CANAVARLAŞAN TANRILIK TASLAYICILIK: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET

 





Prof. Dr. M. Ziyauddin Rayyıs, İslam ile demokrasi arasındaki farklılıklardan en temel olanlarını şu şekilde sıralar:

Birincisi, bugün Batı dünyasında “halk” ya da ulus/millet sözcüğüyle, ülke sınırları içinde yaşayan, kan, soy, dil ve benzeri ortak öğelere sahip topluluk anlaşılır.

Böylece demokrasi kavramı, bir yandan ırkçılığa özgü ayrımcılığı, diğer taraftan da bölgecilik asabiyetini yanı başında taşır.

İslam yönetiminin temeli olan “ümmet” ise, hiçbir zaman kan, ırk, dil ve toprak (coğrafya) birliğinin bütünleştirdiği, oluşturduğu bir kavram değildir.

İslam, insanların Hz. Adem’e dayanan kardeşliğinden dolayı ırk üstünlüğü düşüncesini de kabul etmez.

*

İslam ile demokrasi arasındaki ikinci önemli fark şudur: Batı demokrasilerinde halkın/milletin (teorik olarak) sınırsız bir yetkisinin bulunduğu kabul edilir.

Halk veya seçtiği meclis, yasaları koyar ve kaldırır.. Fransız İhtilali ile birlikte yaygınlaşan “Hakimiyet milletindir, milletin olmalıdır” anlayışının temelinde bu “demokratik” (ya da cumhuriyetçi) ilke yer alır.. Bazıları buna “kayıtsız ve şartsızlığı” da eklemekte, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” demektedirler.

Ama millet, hiçbir şekilde yekpare bir bütün değildir ve hiçbir zaman hiçbir konuda bütün fertleri aynı kanaati paylaşmazlar.. Böylece, "millet" olma onuruna erişenler sadece bir şekilde çoğunluk olmayı başaranlardan ya da millet adına karar alma imkânına kavuşanlardan ibaret kalmaktadır.. "Millet" olamayan ve yok sayılan diğerleri, "millet" kabul edilenlere "kayıtsız şartsız" itaat etmek ve "millet"miş gibi görünmek durumundadırlar.

Bu, rasyonel düşünce açısından farklı kanaatlere sahip bireylere karşı bir haksızlık, İslam açısından ise, insanın insan üzerinde tahakküm kurması, onu kendisine kul köle yapmasıdır.

Bundan dolayıdır ki, demokrasi (ve "millet iradesi" cumhuriyetçiliği) özü itibariyle monarşiden/saltanattan fazla bir farklılık göstermez.

Pratikteki işleyiş bakımından ise arada hemen hiçbir fark bulunmamaktadır.. Duverger’nin “Seçimle Gelen Krallar”dan söz etmesi boşuna değildir.

*

Üstelik böylesi rejimlerde bazen seçim bile söz konusu olmamakta, ya da Selanikli Mustafa Atatürk dönemi Türkiye’sinde olduğu gibi göstermelik seçimler yapılmaktadır.

O dönemde seçimleri asıl yapan Selanikli idi, millet de Selanikli’nin seçtiklerini seçmek zorundaydı.

Ve bunun adına cumhuriyet deniliyordu.

Pratikte ise bu, Selanikli’nin saltanat rejimiydi, ancak literatürde buna saltanat değil diktatörlük deniliyor.. Fakat, mahiyeti tibariyle saltanattan farksızdır.

Bununla birlikte, geleneksel saltanat rejimleri ile modern saltanat (diktatörlük) rejimleri arasında laiklikten (siyasal dinsizlikten) kaynaklanan bir fark bulunmaktadır.

Geleneksel saltanat rejimleri (kimi zaman lafta kalsa da) kendilerinden üstün bir otoriteyi (Tanrı’nın otoritesini) en azından teorik olarak kabul ediyorlar ve Tanrı’nın ilkelerinin kendilerine yol gösterdiğini dile getiriyorlardı.

Millet iradesine dayanma iddiasındaki laik (siyasal dinsiz) rejimler ise, Tanrı’nın otoritesini ve ilkelerini teoriden de söküp attılar, onun yerine (Cemal Bali Akal’ın ifadesiyle) “Sivil Toplumun Tanrısı” devleti, yani kendilerini oturttular.

Kısacası bu devlet, pratikte, “seçimle (demokratik yolla) gelen krallar”a ya da (sözde seçimlerle iş başına gelen) cumhuriyetçi diktatörlere karşılık geliyordu.. Devlet, diktatör ve avanesi (silahlı ve silahsız bürokrasi) demekti.

*

İşte Türkiye gibi ülkelerde siyasetçilerin arasıra “devlet-millet buluşmasından, devlet ile milletin barıştırılmasından, devlet ile millet arasındaki duvarların kaldırılmasından vs. söz etmelerinin nedeni budur.

Yaygın tanıma göre devlet; millet, ülke (vatan, toprak) ve egemenlik (rejim, siyasal otorite, devlet teşkilatı) sacayaklarından oluşan itibarî bir kurumdur.

Yani, devletten milleti ayırdığınızda, ortada devlet kalmaz.

Evet, milletin olmadığı yerde devlet diye bir kurumdan söz edilemez.. Nasıl oksijen öğesinden mahrum bir su molekülü olamazsa, millet öğesinden ayrı bir devlet de düşünülemez.

Dolayısıyla, devlet-millet buluşmasından söz etmek, boş konuşmaktır.. Oksijen-hidrojen buluşmasından söz edilebilir, fakat su ile o sudaki oksijenin buluşmasından söz etmek saçmalık olur.. O oksijeni sudan ayırdığınızda ortada su kalmıyor ki su-oksijen buluşmasından söz edebilesiniz.

Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan da dahil olmak üzere Türkiye’de bu “devlet-millet buluşması” edebiyatı, sıkça tekrarlanan bir söylem durumunda.

Bu da, pratikte devlet olarak sadece (egemenliği milet adına kullandıkları iddia edilen) siyasal otoritenin görüldüğünü gösterir.. (Türkiye örneğinde aslında anayasal/yasal/meşru siyasal otoritenin de ötesinde, ne olduğu belirsiz başka bir ucubenin devlet haline geldiğini görüyoruz.. Çünkü siyasal iktidar, kendisinin milletle buluşmasından değil, kendisi dışındaki "devlet"i milletle buluşturmaktan söz ediyor.. Bu devlet nasıl birşeyse?)

İşte, Sivil Toplumun Tanrısı haline gelen devlet, bu (gerçekte devlet olmayan, devleti oluşturan öğelerden biri durumundaki, veya öyle görünen) sözde devlettir.

Kendisini devletle özdeşleştiren bu "çakma ya da sahte devlet", laik (siyasal dinsiz) rejimlerde Yüce Tanrı’nın, Allahu Teala’nın yerini almıştır.. Alma iddiasındadır.

*

Millet iradesi, cumhuriyet ve demokrasi kavramları üzerine kurulan bu devlet anlayışına göre, ahlâk kurallarına ve insanın yapısına/doğasına (fıtrata) aykırı da düşse, devletin koyduğu yasalara (hatta bazen "devletin bekası" gerekçesiyle yasa dışı talimatlarına) uyulması gerekir, zorunludur.

Devletin koyduğu yasaların ilahî/tanrısal yasalara (dine) aykırı olması ise hiç sorun değildir.. Tam aksine, bu anlayışa göre, devletin yasalarının din kurallarına aykırı olması fazilettir, ilerlemedir, gelişmedir, çağdaşlaşmadır, dinin prangalarından kurtulup özgürleşmedir.

Tabiî bu, İslam açısından insanın hayvanlaşmasına, hatta hayvandan da aşağı (bel hum adall)  hale gelecek kadar sapıtmasına ve düşmesine karşılık geliyor, fakat sorun değil, çağdaşlık olsun da çamurdan olsun!

İslam’da ümmetin (insanların, halkın, milletin) yetkisi böyle salt bir sınırsızlık ve bir başına buyrukluk göstermez.

Tersine, bu yetki, Allah’ın vaz' etmiş (koymuş) bulunduğu ölçütlerle, Şeriat’in kesin hükümleriyle sınırlanmıştır.

(Bkz. Ziyauddin Rayyıs, İslam’da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. İbrahim Sarmış, 2. b., İstanbul 1995, s. 482-485.)

*

Devlet, ilahî yasalardan (Şeriat’ten, ve insan aklının Şeriat’e muvazi olarak ortaya koyduğu, yani Şeriat’in de onay verdiği evrensel hukuk ilkelerinden) koptuğu (bir başka deyişle saf ve pür biçimde laikleştiği, siyasal dinsizleştiği) nispette (Hobbes’un işaret ettiği şekilde) bir canavara (Leviathan) dönüşür ve tanrılık taslamaya başlar.


LAİK DEMOKRASİLERDE, RESMÎ İDEOLOJİYE İMAN ETMEYENLER PARYADIR, KÖLEDİR, SERFTİR

 



İslam, “hak ve hakikatin üstünlüğü” ve “adalet” (her hak sahibine hakkının verilmesi, haksızlık yapanların cezalandırılması) ilkeleri üzerine kuruludur.

Demokrasinin paradigması ise, Prof. Sami Selçuk’un ifade ettiği gibi, “görecelik” düşüncesini ve buna bağlı olarak “hoşgörü”yü esas alır:

Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”

(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)

Görecelik, “hak ve hakikat” nosyonunun kabul edilmemesi anlamına geliyor.

Gerçeklerin (hak ve hakikatin) bilgi, görüş, eylem ve ahlâk açısından görece olduğunun kabul edilmesi, son tahlilde hak ile batılın eşit ve denk sayılması demektir.

Bundan hareketle de, bilgi, görüş, eylem ve ahlâk adına serdedilen herşeyin eşit derecede hoşgörüyü hak ettiği kabul ediliyor.

Bir sonraki adımı ise, “hak ve hakikat” adına “batıl”ın yanlışlığının dile getirilmesinin hoşgörüsüzlük diye nitelendirilmesi ve hatta nefret suçu olarak lanetlenmesi oluşturuyor.

Böylece demokrasinin hoşgörüsü, hak ve hakikate yönelik katı bir hoşgörüsüzlük olarak tecelli ediyor.

*

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez.

Hak-hukuk görece olamaz.

Görecelik düşüncesi “adalet”i ortadan kaldırır.. Çünkü size göre adil olan, bir başkasına göre zulüm anlamına geliyor olabilir.. Ya da tam tersi.

Dolayısıyla, adaletten söz edilebilmesi için, hak ve hukuk düşüncesinin “görece” olmayan, kesin ve belirli esaslarının bulunuyor olması gerekir.

*

Zannedilenin aksine, Şeriat (İslam hukuku), modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahiptir.

Bunu tarihî örnekler ispatlamaktadır.

Mesela Haricîler, devlet başkanı konumundaki Hz. Ali’nin hakem olayını kabul etmesini protesto etmişler, onu devlet başkanı olarak tanımadıklarını söylemişlerdi. Buna rağmen Hz. Ali onlara karşı güç kullanmamış, aksine farklı düşüncelerin dostça tartışılması için Abdullah ibni Abbas’ı onlara göndermiştir. Haricîlerin yarısı bu şekilde ikna edilmiş ve tekrar biat etmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali diğerlerinin de biat etmelerini istemiş, reddetmelerinin ardından onlara şu mesajı göndermiştir:

“İstediğiniz durumda kalabilirsiniz. Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz, adalete aykırı ve fesada yol açıcı fiillerden uzak durduğunuz sürece size savaş açmayacağız. Fakat bu suçların herhangi birini işlerseniz savaşırız.” 

(Muhammed H. Kemalî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, çev. Halim Sırçancı, Kış 1993, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 47.)

Modern devletlerde ve demokrasilerde böyle bir özgürlükçülüğe rastlayamazsınız.

Kırıntısına bile..

*

Yine, Serahsî’nin anlattığına göre, Kesîr ibni Temmâr el-Hadramî şöyle demiştir:

“Kûfe camiine girdim... (beş kişi) halife Ali’ye küfrediyordu. İçlerinden burnus giyen birisi şöyle diyordu: ‘Allah’la onu öldüreceğime dair bir akit yaptım.’ Bu adamı Ali’ye götürdüm ve işittiklerimi ona anlattım. Ali ‘Onu yakınıma getir’ dedi ve ardından ekledi: ‘Lânet olsun sana, sen kimsin?’ Adam ‘Ben Sevvar el-Menkûrî’yim’ diye cevap verdi. Halife ‘Bırakın onu gitsin’ deyince ‘Allah’a seni öldüreceğine dair söz vermiş birisini serbest mi bırakayım?’ karşılığını verdim. Ali: ‘Beni öldürmediği halde onu öldüreyim mi?’ dedi. ‘Ama size küfretti’ dedim. Ali, ‘Öyleyse siz de ona küfredin ya da salıverin’ diye karşılık verdi.” (Kemalî, a.g.m., s. 47.)

Bir de Selanikli Mustafa Atatürk’ün İzmir Suikasti davasını hatırlayın.

Ortada suikast bile yok, suikast tasarısı var, ve bu yüzden, suikastle hiçbir ilgisi bulunmayan kişiler, salt birilerinin “Suikast teşebbüsüne filanca da sıcak bakıyordu” diye iftira atmalarından dolayı idam edildiler.

Yalancı şahitlere böyle ifade vermeleri, yoksa başlarının belaya gireceği söylendi, ve böylece Selanikli Deccal (çok yalancı), dilediği kimselere darağacının yağlı ipini öptürdü.

*

İslam’a göre, “dinde zorlama olmadığı” için (Bakara, 2/256) müslümanların inanmayanlara müdahalesi, müslümanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması (fitneye son verilmesi), yani müslümanların kendi haklarını güvence altına alması amacının ötesine geçemez.

Buna karşılık, günümüz için konuşmak gerekirse, “Rejimde zorlama yoktur” veya “Atatürkçülükte zorlama yoktur” ya da “Laiklikte zorlama yoktur” diyen çıkmaz.

İslam, insanları zorla iman etmeye zorlamıyor; ama demokrasi münafıkları (samimi demokrat olmadıkları halde demokrat görünenler, milleti adamdan saymadıkları halde millet iradesi edebiyatı yapanlar), başkalarını zorla demokrat yapma hakkını kendilerinde görebiliyorlar.

Kendilerini demokratik ilkelere bağlı kalmak zorunda hissetmeden..

Kanlı irfanlı, kan dökülür”lü, “İhtimal bazı kafalar kesilir”li cümleler kurarak..

*

İslamî bir devlette ya da düzende, inanmayanların, kendi inançlarına göre yaşama hakları vardır.

Mesela onların, inançlarına göre giyinmeleri yasaklanamaz. Veya, basit bir örnek vermek gerekirse, bir resmî dairede işlerini takip ederken müslümanca giyinmeleri istenmez.

Ayrıca bunlar, salt müslüman olmadıkları için “iç tehdit”, “öncelikli düşman” vs. de ilan edilemezler; çünkü bu, onlara apaçık savaş ilan etmek, onlara en azından psikolojik baskı yapmak ve üzerlerinde terör estirmek anlamına gelir.

Müslümanlar, topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin din ve vicdan hürriyetinin bir “bağış ya da lütuf” değil, onların Allahu Teala tarafından verilmiş “doğal hakları” olduğunu bilirler ve bunu başa kakmak gibi asil ruhlu insanlara yakışmayan tavırlardan uzak dururlar.

*

İslam’da, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” demekten ibarettir. 

İslam dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların önce rejimin “kelime-i şehadet”ini (tanıklık sözünü) söylemeleri gerekir. 

Hatta, Müslümanlar’ın kelime-i şehadetinin aksine, salt söylemek de yetmez; ayrıca namus üzerine yemin edilmesi istenir.

Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine" bağlı olduğuna dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir.

Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani reform kabul etmeyen ilkeler mevcuttur.

*

Ancak, nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, cuma namazı gibi “toplu ibadet”lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların hem sözlü beyanlarına, hem de “namus yemini”ne çok fazla itibar edilmez.

“Rejim”in bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerine uymak gerekir.

Rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekanlarda boy göstermek, anıtsal mekanlarda devlet kurucularına bağlılık arzetme seremonisine katılmak gerekebilir.

Bu noktada, dinî emir ve yasakları “Allah ile kul arasındaki” bir mesele olarak gören ve “Sen kalbime bak” diyenlerin, “Bu insanların kalbine bakın, vatandaş ile devlet arasına kimse giremez” demekten sarf-ı nazar ettikleri görülür.

Tam aksine, bunları yapmayan bir resmî görevlinin kutsal “devlet”e bağlılığı tartışma konusu yapılır. 

“İnsan ürünü” olan devletadeta “tanrı” haline getirilir. 

*

O nedenle, böylesi rejimlerin “tanıklık sözü ve/veya yeminleri”ni söylemeyenlerin birtakım önemli görevlere başlamaları mümkün değildir

Mesela, salt milletvekili seçilmiş olmanız, milletvekili olarak görev yapmanız için gerek şarttır, fakat yeter şart değildir.

Ayrıca, kutsal devletin kutsal şahıslarının ilkelerine bağlılık yemini etmeniz, rejimin kelime-i şehadetini bütün toplumun gözü önünde söylemeniz gerekir.

Kısacası, “Herkes eşittir fakat bazıları daha eşittir, hatta sadece onlar eşittir” ve bu eşitlikten yararlanmak için insanlar rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemek zorundadırlar.

*

Buna karşılık İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.

Evet, İslâm, müslüman olmayanlara, dürüstçe, “Yönetici olamazsınız, fakat inancınızda serbestsiniz” der.

Demokrasilerde ise, resmî ideolojiye iman etmeyenlere, görünüşte, resmî ideolojinin putlarına saygı sunanlarla eşit oldukları söylenir.

Fakat pratikte, resmî ideolojiyi benimsemeyenlerin önlerine örgütlenme gibi hususlarda hem yasal engeller konur, hem de onlara karşı “gizli ve derin” yöntemlerle acımasız bir imha faaliyeti yürütülür.

Öyle ki, mevcut laik demokrasilerde, laikliğe iman ettiğinizi açık veya dolaylı biçimde ifade etmeden siyasî parti kurmanız, devleti yönetmeye talip olmanız mümkün değildir.

Hatta, laikliğe iman konusundaki en küçük bir tereddüt veya şüpheniz, affedilmez bir suç kabul edilir.

Şayet laikliğe inanmadığınızı açıkça söylemek gibi bir “inançsızlık” sergilerseniz, rejimin bekçilerinin derhal sizin için siyasal partiler mezarlığında görkemli bir anıtmezar inşa etmeye başladıklarını, dokunaklı bir mezartaşı kitabesi yazmaya koyulduklarını görürsünüz.

*

İslam, bu tür abrakadabralara, hokuspokuslara, tiyatro nevinden demokrasi gösterilerine, yalancı hürriyet vaatlerine başvurmaz, dürüstçe, “İslâm’ın anayasası ve yasaları olan Kur’an ve Sünnet’e bağlılık yemini etmedikleri için, müslüman olmayanlara İslam devletinde yönetme hakkı tanınmaz, diğer hakları bâkidir” der.

Laik demokrasiler ise, kul yapısı beşerî resmî ideolojiye imanı dayattığı halde, bir taraftan da özgürlük ve demokrasi masalları anlatır.

Sanki, “Sizin laikliğinize ve beşerî resmî ideolojinize inanmıyorum, bunlara itaat için namus ve şeref sözü veremem” diyenlere, “Tabiî, zaten laikliğin ve demokrasinin güzelliği de burada.. Serbestsin, istediğin gibi düşün ve inan” diyormuş gibi tutar bir de özgürlük ve demokrasi, din ve vicdan hürriyeti palavralarıyla insanların kafasını ütüler, hatta bu olmayan özgürlük ve demokrasiyi sizin başınıza kakar. 


KÂMİL İNSAN

 




Kâmil insan olmak, bilimsel icat ya da keşif yapmak, teknoloji üretmek veya ekonomik başarı gösterip ultra zengin olmaktan daha zordur.

Bugün aramızda teknoloji ve ekonomiden anlayan insanlar az değil, ama kâmil insan yok gibi. Yok denecek kadar az.

Peki, kâmil insan kimdir?

Kâmil insanı, Batılı ya da çağdaş insan tipini ters çevirerek değil, Kur’an ve Sünnet’ten hareketle tanımlamalıyız.

“Kâmil insan”, “Batılı/çağdaş insan”ın her açıdan zıddı değildir.

Batılı insanın ters çevrilmesiyle ulaşılan bir “kâmil insan” tanımı, belki sadece laiklik ve reform öncesi Batı’da benimsenen ideal hristiyan tipini anlamayı sağlar: Dünyayı terk etmeyi amaçlayan ruhban.

*

Teknolojiyi veya ekonomiyi küçümsemek, kâmil insan olmanın anahtarını vermez. Teknoloji ve ekonomiyi küçümsemek, herşeyi onlardan ibaret sanmak kadar yanlış bir tutumdur.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in buyurduğu gibi, “Hepsinde de hayır olmakla birlikte, kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır”.

Bu kuvvetliliğe bedensel güç de, ekonomik güç de, teknolojik üstünlük de, sosyal statü de, siyasal güç de, bilgi de, tefekkür de dahildir.. 

Ancak sosyo-politik ve ekonomik gücün kaynağı, dinden taviz verme, yani aracın amaca dönüştürülmesi, araç için amacın feda edilmesi olmamalıdır..

*

Kâmil insan, tanım gereği Kur’an ve Sünnet’le çelişmez.

Savunduğu görüşler itibariyle çelişmez. Yoksa kâmil olmak, amelen pür hatasız olmak değildir.

Bununla birlikte, kâmil insanlar, İmam Gazalî’nin el-Munkız’ın son paragrafında ve İhya’nın dördüncü cildinin başında belirttiği gibi, hatada ısrar ve inat etmeyenlerdir.

Onlar, kendilerinin ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten yana olurlar.

Kendi kişisel imaj ve itibarlarının zarar görmesi pahasına da olsa her hususta hakkı söylemeye çalışırlar.

Ancak bu, amelen hiç hata yapmayan insanlar olmaları anlamına gelmez.. “Masum” değildirler, nefislerine mağlup olabilirler, fakat tevbe ederler, günahta ısrar etmezler.

Üzerlerinde kul hakkı kalmaması için helalleşmeye, hakkı geçen kişileri razı etmeye uğraışırlar. 

(Peygamberler, onlardaki ilim-irfan, güçlü yakîn ve “Allah’ın burhanını görmüş” olmaktan dolayı günaha meyletmezler, günahtan kaçınırlar, mahfuz/korunan velî ise, normalde günah işleyebilecekken bir şekilde korunur, uzak tutulur.)

*

İnsanların kemali konusu üzerinde en çok duranlar belki de hadisçilerdir.

Onlar, Subhi es-Salih’in hadis usulü ile ilgili kitabında aktardığı gibi, Said b. el-Müseyyeb’in Fazileti kusurundan çok olanın kusurları, fazileti dolayısıyle bağışlanmalıdır” şeklindeki sözüne önem verirler.. 

(Bu, amelî meselelerde böyledir, insanların toplumu ilgilendirmeyen kişisel kusurları mümkün mertebe örtülür.. İtikadî-fikrî meselelerde ise durum farklıdır, yanlışlar söylenir.)

Hatîbu’l-Bağdadî şöyle der:

“Hiçbir değerli şahıs, kıymetli alim, kuvvet ve kudret sahibi insan yoktur ki bir kusuru bulunmasın; fakat kusurları söylenmeyen insanlar da vardır (böylece biz onları kusursuz gibi görmeye başlarız).”

Hadisçiler, kâmil insanı (adil insan) tanımak için felsefe yapmak yerine, doğrudan Kur’an ve Sünnet’e bakarlar.

Hatîbu’l-Bağdadî, adil insanı şöyle tanımlıyor:

Farzları ifa eden, emredileni devamlı yapıp nehyedilenden sakınan, insanı adileştiren günahlardan kaçınan, davranışlarında hakkı arayıp yapılması gerekeni yapan, bu esnada dilini ve şahsiyetini zedeleyen sözleri ağzına almayan kimseye adil denir ve doğru sözlü olduğu kabul edilir.” 

(Subhi es-Salih, Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, çev. M. Yaşar Kandemir, Ankara: DİB Yayınları, 1906 s. 106.)


OSMANLI MİSYONUNDAN SÖZ ETMEK, OSMANLI MİSYONUNA AYKIRIDIR

 







Birçokları, Osmanlı’nın Selçuklu’nun devamı olduğunu söyler. Aslında, Harzemşahlar’ın ne kadar devamıysa onun da o kadar devamıdır Osmanlı.

Çünkü hem kurulup yayıldığı topraklar, hem devlet teşkilatı ve kurumlar farklılık gösterir.

Şayet gelişip büyüyen Osmanlı değil de Karamanoğulları olsaydı, bir devamlılıktan söz edilebilirdi.

Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın devamıdır.

 Devleti kuran kadrolar Osmanlı bürokrasisi, subay ve aydınlarıdır.

Toprak, aynı topraktır, halk da aynı halk.

TBMM bile, Meclis-i Mebusan’dan esinlenilerek, onun devamı olduğu söylenerek oluşturulmuştur.

Silahlı Kuvvetler, Ziraat Bankası, demiryolları, üniversite, polis teşkilatı, posta teşkilatı vs. gibi devlet kurumları da Osmanlı’dan kalmadır.

Cumhuriyet’in ilanı bile Tanzimat ve Meşrutiyet geleneğinin (icat çıkarma geleneğinin) yeni bir halkasıdır.

Beden aynıdır; farklılaşan esvaptır.

*

Selçuklu’nun devamı olmaması aslında Osmanlı’nın bir avantajıydı.

Eski bir devlet daima, yaşlanmış, hantallaşmış, hayatiyetinden çok şey yitirmiş bir yapıdır. Bir devletin devamı olmak, onun zayıflıklarını da tevarüs etmek demektir.

Bu da, daha başlangıçta hastalıklı bir bünyeye sahip olmak anlamına gelir. Gelişmek mümkün olmaz.

Osmanlı’nın her şeyiyle yeni bir oluşum olması, kuruluştaki dinamizmini yaklaşık 250 yıl sürdürmesini sağladı. Viyana bozgununun akabinde Karlofça Antlaşması ile çöküşe geçtiğinde 400 yaşındaydı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin belki de en şanssız tarafı, büyük ölçüde (kurumları yozlaşmış) Osmanlı’nın devamı oluşudur.

Bu anlamda Cumhuriyet aslında daha doğarken yaşlanmıştı.

Osmanlı, kuruluşundan 550 yıl sonra borçlanmaya başlamışken, Cumhuriyet Türkiyesi 25’inci yılında borç almaya başladı.

Osmanlı’da ayrılıkçı hareketler kuruluştan yaklaşık 500 yıl sonra başlamışken, PKK hareketi Cumhuriyet’in 60’ıncı yılında ortaya çıktı.

*

En önemli nokta ise şu:

Osmanlı’da manda tartışmaları 600 yıl sonra başlamışken, Türkiye Cumhuriyeti’nde “egemenliğin” Avrupa Birliği’ne devri konusu, kuruluşundan 60-70 yıl sonra gündeme geldi.

Avrupa Birliği’ne üyelik, Türkiye üzerinde Avrupa mandasını kabul etmek demektir.

Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de, AK Parti gibi muhafazakâr demokratı da, CHP gibi sosyal demokratı da, MHP gibi ırkçı/milliyetçisi de AB yanlısı..

Bağımsızlıktan yana olan yok..

Daha doğrusu dillerinde bağımsızlık, yüreklerinde ise bağımlılık ve kölelik var.

*

Bu ülkenin en büyük düşmanları, insan hak ve hürriyetlerini, hukuku çiğneyen, halkın gözünü dışarıya dikmesine yol açan derinler ve onların etkisi altındaki yöneticilerdir.

Türkiye bu hukuksuz taifenin elinden (birilerinin zannettiği gibi) AB üyeliği ile de kurtulamaz.

Coğrafyasından dolayı Türkiye’ye gelecek açısından önemli roller biçenler de yanılıyorlar.

Bir zamanlar bu topraklara Bizans hakimdi. Bizans’ı coğrafyası ve tarihi kurtaramadı.

İşimize geldiği zaman Osmanlı’dan bahsetmek de birşey ifade etmez. 

Osmanlı, Büyük Selçuklu Devleti’nden, “Selçuklu misyonu”ndan, Türklük’ten, Selçukluluk’tan söz etmiyordu.

Osmanlı, Osmanlıcılık yapmıyordu, Osman Gazi yola, “Şeriat ve adalet, cihat ve îlâ-yı kelimetillah” diyerek çıkmıştı.

Osmanlıcılıktan söz eden taife, Osmanlı’nın son 40-50 yılı içinde ortaya çıktı.

“Osmanlı misyonu”ndan bahsetmek, (kuruluş aşamasındaki) Osmanlı misyonu ile çelişen bir şey.

*

Osmanlı misyonu, Osmanlı misyonundan söz etmemeyi gerektiriyor, ama anlayan nerde!

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasının durumu da bu.

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümanlar (Afganistan’da olduğu gibi) kendilerine (Türkiye’nin sahip çıktığı, Ankara’da krallar gibi ağırladığı Raşit Dostum şerefsizi gibiler yüzünden) Türk denilmesini hakaret kabul ediyorlar, sadece mücahid denilmesine razılar.

Bu palavraya göre, NATO’nun bir parçası olan, Erdoğan ve Bahçeli’nin açıkladığı şekilde AB üyeliği hedefine odaklanmış Türkiye’de, bir tane bile Türk yok.. 

Çünkü bu ülkenin siyasetçisi ve bürokratında, elitlerinde, bırak kâfirle çatışmayı, ona sırtını dönme cesareti bile bulunmuyor.. 

Sırtını dönme edebiyatı yaptı diyelim, bu defa kıblesi ya Şanghay Beşlisi gâvuru, ya BRICKS gâvuru.

Türkiye, 50 sene önce sadece bir defa Kıbrıs’ta kâfirle çatışmayı göze aldı. Ve o tarihten 23 sene sonra, bunu göze aldırmayı sağlayan Erbakan’ın da, “hareket”inin de defteri dürüldü.

*

Türkiye Türk’ü artık sadece şunları göze alabiliyor: 

ABD ile bir olup Suriye’ye çullanmayı, “Lan illa benim gibi sloganın ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ olacak” diyerek Kürt’e efelenmeyi, bir de “Amerikan ağamızla beni aşarak değil, benim peşime takılarak irtibat kuracaksın” diyerek FETÖ’yü dövmeyi..

İslam’ı güncellemeye çalışıyorsan, laik demokrasiyi (siyasal dinsiz halkçılığı/milletçiliği/Türkçülüğü) benimsiyorsan, Şeriat’e devletçe uymayı bırak adını bile duymak istemiyorsan, cuma hutbelerinde bile Şeriat kavramının geçmesine izin vermiyorsan, beşiğin yurdun yuvan NATO, kızılelman ise AB üyeliğiyse, senin FETÖ’den farkın nedir?

FETÖ’den zihniyet olarak ne farkınız var?

FETÖ’nün günahı, ona yöneltilen suçlamalardan anlaşıldığı kadarıyla, esas itibariyle şunlar: 

Devletin şerik kabul etmediğini anlamaması, kendisine düşenin paralellik değil kuyrukluk olduğunu idrak edememesi, küresel güçlerle doğrudan değil “derin devlet” güdümünde irtibat kurması gerektiğini unutması..

*

Ha bir de hocaefendilik apoleti sökülüp haşhaşi başılık kadrosuna yerleştirilen Fethullah’ın uçurulup kaçırılması meselesi var..

Tamam da, Fethullah zavallısını sadece menfaatperest ya da saftirik FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensupları) gözlerinde büyütüyorlar.. Başka kimsenin onu adam yerine koyduğu yok.

Türkiye’de asıl büyütülen, Ali Rıza ile Zübeyde adlı iki Osmanlı vatandaşının oğlu olan Selanikli Mustafa..

Her yerde onun heykelleri, resimleri..

Paralarda pullarda o..

Devlet dairelerinin duvarlarında o..

Resmî törenlerde, bayramlarda o..

Dünyanın en büyük türbesinde o..

Ders kitaplarının başında o..

İlkokulda besmeleyi bilmeyen çocuklara ilk öğretilen, onun adı.. İlk ezberletilen, onun yüceliği efsanesi..

Adam resmen put haline getirilmiş..

Fethullah zavallısını gözünde büyüten sadece üç beş FETÖ’cü..

Bu Selanikli Atatürk parlatmacılığı ise resmen devlet politikası..

*

Ve sizin buna karşı bir cümleyle, tek bir cümleyle bile itirazınız yok.

Özal gibi “Atatürk ilah değil” bile diyemiyorsunuz.

Tam aksine, devr-i dilaranızda "Atatürk ilah değildir" diyen öğrenciler gözaltına alınabiliyor.

O zaman neyi konuşuyorsunuz?


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...