LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, DİNLER ARASINDA TARAFSIZ, İSLAM HESABINA BATIL DİNLERLE UĞRAŞMIYOR.. SİYASAL DİNSİZLİK HESABINA İSLAM'LA UĞRAŞIYOR, GÜNCELLEYİP TAHRİF EDİYOR

 

(İlk yayın tarihi: 6 Ekim 2023)

“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI

 

















Sözde dindar özde devletçi ajanların dinî ve ahlâkî öğütler vermeleri, irfan edebiyatı yapmaları, rahatça İslamcılık yerine devletçilik yapabilmelerinin, adını koymadan Faşizm idelolojisinin propagandisti olarak faaliyet gösterebilmelerinin önünü açıyor.

Bu tipler, bir taraftan “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim” diyor, diğer taraftan da, “Müslümanım, İslamcı değilim” diye konuşuyorlar.

Evet, bu ifadeleri aynen kullanan okur-yazarlar var.

Başı çeken kişi ise duayen ajanlardan Mehmet Şevket Eygi idi.. (Diğer duayen Fethullah Gülen’di.. Şayet iktidar partisi ile muktedirlik yarışına girmese ve marabalığına bakmayıp CIA’in yerli-milli şubelerine/kâhyalarına diklenmeye kalkışmasaydı şimdi gönüller sultanı irfan ehli bir arif olarak hocaefendiliğin sefasını sürmeye devam ediyor olacaktı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ziyaret ettiği Türkçü Türkçe olimpiyatlarında hasretinden prangalar eskitilecekti.)

Evet, Mehmet Şevket, “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim.. Müslümanım, İslamcı değilim” şeklindeki demagojik hurafe ve mugalataları yazılarında sürekli tekrarladı.. 

(Onun kadar yanık sesli söyleyemeseler de aynı türküyü repertuarlarında bulunduran başkaları da vardı.. Fethullahçılar, Karamollaoğlu taifesi, şiirsiz şair İsmet gibi edebiyat satan edebiyat-çılar..)

Mehmet Şevket’in bu saçmalıkları sürekli tekrarlaması, bunamış ve beyninin çalışma düzeninin bozulmuş olmasından kaynaklanmıyordu. Propaganda tekniği bunu gerektiriyordu.

En düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde basitleştirilmiş olan mesajı, bilinçaltına yerleşecek şekilde biteviye tekrarlamak icab ediyordu.

Mesajın mantıklı olup olmaması propaganda ve algı operasyonu için önem taşımıyordu; önemli olan, basit olması ve böylece düşünce tembeli kitleleri düşünme zahmetinden kurtarmasıydı.

*

Kısacası, böylesi irfanist, ahlâkist derin tipler İslamcı değil, devletçi olarak kalem oynatıyorlar, oynattılar..

Adamlar, bozuk düzen ve sistemine rağmen, devletlerini tutuyorlar..

Devletleri de, o bozuk düzen ve sistemi tutuyor.. 

Böylece, bu “İslamcılık karşıtı devletçi müslüman”lar, devletleri üzerinden, bozuk düzeni ve sistemi de nazikçe ve kibarca, “İstemez, yan cebime koy” babından zahmetsizce tutuyorlar..

Batıl’ı desteklemenin (vekâlet/proxy üzerinden yapılan) örtülü biçimi bu: Onlar devletlerine tam destek veriyorlar, devletleri de bozuk düzen ve sisteme..

*

Kuşkusuz bu tavır kendi içinde bir tutarlılık taşıyor.. Putperestliğin çağdaş bir formu olan devletçiliği benimseyen bir kimsenin İslamcı olması, olabilmesi mümkün değildir.

Kutsallaştırılmış, tanrılaştırılmış, la yüs’el ve sorgulanamaz kılınmış bir “devletçi“lik ideolojisini savunan bir adam, asla İslamcı olamaz. 

Olsa olsa faşist olur.

Bu açıdan, böylesi adamların bir ölçüde tutarlı olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Fakat bunu, tutarlı olma adına yapmıyorlar..

Malum derin odakla aynı hedefe kilitlenmiş durumdalar.. Devlet, her halükârda savunulsun.. İslam ise, İslamcılık olarak hayata yansımasın, sadece dindarlık gösterişçiliği ve ahlâkî öğüt pazarlamacılığı olarak gündelik hayatta insanların “uyutulması” için kullanılsın..

İstismar edilsin..

İstismar edilip kullanılsın ki, İslamcılık için değil, fakat “rejimi ve düzeni bozuk” bile olsa devleti için ölen insanların yakınları “İslam” adına “gaza getirilebilsin”..

 Onlara, “Yakınınız şehit oldu, şimdi Cennet’te.. Ne mutlu size!.. Allah yolunda cihattan bahsedip de terörist olarak can verseydi ne kötü olurdu, değil mi?! Rejimi ve düzeni bozuk bile olsa devleti için öldü, Cennet’i hak etti, şehitlik mertebesine yükseldi” anlamına gelen hikâyeler anlatılabilsin.

*

Evet, rejimi ve düzeni bozuk bile olsa “devleti tutan” ideolojinin adı, İslamcılık değil, Faşizm‘dir..

İslamcılığa karşı adını koymadan faşist devletçiliği savunanlar, bir taraftan da, utanmadan Ehl-i Sünnet edebiyatı yapabiliyorlar..

Fakat, gerçekte Hegel‘in yolundadırlar.

Ne demişti Hegel?.. “Es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist.” “Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür.”

Bu anlayış çerçevesinde, devleti tutmak, Tanrı’yı tutmak oluyor..

Devlete karşı çıkmak da, Tanrı’ya karşı çıkmak, Tanrı’nın yürüyüşüne itiraz etmek anlamına geliyor.

Evet, malum derin odağın Müslümanlar için ürettiği şeytanî uyutma formülü böyle: “Müslüman ol, devleti tut, devlet de küfür düzen ve rejimini tutsun, böylece sen de dolaylı olarak küfrü tut.. Ama İslamcılığı tutma!.. Sakın haa!”

Bunu malum derin odak, kendi adına söylese, reddedilecek, millet uyanacak..

Onun için, dindarlık gösterisi yapan kullanışlı ajanlara söyletiyor..

*

Bu tipler, mesela müslüman olmuş bir Güney Kıbrıs Rum vatandaşının “devletçilik” yapmasının ne anlama geleceğini hesap edemiyor.

Ya da, hesap etmek işlerine gelmiyor.

Böylesi tiplerin, müslüman olmuş bir Rum’dan beklediği, şöyle demesi olabilir: 

“Evet, Güney Kıbrıs Rum Devleti‘nin düzeni bozuk, rejiminde iş yok.. Ama, Rum Devleti’ni yine de tutarım.. İslamcı olmamalıyım, devletimi tutmalıyım.. Yaşasın Rum Devleti!..!

Ya da, Bosnalı kadınlara tecavüzü “milli ve yerli” bir vatandaşlık görevi haline getirmesiyle tanıdığımız Sırbistan‘da bir Sırp din değiştirip müslüman olduğunda şöyle düşünmeli: 

“Sırbistan’ın rejimi kötü, burada küfür sistemi hâkim, ama devletimi tutarım.. Tı, İslamcılık olmaz! Ben sadece müslümanım, İslamcı değilim.. Gözlerimi kaparım, devletimi tutarım! Yaşasın Sırbistan!”

*

Sanki Hz. Nuh a.s., “Tamam, rejim ya da düzen kötü, ama devletimizi tutuyorum” demişti.

Devletçi tiplere göre, Hz. Nuh a.s., sadece rejim ya da düzenle uğraşmalı, devletin bekası için de elinden geleni yapmalıydı..

Allahu Teala da, yok edecekse düzeni ya da sistemi yok etmeli, o günün devletini/milletini korumalıydı, tutmalıydı..

Halbuki, hepsini yerle yeksan etmiş, devletlerini başlarına geçirmişti.. 

Ortada millet kalmamıştı ki devleti kalsın.

Ancak, bu devletçilere göre, böyle olmamalıydı.. Allahu Teala, tabiri caizse İslamcılık yapmamalı, devletçi olmalıydı.. Devleti tutmalıydı..

Rejim, düzen ya da sistem fena imiş… Olabilir… Devlet tutulmalıdır…

Devletçi dalalet ehlinin kafası böyle çalışıyor..

*

Evet, bu sapıtmışlığa göre, Hz. İbrahim a.s.‘ın, “Nemrut kötü, tamam.. Ama devletimizi tutmamız lazım” demiş olması gerekiyor..

Yine bu şaşırmışlığa göre, Hz. Lut a.s.’ın, meleklere, “Tamam, bu şehir devletinin sistemi ya da rejimi kötü, ama devletimizin korunması lâzım.. İslamcılık olmaz!.. Devletçi olmalı, devleti tutmalıyız!” diyerek itiraz etmiş olması gerekiyor..

Bu mantı(ksızlı)ğa göre, Rasulullah s.a.s.‘in de şöyle konuşmuş olması gerekiyor: 

“Tamam, Kureyş/Mekke şehir devletinin düzeni ve sistemi bozuk, ama bu devleti yine de tutmalıyız.. Vatan kutsaldır, vatanımızı, milletimizi, devletimizi terk edip başka diyarlara gitmeyiz.. Müslüman’a yakışır mı vatanını, milletini, devletini bırakıp da Habeşistan gibi bir hristiyan zenci devletine sığınmak?!”

Öyle yapmamış, Medine’ye gidip Kureyş/Mekke şehir devleti ile çatışmış.. 

İslamcılık yapmış....

*

Günümüz devletçi dindarlığına göre, Hz. Musa a.s.’ın da, Firavun’a şöyle demiş olması gerekiyordu: 

“Buradaki bozuk düzen ve sisteme karşıyım.. Ama, başında bulunduğun devleti tutuyorum. Devletime bağlıyım.”

Öyle yapmamış, İslamcılık yapmış.. Şu anlama gelen şeyler söylemiş: 

“Ey Firavun, İsrailoğulları’nın bu devleti bırakıp başka ülkelere gitmelerine izin vermiyorsun. Bunu yapma! Onları bırak, buradan gidelim.. Devletin senin olsun, başına çalınsın!”

Firavun da, İslamcı olmayan, fakat bugünkü faşist devletçi zihniyet açısından altın harflerle yazılması gereken cevabında, “Yok öyle İslamcılık!.. Devletçi olacaksın, devleti tutacaksın!.. Rejimi ya da düzeni beğenmeyebilir, bozuk bulabilirsin, ama devlet başkaa.. Devlete sadakat ve bağlılık esastır. Tamam mı!” anlamına gelen laflar söylemiş..

*

Laik (siyasal dinsiz) devlet, dinler arasında tarafsız olduğu için, İslam hesabına batıl dinlerle uğraşmıyor.

Fakat İslam’la uğraşıyor.. Çünkü İslamcılığı kendisi için (siyasal dinsizlik için) tehlike olarak görüyor..

Bu yüzden ajanları vasıtasıyla İslam’ı laikliğe uydurmaya çalışıyor.

Laikliğe ve Atatürk’e.. Atatürkçülüğe..

Bu gaye doğrultusunda dinî grupları (tarikatları, cemaatleri, sivil inisiyatifleri) ajanları vasıtasıyla içeriden dizayn ediyor.

Başarısız olduğu söylenemez.. Bunun sebebi, dindarlık iddiasındaki insanların büyük çoğunluğunun dünya için dinini satmaya hazır oluşu.


TÜRKİYE TİPİ DİNDARLIK: "KÂFİRİ TEKFİR ETMEYELİM (KÂFİR OLDUĞUNU SÖYLEMEYELİM), KÜFRÜNE SAYGI GÖSTERELİM! KÜFRE YAĞCILIK YAPALIM, YOKSA SELEFÎLEŞMİŞ OLURUZ.. KÜFÜR SÖZ SÖYLESEK DE OLUR, YETER Kİ SELEFÎLİK ETMEYELİM"

 

(İlk yayın tarihi: 6 Mart 2023)


PUTA SAYGI DUYAN, PUTPERESTLİĞİN GÜVENCESİ "GÜNCELLENMİŞ" TÜRKİYE MÜSLÜMANLIĞI

 



Yeni Şafak‘ın iki yazarı aynı gün aynı mesajı vermişlerdi.

Tarih 18 Kasım 2018’di.

O ikisinden biri, Yusuf Kaplan, şöyle diyordu:

“Önceki yazımda da dikkat çekmiştim: Başkalarının, bizim gibi düşünmeyenlerin kutsallarına saygı duymak zorundayız. İslâm, başkalarının kutsallarına hakaret etmeyi yasaklar.”

Bu yazar, ne yazık ki İslam’ı tam bilmiyor.. Anlamamış..

Gelenekten de çok söz ediyor, ama onu da bilmiyor..

Şunu öğrenmesi lazım: İslam’ı ve de geleneği "modern Batılı" Heidegger’in, Husserl’in vs. gözlüğüyle anlamaya çalışırsan bir yere varamazsın.

*

Yusuf Kaplan'ın, tarihselci şarlatanların istismarcı Kur’an Müslümanlığı dalaveresine karşı (iyi niyetle) ilmihal müslümanlığı”nı savunduğuna da şahit olmuştuk.

İlmihal müslümanlığını savunması yanlış değil, fakat meselenin bundan ibaret olduğunu zannetmesi yanlış..

İşin gücün, bütün meşgalen okumak yazmak ise, Kur’an‘ı da anlamaya çalışmak, tefsir ve mealleri okumak zorundasın.

İlmihaller, namazını kılıp orucunu tutman, yani ibadetlerini yapabilmen için yeterlidir. Merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocanın Büyük İslam İlmihali gibi kitaplar ayrıca akaid ve ahlâk bahislerine de kısaca yer verir.

Fakat İslam, salt ibadet, ahlâk ve akaid bahislerinden ibaret olan bir din değildir.

*

İslam’ın bir devlet boyutu vardır. Uluslararası (ümmetler arası) ilişkiler boyutu vardır.

İslam, sadece neye inanacağını (akaid) değil, küfre karşı nasıl bir tavır ortaya koyacağını da öğretir.

Barışın nasıl bir barış, savaşın nasıl savaş olması gerektiği konusunda da yol gösterir.

Müşriklerle ve Ehl-i Kitap‘la kurulacak ilişkilerin muhtevasını ve sınırlarını da belirler.

Hangi devlete ne kadar bağlılık gösterileceğini de anlatır..

Ve sen bunları mevcut ilmihallerde bulamazsın..

Fakat, Kur’an‘da vardır.

Belki sadece meal okursan kimi konuları yanlış anlayabilir, veya eksik kavrayabilirsin.

Fakat, yeterli bir tefsiri okursan, meseleleri rahatça anlayabilirsin.

*

İmdi, senin “Başkalarının, bizim gibi düşünmeyenlerin kutsallarına saygı duymak zorundayız” lafına gelelim.

Bu ifade, som ve pür cehaletten, hatta dalaletten ve küfürden ibarettir.

Saygı duymaktan kastın salt hakaret etmemek ise, bu da, dalalet ve küfür olmasa da, meramını ifade bakımından yetersiz ve yeteneksiz biri olduğunu kabul etmeyi gerektirir.

Müşriklerin ve kâfirlerin kutsallarına saygı duymak zorunda olmamak bir yana, saygı duymamak zorundayız.

Çünkü küfür, ulemanın vurguladığı gibi, “şer’an ta’zimi (saygı gösterilmesi) vacip olanı tahkir (aşağılama), tahkiri vacip olanı ta’zim”den ibarettir”:

Kim olursa olsun, tâzimi (yüceltilmesi) vacip (şer’an zorunlu) olan birşeyi tahkir (aşağı görme) ve tahkiri vacip olanı tâzim eden kâfirdir.”

(Mehmed Zahid Kotku, Nefsin TerbiyesiKonya: Vuslat Vakfı, 2010, s. 82.)

Eğer sen, başkalarının küfür ve şirkten ibaret olan kutsallarına saygı gösterirsen, kâfir olursun.

*

Fakat, başkasının kâfir olma, puta tapma hürriyetine ilişmezsin, bu, başka birşeydir.

Bu, Allahu Teala’nın Dinde zorlama yoktur" emrine saygıdır, küfre değil:

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/256) 

Kâfire karşı "dinde zorlama" olmaması, kâfirin müslümana "dinde zorlama"da bulunmasına saygı gösterme anlamına gelmiyor.

Şimdi Türkiye müslümanlarının durumuna bakıyoruz, bırakın tâğutu tanımadıklarını ilan etmeyi, bu kavramı ağızlarına almaya bile cesaret edemiyorlar.

Türkiye’de kâfire dinde zorlama yok, fakat müslümana var.

Camide bile var.

Buyursun, Diyanet iki hafta cuma namazında üst üste Şeriat ve de tâğut konulu hutbe okusun, beni yalancı çıkarsın.

*

Türkiye’de Diyanet’e de dinde zorlama var, sıradan müslümana da..

Bunu kabul etmemesi için insanın zekâ özürlü ya da kaşar yalancı olması gerekiyor.

Evet, başkasının kutsalına hakaret etmezsin, bu da yine onların kutsalına duyulan bir saygıdan değil, Allahu Teala’nın “Onların, Allah’ı bırakıp taptıklarına sövmeyin" emrine saygıdır:

“Onların, Allah’ı bırakıp taptıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir." (En’am, 6/108) 

Sövmemek, saygı göstermek demek değildir.

Allahu Teala, kullarına bir irade vermiş, onlara kâfir olma hürriyetini tanımıştır, fakat kulların küfrüne razı değildir, ve küfürlerini MÜTHİŞ BİR AZAPLA cezalandıracağını bildirmiştir.

*

Bu hakaret etmeme tutumu, tasvip etme ya da saygı gösterme boyutuna ulaşınca, dalalete ve küfre dönüşür.

Onun için, senin o içeriğinde ne olduğunu bilmeden savunduğun geleneğin akaid kitaplarında, mesela Nevruz gibi müşrik bayramlarına saygı göstermenin, onlara değer verip kutlama programı düzenlemenin küfür olduğu belirtilir.

Mesela haça saygı göstermek küfürdür.

Hakaret etmeden, onun Allahu Teala’ya ortak koşma anlamına geldiğini, saygıya layık olmadığını söylemek zorundasın.

Haça saygı duyamazsın.

Resulullah s.a.s., boynundaki haçla kendisini ziyarete gelen Arap reislerinden Adiyy bin Hatem‘e (Hatem-i Taî’nin oğlu), “Çıkar o boynundaki putu!” demişti.

Puta saygı göstermemişti.

Hakaret de etmemişti.

Onun put olduğunu söylemek hakaret değildir.

*

Türkiye'de Atatürk bir puta dönüştürülmüştür. 

Daha onun sağlığında bile böyleydi, “Kâbe Arab’ın olsun / Çankaya bize yeter!” diyorlardı.

Böylece hem Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Mustafa’yı tanrı yapıyorlar, hem de Kâbe’yi aşağılıyorlardı.

Bu kâfirliğe saygı göstermemiz düşünülemez.

Saygı gösterirsen kâfir olursun.

Bunun yanlışlığını anlatacaksın.

*

Gelelim Yeni Şafak’ın diğer (eski) yazarına, Hasan Öztürk'e..

Bu şahsı özellikle Erdoğan’ın uçağındaki sırıtkan yüz ifadesiyle tanıyoruz.

Yazısında şöyle diyordu:

Türk milletinin her bir ferdi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesiyle bir şekliyle barışarak yoluna devam etmesinden başkaca bir seçenek yoktur. İç çatışmanın panzehiri budur.

Hiç olmazsa asgari özen, asgari saygı!

Bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesiyle bir şekilde barışmaktan kasıtları, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasının, tâğuta dönüştürülmesinin onaylanmasından ibaret.

Bu kurucu iradeyi, asla sorgulanamaz bir put olarak önümüze getiriyorlar.

“Tamam, onlar bu devleti kurdu, iş oldu bitti, biz şimdi geleceğe bakalım” demenize müsaade etmiyorlar.

*

Mesela, anayasa değişikliği tartışmaları söz konusu olunca birileri (Özellikle de CHP ve MHP’liler) hemen, “Kurucu Meclis’in belirlediği temel ilkeler değiştirilemez” diyorlar.

Bu temel ilkelerden anladıkları da İlk Meclis’in kabul ettiği 1921 Anayasası‘ndaki esaslar değil.

İlk Meclis tasfiye edildikten, Anayasa değiştirildikten sonra yapılan dayatmalar..

İşte bu, “Kurucu İrade” denilen iradenin (fiilen Mustafa Kemal'in iradesinin) putlaştırılmasından başka birşey değildir.

Yani Ali Rıza ile Zübeyde'nin oğlu, İstiklal Savaşı'nı yürüten Meclis'i tasfiye edip kendi iradesini kurucu irade diye dayatmışsa, bugünkü kuşaklar neden kendilerini onun iradesiyle ebediyen bağlı hissetsinler?!

Onun iradesi haşa Allah'ın iradesi mi?!

Bu millet de onun azat kabul etmez kulları mı?!

Bizim irademiz yok mu, biz irademizi Ali Rıza'nın ölmüş oğluna teslim etmek zorunda mıyız?!

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma, sadece Zübeyde'nin oğluna ait bir imtiyaz mı?

Şu hale bakın, millete dindarlık öğreten bir gazetenin herkesten müslüman geçinen bir yazarı böyle küfür ve şirkten başka birşey olmayan, hem imana hem de akla aykırı bir kurucu irade masalını anlatabiliyor.

Evet, bu Hasan Öztürk, kıyıda köşede kalmış üç beş "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" müslümana da "bağımsız irade"yi çok görüyor, kurucu iradeyle barışmayı, yani ona teslim olmayı, kendi iradesinden vazgeçmeyi teklif ediyor.

Bu aklı (akılsızlığı) ona kimler veriyor, bu zırvaları ona kim yazdırıyor olabilir?

*

Tabiî ki barışmaktan kastettikleri, "kurucu irade"nin (yani Ali Rıza'nın ölmüş oğlunun iradesinin) putlaştırılmasından, onun kişisel kararlarına kıyamete kadar geçerli, değiştirilemez, reforma tabi tutulamaz vahiy muamelesi yapılmasından ibaret.

Peki, ben de diyorum ki, “Yaratıcı İrade (turşu kurma vezninde kurucu değil, yaratıcı irade, Allahu Teala'nın iradesi), Kur’an ile birtakım hükümler indirmiş, herkes onlarla barışık olmalıdır”.

Ha, benim gibiler bunu söyleyince beyefendilerin söylediği türkünün makamı değişiyor.

Buselik sopalık ve kürdili tehditkâr makamı devreye giriyor.

“Bak, bu dediğimizi yapmazsan iç çatışma olur ha, çatışırız, kemiklerinizi kırarız, sürüm sürüm süründürürüz, çocukken emdiğiniz sütü burnunuzdan getiririz, ocağınıza incir dikeriz” anlamında aba altından sopa gösteriyorlar.

Hasan efendinin utanmadan yaptığı da bu.

Kurucu iradeniz sizin olsun, turşu mu kuruyorsunuz, bağdaş mı kuruyorsunuz, hayal mi kuruyorsunuz, ne kuruyorsanız kurun, fakat müslümana akıl vermeye kalkışmayın.

Müslüman, ancak Yaratıcı İrade'nin emrinde olur. 

*

Hayır, iç çatışma çıkmaması için karşımızdakiler Kur’an ve Sünnet’le barışmayacak, müslüman, Kurucu İrade denilen iradenin zulümlerini yok sayarak onun vahiy muamelesi görmesi istenilen iradesine teslim olacak.

Şu taksimdeki adalete, güzelliğe (!) bakın!

Hasan tipi iradesizler, bol maaşlı postlar, uçak-ı hümayunda beleş dünya seyahati vs karşılığında bu katakulliyi kabul edebilir.

Bu özgürlükleri var, fakat kendileri gibi düşünmeyenleri bu şekilde tehdit etmeye, korkutmaya hakları yok.

*

Bu şahıs, konu edindiğimiz yazısından bir önceki yazısında, “kurucu irade ile barışık olmayanları” dış güçlerle bağlantılı gibi gösterme densizliği de sergilemişti.

Ortada herhangi bir delil yok, iftira bol..

Tabiî bunu yaparak, kendisinin derin iç güçlerin medyadaki piyonlarından, satılmış ajanlardan biri olduğunun düşünülmesine yol açtı.

Bir gün sonraki yazısında ise, o izlenimi yok etmek için, dış güçler edebiyatı yerine iç güçlerin emrindeki provokatör olma hikâyesine geçiş yapmış durumda.

Bunların basit hile ve kurnazlıklarından biri de budur. Kendileri kullanışlı hizmetkârlar oldukları halde, Müslüm ve Fadime gibi zaten deşifre olmuş ve ıskartaya çıkmış ajanlara güya söverek “samimiyet pozu” verirler.

*

Dış güçlerle bağlantılı olmaya gelince..

Bu devlet laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, İslam devleti (müslüman devlet) olmadığı için, Hindu'nun ineğine ne kadar yakınsa, Allahu Teala'ya da o kadar yakın.

Bu devlet için Allahu Teala, Anayasa dışı bir "dış güç" durumunda.

Sözde iç barış için müslümanın, putlaştırılmış "kurucu irade" lehine kendi iradesinden feragat etmesini, kula kul olmayı kabul etmesini isteyenler şunu unutmasınlar: Yaratıcı İrade'ye savaş açılarak hiçbir barış gerçekleştirilemez.

*

"O inkâr edenler, Beni bırakıp da kullarımı velîler (iradelerini kendilerine bıraktıkları sahipler, yöneticiler, vasîler, koruyucular) edinebileceklerini mi (bunun cezasız kalacağını mı) sandılar?! Şüphesiz ki biz Cehennemi kâfirler için bir konaklama yeri olarak hazırladık!" (Kehf, 18/102)


KAMALİZM'E KARŞI KEMALİZM'İ SAVUNMAK

 






Yeni Şafak yazarlarınndan Aydın Ünal, “Türkiye nasıl kuruldu?” başlıklı bir yazı kaleme almış. (Aşağıya aldık.)

“Türkiye’nin Taksimi – Bir Diplomasi Tarihi (1919-1923)” adlı kitaptan özet yapmış.

Bu kitaba dayanarak “İstiklal Mücadelemizin hiç anlatılmayan bu gerçek hikâyesi”nden söz ediyor.

Bu hikayeyi herkes biliyor.

Herkes anlatıyor.

Gerçek hikaye, İsmet İnönü’nün şu sözünde saklı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İnönü'nün, İstiklal Harbi'nin içyüzünü, Aydın Ünal'ın atıfta bulunduğu kitabın yazarından daha iyi bildiği kesin.

*

Aynı gazetenin İsmail Kılıçarslan adlı yazarı ise, aynı günkü (28 Aralık 2024) yazısında şunu diyor:

Şu var: Mesele Kamalizm’in “bağımsızlık” zırvası olsa rahatlıkla diyebiliriz ki “sevgili Kamalistler, sizin bağlamınızı kullanarak ifade edelim ki Esed pekala sizin tanımladığınız Vahdettin’ten bin kat daha büyük bir ‘hain’ idi. Ülkesini, başka ülkelerin, Suriye ile hiçbir bağı olmayan emperyalistlerin uçaklarına bombalattı. Yabancı milisler ülkesinde inanılmaz imtiyazlar elde etti. Halkını öldürmekten, onlara işkence etmekten çekinmedi Esed. Suriyeliler de Kuvay-ı Milliye mücadelesinde Rusya’dan destek alan, Fransa ile diplomatik pazarlıklar yürüten, Amerika’ya yeşil ışık yakan Mustafa Kemal’in yapmak zorunda olduklarının çok azını yaparak, neredeyse sadece Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yaslanarak ülkelerini bu hainden ve emperyalistlerden temizlediler.”

Aydın Ünal’ın yazısı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün de emperyalistlere, Esed'inkine benzer tavizler verdiğini ortaya koyuyor.

Fakat sadece İtalya bağlamında..

Mesela Fransızlar’a karşı Misak-ı Millî’den, vatan topraklarından verilen tavizden söz etmiyor.

İngilizler’e verilen tavizler ve Lozan’ın içyüzü faslına ise hiç girmiyor.

Selanikli'nin, Mütareke dönemindeki altı aylık İstanbul ikâmeti sırasında İngiliz Gizli Servisi'nin İstanbul şefi Robert Frew (Fro) ile yaptığı başbaşa gizli görüşmeler bahsini de "es" geçiyor.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün (bir taraftan emperyalistlere taviz verirken diğer taraftan da) kendisini görevlendiren Vahideddin'e attığı yağlı "kazık" ortada.. 

Peki, Vahideddin kime hangi tavizi verdi?

"İngilizler ile Selanikli'nin (İnönü'nün sözünü ettiği) gizli servis marka örtülü/kamuflajlı işbirliğinin" kurbanı oldu.

İngilizler’in adamı olsaydı İngiltere’de bir kaşanede ölürdü, İtalya’da beş parasız ve sefalet içinde değil.

(Cumhuriyetin ilanının "neredeyse sadece" Selanikli'nin marifeti olduğu doğrudur.. Devletin başına geçmek istiyordu, padişahlığını ilan edemezdi, cumhuriyete ihtiyacı vardı. Ancak, vatan savunması sadece onun eseri değil.. Yunan karşısında alınan Eskişehir bozgunu üzerine Kayseri'ye çekilme [Hadi kaçma demeyelim] kararı aldığında mutlak bir moral çöküntüsü ve hezimet psikolojisini başta Rıza Nur olmak üzere TBMM'nin gayretli milletvekillerinin sergilediği direniş ruhu engelledi.. Yoksa Yunan, Ankara'yı, hiçbir direnişle karşılaşmadan sellemehüsselam işgal edebilecekti.. Bunun akabinde gerçekleşen Sakarya Zaferi de, "neredeyse sadece" Kazım Karabekir ile Rıza Nur'un yazmaya cesaret edebildiğine göre, Fevzi Çakmak sayesinde kazanıldı.. Yoksa Selanikli, tıpkı Filistin ricatı gibi bir ricat emri vermiş durumdaydı, yine Kayseri yolları görünmüştü.. Doğuyu Kazım Karabekir, Güneydoğu'yu [Maraş, Urfa, Antep] bizzat millet, sivil halk savunmuştu.)

*

Evet, Esed’in emperyalistlere verdiği tavizlerin benzerlerini Selanikli Mustafa Atatürk de verdi.

Halkını öldürmeye gelince..

Kadir Mısıroğlu, Falih Rıfkı Atay’a da atıfta bulunarak, onun itirafını da aktararak, Selanikli’nin Türkiye’de kendi sultasını kurabilmek için 500 bin kişi öldürdüğünü söylüyor. (Bkz. https://seyfisay.blogspot.com/2024/10/seto-selanikli-teror-orgutu-lideri.html)

*

Evet, Esed’in bir “hain” olduğu doğrudur.


* * *


Türkiye nasıl kuruldu?


Aydın Ünal, Yeni Şafak



Beyefendilere devrim beğendiremiyoruz. Kulp takanlar, burun kıvıranlar, “lideri ben değilsem devrim devrim değildir” kibriyle nefsine tapınanlar, sürecin hiçbir aşamasında olmayıp sonucu kıyasıya eleştirenler, (haşa) Allah’tan çok gaybı bilme havasına girenler, bir takım devletleri (yine haşa) Allah’ın kudretinin üzerinde kudretli görenler, kıskançlar, karamsarlar, kötümserler ve daha nicesi…

Hamas 7 Ekim’de son derece başarılı bir operasyon yapınca “abi bunun arkasında İsrail var” diyerek anında meseleyi çözenler şimdilerde Suriye Devrimi’ni “abi bu İsrail’in işine yarayacak” diyerek karalıyorlar. Devrimin lideri Ahmet el Şara’nın ceket giymesini, kravat takmasını, yapıcı mesajlar vermesini de uçuk komplo teorilerine delil olarak gösteriyor, “bak biz demiştik” havasında takılıyorlar.

TvNet’te Ersin Çelik yönetiminde yaptığımız Siyaseten programında İsmail Kılıçarslan 1979’da Humeyni’nin Air France uçağıyla Tahran’a indiğini hatırlatınca, Türkiye’nin kuruluş sürecine ilişkin okumalarım gözümde canlandı.

Resmi tarih, kreşten başlayarak üniversite mezuniyetine kadar ezber bir Kurtuluş Savaşı kurgusu anlatır. Ordumuz toparlanmış, düşmanın üzerine yürümüş, düşmanı kovmuş, zafer kazanmıştır. Hiç öyle basit değildir. İstiklal mücadelemizin askeri safahatı, büyük tablo içinde oldukça küçük bir yer tutar. Hiç anlatılmaz ama Kurtuluş Savaşı sahadan ziyade masada kazanılmıştır.

Mustafa Kemal direnişi örgütlemek vazifesiyle İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a varınca Havza ilçesine geçer ve orada kaplıcalarda bir müddet kalarak görüşmeler yapar. Sovyetler Birliği heyetiyle yaptığı görüşmede Miralay Budigeni’ye yeni bir hükümet kurulacağını, bu yeni hükümetin Sovyetlerin Şuralar Cumhuriyeti’ne benzer olacağını söyler. Sovyet Rusya, Gürcistan, İran ve Afganistan’la anlaşmalar yaparak İngiltere’ye karşı bir güvenlik hattı oluşturmuştur; Türkiye’deki direnişi de yanına çeker, Ermenistan meselesini Türkiye adına halleder ve İstiklal Savaşı’na cömert finans ve silah desteğinde bulunur.

1921 yılında Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey İtalya ile bir anlaşma imzalar ve Antalya, Afyon, Kütahya, Aydın, Konya ve Ereğli kömür madenlerinde İtalya’ya imtiyaz verir. Bunun karşılığında İtalya Ankara’nın tüm taleplerini destekleme taahhüdünde bulunur ve Antalya’dan da askerlerini çeker.

Fransızlar İtalyanları örnek alırlar, zaten İngiltere ile araları bozuktur. Gümüşhane ve civarındaki demir, krom ve gümüş madenleri ile daha başka imtiyazlar karşılığında Fransızların desteği alınır.

İngiltere yalnız kalmıştır. Yunanistan’a verdiği destek İngiltere’ye ağır maliyet çıkarmaktadır. Ayrıca Yunanistan şımarık tavırlarıyla İngiltere’yi rahatsız etmeye başlamıştı. Sakarya Zaferi sonrası Yunanistan İngiltere’den acele takviye kuvvetler, taze harp malzemesi ve mali yardım istemişti. Lord Curzon’un bunları karşılayacak durumu yoktu, artık meselenin diplomatik yolla çözülmesini istiyor, ateşkes öneriyordu.

Bu esnada İngiltere’yi Yunanistan desteğinden tamamen çeken bir gelişme yaşanır. Yunan Başbakanı Londra’da iken Hint Müslümanları İngiltere’ye bir uyarı mektubu göndererek İstanbul’un boşaltılmasını, mukaddes mekânlarda Padişah’ın hâkimiyetini, Trakya ve İzmir’in Müslümanlara geri verilmesini talep ederler.

27 Mart 1922’de Paris’te bir araya gelen İngiliz, Fransız, İtalyan heyetleri Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşın sona ermesi çağrısında bulundular. Yunanistan bunu kabul etti ve Anadolu’dan tamamen çekilmek için 4 ay süre istedi. Ankara Hükümeti henüz karar vermemişti. Yunanistan, Ankara’yı ateşkese zorlamak için İngiltere’den İstanbul’u işgal talebinde bulundu. Bu taleple birlikte İngiltere Yunanistan’a karşı pozisyona geçti. 26 Ağustos’ta Türk ordusu taarruza geçti ve zaten tükenmiş olan Yunan ordusunu denize döktü. (Detaylı okuma için: “Türkiye’nin Taksimi – Bir Diplomasi Tarihi (1919-1923); Prof. Harry Howard. Türk Tarih Kurumu Yayınları)

Zafer sahada değil masada kazanılmıştır ama tartışmasız zaferdir. İstiklal Mücadelemizin hiç anlatılmayan bu gerçek hikâyesi, bugün Hamas’ın kahramanlık destanına kulp takanların, Suriye Devrimi’ne çamur atanların argümanlarının Türkiye’nin kuruluş ve kurtuluşunu da itham etmeleri manasına gelir ki, tamamen yanlıştır. İstiklal Mücadelesi milletin topyekûn ortak mücadelesidir, ortak zaferimizdir. Sorun, Cumhuriyet’in ilanından sonra milletin dışlanması, elitlerin yanlış politikalar gütmesidir. Cumhuriyet’in çarpık modernleşme politikalarına bakarak İstiklal mücadelemizi karalamayalım.

Bu böyledir; devletler böyle kurulur. Hiç kimsenin size devrim beğendirmek gibi bir derdi de yok. Suriye Devrimi, silahla, kanla, cesaret ve kahramanlıkla elde edilmiş bir devrimdir. Son yüzyıllar içindeki en şanlı, en gerçek devrimlerden biridir. Haset etmeyin, haset kalbi çürütür.



E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...