak kitaplardaki malzeme bolluğu vardığımız sonuçların doğruluğunu gösterme açısından gerçekte hiçbir değer taşımaz.

Fakat, bunun psikolojik etkisi büyük olur.. Herkes “Adam bu mesele üzerinde bu kadar çok şey yazdığına göre herhalde birşey biliyor ki yazmış” der.

İkincisi, kimse bu kitapları oturup baştan sona okuma sabrını gösteremez, dolayısıyla birçok kimse birkaç sayfaya bakıp şöyle düşünür: “Okuduğum kadarında beni etkileyen, bana önemli gelen fazla birşey yok ama diğer kısımlarda belki önemli şeyler bulunuyor olabilir.”

Darwin’in “büyük kitab”ının, yani sonradan yayınladığı yedi kitabın durumu aslında budur.. Türkiye'de şu anda (hatta dünyada) bunların hepsini oturup "baştan sona" okumuş bir kişi bile bulunduğunu zannetmiyorum. Türlerin Kökeni adlı özeti okumuş olana bile pek rastlanmaz. 

Evet, Darwin'in yazdıklarının çoğunun, sağdan soldan yaptığı lüzumsuz ve ilgisiz “alıntı ve aktarmalar”lardan ibaret olduğu yukarıya aldığımız ifadelerinden anlaşılıyor.. 

Bunların üzerine giydirdiği kendi iddiası ise delilden yoksun bir yakıştırma, zan ve tahminler hamulesi (temelsiz hurafe) olmanın ötesine gitmiyor.

*

Darwin, bu özet kitabının (Türlerin Kökeni) son bölümüne “Özet ve Sonuç” başlığını atmış.. Yani özetin özeti..

Orada önce, iddialarına yöneltilen eleştirileri sıralıyor.. 

Bunlara verdiği cevaplar, ne yazık ki mugalata kabilinden söz oyunlarından ibaret. (Onları tek tek sıralarsak yazı çok uzar.. Onun için geçiyoruz.)

Sonra da şöyle diyor:

“Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin başlıcaları bunlardır; bunların yanıtlarını ve açıklamalarını elimden geldiği kadar kısaca özetledim. Ve bu güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca, ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak kadar çok ezildim. Ama daha önemli itirazların, bilmediğimizi açıkça itiraf ettiğimiz sorunlarla ilişkili olması özellikle dikkate değer; ve ne denli bilgisiz olduğumuzu da bilmiyoruz. En basit organla en yetkin organ arasındaki olanaklı geçişsel aşamalanmaları bilmiyoruz; bin yıllar boyunca yayılmanın çeşitli yollarının neler olduğunu, ve yerbilimsel belgelerin hangi ölçüde eksik olduğunu bildiğimiz de öne sürülemez. Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez.”

Temelini bilgisizlik ve delilsiz inanç oluşturan bir takıntıyı kim nasıl yıkabilir ki?!

Mesela bazı akıl hastaları kendilerini Napolyon, peygamber vs. zannediyorlar.. Böyle bir şahsın kişisel inancını nasıl çürütebilirsiniz ki?!

Darwin’in akıl yürütüş biçimi de aynı..

*

Kendisine yöneltilen eleştirilerden kolay bulduklarına kendince cevap vermeyi denemiş, asıl can alıcı soruları ise bu şekilde geçiştiriyor.

İtirafının da gösterdiği gibi, gerçekte birşey bilmiyor, en temel sorunlar hakkında söyleyebildiği hiçbir şey yok, fakat, bilmiyor oluşunu sanki bir kanıtmış gibi ortaya sürecek kadar da kurnaz..

Böyle bir numarayla işin içinden sıyrılmayı herkes akıl edemez.

Böylece, o noktalardan yapılacak saldırıların önünü kesmiş oluyor.. “Tamam, haklısınız, fakat Darwin zaten bunu söylemişti” denilecek..

Yerbilimsel dediği delilllere de sahip değil, ortada teorisini doğrulayan hiçbir şey yok, fakat yine de “Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez” diyerek kuyruğu dik tutmayı sürdürüyor, zaferini ilan ediyor.

Sen herhangi bir kanıt getiremediğinde ortada teori mi kalır ki, yıkmaya ihtiyaç duyulsun?!

Fakat şunu itiraf etmek gerekiyor, adam olağanüstü zeki.. 

Retorik ustası.. 

Bilgisizliği bile kanıt gibi kullanabilmek, herkesin üstesinden gelebileceği bir beceri değildir.

*

Darwin’in yaptığı kurnazlıklardan biri de, Newton’un kendisini eleştirenlere verdiği cevaba sığınıyor olması.

Kitabının “Özet ve Sonuç” bölümünde şu satırlar yer alıyor:

Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez. Yakınlarda bunun [doğal seçilim teorisinin kanıt mantığının] güvenilir bir kanıtlama yolu olmadığı öne sürüldü; oysa bu, yaşamın alışılmış olgularının içyüzünü araştırmada kullanılan bir yöntemdir; en büyük doğa filozofları çoğu zaman bu yöntemi kullanmışlardır. Işığın dalga hareketiyle yayılması teorisine; ve dünyanın yakın zamanlara dek hemen hemen hiçbir kesin kanıtı bulunmayan o kendi eksenindeki dönüşüne olan inanca aynı yoldan varılmıştır. 

Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir. Yerçekiminin özünün ne olduğunu kim açıklayabiliyor?Bugün bu bilinmedik çekim öğesinden çıkarılmış sonuçları kabul ederken hiç kimse duraksamıyor; oysa Leibnitz, Newton’u “felsefeye [bilime] anlaşılmaz nitelikler ve mucizeler sokmak”la suçlamıştı.”

Yani “Bazı teorileri oluşturmak için kesin kanıt bulmamız da, teorinin temelini oluşturan kavramın mahiyetini/özünü açıklayabilmemiz de gerekmiyor” demek istiyor.

Kesin kanıttan yoksun, dahası mahiyetsiz ve özsüz, yani içi boş bir teori..

Peygamberlerin mucizelerinin bir mahiyeti ve özü var: Allahu Teala'nın (pgeygamberlerin gözlem ve tecrübe konusu olan mucizeleriyle maddî alemde pozitif gerçeklik olarak kanıtlanan) sonsuz kudreti.

Evrim teorisinde ise ne öz var, ne mahiyet, ne de kanıt; sadece boş kafalar için üretilmiş boşluk var.

*

Darwin'in "Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez" şeklindeki lafına gelelim..

"Benim teorim yanlış olsaydı, bu kadar doyurucu tarzda hurafeler içeriyor olamazdı" demek istiyor.

İşte, adamın teorisinin doğruluğuna dair tek kanıtı bu.. 

Yerseniz!..

Mantık şu: Tokluk hissediyorsan, yediğin şey kaliteli demektir.. Celal Şengör gibi kendi dışkını yemiş olsan bile..

"Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir" derken de şunu demek istiyor: Benim bu teorim yaşamın özü ya da kökeni hakkında hiçbir şey söylemiyor, sadece, her nasılsa ortaya çıkmış olan yaşamın zaman içinde nasıl çeşitlendiğini ya da değişik formlar kazandığını açıklama iddiasındaki bir "atmasyon"dur.

*

Newton'un teorisine (yasasına) yaptığı atıfla teorisine (hurafesine) "bilimsel meşruiyet" kazandırma çabası, Vikipedi’nin “Charles Darwin” maddesinde şu şekilde aktarılıyor:

"Yaşamın kökeninin açıklanamadığı yönündeki itirazlara yanıt olarak Darwin, yerçekiminin  nedeni[nin] bilinmemesine [Newton'un bu konuda bir açıklama getirememesine] rağmen Newton yasasının kabul edilmesine işaret etmiştir. Bu konudaki eleştiri ve çekincelere rağmen, 1871'de Hooker'a yazdığı bir mektupta yaşamın kökeninin "sıcak küçük bir gölde" meydana gelmiş olabileceğini ileri sürerek ileri görüşlü bir fikir ortaya atmıştır.

Görüldüğü gibi, Darwin bilim-kurgu romanı (ya da tarihî roman) yazmayı hiç bırakmamış..

Yaşamın kökeni sıcak küçük bir gölde meydana gelmiş olabilirmiş.. 

Nasıl olmuşsa?.

Olmuş işte, sorma!..

Sorma ki, iş gelip Allahu Teala’nın yaratması bahsine dayanmasın.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."