İNGİLİZ’İN “KARAR”I, TAKİYYE TARİKATI PÎRİ SELANİKLİ’NİN “ÂTEŞÎN ZEK”SI, PADİŞAH VAHİDEDDİN’İN ÇARESİZ SAFLIĞI




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 55

 

Selanikli Mustafa Atatürk, dahilde “irtica” diye adlandırdığı hareketlere ve Osmanlı hanedanına karşı son derece acımasız idiyse de, dış düşmanlara karşı son derece anlayışlı ve kibardı:

“Mustafa Kemal İzmir’in kurtarılmasından sonra, İzmir’e gelerek burada yaşayan Rum halkına güvence vermiş ve bunun bir göstergesi olarak da, ilk gün bir Rum meyhanesine giderek Rumlarla sohbet etmişti. Hatta, Venizelos’un burada hiç rakı içip içmediğini sormuş, içmediğini öğrenince, ‘Acaba niçin İzmir’i almaya kalkıştı ki’ diye espri yaparak aradaki gerginliği yumuşatmıştı!

“Yunan işgal kuvvetlerinin çoğu geldikleri gibi, İngiliz gemilerine binip geri gitmişlerdi. Türk askerleri ise Yunanlıların geri çekilmesinin ardından Adaları işgal etmemişler, hatta Meis bile Yunanistan’ın işgalinde kalmıştı. Türkiye savaş sonrası Yunanistan’dan savaş tazminatı da istemiyerek büyük bir dostluk göstermişti.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 109.)

Dostluğu gösteren Türk milleti değildi, Selanikli Mustafa Atatürk’tü..

Ayrıca, savaş tazminatı Selanikli’nin değil milletin cebinden çıkmış oluyordu.. Sonraki süreçte Selanikli yüklü bir maaşla cumhurbaşkanlığı koltuğuna kurulacaktı.. Onun kişisel bir kaybı yoktu, hatta sonraki yıllarda Venizelos tarafından Nobel barış ödülü için aday gösterilmeyi garantilemişti.

Adalar meselesine gelince.. Selanikli neden Ege kıyılarından bakıldığında çıplak gözle görülebilen, burnumuzun dibindeki, Yunanistan’a yüzlerce mil uzaklıkta yer alan Adaları Yunanistan’a bırakmıştı?

Acaba İngilizler’in bir Milne Hattı da Selanikli için mi vardı?..

Yoksa Selanikli, “Vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz.. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır.. Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır” şeklindeki nutuklarını unutmuş, vatan topraklarını (İngilizler’in dahli olmaksızın) Yunanistan’a kendiliğinden mi bağışlamıştı?

Bunu bilmiyoruz.

Normalde, “Kavgada yumruk sayılmaz” hesabı gidebildiği yere kadar gitmesi gerekiyordu, fakat anlaşıldığı kadarıyla kanaatkâr adammış.

*

Venizeloslara karşı kibarlıktan kırılan Selanikli, aynı centilmenliği bahtsız padişah Vahideddin’e göstermeyecekti.

Oysa Anadolu’ya “Vahideddin’in yaveri” unvanıyla geçmiş bulunuyordu:

“17 Kasım 1922, Vahideddin İstanbul’dan ayrıldı. Malta üzerinden Roma’ya gitti [İngiltere’ye değil, İtalya’ya]. Yahudiler tabutuna haciz koydular ve yoksulluk içinde öldü. Giderken hazineden hemen hemen zatî eşyaları dışında hiçbir şey almadı. Son anda yolda okumak için istediği Kur’an-ı Kerim’in altın bir mahfaza içinde olduğunu öğrenince Roma’dan, altın mahfazayı beytülmale (devlet hazinesine) ait olduğu için İstanbul’a geri iade etti.” (A.g.e., s. 117.)

Sonraki süreçte Selanikli, Vahideddin’in vatanı satmış bir hain olduğunu iddia edecek, yağdanlıkları da aynı teraneyi coşkuyla tekrarlayacaklardı.

Bu masala göre Vahideddin, vatanı satmış, karşılığında ise zatî (kişisel) eşyalarını kurtarmayı başarmıştı.

Pek kârlı bir alışveriş!

Selanikli ise, “Savaş tazminatı istemiyoruz, Yunan kardeşlerimize helal ü hoş olsun” babından cömertlik yapar ve Adalar’ı vatandan saymazken vatanı satmış olmuyordu.

*

Aslında, biraz etraflıca düşünülürse, Selanikli’nin Yunan’a karşı sergilediği incelik ve nezaketi onun açısından anlayışla karşılamak mümkün olabilir.

Çünkü, Selanikli’nin Anadolu denizinde büyük bir maharetle sörf yapmasını sağlayan dalga, Yunan’ın İzmir’i işgali sayesinde oluşmuştu.

Şayet bu işgal yaşanmasaydı, İngilizler ve müttefikleri ile Mondros Mütarekesi uyarınca bir antlaşma yapılması söz konusu olacak, Anadolu’da (örtülü bir devlet operasyonu mahiyetinde) bir direniş hareketi oluşturma düşüncesi Vahideddin’de ve Osmanlı Hükümeti’nde oluşmayacaktı.

Dolayısıyla, Selanikli’nin müfettişlik maskesi altında Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkilerle ve “örtülü görev ve gizli gündem”le Anadolu’ya gönderilmesi söz konusu olmayacaktı.

Bir bakıma Selanikli herşeyini Yunan’ın Anadolu’yu işgal girişimine borçluydu.

Dolayısıyla savaş tazminatından vazgeçmiş ve sonraki yıllarda Venizelos ile can ciğer kuzu sarması formatta dostluk tesis etmiş olması yadırganamaz.

Onun asıl düşmanı Osmanlı Devleti ile Padişah Vahideddin’di:

“14 Ocak’ta (1923) Mustafa Kemal’in annesi İzmir’de vefat etti. … Mustafa Kemal ancak 27 Ocak’ta İzmir’e gelerek annesinin kabrini ziyaret edebildi. Annesinin mezarı başında Mustafa Kemal şöyle diyordu: ‘Burada yatan annem, zulmün, cebrin, bütün milleti felakete götüren bir keyfi idarenin kurbanıdır.’ Bu en acılı gününde annesinin ölümünden bile Osmanlı yönetimini sorumlu tutması, içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi ifade etmesi bakımından oldukça ilginçtir. Ancak, aynı günlerde Mustafa Kemal itilaf devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) hakkında daha ılımlı düşünüyordu.” (A.g.e., s. 120.)

Bu ılımlılıktan Yunan da payını eksiksiz biçimde alıyordu.

*

İngilizler, adamları Selanikli vasıtasıyla Padişah Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) fena oyun oynadılar.

Selanikli’nin mütareke döneminde İstanbul’da geçen altı ayının (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 arası) ilk iki buçuk ayı, onun İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla İngilizler’le temas kurup anlaşmasına sahne oldu.

Nutuk’ta adı Fro diye geçen Frew, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi görüntüsü altında kendisini kamufle ediyordu.

Ve İngilizler, Selanikli hakkında bir “karar” aldılar.. Onun, başkenti Anadolu’daki bir şehir olan yeni bir devlet kurmasını ve Osmanlı Devleti’ni tasfiye etmesini sağlayacaklardı.

Söz konusu karar hakkında, Selanikli’nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü uzun yıllar sonra şunları söyleyecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yunan’ın İzmir’i işgali de bu “karar”ın bir parçasıydı.

İngiliz’in oyunu büyüktü.. Büyük düşünüyor ve büyük oynuyordu.

Önce, Vahideddin’in, Selanikli ile İngilizler’e oyun oynayabileceğini düşünmesini sağladılar.

Doğu Karadeniz’deki istenmeyen gelişmeler yüzünden oraya bir görevli gönderilmesini Osmanlı Hükümeti’nden isteyenler de İngilizler’di.. Gönderilecek kişinin Selanikli olacağını biliyorlardı.

Selanikli, Vahideddin’i ürkütmemek için tok alıcı numarası yaptı, alabildiğine nazlandı:

Merhum Necip Fazıl, son padişah Vahdeddin’in yaverlerinden ve son sadrazamlardan Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey’le yaptığı bir konuşmayı bir kitabında anlatmaktadır. Paşa’nın [Selanikli’nin] Anadolu’ya geçmekte tereddüt ettiğini gösteren konuşma şöyledir [Necip Fazıl’ın anlatımıyla]:

“Eski yaver (Ali Nuri Bey) birdenbire şu sözleri söyledi: ‘Bahsettiğim cuma selamlığından sonra Mustafa Kemal Paşa huzura [Vahideddin’in huzuruna] davet ve kabul edildi.’

“Telaşla doğruldum: ‘İkna mı etti? Mustafa Kemal Paşa’nın bu hususta ikna edilmeye ihtiyacı mı vardı?’

“Söz, bu naziklerin naziği can noktasına gelince, muhatabım toparlanarak tane tane devam etti: ‘İzah edeyim: Mustafa Kemal Paşa’nın huzura kabul edilişinden bir iki saat sonra Başyaver Naci Bey (Millî Mücadele’ye katılan, birçok kumandanlıklarda bulunan, uzun zaman meb’usluk eden, Nazik Naci Paşa lakabıyla maruf General Naci Eldeniz) yaverler odasına geldi ve haykırdı: “Hünkâr, Mustafa Kemal Paşa’yı ikna edebildi!” Bu haykırış, kelimesi kelimesine kulaklarımdadır. ...’ (Necip Fazıl, Vahidüddin, s. 154.)

(Dilipak, a.g.e., s. 143.)

Selanikli’nin bu şekilde nazlanmasının iki nedeni var gibi görünüyor: Birincisi, Anadolu’ya giderken daha fazla yetki ve imkân koparmak.

İkincisi ise, gelecekte Vahideddin’e ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne karşı çevireceği dümen ve dolaplara kılıf uydurmak.

O gün için Padişah Vahideddin’in Mustafa Kemal’in numara yapmakta olduğunu anlayamamış olması doğal, fakat sonradan yaşanan olaylar gözönüne alındığında, Selanikli’nin Padişah’ı “kafaya almak” için şöyle şeyler söylemiş olduğunu düşünebiliriz:

“Haşmetmeab, endişem odur ki, benim böyle bir vazifeyi üstlenmem durumunda İngiliz ajanları sizi bana karşı kışkırtmaya ve aramızı bozmaya, çalışmalarımı engellemeye ve baltalamaya çalışacaklardır. Boş durmayacaklardır. Benim kendi şahsî ikbalim için çalıştığım, zat-ı şahanelerine ihanet içinde olduğum iftirasını bile atabilirler. İnsanlık hali, şayet bu tür asılsız dedikodulardan etkilenecek olursanız bendeniz vazifemde başarılı olma şansını yitirir, çok zor duruma düşerim.. Bu çok ağır bir sorumluluk ve üstesinden gelmek hiç de kolay değil.” 

*

Selanikli’nin bu tür laflarına karşı saf Padişah Vahideddin onu teskin ve teselli etmiş, güvence vermiş, “Hiç endişe etme, daima senin arkanda olacağım, aleyhindeki tezvirata asla iltifat etmeyeceğim, bana güven!” demiş olmalıdır.

Nitekim, merhum Ali Ulvi Kurucu’nın Hatıralar’ının ikinci cildinde, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Vahideddin’le Selanikli hakkında yaptığı uzun bir görüşme aktarılıyor.

Şeyhülislam, bir gece neredeyse sabaha kadar Padişah’ı kararından döndürmeye çalışmış, Selanikli’ye güvenilemeyeceğini söylemiş, Vahideddin’in cevabı ise “Paşa hakkında suizanda bulunuyorsunuz.. O, güvenilir biri” olmuştur.

Selanikli hakkında Şeyhülislam’a “Âteşîn bir zekâ!.. Âteşîn bir zekâ!..” deyip durmuştur.

Muhtemelen içinden de şunu diyordu: “Mustafa Kemal haklıymış.. İngiliz ajanları bizim saf Şeyhülislam’ı bile kafaya alıp aldatmışlar.. Adam büyük âlim ama siyaset nedir bilmiyor ki.. Oyuna gelmemeliyim.”


İNGİLİZ’İN “BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA” FİLMİ

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 54

 

Evet, Samsun'a çıkan Selanikli Mustafa Atatürk, İngilizler’in verdiği yol haritasına göre hareket ediyor, Osmanlı Devleti’ni tarih mezarlığına gömmek için “paralel devlet” kurma yolunda emin adımlarla ilerliyordu.

Selanikli devletleşme hedefi için TBMM’yi kurmaya uğraşırken İngilizler Yunan’ı (adını General Milne’den alan) Milne Hattı ile İzmir dağlarında bekletmekteydiler.

İzmir’i 15 Mayıs 1919’da (Selanikli’nin Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan hareketinden bir gün önce) işgal eden Yunan ordusu şayet Milne Hattı ile durdurulmamış olsaydı, Erzurum’a kadar rahatça yürüyebilir ve Kâzım Karabekir ile karşılaşabilirdi.

Durdurulmaları gerekiyordu.

Çünkü yürümeye devam etmelerinin iki mahzuru vardı:

Birincisi, böylesi bir durumda Karabekir millî mücadelenin doğal lideri haline gelirdi ve artık Selanikli’nin esamisi okunmazdı.

İkincisi, doğrudan bir sıcak çatışmaya girilmesi durumunda Selanikli, Osmanlı Devleti’nin yerine ikame edilecek yeni bir devleti (takiyye marifetiyle kimseyi ürkütmeden kurnazca) kurmak için gereken adımları atamaz, “kongreler düzenleme, önce bir Heyet-i Temsiliye icat etme, ardından Osmanlı’nın Meclis-i Mebusan’ının yerini alacak bir millet meclisi oluşturma, bilahare bir hükümet kurma” aşamalarından oluşan programını hayata geçirmeye zaman ve imkân bulamazdı.

İngilizler bir taraftan Yunan’ı Milne Hattı ile durdurmak diğer taraftan da Osmanlı Devleti kurumlarını İstanbul’da felçli hale getirmek suretiyle Selanikli için tarlayı sürüp altüst ettiler ve araziyi hazırladılar.

Meydan Selanikli’nindi.

*

Selanikli 23 Nisan 1920’de Meclis’i açmış ve ardından bir hükümet teşkil etmişti.

Ayrıca, Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile, TBMM’nin (yani “fiilen” kendisinin) otoritesini kabul etmeyip Osmanlı Devleti’ne bağlılığı sürdürenleri “vatan haini” kontenjanından idam etmeye, katledip öldürmeye, asıp kesmeye başlamıştı.

Osmanlı Devleti’ne sadakatin, ihanet etmekten kaçınmanın adı artık “vatana ihanet” olmuştu.

Ancak, “vatan” için milleti asıp kesmeye başlamış olan Selanikli’nin henüz asıl düşmanlara karşı attığı tek bir kurşun bile yoktu.

Buna Yunan da dahildi.

Ortada garip bir durum vardı.. Sözde Osmanlı Devleti’ni ve hilafet kurumunu korumak ve kurtarmak gayesiyle işgalci düşmanlarla savaşmak üzere yola çıkmış olan Selanikli, milletle savaşıyordu.

TBMM’nin “gazilik” serüveni işgalci düşmana değil millete savaş açılarak başlatılmıştı.

Selanikli’nin karizmayı tümden çizdirmemesi ve görüntüyü kurtarması için Yunan’ın biraz hareketlenmesinde ve TBMM’nin gaziliğine bir “işgalci gâvurla mücadele” boyutunun eklenmesinde fayda vardı.

(TBMM için “gazi meclis” deniliyor. Güzel de, Osmanlı hanedanı daha fazla gaziydi.. Yeniçeri ocağı vs. için de aynı durum geçerli. Kimse Osmanlı sülalesinden bahsederken “gazi hanedan” demiyor.. Üstelik içlerinde Murat Hüdavendigâr gibi şehitleri ve Kanunî gibi sefer sırasında sınır boylarında ölenleri de var.)

*

Yunan ordusu 21 Haziran 1920’de (TBMM’nin açılışından iki ay sonra) Milne Hattı tatiline son vererek hareketlenmeye başladı.

Bu gelişme, “Selanikli boşuna uğraşmıyormuş, yayılma istidadı gösteren bir Yunan tehdidi gerçekten varmış” denilmesine yol açtı.  

Ancak, Selanikli’ye bağlı güçlerle Yunan kuvvetleri arasında kayda değer bir çatışma yaşanmadı.

İngilizler’in planı, biraz hırgünden sonra Selanikli ile Venizelos’u bir masaya oturtup barıştırmak, böylece olayı kazasız belasız “mutlu son”a bağlamaktı.

Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı.. TBMM hükümetinin kurulmasından yedi, Yunan ordusunun “kıpraşmaya” başlamasından beş ay sonra, Kasım 1920’de Venizelos, ülkesindeki seçimleri kaybetti.

Bu siyasî yenilgi, Almanya yanlısı Kral Konstantin’in 19 Aralık 1920’de Yunanistan’da tekrar krallık tahtına oturmasına yol açtı.

[Yedi yıl önce, 18 Mart 1913’te tahta çıkmış olan Konstantin, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından dönemin başbakanı Venizelos ile görüş ayrılığına düşmüş bulunuyordu.

Almanya taraftarı olan Konstantin, Yunanistan’ın savaşta İngilizler ile müttefiklerinin safında yer almasını istemiyordu.

Bu yüzden Venizelos’u iki defa istifaya zorladı, fakat ona geri adım attıramadı. 

Tam aksine, kendisi tahtını kaybetti.

Çünkü 1917 yılında İngiltere ile müttefikleri (Fransa ve İtalya), Atina’yı bombalama tehdidinde bulundular.

Konstantin, tahtı oğlu Aleksandros’a bırakarak ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Tekrar kral olmasını ise, Venizelos muhaliflerinin Kasım 1920 seçimlerini Konstantin’in tahta tekrar geçmesi için bir tür referanduma dönüştürmüş olmalarına borçluydu.

Bu defa İngiliz yanlısı Venizelos kaybetmiş, Almanya taraftarı Konstantin kazanmıştı.]

*

Konstantin’in tahta çıkmasıyla birlikte Türk-Yunan gerginliği büyümeye, harlanıp ateşlenmeye başladı.. 

İlk ciddi çatışma, Venizelos’un seçim yenilgisinden iki ay, Konstantin’in tahta çıkmasından ise üç hafta sonra yaşandı.

Konstantin’in yeniden iş başına geçmesinden 18 gün sonra, 6 Ocak 1921’de Yunan ordusu Ege’de iki koldan taarruza geçti. 

Bunun sonucunda 9 Ocak – 11 Ocak 1921 tarihleri arasında Birinci İnönü Muharebesi yaşandı.

Selanikli’nin başı, Konstantin yüzünden dertteydi.

Osmanlı Devleti'ne bağlılığı yüzünden TBMM'ye şüpheyle bakan milleti bırakıp Yunan'la savaşmak gerekiyordu. 

*

Enver Paşa ve şürekâsının Alman yanlısı, Selanikli’nin ise (mütareke döneminde İstanbul’da Minber ve Vakit gazetelerinde yayınlanan röportajlarının da ortaya koyduğu gibi) İngiliz muhibbi (İngilizsever) olduğu biliniyordu.  

Bir sır değildi.

İngilizler’le arası hoş olmayan Konstantin (Ki onlardan esaslı bir “kazık” yediği için onulmaz bir kuyruk acısına sahipti), Venizelos’un aksine, Anadolu’da gidebileceği yere kadar gitmek istiyordu.

Tahta geçtikten sonra “Yunan devlet sırlarını” ve Venizelos’un İngilizler’le çevirdiği dolapları (önceden vakıf olmadıysa şayet) kâmilen öğrenmiş olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Selanikli Ankara’da TBMM’yi açıp hükümetini kurduktan ve Anadolu’da yeni bir devletin teşekkülü işini rayına oturttuktan sonra İngilizler, Osmanlı Devleti’nin ipini çekmek için son esaslı hamlelerini yaptılar.

TBMM’nin açılışından yaklaşık dört ay sonra (Venizelos hâlâ ellerinin altındayken), 10 Ağustos 1920’de Osmanlı’ya Sevr Antlaşması’nı dayattılar.

Teşhibte hata olmaz derler, Sevr Antlaşması’nı spordaki “tavşan atlet” olgusundan hareketle “tavşan antlaşma” olarak adlandırmak mümkün olabilir.

Sevr saçmalığına yüklenen işlev, Anadolu’da kurulmakta olan yeni devletle gelecekte yapılacak antlaşmanın onun açısından “zafer” olarak algılanmasını sağlayacak bir fon perde ya da zemin olmasıydı.. Malum, elinizi buz gibi soğuk bir sudan çıkarıp ılık suya soktuğunuzda olduğundan daha sıcak görünür. 

Evet Sevr’in önemi, Osmanlı Devleti’ni tümden itibarsızlaştırması ve etkisizleştirmesi, Ankara Hükümeti’nin yapacağı herhangi bir antlaşmayı ona kıyasla bir “başarı” hikâyesi, bir zafer destanı haline getirmesinden kaynaklanıyor.

Hem İngilizler’in hem de Selanikli’nin böyle bir “tavşan antlaşma”ya ihtiyacı vardı:

“Sevr Antlaşması ile Ankara artık tek umut ve tek sığınak haline gelmiş bulunuyordu. Hilafet ve saltanattan kurtulmak ve halkı bu kurumlara karşı kışkırtmak için en önemli koz da Ankara’nın eline geçmiş bulunuyordu. Gerçek idam fermanı buydu ve İstanbul hükümeti kendi idam fermanını kendi elleri ile imzalamıştı. Sevr, Mondros Mütarekesi’nin tabiî sonucu idi. Çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış insanlara süngü tehdidi ile imzalatılmış bir belge idi. …

“… Sevr’in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 78.)

*

Bütün bunlar olup bittiğinde ve 1921 yılına girildiğinde ortada Selanikli’nin işgalci güçlere karşı henüz bir başarısı bulunmuyorduysa da, İngilizler tarafından reklam ve propagandası hararetle yapılmaktaydı:

“25 Ocak’ta, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Gürzon’un Paris Konferansı’ndaki demeci: ‘İstanbul hükümeti felç halinde ve Mustafa Kemal Türkiye’nin gerçek hakimidir’.” (A.g.e., s. 88.)

İstanbul Hükümeti’ni felç eden de, Selanikli’yi Türkiye’de hakim hale getiren de, sonra bunu ilan eden de Lord Curzon..

İstanbul Hükümeti'nin felç olmasını sağlayacak adımları bilinçsizce değil stratejik bir plan dahilinde hesaplı kitaplı olarak attıkları kesin.

Niyetlerinin Osmanlı Devleti'ni gerçekten felç etmek olduğu, bunun istenmeden meydana gelmiş bir yol kazası olmadığı, Curzon'un durum tespiti için kullandığı felç kelimesinden anlaşılıyor.

Aynı şekilde, Osmanlı'nın felç edilmesinin Selanikli'yi "Türkiye'nin gerçek hakimi" haline getirme amacına yönelik olduğu, Curzon'un bu "müjde"sinden seziliyor.

Herşey, onun aldığı ve devletine aldırdığı “karar”ın sonucu..

Selanikli’nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü bu karardan şöyle söz ediyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin?!

*

Curzon'un söz konusu "müjde"yi vermesinden dört ay sonra, 1921 yılının 13 Mayıs’ında ise İngiltere ve müttefikleri (Fransa ve İtalya), bir Türk-Yunan savaşında tarafsız kalacaklarını açıklıyorlardı:

“13 Mayıs’ta İtilaf devletleri, Yunanistan’dan desteklerini tamamen çekerek Türk-Yunan savaşı karşısında tarafsız kalacaklarını açıkladılar.” (Dilipak, s. 93.)

Bu tarafsızlık, pratikte Selanikli’ye verilmiş dolaylı bir destek anlamına geliyordu.

Böylece Selanikli’nin karşısında “yedi düvel” (yedi devlet) değil, tek devlet kalmıştı. 

*

Bu süreçte hem İngilizler hem de Selanikli zamanlamayı mükemmel yaptılar ve her adımı tam uygun vakitte attılar.

Önceki bölümlerde, birtakım Osmanlı devlet adamları, komutanları ve aydınlarının İngilizler tarafından Malta’ya sürülmelerinin, Selanikli’yi adamdan saymayan dişli budaklı adamların oyun dışı bırakılmasına yönelik bir taktik olduğunu dile getirmiştik.. (Falih Rıfkı'nın Çankaya'da yazdığına göre, İttihatçılar Selanikli için "haris, sarhoş, sefih, fırsatçı ve ahlâksız" diyorlar, Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun için "muhteris, menfaat düşkünü" nitelemesi yapıyorlardı.)

İngilizler Malta esirlerini uzun süre bırakmadı, adada tuttular.. Ne zaman ki Sakarya Savaşı kazanıldı ve Selanikli’nin konumu sarsılmaz bir biçimde güçlendi, işte o zaman onları serbest bırakmaya başladılar.

Çünkü artık, "Sakarya Savaşı'nın muzaffer komutanı" Selanikli’ye boyun eğip biat etmekten başka yapabilecekleri birşey kalmamıştı:

“29 Eylül’de, Mustafa Kemal, İngilizler’in beklenmeyen ilginç kararı ile ilgili olarak gizli celsede TBMM üyelerine bilgi verdi: ‘Son zaferi takiben hemen onun beklediği günlerde İngilizler bir yakınlaşma zemini aradılar ve bunun sonucu hemen bize hiç sormadan Malta’da bulunan tutukluların tümünü bırakmaya karar verdiler.” (Dilipak, s. 101.)

Sakarya Savaşı’nın kazanıldığı tarih 13 Eylül 1921.. Ve Selanikli 16 gün sonra bunları söylüyor.

Selanikli’nin bu laflarının “satır araları”nı iyi okumak gerekiyor.

İmdi, İngilizler’in Malta sürgünlerini serbest bırakmak için bunu önce ona sormaları mı gerekiyordu ki “bize hiç sormadan” diyebiliyordu?

Geçmişte böyle “birbirlerine sorarak” iş yapma gibi bir huyları ya da alışkanlıkları mı vardı?

İngilizler, kimleri Malta’ya sürecekleri, sürmeleri gerektiği konusunda acaba önceleri Selanikli’den akıl mı alıyorlardı?

*

İngiliz karşılıksız iyilik yapmaz, sinekten yağ çıkarma gibi bir huyları vardır.

En küçük birşeyi bile pazarlık konusu yapıp karşılığında birşeyler koparmayı gayet iyi bilirler.. (1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı'nda İstanbul'a, Yeşilköy'e kadar gelen Rus ordusunu Marmara'ya giren donanması ile tehdit edip durdurması karşılığında Kıbrıs'a çöreklenmişlerdi.)

Üstelik "istiklal mücadelesi" sırasında işgalci düşmanımız durumundaydılar.

Çanakkale’de dünya kadar gemisini, cephanesini kaybetmiş, askeri telef olmuş.. Sonra da gelmiş İstanbul’a çöreklenmiş, intikam alma derdinde.. Nasıl oluyor da Selanikli’ye durduk yere böyle bir jest yapabiliyorlar?

Sakarya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan İngilizler değil ki..

Yenilen, Almanya yanlısı, İngilizler’in de sevmediği Konstantin.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN OSMANLI DEVLETİ'NE KARŞI VERDİĞİ (İNGİLİZ DESTEKLİ) İSTİKLAL MÜCADELESİ

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 53

 

İsmet İnönü’nün “istiklâl mücadelesi” olarak adlandırdığı süreç, Osmanlı Devleti’nin (hükümeti ve devlet başkanıyla, yani padişahıyla) İngilizler ile Selanikli Mustafa Atatürk tarafından top gibi oynanılan bir nesneye dönüştürülmesine sahne oldu.

Görünüşte kavgalı olan bu iki odak, Osmanlı Devleti’ni (Osmanlı hükümetini ve devlet başkanını) şamar oğlanına çevirdiler.

Sureta kavgalıydılar, gerçekteyse Selanikli, İngilizler’in kendisi için yazdığı senaryoyu mükemmel bir oyunculukla hayata geçirmekteydi.

Karar vericiler İngilizler’di, icracı ise Selanikli.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde son derece veciz, açık, yalın, anlaşılır ve özlü bir biçimde ifade etmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Anadolu’ya Padişah Vahideddin tarafından müfettişlik maskesi altında bir direniş hareketi örgütlemek üzere gönderilmişti.

Adı müfettişti fakat yetkileri “Anadolu genel valiliği” anlamına geliyordu.

Çünkü Van’dan Ankara’ya kadar her beldede mülkî amirleri (valileri kaymakamları) ve askerî erkânı (komutanları, subayları) görevden alma, başka yere nakletme ve yerlerine atama yapma yetkisine sahipti.

Böylece Vahideddin, güvendiği yaveri Mustafa Kemal eliyle, İngilizler ile müttefiklerine oyun oynamak istiyordu..

Fakat aslında İngilizler Selanikli ile Vahideddin’e oyun oynamaktaydılar.

Saf ve tecrübesiz yeni padişah Vahideddin’in İngiltere’nin politika ve istihbarat (gizli servis) kurtlarıyla başedebilmesi, onları oyuna getirebilmesi mümkün değildi.

Selanikli, Padişah Vahideddin tarafından “gizli” bir görevle Anadolu’ya gönderilmişti, fakat İngilizler’den aldığı bir gizli görevi daha vardı: Önceki bölümlerde ayrıntılı bir şekilde aktardığımız gibi Lord Curzon’un “Anadolu’da yeni devlet” projesini hayata geçirmek.

*

Bunun esasını, Selanikli’nin Anadolu’da önce bir “paralel meclis” kurması, ardından “paralel hükümet” teşkil etmesi, daha sonra da bir “paralel devlet” kurarak Osmanlı Devleti’nin hayat damarlarını kesmesi ve onu ölüme mahkum etmesi oluşturuyordu.

Bu yüzden Selanikli, Samsun’a çıktıktan sonra işgalci Yunan’a karşı hemen vatan topraklarını savunma gibi bir tutum içine girmedi.. Aynı şekilde, Maraş, Urfa ve Antep’de halk Fransızlar’la savaşırken o şehirlere gidip savaşa katılmak gibi bir tavır da sergilemedi.

İlk başta tek derdi vardı: Ankara’da bir meclis toplamak.. Erzurum ve Sivas kongreleri, bunun altyapısının oluşturulması için düzenlenmişti.

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının yerini alacak bir paralel meclisin kurulması, onun tam 11 ay, dört gününü aldı..  Yaklaşık bir yıl.. 19 Mayıs 1919’dan 23 Nisan 1920’ye uzanan bir zaman dilimi..

Bir yıl boyunca Selanikli’nin aklında ne cepheye gitmek gibi bir düşünce vardı ne de vatan savunması.

(Cepheye gitme düşüncesi aklında daha sonra da yoktu, fakat Sakarya Savaşı’na TBMM’nin baskısı sonucunda katılmak zorunda kaldı.

Dört gün süren tartışmalardan sonra..

Ve de diktatörlük yetkileri alarak.. 

Buna göre, Sakarya Savaşı’na katılma fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin bütün yetkileri ona devredilecek, astığı astık kestiği kestik, sözü kanun bir diktatör olacaktı.

Yani cepheye gitmeyi, TBMM’yi yetki bakımından cascavlak ve dımdızlak bırakarak kabul etmişti. 

Ayrıca bir yenilgi durumunda kendisine “İhmal, kusur ya da ihanet var mı?” diye hesap da sorulamayacaktı. 

Sözde, mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattı, özde ise Selanikli’nin menfaati mevzubahis olunca vatan savunması teferruattı.)

*

Evet, Selanikli bir yıl boyunca aheste aheste ağını ördü, “paralel meclis”e giden yolun taşlarını döşedi.

Endişesi ve acelesi yoktu, İngilizler ona Yunan yönünden garanti vermişlerdi.

İsmini General Milne’den alan Milne Hattı ile İzmir sınırında durdurulan, İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretmeye ve ot yolmaya mahkum edilen Yunan ordusu, Anadolu içlerine yürümeyecek ve Selanikli’ye sorun çıkarmayacaktı.

Selanikli rahatça “paralel meclis”ini kurabilirdi.

Kurdu da.. 

(Yunanistan’da Almanya’nın adamı Konstantin kral olup tahta çıkmasa ve Venizelos’un İngilizci politikalarına son vermeseydi bu kült film, “paralel meclis” ve “paralel hükümet” kurulduktan sonra “mutlu son”la bitecek, Venizelos biraz kuru gürültü çıkaracak, bu arada devreye giren İngiltere ile müttefikleri, Ankara hükümeti ile Yunanistan’ı masaya oturtup barıştıracaklardı.. Olmadı.. İş uzadı.. Kader..)

*

İngilizler, oyunu Osmanlı Devleti’ni felç edip çalışamaz hale getirme, ve devlet kurumlarının yönlerini Ankara’ya çevirmek zorunda kalmaları esası üzerine kurmuşlardı.

TBMM’nin açılışının arefesinde (bir ay ve bir hafta önce, 16 Mart 1920’de) İstanbul’u “fiilen” işgal etmelerinin, Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisini) kapatıp bazı milletvekillerini tutuklayıp Malta’ya sürerken geriye kalanların Ankara’ya geçmelerine göz yummalarının, bu arada Harbiye Nezareti (Milli Savunma Bakanlığı) ile Osmanlı Genelkurmayı’nın kapısına kilit vurmalarının, telgrafhaneleri işgal ederek İstanbul ile taşranın iletişimini kesmelerinin ardındaki asıl etken buydu.

Şayet Selanikli Anadolu’da bir meclis toplamayı başaramasa, Anadolu’da tutunamasaydı, İstanbul’u fiilen işgal etmezler, Osmanlı Hükümeti ile yapılacak bir barış antlaşması üzerinde kafa yorarlardı.

Selanikli’nin (özellikle Kâzım Karabekir’i “kafaya alması” sayesinde) Anadolu’da kök salıp tutunduğunu, Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasının mümkün olduğunu görünce, söz konusu meclisi alternatifsiz ve rakipsiz hale getirmek için Meclis-i Mebusan’ı kapattılar.

İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar”ın gereği yerine getirilmekteydi.

Görünüşte, Anadolu’daki isyancılara (güncel tabirle teröristlere) karşı etkili bir mücadele vermediği için Osmanlı Devleti’ni cezalandırıyorlardı, gerçekteyse bunu, “Anadolu’daki isyancılar”ın önünü açmak için yapıyorlardı.

Ancak, halk nezdinde Osmanlı Padişahı’nın hain, Selanikli’nin ise “İngilizler’e kök söktüren kahraman” gibi gösterilmesi gerekiyordu.

İngilizler, algı operasyonu ve imaj üretimi alanlarında virtüöz olduklarını, İnönü’nün sözünü ettiği “istiklal mücadelesi” ile ispatladılar.

*

İngiliz “devlet aklı” İstanbul’u fiilen işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’ni felç edip çalışamaz hale getirince, İstanbul’daki devlet adamlarına Ankara’ya biat etmek dışında bir seçenek kalmamıştı.

TBMM’nin açılışından üç gün önce, 20 Nisan 1920’de Fevzi Çakmak da bu kervana katıldı:

“20 Nisan’da Fevzi Paşa beraberindeki bir grup subayla birlikte İstanbul’dan gizlice ayrılacak Kuşçalı’ya geldi. Mustafa Kemal’le temas içinde idi. Aynı günlerde Mustafa Kemal, Kazım Karabekir’e gönderdiği telgrafla, Fevzi Çakmak’ı Milli Müdafaa Vekilliğine (Milli Savunma Bakanlığına) getirmekten söz ediyordu. Mustafa Kemal en acil görev olarak milli mücadeleyi örgütlemek değil, öncelikle Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının dağılmasından sonra Ankara’da bir hükümet örgütlemeye çalışıyordu. Önemli olan bir diğer mesele de, henüz doğuda Kazım Karabekir’in komutasında önemli bir Osmanlı birliği bulunuyordu. Gelecekte bunlar sorun çıkartabilirdi. Bu nedenle bu birlikle ilgili sorunların tasfiyesi gerekiyordu. Bunun ilk adımı olarak Kazım Karabekir’i Ankara’ya çağırarak bu kuvvetleri başsız bırakmak, kademeli şekilde tasfiye ederek, bu güçlerin [Osmanlı’dan] bağımsız milli güçler haline gelmesinin ardından Ankara’ya bağlı kuvvetler haline getirilmesi mümkündü.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 66.)

Selanikli, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasından hemen bir gün sonra, “hükümet” meselesini halletmek üzere kolları sıvadı:

“24 Nisan’da, Mustafa Kemal Ankara’da yeni bir hükümet teşkil edilmesinin zaruretinden sözetti. Ve aynı gün Meclis’te Millet Meclisi üyelerine, icra (yürütme) yetkisinin Heyet-i Temsiliye üzerinden Meclis’e intikal ettirilmesi lazım geldiğini söyledi. Böylece Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye’de kendisi ile uyumlu çalışma yapamayacağını düşündüğü kişilerden kurtulmuş oluyordu. Uzun süren yürüyüşte beş kişilik Temsil Heyeti içinde bir şeyh ve bir de hoca bulunuyordu. Yetkinin Meclis’e devri ve yeni icra heyetinin seçilmesi süresi içinde Mustafa Kemal yeni mesai arkadaşlarını belirlemede en şanslı konuma sahip olacaktı.” (A.g.e., s. 67-68)

Şeyh, Nakşbendî şeyhi Hacı Fevzi Efendi’ydi, hoca ise Hoca Raif Efendi.

Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu), Erzurum Kongresi’nde oluşturulmuş bulunuyordu.

*

Selanikli, bir gün sonra (25 Nisan’da) ise, Millet Meclisi üyelerine bir konuşma yaparak “İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalanlara kanmayın” diyordu. (A.g.e., s. 68.)

Selanikli’nin kafasında başka planlar bulunduğunu, “olduğu gibi görünmediğini ve göründüğü gibi olmadığını” söyleyen kim varsa İngiliz ajanıydı.

Selanikli istediğine İngiliz ajanlığı suçlamasında bulunabilirdi, fakat kimse onun İngiliz ajanı olduğunu söyleyemezdi.

Söyleyen, TBMM’nin açılışının altıncı gününde, açlışının üzerinden daha bir hafta geçmeden 29 Nisan günü çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na (Vatan Hainliği Yasası'na) göre, idamı hak ediyordu:

“Yeni Meclis’in yaptığı ilk yasalardan biri Hıyanet-i Vataniye Yasası oldu. Bu yasa 29 Nisan’da kabul edildi. Öte yandan, [yeni oluşturulan] Ankara hükümeti, İstanbul hükümetinin 16 Mart’tan itibaren yaptığı anlaşma ve andlaşmaları geçersiz saydığını açıkladı.” (A.g.e., s. 69)

Bu, Osmanlı hükümetine “Siz hükümet, ve dolayısıyla devlet değilsiniz, hükümet de, devlet de benim” demek oluyordu.

İngiliz’in “istiklal mücadelesi” kararı hayata geçiriliyor, Selanikli Osmanlı Devleti’ne karşı istiklalini (bağımsızlığını) ilan ediyordu.


TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİ

 



Bir önceki yazıda Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’ya atıfta bulunduğu yazısını konu edinmiştik.

Esad Efendi’ye yapılan bir dünyevî “teklif”ten söz ediyordu.

Buna göre, bir heyet Esad Efendi’yi Asfa Koleji’nde ziyaret etmiş, bir teklifte bulunmuşlar, ve bu yüzden Esad Efendi, aynı kolejde yapılacak olan bir toplantıya biraz gecikerek katılmış.. 

Ve şöyle demiş:

Biraz önce bu binada görüştüğüm bir heyet bana, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e teklif ettiği çirkinlikte şeyler teklif ettiler. Ben o teklifleri kabul edersem küresel bir gücümüz, bir sürü paramız, okullarımız, holdinglerimiz, daha bir sürü şeyimiz olacakmış. Allah’a şükürler olsun ki bu teklifi elimin tersiyle ittim.”

*

Teklifi anladık.. Fakat yapanlar kimlerdi?

İşte Yeni Şafak’ın kurnaz yazarı burada maharetini gösteriyor, “Rahmetliye ‘müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler’ teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?” diyerek topu taca atıyor.

Daha doğrusu, "teklif sahiplerini" okurlarının hayal güçlerine bırakıyor.

Az kurnaz değil.

*

Sana birileri böyle şeyler vaad ediyorlarsa karşılığında birşeyler istiyorlardır.

Esad Efendi’den kimler ne istemiş olabilirlerdi?

Evet, Esad Efendi’ye “küresel bir güç, bir sürü para, okullar, holdingler, ve daha bir sürü şey” vaad edebilecek konumda olanlar kimler olabilir(di)?

Ve karşılığında ne istemiş olabilirler(di)?

Yeni Şafak’ın kurnazı bu bahse girmiyor.. “Tuhaf bir nostalji duygusu”na sığınarak konuyu güncel “toplumsalın dışına” itiyor ve bir "Asr-ı Saadet simülasyonu" ile okurlarını bugünün gerçekliğinden koparmaya çalışıyor. 

Sözleri şöyle:

“Sadece bir küçük hatırlatma: Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e ‘Sen bu iddialarından vazgeç, bizim bu düzenimizi tehdit etme, biz de bir gün Sen’in Rabb’ine tapalım, bir gün kendi putlarımıza’ diyecek kadar ileri gitmişlerdi tekliflerinde. Bir çeşit ‘dinler arası diyalog’ yani.”

Böylece kurnaz yazar bize bir ipucu vermiş oluyor.

Esad Efendi’ye söz konusu teklifi yapanların ‘dinler arası diyalogcular’ familyasından olduğunu düşününbilinçaltı mesajını çaktırmadan veriyor.

*

Ancak, Esad Efendi’nin Türkiye’de yaşadığı (1997 ilkbaharına kadar olan) dönemde küresel diyalogçuların Esad Efendi’ye ihtiyaçları yoktu.. Bu işi Fethullahçılar gayet iyi beceriyorlardı.. Usta biniciler dere geçerken at değiştirmezler. 

Üstelik, o dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilahiyat fakülteleri Fethullahçılara ayak uydurma telaşı içindelerdi.

O kadar ki, sonraki yıllarda Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapacak olan Prof. Faruk Beşer gibi isimler Fethullah’ın müçtehitliğinden, “Fethullah Gülen fıkhı”ndan (yani mezhebinden) söz ediyor, Fethullah’ı “mezhep imamı” konumuna çıkarıyorlardı.

Prof. Hayrettin Karaman gibi isimler de bu kervana ucundan kıyısından destek veriyorlardı.

AK Partililerin neredeyse tamamına göre Fethullah, muhterem bir hocaefendiydi.. 2013 yılı Türkçe Olimpiyatları’nda bile ona olan hasretlerini ve sarsılmaz muhabbetlerini dile getiriyor, “Bitsin bu hasret!” diye tabiri caizse ağıt yakıyorlardı.

*

Evet, Esad Efendi’nin Türkiye’de bulunduğu dönemde ona “dinler arası diyalog” panayırında ihtiyaç yoktu.. Panayırın müşterisi boldu.. Bit pazarına nur yağmaktaydı. 

Yeni Şafak’ın kurnaz yazarının dediği gibi, Esad Efendi’ye söz konusu teklifi kimlerin getirmiş olduğu konusunda benim hiçbir şüphem yok.

Vaatleri karşılığında ne istediklerini de, İskenderpaşa Cemaati “doğal liderliği”nin Esad Efendi sonrasındaki eylem ve söylemleri, hareket tarzı ve politikası ortaya koyuyor.

*

Yeni Şafak yazarı sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Türkiye’deki köklü mücadeleyi bir bakıma ‘teklifi kabul edenler ile etmeyenler arasındaki mücadele’ olarak da okuyabiliriz ve okumalıyız.

“Bidayetinde emperyalizm sultasından bütünüyle kurtulamamış ve İngiliz-Batı etkisine kendisini açık tutmuş, ardından gelişen olaylarda ‘iki kutuplu dünya’nın neredeyse tampon bölgesi haline gelerek tuhaf ötesi bir dengeleme çabasına girişmiş, İsrail’in bölgedeki varlığından sonra da kendisini bir başka dengenin tam ortasında bulmuş Türkiye Cumhuriyeti. Hal böyle olunca da tarihin ve coğrafyanın alnına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmış.”

Zorunda kalmış.. Ne yapsın, zorunda kalmış..

Böylece yazar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış siyasetini belirleyen ilk kadroları (başta Selanikli Mustafa Atatürk olmak üzere) kaşla göz arasında aklıyor.

Ne yapsınlar, Türkiye kendisini “bir dengenin tam ortasında bulmuş”.. Dengesizlik mi yapsın?! Kendisini dengenin ortasında bulmuş işte..

Görüldüğü gibi yazar, bütün yapılanları “denge” torbasına dolduruyor.. Denge, güzel bir kavram ve de haslet.. Dengelilikten daha iyi, dengesizlikten daha kötü ne olabilir?!

Hal böyle olunca da Türkiye (yani Türkiye’yi yönetenler), laik bir yaklaşımla tarihin ve coğrafyanın alınlarına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmışlar.

Bütün suç “nalet" laik (siyasal dinsiz) "kader”in üstünde.

Bir tarafta Allahu Teala’nın emir ve yasakları varsa da, diğer tarafta tarih ve coğrafya tanrılarının yazdığı jeopolitik ve teopolitik yükler söz konusu.

Jeopolitiki anladık, fakat teopolitik de, “Allahu Teala’yı tanrılıktan emekli edip, yerine tarih ve coğrafya putlarını oturtmak” oluyor herhalde.

*

Yeni Şafak yazarı şunları da söylüyor:

“Şunu yazayım: Merkezi ‘Türkiye’ olmayan herkes nazarımda ‘teklifi ya tamamen ya da kısmen kabul etmiş demektir.’ Parasını, ününü, şöhretini ABD’den ya da Rusya’dan İngiltere’den ya da Suudi Arabistan’dan, İran’dan ya da İsrail’den alması fark etmez. …”

Bu merkez kelimesi bana Stephen Covey’in Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı adlı kitabını hatırlattı.

Otuz-kırk dile çevrilmiş, Türkçe tercümesi 67’nci baskısını yapmış bir kitap.

Çoğu “kişisel gelişim” kitabı gibi “gaza getirme edebiyatı” yaparak “gelecekte büyük lokma yiyebilmek için büyük konuşma” numaraları öğretme iddiasındaki bir çalışma değil, yararlı.

Orada Covey, insanların tutum ve davranışlarına yön veren “merkez”lerden söz eder: Kimisi para-merkezli, kimisi aile-merkezli, kimisi düşman-merkezli, kimisi iş/kariyer-merkezli, kimisi din-merkezlidir.

Covey böyle birçok merkez sayıyor.. Ona göre insan, ilke-merkezli olmalıdır.. 

İnsanın zihniyet ve duygu dünyasında başka bir merkez yer etmemelidir.

*

İlkeler ise dürüstlük, hakkaniyet, yardımseverlik, merhamet, alçakgönüllülük, cesaret, ahde vefa (sözünde durma), tok gözlülük, adalet, affedicilik, iffet ve kanaatkârlık (haddini bilme) gibi erdemlerdir.

Para-merkezli olan bir kişi için dünyada değerli olan insanlar, paralı olanlardır.. Böyle biri, parasız kişilere değer vermeyeceği gibi, parasız olduğu zaman kendisini değersiz hisseder, bunalıma düşer.. Bu zihniyetteki birine göre, insan ne yapıp edip para kazanmalı, mutlaka zengin olmalıdır.. 

Dolayısıyla, böyle biri, para ve zenginlik için "dini ve namusu" bir çırpıda bir yana atabilir. 

Aile-merkezli olan için doğrular, ailesinin önyargı ve kabullerinden ibarettir.

Düşman-merkezli olan kişi için de doğru, düşmanının yaptıklarının ve savunduklarının tersidir.. Düşmana zarar veren herşey iyi, vermeyen ise önemsiz ya da değersizdir.

Covey, din-merkezlilikten söz ederken dinden kastının Batı’daki kilise kurumu gibi dinî örgütler olduğunu söyler.

Kitabının sonlarına doğru bu hususa dikkat çeken yazar, İncil’deki ahlâkî öğütlerin ilkelere dahil olduğunu belirtir.

*

Covey’in kitabını 23 yıl önce okumuştum, hatırladığım kadarıyla devlet-merkezlilik (veya aşiret-merkezlilik, millet-merkezlilik, vatan-merkezlilik) diye birşeyden söz etmiyor, fakat etse iyi olurmuş.

Yeni Şafak gazetesi yazarının laflarına dönelim.. Türkiye-merkezlilikten söz ediyor.

Türkiye-merkezlilikten söz etmenin bir tür putperestlik olduğunun farkında değil.. (Belki de farkında, bilemem.)

Senin Türkiye dediğin nedir?.. Bir devlettir.. Peki devlet nedir?.. Devlet, insanların (millet ya da halk denilen bir topluluğun) oluşturduğu, kurduğu bir örgütsel yapıdır, teşkilattır.

Yani senin kendi icat ettiğin, yapıp ettiğin, ürettiğin birşey..

Kendi elinin ürünü olan birşeyi “merkez” haline getirdiğinde aslında kendini “merkez” yapmış olursun.

İşte bu, insanın tanrılık taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesi, kendi elinin yonttuğu puta tapmasıdır.

*

Müslüman ne Türkiye-merkezli olabilir, ne İran-merkezli, ne Arabistan-merkezli..

Müslüman, Türkiye’nin, İran’ın, Arabistan’ın vs. hak-merkezli (dinî ilkeler merkezli) olmasını, tarih ve coğrafya putlarına değil Allahu Teala’ya itaat etmesini isteyen adamdır.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

(Bakmayın böyle dediğime, aslında anlatabildiğimden eminim.. Daha ne diyeyim?!

“Bilmem anlatabiliyor muyum?” sorusu anlamsızdır.. Neyi ne kadar anlattığını bile bilmiyorsan, bundan bile emin değilsen, hiçbir şeyi bilmiyorsun demektir.)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...