"DERVİŞLİK OLSA İDİ CÜBBE ASA BİR DE RÜYA / EVLİYA İLE DOLAR DA TAŞARDI DENÎ DÜNYA"

 






Yeni Şafak gazetesinin okur-yazar cahil kontenjanından köşe ağası Ömer Lekesiz, “Yazarın görevi” başlıklı bir yazı kaleme almış.

Yazıya şöyle başlamış:

“Gazzâlî’nin (rahimehullah) yazı nazariyatıyla ilgili görüşlerinden hareketle, son üç yazıda zikrettiğimiz tüm kavramlara ve ıstılahlara, Allah ile kulu arasındaki bağa yani Allah ile başlayıp Allah ile biten ya da Allah ile bitip, Allah ile başlayan akışa mahsus söylediklerimize yetkin bir örnek olarak, İbnü’l-Arabi’nin (rahimehullah) Fusûsu’l-Hikem’in kendisine nasıl ve neden verildiğine dair besmele, hamdele ve salveleden sonra yaptığı şu açıklamaya bakabiliriz.”

Fusûsu’l-Hikem, İbn Arabî’nin bir kitabının adı.

Söz konusu açıklama ise şöyle:

“Muhakkak ben mübeşşirede [müjdeleyici rüyada] Resûlüllah’ı (as) gördüm (raeytü). O bana 627 senesi Muharrem’inin son günlerinde, Şamda irâe olundu. Elinde bir kitap vardı.

Bana ‘Bu, Fusûsu’l-Hikem kitabıdır, onu al ve insanlara çıkar. Bundan yararlansınlar’ diye emretti.

Ben de ‘Biz emr olunduğu gibi Allah Teâlâ’yı, Resûlü’nü, yöneticilerimizi dinler ve itaat ederiz; nitekim biz böyle emr olunduk’ dedim. Böylece amacı tam olarak anladım, Resûllah’ın emrettiği tarzda bu kitabın ibrazı için niyetimi temizledim, herhangi bir ekleme ve çıkarma yapmaksızın bu kitabı insanlara ulaştırmak için kastımı arındırdım.”

(https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/yazarin-gorevi-4641519)

Tam saçmalık..

Sanki rüyada söz konusu kitabı okumuş, ezberlemiş de, ekleme çıkarma yapmamaya karar vermiş.

Kitabın aslını bileceksin ki ekleme çıkarma yapmayasın.. Adamın aslından haberi yok, ekleme çıkarmadan bahsediyor.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Ve bu kitabı insanlara ulaştırırken (ibraz ederken) ve diğer bütün hallerde beni üzerinde Şeytan'ın tasallutu olmayan kulları arasına katmasını Allah’tan niyaz ederim. Parmaklarımın yazdığı ve lisanımın söylediği ve kalbimin üzerine şamil olduğu her şeyde bana korunmuşluk yardımıyla (te’yid-i’tisamiyye), münezzehlik makamından gelen aktarımını (ilkâ-i Subbuhiyye) ve ruhani üflemesini tahsis etmesini dilerim. Bu işi yaparken mütehakkim değil, mütercim olayım. Ta ki kalp ve müşahede sahibi ehlullahtan ona vakıf olan kimse, onun nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından geldiğine tam olarak kanaat getirsin. (Çünkü) nefsani amaçlarda gerçekle yanlış birbirine karışmıştır.

Adamın derdi, “kalp ve müşahede sahibi ehlullahtan ona vakıf olan kimsenin, onun nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından geldiğine tam olarak kanaat getirmesi”ymiş.

Getirse ne olur, getirmese ne olur, bunu niye dert ediniyorsun?

Bir adam ehlullahtansa, hele de “kalp ve müşahede sahibi” ehlullahtansa, onun kalbinin ve müşahedesinin senin kitabına ihtdiyacı mı olur, bay keramet?!

Sen yaptığının doğru olduğuna inanıyorsan, bundan eminsen, Allahu Teala’ya karşı ihlaslı isen, ehlulllah olsun olmasınlar, insanların kanaatini önemsemezsin.

Adamın sözlerinden ihlassızlık kokusu geliyor.

Neymiş, ehlullah tam kanaat getirsinmiş..

Getirmesinler kardeşim, şart mıdır?!

Ne yani, peygamber misin, yeni bir şeriat mı getiriyorsun?!

Allahu Teala “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim (tamamladım)” (Maide, 5/3) derken haşa yanlış bilgi vermiş de sen eksiği mi tamamlıyorsun?!

*

Bir de tutmuş “nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamı”ndan söz ediyor.

Kendisini bu makama oturtuyor.

Sen daha nefsini bile bilmiyorsun, marifetullahtan dem vuruyorsun.. Nefsini bilen adam böyle konuşur mu?!

Adamın verdiği örtük mesaj şu: Ey okur, bu okuduklarını nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından gelmiş kabul edersen bence sende ehlullahlıktan bir hisse var.. Yoksa işin bitik.

İşte kerameti kendinden menkullük böyle birşey.

Hem davacı, hem şahit, hem de yargıç.. Hüküm veriyor.

Adam gerçekten irfan ehli olsa, "Kul hatasız olmaz.. Bu kitabımızda vaki olacak hatalarımız için Allahu Teala'dan af niyaz ederiz" gibi birşey der. 

*

Evet, bu keramet tellalı devam ediyor:

Ve umarım ki, Hak Teâlâ duamı dinleyip, seslenişimi kabul eyleye. Şimdi ben ancak bana ilka olunan (kalbime atılan) şeyi ilka ederim. Ve ben bu kitap içinde, ancak benim üzerime onunla nazil olan şeyi inzal ederim. Halbuki ben nebi değilim, resul de değilim; ama vârisim ve ahiret (iyiliğim) konusunda harisim.”

Varisim derken kastettiği, alimlerin peygamberlerin varisleri olması.. Alimler, peygamberlerin ilmine varistir.

Çok mütevazi, kendisini peygamber zannetmeyelim diye peygamber varisi alim olduğunu ilan etmek zorunda kalmış.

Ahiret konusunda haris olmaya gelince, bunu söylemen gerekmez.. Bu, seninle Allahu Teala arasında bir mesele, bize bildirmen boşboğazlık.

(Bu tipler başka zaman da “Gönlümden dünyayı da, ahireti de attım” filan derler, konu değişince de böyle pek haris olurlar; evet, lafları birbirini tutmaz.. Allah’tan başkasını umursamadıklarını, insanların takdirine değer vermediklerini de söylerler, fakat görüldüğü gibi, gönülleri “ehlullah” olarak bilinme heveslilerinin alkışındadır.)

*

Bundan sonra sazı Ömer Lekesiz alıyor, sanatını icraya başlıyor:

“Daha önce değindiğimiz üzere ilahî meşiyet ve her kime vermişse ona büyük bir hayrın eriştiği hikmet esasından bakarak, resul ya da nebî olup olmadığı bildirilmeyen Hz. Lokman’ın (as) hikmete mazhar olması bunun başkaları için de mümkün olabileceğini göstermektedir. Kaldı ki, İbnü’l-Arabî de Fusûs’un kendisine cisim halinde bir kitap olarak verildiğini söylememekte, bilakis bunun için ilka ve ruhaniyet kelimelerini kullanmaktadır.”

Evet, hikmete Lokman a.s.’ın yanı sıra başkaları da mazhar olabilir.

Mümkündür.

Ancak, Lokman a.s.’ın hikmet sahibi olduğu Allahu Teala’nın bildirimi ile sabittir.

İbn Arabî’nin laflarına gelince, onların mihenge vurulması gerekir.

Gerçek hikmet sahibi, sözlerine böyle (sanki peygambermiş gibi) mukaddeslik elbisesi giydirmez; Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, sözlerinin mihenge vurulmasını ister.

Bu adam ise, kitabına adeta Kur’an muamelesi yapılmasını istiyor.

*

Ben nerden bileyim senin gerçekten Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyada gördüğünü?

Kaldı ki rüya, dinî konularda delil olmaz.. (Peygamberlerin rüyaları hariç.. Bir de peygamberlerin tasdik edip tabir ettikleri..)

Varsa bir bildiğin, yazman gerektiğini de düşünüyorsan, yazarsın, dünyada bir tek peygamber varisi sen değilsin, diğer peygamber varisleri bakarlar, kitabında Kur’an’a ve Sünnet’e aykırılık görmezlerse, “Faydalı, okuyun, istifade edin” derler.

Ama kitabın yine de vazgeçilmezlik kazanmaz.. Kitaplardan bir kitap olur.

Fakat bu keramet tellalının kitapları için ulemadan pekçok kişi “Okunması caiz değildir, içinde tevili mümkün olmayan küfür ifadeler var” demişler.. 

Mesela Ömer Nasuhi Bilmen Hoca bunu diyor.. 

Fakat sadece o değil.. Ebussuud Efendi de böyle fetva vermiş durumda.. İbn Haldun da Şifau’s-Sâil’de aynı şeyi söylüyor, kitaplarının okunmasının ve çoğaltılmasının caiz olmadığını belirtiyor.

Niye, ilim düşmanı olduğu için mi?.. Hayır, sapıklık düşmanı olduğu için.

*

Ama zamanımızın “ehlulllah”tan görünme heveslisi cahilleri onun zırvalarına pek meraklılar.

Ve bunların tek delili “Siz anlamazsınız, ehlullah anlar”dan ibaret.

Nitekim aynı mavalı Ömer Lekesiz de tekrarlıyor:

Ancak baştan beri ifade etmeye çalıştıklarımızın tamamı için geçerli olduğu üzere bildirilene inanmak bir mana (iman) meselesidir ve ancak sırra mazhar olanlar bunun künhüne vakıf olabilir. Kafirlerin, münafıkların ve cahillerin söz konusu manadan bir nasipleri olmadığı içindir ki mezkur ilkaya inanamadıkları gibi, bununla ilgili şüphe uyandırmaya kalkışır, üstelik bunu yaparken de sahih dini anlayışın kaygılısıymış gibi görünürler.

Böylece Lekesiz, Ehl-i Sünnet’e veda edip Batıniyye mezhebine (yoluna) süluk etmiş oluyor.

Maneviyat kralının üzerindeki terzilik sanatı harikası, bulunmaz Hint maneviyat kumaşından kesilip biçilmiş muhteşem elbiseyi ancak maneviyat aleminin sırra mazhar olan deha sahibi zekileri görebiliyor, sırra mazhar olmayan cahiller ise göremiyor.

Mesela bu cahillerden birisi (Ebussuud Efendi’yi vs. geçelim), kitaplarında İbn Arabî’yi yerden yere vuran Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi.. 

Bir diğeri Aliyyü’l-Kârî.. 

Mülteka sahibi İbrahim Halebî de aynı durumda.

Merhum Ali Ulvi Kurucu, dedesi Hacı Veyis Efendi’yi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'yi rüyasında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte görmüş ama, bunun kıymeti yok..

Sırra mazharlık Şeyhülislam’a yakışmıyor, o, Ömer Lekesiz gibilerin tapulu arazisi.

Evet, Lekesiz efendi böyle emin konuştuğuna göre, sırra mazhar durumda.. 

Sırlar aleminde gezmiş dolaşmış, herşeyin içyüzünü anlamış, künhüne vakıf olmuş..

Merhum Şeyhülislam’ın payına düşen ise kâfirlik, münafıklık ve cahillik üçlüsünden biri.

Evet, neo-batınî Lekesiz, imanın temel esaslarından biri haline getirdiği İbn Arabî boşboğazı için milleti tekfir etmeye hazır.

Tekfir etmediklerini ise münafıklar vagonuna istif ediyor.

Ebussuud Efendi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi zatlara ise cahillik kontenjanından “üçüncü sınıf müslümanlık bileti” kesiyor.

Büyük adam.. Sırra mazhar olmuş arif..

İbn Arabî'nin "ilka"sından şüphe duyulmasına bile izni yok.. "Kafirlerin, münafıkların ve cahillerin söz konusu manadan bir nasipleri olmadığı içindir ki mezkur ilkaya inanamadıkları gibi, bununla ilgili şüphe uyandırmaya kalkışır" diyor.

Halbuki, bırakın İbn Arabî'nin kerameti kendinden menkul "ilka"sını, "zayıf hadîs"ten bile şüphe duyulabilir.

Müçtehit ulemanın (peygamber varislerinin) içtihatlarından bile şüphe edilebilir.

Bu ise, İbn Arabî'nin zırvalarından şüphe edilmesini küfür sebebi sayabiliyor.

Adamın her yazdığı yanlış değil, fakat her karaladığı da doğru değil.

Yazdıklarının bazısı düpedüz zırva.. 

Bazısı da resmen sapıklık.

Ulema boşuna mı "Kitaplarının okunması, okutulması caiz değil" diyor!

*

Allahu Teala’nın kıyamet gününde insanlara karşı hücceti Kur’an’dır ve Rasulü s.a.s.’in sahih sünnetidir.

Kimse İbn Arabî’nin zırvalarını tasdik etmek zorunda değıil.

Adam Kur’an ve Sünnet’e aykırılığı açık laflar söylüyor, sonra da kendisine inanılması için rüya anlatıyor.

Bu, din dolandırıcılığıdır.. Abdülhalik-i Gücdüvanî rh. a.'in tabiriyle "din yolunun haramiliği"dir. 

Dinî konuda bir şey söylüyorsan Kur’an ve Sünnet’ten delil getirmek zorundasın.

Kur’an ayetlerinin ve sahih sünnetin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e nisbeti kesin, fakat senin rüya anlatırken doğru söylemiş olduğunu kesin olarak bilmek mümkün değil.

Eğer senin hakkında “O asla yalan söylemez, her sözü doğrudur” diye ayet bulunsa veya Hz. Peygamber s.a.s. senin doğruluğuna kefil olsaydı, işte o zaman rüyana itibar edebilirdik.

Fakat, rüyana itibar etmemiz bile, rüyanı tabir ederken (günaha düşmeden, içtihat hatasına benzer şekilde) hata yapmamış olduğunu kabul etmemizi gerektirmezdi.

*

Keşfe, ilhama gelince.. Bunlar dinî konularda hiçbir şekilde delil olmaz.

Dünyevî konularda da böyledir.. Delil olarak öne sürülemez.

Mesela mahkemede görülen bir davayı alalım.. Diyelim ki kadı efendi keşif sahibi bir velî, keşfine aykırı bile olsa, delillere ve zahire göre karar vermek zorundadır.

Delillere göre karar verdiği zaman ahirette mesul olmaz, keşfine göre vermesi durumunda ise, “usul”e riayet etmediği için, isabet bile etse mesul olur.

Keşif ve ilham, hata ve yanılgıya açık bir alandır.

Hiç kimse keşfini esas alarak itikat sahibi olma hakkına malik değildir.. Herkes itikadını ayet ve hadîslere dayandırmak zorundadır.

Ariflerin kutbu Bahaeddin Nakşbend k. s., “Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan marifeti tafsîl etmek, istidlalî olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap vermiştir.

Bu, muhteşem bir sözdür.

Evet, esas olan “akla ve nakle” dayalı istidlalî/delillendirilmiş bilgidir.. Keşf o istidlalî bilgiye uyuyorsa ne âlâ, uymuyorsa atılır.

İbn Arabîci herzevekillere gelince.. İstidlâlî bilgi ile çelişen keşf zırvalarına bir “sırra mazharlık” etiketi yapıştırarak Batınîlik mezhebinin girdabında debeleniyorlar.

*

Dinî konularda delil, Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir..

Varis ulemanın icmaı da bir delildir.. Ulema bir konuda icma etmiş, görüş birliğine varmışsa ve sen de aynı şeyi söylüyorsan, senin bunu ayrıca söylemiş olman bir marifet değildir.

Kıyasa/içtihada gelince, o da Kur’an ve Sünnet esas alınarak yapılır.

Ve içtihat, usule uygun başka bir içtihadı nakzedemez.. Ayrıca içtihat sahibi, kendi içtihatına “yanılmazlık” izafe edemez.. İçtihadını kabul etmeyen başka içtihat sahiplerini (usule uygun olması ve delile dayanması durumunda) küfür, nifak ya da cehaletle suçlayamaz.

Edille-i şeriyye (şer’î deliller) bunlardan ibarettir.

Bunların dışında filanın rüyasını, feşmekanın keşfini, filancanın ilhamını dinî konularda delil olarak kabul edenler zır cahildir.

*

Pekçok alim, İbn Arabî’nin, Arap olması hasebiyle Arap diline hakim, edebiyatı kuvvetli ve malumatı geniş bir laf ebesi şarlatan olduğu kanaatinde.

Aynı kanaati paylaşıyorum.

Hayat hikâyesi karışık ve bulanık.

Yazdıklarının önemli bir bölümü muamma kabilinden boş gevezelik.

Keramet olarak anlatılan hikâyeleri ise resmen rezalet.


PARÇALANAN ÜMMET, UNUTULAN CİHAD

 





Avrupa’da tahsil görürken, sosyoloji ve psikoloji öğrencileri arayan bir araba fabrikasına iş için başvurmuştu. 

Şirketin halkla ilişkiler görevlisi ona, “İşimiz makine mühendisleriyle ilgili olduğu halde sosyologlar aramamız seni şaşırtmış olabilir” deyince, genç öğrenci, Ali Şeriati, cevap bekler şekilde susmuştu.

Görevli, ona önce bir Asya-Afrika haritası göstermişti. 

Ürettikleri arabalar bazı şehirlerde çok satılıyorken, kimilerinde hiç alıcı bulamıyordu:

“Bu şehirlerin sakinlerinin neden hoşlandığını ve bu arabaları niçin sevmediklerini araştırmak sosyoloğun görevidir, ki, mümkün olursa arabanın şekil ve rengini değiştirelim, yok olmazsa, onların zevklerini değiştiririz.”

 (Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, çev. Ahmet Yüksekoğlu, 4. b., İstanbul: Bir Yayıncılık, 1985, s. 27-28.)

*

Batılılar, sosyolojik araştırmaları salt bilimsel kaygılarla yürütmez. 

Onlar bilgiyi daha çok bir yönlendirme ve hükmetme aracı olarak kullanır.

Sömürgecilik faaliyetlerinde oryantalizm ve antropolojiden geniş ölçüde yararlandıkları meçhul değil.

İlham aldıkları teorilerin başında da, A. R. Radcliffe-Brown ile Bronislaw Malinowski gibi antropologların geliştirdiği “yapısal-işlevselcilik” denilen kuram gelmektedir.

Yapısalcılık, basit ifadesiyle, her toplumun “kendi tarih ve gelenekleri çerçevesinde örgütlenmiş” yapı ve kurumlara sahip olduğunu ileri sürer. 

İşlevselcilik ise, bu yapı ve/veya kurumların siyasal, ekonomik ve toplumsal işlevleri bulunduğuna dikkat çeker.

Bu iki tespiti bir araya getiren yapısal-işlevselcilik, sömürgecilere şunu öğretiyordu: 

Herhangi bir toplumu değiştirmek için o toplumun sahip olduğu yapılar yok edilmeli ve yerlerine başkaları ikame edilmeliydi. 

Bu durumda işlevler de otomatik olarak değişecekti

(Bkz. Asaf Hüseyin, Oryantalistler ve İslamiyatçılar, çev. Bedirhan Muhib, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları, s. 20-22.)

*

Evet, kurum ve yapılar değişince işlevler kendiliğinden değişir.

Mesela, alfabe bir yapıdır.

Batı alfabesinin kullanılmasının işlevi, Batı ülkeleriyle daha güçlü bir kültür alışverişini, daha doğrusu kültür ithalini sağlaması, Batı'nın kültür emperyalizminin taşıyıcı aygıtı olmasıdır.

Arap alfabesinin işlevi ise, Kur’an okumayı ve İslam kültürüyle irtibatı kolaylaştırmasıdır.

İmam hatip lisesinin işlevi başkadır, genel liseninki başka.

Sarıkla şapka farklı işlevlere sahiptir.

Başörtüsünün işlevi başka, kuaför marifetiyle şekil verilip sergilenen saçlarınki daha başkadır.

Ortak bir şiâr/simge/sembol/alâmet olan Arapça ezanın işlevi bütün Müslümanlara yönelik bir çağrı olmasıyken; Türkçe ezan ancak Türkler’in anlayabileceği, Türkçe bilmeyenlerin ise tuhaf bir anons sayacakları bir duyurudur.

Miladî takvimin işlevi ile hicrî takviminki birbirine zıttır. 

Hicrî takvimi kabul ettiğinizde yılbaşı kendiliğinden 1 Muharrem’e kayar. 

Ve “Hicret” ile o hicreti yapanlar, kendiliğinden, tarihin dönüm noktası haline gelir.

*

Ümmet bilincinin yok edilmesi açısından bakıldığında, milliyetçiliğin laiklikle (siyasal dinsizlikle) birlikte ortaya çıktığı, ikisinin birbirini tamamladığı ve desteklediği görülür.

Asaf Hüseyin’in belirttiği gibi, İslam dünyasındaki yapı veya kurumlardan biri de, dinin siyasetten ayrılmazlığı ilkesi ya da olgusuydu.

Dinle devletin ayrı olmaması durumunda, devleti savunmak dini savunmak anlamına geliyordu. 

Devlet dine karşı tavır aldığında ise, devleti savunmak, dine karşı tavır almak, dinsizleşmek anlamına gelmektedir.

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yı mağlup eden İngiliz keferesinin, Türkiye'de din ile devletin ayrılmasına ihtiyacı vardı.

Batı'nın geleceğinin Türkler yönünden güvence altına alınması, ve Türk devletinin de İslam dünyasındaki müstesna ve itibarlı yerinin tarihin tozlu sayfalarına gömülmesi için Türkiye'de devlet ile dinin karşı karşıya getirilmesi gerekiyordu.

Ve İngiliz keferesi, İngiliz-Yahudi uygarlığı bu emeline nail oldu. 

*

Palmer şöyle der:

“Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çürüme belirtilerini teşhis etmek kolay, ama nasıl bu kadar dayandığını anlayabilmek zordur. O canlılık ve hayatiyetin kaynaklarından biri kesinlikle, yönetici seçkinlerle ulema arasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak İslam olduğu yolundaki inançtı.”

(Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu: Bir Çöküşün Yeni Tarihi, 6. b., İstanbul 1997, s. 35.)

İngiliz keferesi bunu biliyordu, ve Türkiye topraklarındaki taşeronları vasıtasıyla gereğini yaptı.


İSLAM’I TASFİYE VE DÖNÜŞTÜRME ARACI OLARAK TÜRKÇÜLÜK

 








 

“Kelimelerin gücünü anlamadan,” diyor Konfüçyüs, “insanların gücünü anlayamazsınız”. 

Kur’an’da birçok ayette geçen “millet” kelimesi günümüz meallerinde “din” diye tercüme ediliyor.

Bu sözcüğün asıl manası terk edilip Batı’dan “anlam ithali” yapılmasaydı, sözkonusu tercüme farklılaşmasına gerek kalmayacaktı:

İbrahim’in milletinden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir.” (Bakara, 2/130)

Birçok yerde “İbrahim’in milleti”nden yüz çevrilmesi, Hz. İbrahim’in millet tanımından yüz çevrilmesiyle başladı.

Osmanlı’da Müslümanlar tek millet kabul edilmekteydi; millet, bugün bizim ümmet dediğimiz oluşuma karşılık geliyordu.

Müslümanlar tek millet olduğu için ibadethaneleri ve mezarlıkları birdi.

Buna karşılık Rum’u, Ermeni’si vs. ayrı milletlerdi, çünkü “mabet”leri (kiliseleri) ve kabristanları ayrıydı.

Batı’da yaşanan siyasal ve toplumsal gelişmelerin anlaşılması, Osmanlı’nın son döneminde başlayan Batılılaşma maceramızın doğru değerlendirilmesini de sağlar: 

“Batı’da milliyetçiliğin ortaya çıkışı kapitalizmin gelişmesiyle yakından ilgilidir. Ticarî kapitalizmin doktrinini oluşturan merkantilizm, devletlerin dış piyasalarda kendi tüccarıyla bütünleşmesini, bu da ‘millî şuur’un varlığını gerektirmiştir. Yine feodal toplumda önemli olan din faktörünün Protestanlık ve laisizm ile zayıflatılması içtimaî birliğin en önemli unsuru olarak vatan fikrinin güç kazanmasını sağladı.Kapitalizm Hıristiyanlığı kendi amaçları doğrultusunda reforma tabi tuttu; Protestanlık bunun sonucudur. Yine Protestanlığın bir varyantı olan püritenliğin XVII. yüzyıldan itibaren İngiliz milliyetçiliğinin temelini teşkil ettiği biliniyor. Tevrat ve Yahudi kültürünün bu yeni oluşumda büyük bir yeri vardır.” 

(“Milliyetçilik”, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, C. 3, İstanbul: Risale Y., 1990, s. 32.)

Protestanlığın kurucularından Martin Luther (1483-1546), Vatikan’a başkaldırarak İncil‘i ana dili olan Almanca’ya çevirmiş ve bu, Almanca’nın telaffuz ve kurallarının standartlaşmasına ve yayılıp güçlenmesine yol açmıştı.

Bu aynı zamanda, Almanlar’ın dinlerini millîleştirmelerini, bir Alman Hıristiyanlığı meydana getirmelerini de mümkün kıldı.

1532 ila 1536 yılları arasında da İngiliz Kralı Henry VIII ve İngiliz Parlamentosu, Papalığın otoritesine son vermek için altı yasa çıkardı. Vatikan’dan bağımsız bir yapı kuruldu: İngiliz Anglikan Kilisesi.

*

Bütün bunlar, (şu sıralarda sahte ve çarpıtılmış bir Ehl-i Sünnetçilik maskesi altında sürdürüldüğü görülen) Türk İslamı ya da Türk Müslümanlığı projesinin Batılılaşma ile olan ilgisini de açıklamaktadır.

Türk İslamı kavramı, adı üstünde milliyetçi bir bakış açısını yansıttığı gibi, Protestanlıkta görüldüğü şekilde dinde reformu da (dinin yeniden biçimlendirilmesi) hedefler.

Kısacası, Türk Müslümanlığı projesinin ilham kaynağı Protestan Reformu’dur.

Nasıl Protestanlık Vatikan’dan koparak ayrı bir kilise hiyerarşisi kurduysa, İslam ülkelerindeki milliyetçiler de ibadet dilini farklılaştırarak ve millî bayrakları camilere asarak mabetleri bölmeyi amaçladılar.

Böylece herkes kendi millî camisine devam edecek, ortada müslümanların “birliği” diye birşey kalmayacaktı.

Bir başka deyişle, nasıl Rum Kilisesi ile Ermeni Kilisesi ayrıysa, Ortodoks ve Protestan kiliseleri farklıysa, Türk camisiyle Pakistanlı ya da Arap camisi ayrı olacaktı.

Türk, Türkçe ibadet edilen camiye, Pakistanlı Urduca ibadet yapılan camiye, Arap da Arapça ibadet edilen camiye gidecekti.

Müslüman olan İngilizler’e düşen de, kendileri için İngilizce ibadet edilen bir cami açmalarıydı.

*

Türk Müslümanlığı projesinin mimarlarının sıkça vurguladıkları bir nokta da, dini bizzat Kur’an’dan öğrenmek gerektiğidir.

Bu tutum, Sıffin Savaşı’nda hakem tayin etmesi nedeniyle kendisine “Hakem ancak Allah’tır” diye itiraz eden Haricilere Hz. Ali’nin verdiği cevabı hatırlatmaktadır: “Hak bir sözle batılı kastediyorlar.”

Türk Müslümanlığı projesinin Kur’an’a yaptığı vurgu, Avrupa’daki Reform hareketlerinden esinlenmektedir. Batı’da İncil’i okuyup yorumlamak Katolik papazların tekelindeydi; dinde bireyselliği öne çıkaran Protestanlar (reformcular), herkesin İncil’i okuyup anlayabileceğini savundular.

Çağımızda İslam’ın temel kaynaklarının mahalli dillere çevrilmesi, bazen anlaşılmaları için değil, dinin millîleştirilmesi ve orijinal kaynaklardan koparılması amacıyla yapıldı. Bu tür faaliyetlere Kur’an ve ezanın orijinalinin kullanılmasının önüne geçilmesi tekliflerinin eşlik etmesi düşündürücüdür.

Dinde reformun ve Protestanlar’ı taklidin kaynağının milliyetçilik olduğunu itiraf etmek zorundayız. Baydur şöyle der:

“… milliyetçiliğin, modernleşmenin bir işlevi olduğu kuramları yakın dönemdeki literatürde oldukça ön plana çıkmıştır.” 

(Mithat Baydur, Milliyetçilik, İstanbul 1994, s. 62.)

Modernleşmenin “tarihsel” anlamının protestanlığı içerdiği dikkate alınırsa, Baydur’un ifadesinden, milliyetçiliğin protestanlaşmanın bir işlevi olduğu sonucu çıkarılabilir. Anthony D. Smith, modernlik kavramı hakkında şunları söyler:

“İkinci anlamı tarihseldir. (…) belirli zaman dönemlerini ifade eder. Avrupa’da Rönesans ve Reformasyona kadar gerilere giden söz konusu dönem, laikleşme ve kapitalizmin doğuşu ile ayırt edilir.”

(Anthony D. Smith, Toplumsal Değişme Anlayışı, çev. Ülgen Oskay, İzmir 1988, s. 66.)

*

Lapidus, milliyetçilik ile dinde reform ilişkisinin Türkiye’de aldığı biçimi şöyle değerlendirir: 

Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” 

(Ira M. Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)

Batılı olmayan bir medeniyet tarifi yapılsaydı, bir kelime oyunu olmaktan öteye gitmeyecekti, fakat “Batı” kelimesi o kadar büyüleyiciydi ki, milliyetçiler bundan vazgeçemediler. Nitekim Ziya Gökalp “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” diyordu.

Böylece Türkçülük, Türk’ün kendi tarih, medeniyet ve kültürüne yabancılaşmasının ideolojisi haline getirilmişti.

Yani milliyetçilik, Batıcılıktı. 

Batı kavramını da açarsak, milliyetçilik aslında Türkçülük kisveli İngilizcilik, Fransızcılık ve Almancılıktı. 

İttihat ve Terakki hükümetinin başbakanı “Jön Türk” Talat Paşa şöyle der: 

“Bence dünyada bir tek uygarlık vardır ve Türkiye’nin kurtuluşu için bu uygarlığa katılması gerekiyor. Savaştan önce İngiltere’nin Türkiye’ye öğretmenlik yapmasını istemiştim…. Ancak İngiltere bunu kabul etmedi ve savaşa başladı.”

(Talât Paşanın Hatıraları, haz. Alpay Kabacalı, İstanbul 2000, s. 155.)

İngilizler bu işi Talat’la değil, Selanikli Mustafa Atatürk ile yapacaklardı.

Ne yazık ki milliyetçilik, dinde reformun veya halkın din anlayışının reforme edilmesinin yegane meşruiyet kaynağı ve bazen de itici gücü oldu.

Bunu anlamak için uzun uzadıya araştırma yapmaya da gerek yoktur, bir zamanlar aşırı milliyetçi kalem erbabının olumsuz bir sıfat olarak üretip kullandıkları “ümmetçi” yaftası herşeyi açıklamaktadır.


İKİ ZIT VE PUT KAVRAM: MİLLİYETÇİLİK VE LAİKLİK

 

 

Gerçek bir hukuk devleti olmak için gerekli yeni bir anayasayı yapmakta zorlanıyor olmamızın nedenlerinden birini, eski vesayetçi düzeni sürdürmek isteyen statükocu ve yeniliğe kapalı zihniyet damarının ülkemizde çok güçlü olması oluşturmaktadır.

Bu statükocu zihniyet yüzünden, mevcut Anayasa’mızda yer alan kimi kavramlar hakkında ülkemizde bir konsensüs ya da uzlaşma sağlanması mümkün olmamaktadır.

Bu kavramlardan birisi, milliyetçilik.. CHP’nin milletin bağrına ve böğrüne saplanan “altı ok”undan biri.. 1924 Anayasası’nın 1937 yılında geçirdiği değişiklikle, Cumhuriyet’in nitelikleri arasında milliyetçilik ilkesine yer verilmiş olduğu hâlde, 1961 Anayasası’nda bunun yerine millî devlet ifadesinin kullanıldığını görüyoruz.

1961 Anayasası’nın Kurucu Meclis’te görüşülmesi sırasında bu konu, uzun tartışmalara yol açmıştır.

Millî devlet tabirini savunanlar, milliyetçiliğin anlamı açık olmayan bir kavram olduğunu, mesela Almanya ve İtalya’da kurulmuş bulunan Nasyonal Sosyalist ve Faşist rejimlerin de kendilerini milliyetçi olarak adlandırdıklarını ifade etmiştir.

*

Sonunda, orta yolcu bir formül olarak 2. maddede “millî devlet” deyiminin kullanılması, buna karşılık Başlangıç bölümünde Türk Milliyetçiliği’nin uzun ve ayrıntılı bir tanımının verilmesi kabul edilmiştir.

Böylece milliyetçilik ilkesinin, yanlış anlama ve yorumlara yol açması tehlikesi önlenmek istenmiştir.

1982 Anayasası ise aynı gaye doğrultusunda 2. madde metninde “Atatürk milliyetçiliği” ifadesini kullanmıştır.

“Atatürk tipi Türk milliyetçiliği” de “ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır” diye tanımlanmıştır. 

Muğlak ve kendi içinde çelişkili olan bu tanım, “Ateş ile su bir arada bulunsun, ne şiş yansın ne kebap” demek gibi bir şeydi, ne millîlikten vazgeçiyordu, ne gayri millîlikten..

Kısacası, bir milliyetçilikten söz ediyoruz, bundan ne anlaşılması gerektiği başlı başına bir sorun oluyor. Millî devlet diyoruz olmuyor, Atatürk milliyetçiliği diyoruz, tutmuyor.

*

Ama bundan daha kötüsü, devletimizin laik niteliğinin ne demek olduğu konusunda bir kafa karışıklığı var.

Milliyetçilik iyi kötü, az buçuk tanımlanmış, laiklik ise tanımlanmadan bırakılmış. 

Bugün dünyada çok az sayıda devletin anayasasında laiklik ilkesi yer alıyor. Mesela ABD’de, Almanya’da, Avustralya’da, İsviçre’de, Norveç’te, anayasalarda laiklik diye bir hüküm yer almıyor. Meksika anayasasında, çok çağdaş bir devlet olduğu için herhalde, yer alıyor.

Fakat aslında, laiklik ile milliyetçiliği bir arada savunmak mümkün değildir. 

Çünkü, bir devletin, vatandaşlar arasında bölünme yaşanmasın, kavga çıkmasın diye bütün dinlere eşit mesafede olmasını savunuyorsanız, aynı mantıkla, devletin bütün etnisitelere ya da ırklara eşit mesafede olmasını da savunmanız gerekir. 

Ancak, CHP’nin “altı ok”unun mantığa ve tutarlılığa ihtiyacı bulunmamaktadır.. Onlara mantığı katledip mezara gömmüş mantık edebiyatı, bilimin defterini dürmüş “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sloganik ezberi yetip de artmaktadır.. Milletin mantığa meyli yoksa da göz kamaştırıcı safsataya karşı zaafı var.. CHP’nin ihtiyaç duyduğu iklim ve atmosfer de zaten bu.

Halkımızın yüzde 99’unun müslüman olduğunu söylüyoruz, “Yüzde 1 ile yüzde 99 belki kavga eder, müslüman olmayanları küstürmeyelim” diye bunlar arasında tarafsız kalıyoruz, fakat, bu ülkede kimisi kendisini Çerkez, kimisi Boşnak, kimisi Kürt, kimisi Gürcü olarak tanımlarken, “Devlet bunlar arasında tarafsız olsun, hiçbiri öne çıkmasın, biri öne çıkarılıp da diğerleri küstürülmesin, belki kavga çıkar” demiyoruz.

Bir ara bu memlekette hiç Kürt yoktu, herkes Türk’tü.

Şurası önemli: Bu ülkenin tarihinde yaşanmış bir din savaşı yok. Mesela, laik olmayan Osmanlı’da Ermenilerle dinimiz için savaştık mı? Hayır, Ermenilerle son dönemde etnik nedenlerle anlaşmazlık yaşandı.

Ermeniler hiçbir zaman “Bizim din hürriyetimiz yok” demediler, diyemediler.

Bu memlekette Osmanlı’da bir Alevî-Sünnî kavgası bile yaşanmadı; devlet, İran yanlısı ve yandaşı olup da devlete isyan eden Alevileri Yavuz Sultan Selim döneminde biraz takip etmiştir, onun dışında birşey yok.

Yeniçeri ocağının kendisi bir defa Bektaşî-Alevî..

Ama laik Türkiye’de Çorum, Sivas, Kahramanmaraş olayları yaşandı.

Hani laiklik, din ve mezhep kavgalarını önlüyordu, barışı sağlıyordu?

*

Bugün Türkiye’deki terör olaylarının temel nedeni din ve mezhep farklılığı mıdır, yoksa devletin bir dönem aşırı bir etnik milliyetçilik gütmüş olması mıdır? 

Milliyetçiliği savunursanız, adam milliyetçi oluyor; ama kendisini Kürt olarak görüyorsa, Kürt milliyetçisi oluyor. Ondan sonra da al başına belayı.

Din bu ülkenin çimentosuyken, birleştirici unsuruyken, sen tutar pratikte dinsizlik ve din düşmanlığı anlamına gelen bir laiklik propagandası ve uygulaması yaparsan, adam tam laik olur, üstüne de Marksizm sosu döker, biraz da devrimcilik ekler, ondan sonra “Ben bu terör sorununu nasıl çözerim” diye düşünür durursun.

*

Devletin din kurallarına uydurulmaması ifadesi de yanlış yorumlanmaya ve istismara açık bir düşünceyi yansıtmaktadır.

Din sana “İnsanların canına, malına, namusuna göz dikme, tecavüz etme” diyorsa, sen de devlet olarak bu kötülükleri yasaklamaya çalışıyorsan, bu, laikliğe aykırı mıdır? 

Devleti din kurallarına uydurmak mıdır? 

Peki neden devletin dinsizlik kurallarına uydurulmaması diye bir düşünceyi dile getirmiyoruz?

*

Öte yandan, bugün, Batı’da “sosyal devlet” kavramı geliştirilmiş bulunduğu için bunu alıp anayasamıza eklemişiz.

Bu kavram ya da anlayış, 20. yüzyılda ortaya çıktı. 

Kapitalist sistemin düşünce temelini oluşturan liberal felsefeden esinlenen “jandarma devlet” anlayışı, devletin görevlerini ülkeyi dışarıya karşı savunma ve yurt içinde düzen ve güvenliği sağlamaktan ibaret görmekte; devletin ekonomik hayata müdahalesini sadece gereksiz değil, aynı zamanda ekonominin doğal kanunlarının işleyişini bozucu nitelikte saymaktaydı.

Batı toplumlarının 19. yüzyıl içindeki değişimi, “devlet kontrolünden uzak biçimde kendi kurallarına göre işlemeye terk edilen” piyasa ekonomisinin sanayileşmeyi büyük ölçüde gerçekleştirdiğini, fakat ağır sosyal sorunlara yol açtığını, gelir ve servet eşitsizliklerini arttırdığını, sınıf çatışmalarını yoğunlaştırdığını ortaya koymuştur.

Bu durum karşısında Batı toplumları, klasik jandarma devlet anlayışını terk ederek, gerekli sosyal tedbirleri almaya başlamışlardır.

*

Ancak İslam, bu sosyal tedbirleri zaten çok önceden zekât, fıtır sadakası, kurban, sadaka vs. gibi mekanizmalarla kurmuş olduğu için biz Batı’daki türden sosyal çatışmaları yaşamadık.

Bazılarına göre, Hristiyanlık ile İslam farklı, o halde Türkiye’nin laikliği kendisine göre olmalı, Müslümanlara, Batı’da Hristiyanların sahip olduğu hakların benzeri verilmemeli, çünkü İslam, Hristiyanlığın aksine sosyal ve siyasî düzenlemeler de getirmiş bir din. 

Din “İlim Çin’de de olsa gidip alınız”, “Hikmet, müminin yitiğidir, nerede bulursa alır” diyorsa, bu, geniş görüşlülüktür, ileri görüşlülüktür, akla ve hikmete uygun davranıştır.

Peki laik devlet neden, “İyi şeyler dinde varsa, onu da alırız” diyememektedir?

Laikliğe göre, dinde hiç mi iyi birşey bulunmamaktadır?

Evet, laikliği, “devletin din kurallarına asla uydurulmaması” olarak anlamak, bağnazlıktır, dar kafalılıktır, elindeki nimetin kıymetini bilmemektir.

Açıkça dini aşağılamak, bütün kötülüklerin başı gibi görmektir.

*

Bugün anayasamızda “eşitlik” ilkesi de yer almaktadır. “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” deniliyor.

Bizdeki laiklik ilkesi ile bu eşitlik hükmü de çelişmektedir. 

Çünkü bizdeki laiklik, başka siyasî düşüncelere, felsefî inançlara, bu milletin dini olan İslam karşısında ayrıcalık ve üstünlük tanıyor. 

Devletin din kurallarına uydurulmasını yasakladığın zaman, bundan kastedilenin İslam olduğu biliniyor. Ama, başka siyasî düşünceler ve felsefî inançlar için böyle bir yasak yok. 

Şimdi bu, eşitlik midir?

Eşitlik buysa, eşitsizlik nedir?

Bugün Türkiye’de cuma gününün tatil olması istenilse, hemen bazıları, bunun laikliğe aykırı olduğunu söyleyeceklerdir.

Peki, Hristiyan’ın pazar günü tatil olduğu halde neden bu, laikliğe aykırı kabul edilmiyor?

Neden Yahudi’nin cumartesi gününün tatil olması laikliğe aykırı değil? 

*

Anayasamızda bu eşitlik hükmü vardı, fakat daha yakın zamanlara kadar, bu ülkede birilerinin kendilerinin Kürt olduğunu söylemeleri suçtu.

“Türkiye’de Kürt var” diyen hapse atılıyordu.

Demek ki, anayasada parlak ve güzel ifadelerin yer alması tek başına yetmiyor. 

Eşitlik Batı’da gözde bir kavram olduğu için aynen alınıyor, fakat uygulamaya yansımıyor.

Üstelik, 2010 Anayasa değişikliği ile, özellikle kadınlar için pozitif ayrımcılığı kabul etmişiz. “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için” pozitif ayrımcılık yapılmasının eşitlik ilkesine aykırı kabul edilemeyeceği hükmünü getirmişiz.

Yani eşitlik ilkesi, birçok yerde faydasız ve gereksiz; pozitif ayrımcılık altında eşitsizlik kurmak gerekiyor.

Eşitliğin faydalı ve gerekli olduğu yerde de, çoğu zaman Türkiye Cumhuriyeti olarak bunu uygulamıyoruz.

George Orwell’ınHayvan Çiftliği” romanındaki anayasa hükümlerine benzer bir durum ortaya çıkıyor: “Bütün hayvanlar eşittir, domuzlar daha eşittir.”

Türkiye’de de böyle bir eşitlik var:

“Bütün siyasî düşünce, felsefî inanç ve dinler eşittir, ama İslam dışındakiler daha eşittir.”

“Bütün dinler eşittir, ama Hristiyanlık ve Yahudilik, İslam karşısında daha eşittir.”

“Bütün milliyetçilikler eşittir, ama benim milliyetçiliğim daha eşittir.”

“Bütün ırklar eşittir, ama benim ırkım daha eşittir.”


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."