DEMOKRATİK ÇOK-KÜLTÜRLÜLÜK VE “BİRARADA YAŞAMA” EDEBİYATI KARŞISINDA ŞERİAT’IN ADALETİ

 







Demokrasi, insan hakları, çoğulculuk/çokçuluk, “birarada yaşama”, farklılıklara saygı, “öteki”leştirmeme ve özgürlük gibi kavramlar çağımızın modası.

Öyle ki, çok “dindar” bildiğimiz yazar ve çizerlerin bile arasıra “Bütün inançlar saygındır” türünden cümleler kurduklarını görüyoruz.. (Bazısı, böylece küfrü ve şirki saygın ilan etmiş olduğunun, ve bunun küfre müeddî olacağının farkında değil.. Bazısı da umursamıyor.)

Bu tür moda kavramlar ilk anda kulağa hoş gelse de, Batılılar’ın onlara yükledikleri anlamlara baktığımızda, hepsinin içinin kısmen çifte standart, tuzak, aldatmaca, çarpıtma, hile ve şeytaniyetle dolu olduğunu görüyoruz.

*

Batılılar’a özenerek “çok-kültürlülükçülük” (multi-culturalism) diye adlandırdığımız politika ya da uygulama, gerçek anlamda bir fikir hürriyeti ve adalet içermez.

Çünkü çok-kültürlülük denilen şey çok-hukukluluk demek değildir.

Yani siz müslümansınız diye size (laik bir devlette) İslam hukuku uygulanmaz.

Bu açıdan bakıldığında, (çok-hukukluluğa da kısmen imkan tanıdığı için) İslam Şeriati’yle yönetilen toplumların daha özgürlükçü olduklarını kabul etmek gerekir.

Çünkü İslam, Yahudi ve Hristiyanlar’a (mesela medenî hukuk alanında) kendi dinlerine göre yaşama imkânı tanır.

(Bununla birlikte tam anlamıyla bir çok-hukukluluk hiçbir zaman mümkün olmaz. Mesela bir müslüman ile hıristiyan arasında cinayet olayı yaşandığında hangisinin benimsediği hukuk sistemi uygulanacaktır?.)

*

Özgürlük konusuna farklı bir açıdan bakan Fransız siyaset bilimcisi Bruno Etienne, günümüzde kapitalist üretim biçiminin bir özgürlük illüzyonuna yol açtığını söylüyor:

"Osmanlı İmparatorluğu'ndaki köleler, bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler. Bununla köleliği savunduğum sonucu çıkarılmasın. Kuzey Amerika, Güney Amerikalı köleleri azat ettiğinde ne oldu? Bu insanlar Boston'da işçi oldular. Bugün muazzam bir özgürlük illüzyonu içinde yaşıyoruz, kısacası".

(“Osmanlı'nın köleleri bizden daha özgürdü”, Yeni Şafak, 21 Ekim 2002.)

Gerçekten de Kuzey Amerika’da sanayi geliştiği için, onların kölelere değil işçilere ihtiyacı vardı, yeni ekonomik sistemin yapısına daha uygundu bu.

Durkheim, “sağlıklı toplumların siyasal sorunlarla hiç bir zaman uğraşmadıklarını, çünkü bunların onlar için ya hiç var olmadığını ya da çözülmüş bulunduğunu” ileri sürer. (Maurice Duverger, Siyasal Rejimler, çev. Teoman Tunçdoğan, İstanbul 1986, s. 137.)

Evet, bir yerde siyasal bir konu hakkında çok fazla konuşuluyor, çok fazla ses çıkıyor, çok fazla fikir üretiliyorsa, orada sorun var demektir.

*

Bazıları sağlıklı olmayı şöyle tarif ederler: İnsanın, uzuvlarının farkında olmaması..

Gerçekten de, sağlıklı bir insan, “Gözüm var, kulağım var, midem var, böbreğim var, elim var, ayaklarım var, dişim var” diye düşünerek, bunları aklında tutarak zamanını geçirmez.

Bunlar, sanki yokmuş gibi hiç aklına gelmez, zihnini meşgul etmez. Ama dişi, kulağı, gözü vs. ağrırsa, durum değişir.

Bir insan, ağrımadığı halde burnunun yapısını, kaşının şeklini vs. sorun ediyorsa, o zaman da psikolojik bakımdan sağlıklı olup olmadığı meselesi önümüze gelir.

Toplumlar da böyledir.. Mesela, özgürlük diye bir sorunun bulunmadığı bir toplumda bu kavram etrafında çok fazla konuşulmaz.. Bu mevzu etrafında konuşmak kimsenin aklına gelmez.

Kölelik olgusu da böyledir.. Köleliğin yaygın olmadığı, olan üç beş kölenin de insan muamelesi gördüğü, hayvan gibi kullanılmadığı bir toplumda kölelik kurumu etrafında laga luga yapılmaz.

*

Laiklik meselesi de böyle..

Engizisyoncu Batı’da laikliğin ortaya çıkmasının nedeni, Yahudi ve Protestanlar’ın had safhada bir ‘din ve vicdan hürriyeti’ sorunu yaşıyor olmalarıydı. (Bir diğer neden, Yahudiler’in sahip oldukları iktisadî gücü kamusal alana aktarabilmek, siyaset üzerinde de etkili olabilmek için buna ihtiyaç duymalarıydı.)

1618-1648 yılları arasında yaşanan ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan (Osmanlı’ya da Batı’yı bırakıp İran’la uğraşma fırsatı veren) Otuz Yıl Savaşları esas itibariyle mezhep savaşlarıydı.

Aynı dönemde Osmanlı’da da Kadızadeliler-sufiler kavgası olmuş, bir kişi ölmüş.. Sonra iki taraf da kendi işine bakmış.

Cumhuriyet döneminde Çorum, Sivas ve Kahramanmaraş’ta Alevî-Sünnî kavgası tezgahlanmışken, Osmanlı’da böyle birşey yok..

Dersim’in başına buyrukluğuna müsamaha göstermeyen de Osmanlı değildi, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti idi.

Yavuz Sultan Selim’in Alevîler’e yönelik (abartılıp köpürtülen) takibi, mezhep farklılığından değil, Safevî Devleti yanlısı Alevîler’in devlet otoritesini kabul etmemeleri ve ayaklanmalarından, kan dökmelerinden kaynaklanmıştı.

Böyle olmakla birlikte Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşîliği devam etti.

*

Batı’da laiklik ile ulaşılmak istenen barış ortamı ve inanç hürriyeti, İslam dünyasında zaten mevcuttu.

Türkiye’de laikliğin, ülkede yoğun bir hristiyan nüfusun yaşadığı Osmanlı döneminde değil de gayrimüslimlerin mübadeleye tabi tutulduğu, ülkeden sürgün edildiği Cumhuriyet döneminde ilan edilmiş olması ilginçtir.

Türkiye’deki laikliğin hedefi, farklı inanç gruplarının birbirine tahakküm ve zulmünün engellenmesi değildi, asıl gaye müslüman halka zulmetmek, haklarından mahrum hale getirmekti.. Ve bu, bir dönem dört dörtlük bir şekilde yapıldı.

Çünkü Selanikli Mustafa Atatürk, Lord Curzon’a bu yönde söz vermişti.

Çünkü, Lord Curzon, Selanikli’yi bunun için desteklemişti.

Bu desteği İsmet İnönü 1973 yılında şöyle açıklamıştı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İslam dünyası ile Batı arasında şöyle temel bir fark var:

İslam, insanların sahip olması gereken hakları, onların bu yönde herhangi bir talebi, çabası, gayreti, ısrarı, mücadelesi, ayaklanması vs. olmadan kendiliğinden vermiştir.

Mesela İslam’ın kadınlara verdiği hakların tamamı böyledir.

Mesela onların miras hakkı.. Batı’da yakın zamanlara kadar miras sadece büyük oğula kalırken, diğer erkek çocuklar ile kızlar bundan mahrum bırakılırken, İslam kız çocuğa erkek çocuğun yarısı kadar miras hakkı getirmiştir.

Kadınlar bu yönde mücadele ettikleri, dernekler, partiler kurarak hak aradıkları, mitingler düzenledikleri için mi?

Hayır!

Mesela zekât.. Sosyal yardım..

Fakirler örgütlenip zenginlere savaş açtıkları için mi zekât İslam’ın beş şartından biri oldu?

Hayır, bu hak kendiliğinden verildi.. Devlet tarafından takibi gereken en temel Şeriat hükümlerinden ve ibadetlerden biri oldu.

*

Bu sosyal yardım konusu Batı’nın gündemine yakın zamanda geldi.. Kapitalizmin ortaya çıkmasından sonra “komün”ist isyanlar çıkmaya başladı.

Öyle bir sömürü ve sefalet ortaya çıktı ki, dayanılacak gibi değildi.

Mesela kömür madenlerinde çocuklar da dahil olmak üzere insanlar karın tokluğuna 15-16 saat çalıştırılıyordu.. Bu, eşek, at, katır vs. çalıştırmaktan daha ucuza geliyordu.. Çünkü hayvanı para vererek satın alıyordunuz, çalışmaya başlayan kişiler için ise böyle birşey söz konusu değildi.

Ayrıca hayvanın bakımı için birilerinin görevlendirilmesi gerekiyordu, işçiler ise “bakım”sız olarak hayvanın yem parası kadar bir ücretle çalıştırılıyordu.

Bunun yanı sıra işçi öldüğünde yerine yenisi “beleş”ten geliyordu, hayvan çalıştırsan ölünce yenisini satın alman icab ediyordu.

Dolayısıyla insanlar hayvanlardan ucuz ve değersizdi.

Hayvanlar daha değerliydi.

*

Bunun sonucu olarak toplumsal kargaşa ortaya çıktı, Paris Komünü gibi isyan hareketleri patlak verdi.

Komünist fikirler yayıldı, zengin düşmanlığı aldı başını gitti.

Böylece Batı, barış ve huzur içinde yaşamak için sosyalist değilse de “sosyal devlet” olmak gerektiğini anladı.

İslam ise, toplumda huzuru sağlayacak bütün önlemleri baştan vaz’ etmiş, gereken her toplumsal rehabilitasyon mekanizmasını hazırlamış, sistematize edip kural haline getirmiştir.

Şeriat işte budur.

Dolayısıyla, Batı’da yaşanan gelişmelere bakarak ah ü efgan etmeye, aşağılık kompleksi ile kendimizden utanmaya gerek yoktur.

Ancak, tarihimizde utanılacak şeyler de var.

Ve bunların hepsi, Şeriat’e aykırı davranılmasından kaynaklanıyor.

Türkiye’nin en büyük utancı ise, cumhuriyetin ilanı ile başlatılan Şeriat düşmanlığı, laikleşme (siyasal dinsizleşme) ve İslam’a açılan savaştır.

*

Evet, Batı’da yaşanan olumlu gelişmelerin hepsi, ağır siyasal ve toplumsal sorunların baskısıyla ortaya çıkmıştır.

Sadece yakın dönemdeki gelişmelerin değil, Reform ve Rönesans’ın da, Magna Carta (Büyük Sözleşme) ile Fransız İhtilali gibi hak arayışlarının da ardında bu sosyal sorunlar vardır.

Benzer sorunlar (Şeriat'ten sapma nisbetinde) Doğu’da da vardı elbette, ama aynı şiddet ve yoğunlukta yaşandıkları söylenemezdi.

Mesela, Bernard Lewis şunu diyor:

“19. yüzyıl başında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki halk içinden gelen yoksul bir insanın servet, güç ve şeref sahibi olabilmesi, devrim sonrası Fransa dahil Hıristiyan Avrupa’nın herhangi bir devletinde olduğundan çok daha fazla mümkündü”.

(Bernard Lewis, Ortadoğu, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul 1996, s. 167.)

Laiklerimizin gönlü rahat olsun, bunu diyen adam Kadir Mısıroğlu değil.

*

Evet, Batılılar, birtakım olaylar patlak verince kafalarını kullanıp tedbir alıyor, çözüm üretmeye çalışıyorlar.

Ancak, denge noktasını bulamıyor, tutturamıyorlar.. İfrat ile tefrit arasında sarkaç gibi salınıp duruyorlar.

Mesela bugün destek verdikleri LGBT’cilik, cinsiyetsizlik vs. gibi sapkınlıklar, insanlığı felakete götürecek nitelikte bir başka dengesizlik.

İnsanlık için “denge”, sadece İslam’dır..

Allahu Teala nasıl tabiata bir denge koymuşsa, toplumlar için de “denge”yi İslam olarak tebliğ etmiş, farz kılmıştır.

Toplum ve bireyler, İslam Şeriati’ne uyduğu nisbette “denge”yi yakalar.. Şeriat’ten saptığı nisbette de dengesiz hale gelir.

*

Yukarıda kölelik konusundan söz etmiştik.

Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında bu konuya da giren fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan, Müslümanlar sadece maddi alemde değil sosyal ve siyasi anlamda da Batı’nın fodulu haline gelmişler, gerisine düşmüşlerdir” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Söz gelimi Hayrettin Karman Hoca, ‘Köle ve cariye meselesi’ başlıklı yazısında bunlardan birisine temas etmiştir. Yazısının bir yerinde şöyle diyor: Bütün bunlara rağmen İslâm tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.”

Özcan’ın Hayrettin Karaman’ın soyadını “Karman” olarak vermesi isabet olmuş, çünkü bazı fıkhî konuların karman çorman hale getirilmesinde ciddi katkısı var.

Yukarıdaki lafları da öyle..

İslam, bu kölelik meselesini çözmüş, olması gerektiği şekilde bırakmıştır.. Köleliği kaldırma vs. diye birşeyden söz etmeye gerek yoktur.

Siyasal konjonktür ona uygun hale geldiğinde kölelik zaten fiilen kalkar.. Fakat bir İslamî hüküm olarak köleliğe yasak getirmek isterseniz, bu, dine müdahaledir..

Köle azadının teşvik edilmesi, onlara zulmedilmesinin yasaklanması, efendinin yediğinden yemesinin, giydiğinden giymesinin emredilmesi başka birşey, köleliği (din adına) kökünden yasaklamak başka birşeydir.

Bu, dine yapılmış, “Şeriat tanımazlık” olarak da yorumlanmaya müsait nitelikte bir müdahale demektir.

Batılılar’ın ağzına bakarak (donmuşluktan, tutukluktan, sofistike olamamaktan kurtulma adına) dinî nitelikte helal-haram icat ettiğinizde referansınızın Kur’an ve Nebevî Sünnet değil Batı’nın “sünnet”i olacağı, onların “mezhebinin taklitçisi/mukallidi” haline gelmiş olacağınız açıktır.

Böylece, “Müslümanlar sadece maddi alemde değil, sadece sosyal ve siyasi anlamda da değil, dinî alanda da Batı’nın fodulu haline gelmiş” olurlar.

*

O zaman esareti de yasaklayın bari!.. 

Düşmanla savaşıyorsun, ve askeri teslim oldu, hapsetme, serbest bırak!.. Sellemehüsselam gitsin, cephede tekrar karşına gelsin, seni öldürsün.

Adamı düşman diye hapsetmekle ona köle demek arasında ne fark vardır?!..

Mesela şu anda FETÖ’cü diye müebbet hapse mahkum edilenlerin durumuna bakalım..

Bunlar, birilerinin yanına köle diye verilseler mi daha rahat ederler, yoksa şimdi mi daha rahatlar?

Köle, hapsedilmiş kişiye göre daha özgürdür..

Dahası, köleyi satın alıp azat edebilirsiniz, mahkuma bu, yapılamaz.

Kölenin akrabu u taallukatı gelip onu kurtarabilirler.. Mesela Zeyd bin Harise r. a.’in babası ile amcası Mekke’ye geldiler, bedelini ödeyerek onu alıp götürmek istediler.. Zeyd r. a. gitmedi.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de onu azad etti.

Köle, efendisiyle anlaşabilir, çalışıp para kazanarak efendisine ödeme yapıp özgürlüğünü satın alabilir, fakat hapisteki kişi bunu yapamaz.

Hayrettin Karman çorman hoca, gölge etme, başka ihsan istemez!

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Köle” maddesinde ayrıntılı bilgi mevcut.. Küçük bir bölümünü aktaralım:

“İslâmiyet köleliği (rık), eski medeniyetlerde ve çağdaşı güçlü devletlerde yerleşmiş ve tabii kabul edilmiş bir konumda bulduğundan onu tek taraflı ve kesin bir kararla kaldırma yönüne gitmeyip zaman içinde ortadan kalkmasına imkân verecek bir zemin oluşturma yolunu seçti. Bunun başlıca üç sebebi olduğu söylenebilir:

“1. Köleliğin en önemli ve devamlı kaynağını savaş esirleri teşkil eder. Savaş esirlerinin tasfiyesi konusunda takip edilen belli başlı yolların birincisi onların öldürülmesidir. Her devirde çok sık başvurulan ve günümüzde de uygulanmasından vazgeçilmeyen bu yol, vicdanları daima rahatsız ettiği gibi galiplere intikam hislerinin tatmininden başka bir fayda da sağlamamıştır. İkincisi, savaş esirlerinin kurtuluş akçesi (fidye-i necât) veya esir mübadelesi yoluyla serbest bırakılmasıdır. Fakat mağlûbun kurtuluş akçesi veremediği yahut mübadele edecek esire sahip olmadığı veya galibin, mağlûp tarafı askerî bakımdan kuvvetlendirme sonucunu doğuracak olan böyle bir yola yanaşmadığı durumlarda bu çözüm şekli de tıkanmaktadır. Savaş esirlerinin karşılıksız olarak serbest bırakılması ise son derece insanî bir hareket olmakla birlikte özellikle geçmiş dönemlerde çok az uygulanmıştır. Esirleri tasfiye etmenin üçüncü yolu onları hür insanlardan ayrı bir statüyle muhafaza etmek, yani köle olarak kullanmaktır. Şu halde savaş esirlerinin karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakılması mümkün olmadığı zaman geriye iki yoldan biri kalmaktadır: Öldürülmek veya köle olarak yaşamak. Buna göre kölelik ölümün alternatifi olarak ortaya çıkar. Nitekim köleliğin yasaklanmış olduğu günümüzde savaş esirlerinin serbest bırakılmadığı durumlarda onları bekleyen âkıbet, çok defa tek tek veya toplama kamplarında topluca öldürülmekten ibaret olmuştur. Savaş esirlerine yapılacak muameleyle ilgili bugün uluslararası hukukta geliştirilen esaslar uygulamaya her zaman aynı ölçüde yansımamaktadır. İslâmiyet bundan dolayı köleliği tamamen kaldırmamış, uygulamada genellikle ölümün alternatifi olduğu için onun kapısını aralık bırakmıştır. Bununla birlikte İslâm hukukunda savaş esirlerinin mutlaka köle statüsüne geçirilmesine dair bir kural yoktur; şartlara göre karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakılabilirler. İslâm dinine göre insan için aslolan esaret değil hürriyettir (İbn Kudâme, el-Muġnî, VI, 112).

“2. Ele geçirilecek savaş esirlerinden köle olarak faydalanılacağını bilmek savaş esnasında gereksiz kan dökme işini belirli ölçüde önlemekte, ayrıca bu durum savaşın sona ermesinden sonraki esir katliamına da mani olmaktadır. Çünkü galip askerin bu sırada esir öldürmesi hissesine düşecek ganimet payını azaltmaktan başka bir sonuç doğurmaz.

“3. Köleliği tek taraflı bir kararla kaldırmanın o dönemde müslüman toplumun aleyhine bir durum ortaya çıkaracağı açıktır. Zira gayri müslim devletler köleliği uygulayıp ele geçirdikleri müslüman esirleri devamlı köleleştirirken İslâm devletinin elindeki esirleri serbest bırakması onun zayıflaması neticesini doğuracaktır. İslâmiyet bu sebeplerle köleliği ortadan kaldırmamış, ancak getirmiş olduğu çeşitli tedbirlerle kaynaklarını en aza indirme, mevcut köleleri tedrîcî bir surette azaltma, köle oldukları süre içinde insanca muamele edilmesini sağlama ve sonunda onları hür olarak yeniden insanlığa kazandırma yolunda başarılı adımlar atmıştır.

“İslâm dini her şeyden önce köleliği yalnız savaş esirlerine münhasır kılmış, diğer kaynaklara izin vermemiştir. Bunun yanında Allah rızâsına kavuşmak isteyen müslümanların samimiyetle benimsedikleri gönüllü köle âzat etme alışkanlığını yerleştirmek, ayrıca bazı günahların kefâreti olarak köle âzadını şart koşmak suretiyle köleler için hürriyete kavuşma yollarını çoğaltmıştır (el-Mâide 5/89; el-Mücâdile 58/3). Yalnız İslâm hukukunda görülen bir uygulama olarak da devlet, gelirlerinin belirli bir bölümünü köle âzadına tahsis etmiştir (et-Tevbe 9/60). Bu arada İslâmiyet kölelere birçok noktada hürlere yakın bir hukukî statü vermiş ve bunu sosyal hayatta uygulamaya koyarak onlara hürriyetlerine kavuşuncaya kadar insanca yaşama imkânı sağlamıştır. Köle ve câriyelerle evlenmenin teşvik edilmesi (el-Bakara 2/221; en-Nisâ 4/25), kölelere karşı kötü muamelenin yasaklanıp onlara iyi davranmanın dinî ve hukukî bir sorumluluk haline getirilmesi (en-Nisâ 4/36; Müsned, I, 78; IV, 35-36; Buhârî, “Îmân”, 22; Müslim, “Eymân”, 29-42) bunun örnekleridir. Bunların ne ölçüde ileri ve insanî bir anlayışı yansıttığını anlamak için İslâm toplumundaki kölelerle diğer toplumlarda -özellikle yakın zamana kadar Amerikan toplumunda- yer alan kölelerin yaşayışlarının karşılaştırılması yeterli olacaktır.

*

Evet, İslam’daki köleliğin ne ölçüde ileri ve insanî bir anlayışı yansıttığını anlamak için İslâm toplumundaki kölelerle ABD gibi ülkelerdeki kölelerin (hatta hürlerin) yaşayışlarının karşılaştırılması yeterlidir.

Lise yıllarımda (1979 ya da 1980 senesiydi) tek kanallı televizyondan izlediğim bir Amerikan dizisi var: Kökler (Roots).

Afrikalı müslüman Kunta Kinte’nin ve hristiyanlaştırılan ahfadının hikayesi..

Benim kuşağım bilir.. Gençlerin de izlemesinde fayda var.. Yararlı olur.

Malcolm X’in otobiyografisini yazan Alex Haley’nin aynı adlı kitabından uyarlama.

Haley, Kunta Kinte’nin bilmem kaçıncı kuşaktan torunu..

Aile şeceresini araştırmış, hatta Afrika’ya gidip Kunta Kinte’nin kabilesini bulmuş, herkesin soyunu sopunu şeceresini bilen, kabile tarihi hafızasında olan biri orada ona, “Filanın oğlu Kunta Kinte’nin ormanda kaybolduğunu, bir daha geri dönmediğini” söylemiş.

Evet, Kunta Kinte’nin yaşadıkları kâbus gibiydi.

Ama bu, sadece onun yaşadığı bir kâbus değildi.. Milyonlarca insan aynı kaderi paylaştı.

Afrikalılar hayvan gibi avlandılar, zincire vuruldular, gemilere doldurulup Avrupa ve Amerika’ya götürüldüler.

Birçoğu avlanma sırasında ya da gemilerde öldüler.

Ölen öldü, kalan sağlar Batılılar’ındı.

*

Genelde Batı’nın, özelde ABD’nin zenginleşip güçlenmesi, Mustafa Özcan gibi isimlerin zannettiği üzere salt Rumlar’ın (Batılılar’ın) olumlu hasletlerinden kaynaklanıyor değil.

Zenginleşmelerinin pekçok başka nedeni var..

Emperyalist yağma ve sömürü en başta geleni.. Gittikleri her yeri yağmaladılar, köleleştirip hükmedemediklerini Kızılderililer gibi katlettiler.

Ben de gidip tarıma elverişli bir araziyi silahsız insanlardan silah zoruyla gasbetsem, sonra da beş on tane köle "şahsım" için karın tokluğuna çalışsalar, ben de zengin olurum.

Evet, Batılılar yağma ve sömürü ile zengin oldular, başka toplumlar üzerinde haksız rekabet, zorbalık ve hile ile ekonomik üstünlük kurdular..

Milyonlarca Afrikalıyı köle yaptılar.. Rakamın 40 milyona yaklaştığı tahmin ediliyor:

“Avrupa ülkelerinin nüfusu arttıkça ticari, siyasi ve askeri gücü de arttı. Kaynaklarını kullanıma açıp tüketmeye başladıklarında ise işgücünün yetersiz olduğunu gördüler ve Batı Afrika’dan zenciler getirdiler. Özellikle İngiltere tarafından yürütülen köle ticareti büyük bir kitlesel değişikliğe yol açtı. 19. asra kadar 30 ile 40 milyon arasında insan ülkelerinden kopartılarak köle olarak çalışmaya zorlandı. Ayrıca kâşifler, Amerika kıtasının yerlilerine çiçek, kızamık, grip, tifo gibi enfeksiyonları bulaştırarak büyük çapta ölümlerin sorumlusu oldular. Mesela İspanyol fetihleri sırasında yerliler 100 milyonluk bir nüfusa sahipken, fetihten 100 yıl sonra yerli nüfus %95 azalmıştı [5 milyona inmişti].”

(J. Lee Stephen, Avrupa Tarihinden Kesitler 1474-1789, Ankara, 2002, s. 96-99’dan aktaran İhsan Burak Birecikli, “Batı’nın Yükselişi”, History Studies, vol. 3/2, 2011, s. 13.)

ABD’nin nüfusu, bağımsızlığını ilan ettiği sırada 4 milyondu.. Buna göre, 40 milyon kölenin ne anlama geldiğini hesap edebilirsiniz. (Bir süre sonra, Afrika'dan köle taşımalarına gerek kalmadı.. Çünkü ellerindeki erkek ve kadın kölelerin evlilikleri sayesinde bol bol yeni kölelere sahip oldular.)

Batılılar tarafından köleleştirilenler sadece Afrikalılar da değildi, yerliler de bundan nasiplerini aldılar:

Las Casas’ın tahminine göre 1495-1503 arasında [sadece sekiz yılda, Amerika’daki] adalarda 3 milyondan fazla insan katliama uğradı, köle olarak Kastilya’ya gönderildi ya da madenlerde vb. Işlerde telef oldu. Fetih, yağma, katliam: İşte 16. asırda Avrupa’ya değerli maden [altın, gümüş] akışının ardındaki gerçek.” (Birecikli, s. 19.)

*

Batı’nın zenginleşmesinin ardındaki tek etken onlardaki olumlu hasletler olmadığı gibi, İslam dünyasının geri kalmasının gerçek nedeni de, Mustafa Özcan gibilerin zannettiği gibi Kur’an ve Sünnet’le “oynama” fırsatı vermeyen bir “donukluk, tutukluk ve nassları yorumlamada sofistikelikten yoksunluk” değildir.

Tam aksine, herkes kendisine göre bir yorum üretmiş, ortaya 73 fırka çıkmıştır.

Şimdi de öyle.. Dinî meseleler tartışılırken Türkiye’de nerdeyse insan sayısınca farklı din anlayışı ortaya çıkıyor.

Peki ilerleme?.. Kalkınma?..

İşte ortada ne donukluk var, ne tutukluk.. Sofistikelik dersen, Eski Yunan’ın sofistlerine parmak ısırtacak kadar bol.. Misal, KADEM’in yayın organında “toplumsal cinsiyet” dersi veren ilahiyatçı bayan doçent..

Görünüşe göre füze hızıyla kalkınmamız gerekiyordu, fakat ortada kayda değer birşey yok.

Gerçek sorun ne donukluk, ne tutukluk, ne de sofistikelik denilen nanenin bulunmayışı.

Gerçek sorun eksen kayması, cıvıklık, ilkesizlik, omurgasızlık, döneklik, oryantal kıvraklık, dansöz esnekliği, savrulma..

İslam dünyasında yapılmayan ne rezillik, yenilmeyen ne nane var?!..

Ne donukluğu?!..

Her halt yeniliyor, fakat birileri bu muazzam savruluşa tepki gösterince “Tı, olmaz, donukluk ve tutukluk yüzünden ilerleyemiyoruz” deniliyor.

Senin elini tutan mı var, “donuk” müslümanlar senin hangi kötülüğüne engel olabiliyorlar da o kötülüklerin yanı sıra bir de iyiliğine engel olsunlar!

*

Kölelik diyorduk..

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (International Labour Organization - ILO) internet sitesinde 12 Eylül 2022 tarihinde yayınlanan Cenevre mahreçli bir habere göre, “Dünyada 50 milyon insan çağdaş köle durumunda”. ((https://www.ilo.org/tr/resource/news/dunyada-50-milyon-insan-cagdas-kole-durumunda)

Küresel Çağdaş Kölelik Tahminleri (Global Estimates of Modern Slavery Forced Labour and Forced Marriage) başlıklı 130 küsur sayfalık rapora göre, 2021 yılında 50 milyon kişi çağdaş köle durumundaydı. Bu insanların 28 milyonu zorla çalıştırılıyor, 22 milyonu ise zorla evlendirilmiş.

Zorla çalıştırılanların yarıdan fazlası (% 52) ve zorla evlendirilenlerin dörtte biri, üst-orta ve üst gelirli ülkelerde bulunuyor.

Zorla çalıştırma vakalarının büyük çoğunluğu (% 86) özel sektörde görülüyor.

Ticarî cinsel sömürü dışındaki sektörlerde zorla çalıştırma, tüm zorla çalıştırmanın % 63’ünü oluşturuyor. Ticari cinsel sömürü ise tüm zorla çalıştırmanın % 23’ünü teşkil ediyor.

Devlet kaynaklı zorla çalıştırma ise, zorla çalıştırılan insanların % 14’ünü içeriyor.

Zorla çalıştırılan her 8 insanın 1’i çocuk (toplam 3,3 milyon). Bu çocukların yarıdan fazlası ticarî cinsel sömürüde kullanılıyor.

ILO Genel Direktörü Guy Ryder, “Çağdaş kölelik durumunda iyileşme kaydedilememesi insanı şok ediyor” diyor.

Ticari cinsel sömürü deyince aklımıza, kısa zamanda unutulmaya yüz tutan şu Epstein Adası olayı da geliyor.

Bu da Rumlar’ın (Batılılar’ın) faziletleri arasında yer alıyor.

Vikipedi’nin “Jeffrey Epstein” maddesinde adamın insanlığa yaptığı hizmetler konusunda sayfalar dolusu malumat var.

Peki cennet vatanımız “ticarî cinsel sömürü ve kölelik” bakımından ne durumda?

Sofistike yazarlarımız bu konuya da bir el atsalar iyi olacak gibi görünüyor.

*

Evet, asıl konumuz çok-kültürlülüktü..

Çok-hukukluluğun olmadığı bir yerde çok-kültürlülükten bahsetmenin fazla bir faydasının olmadığını söyledik.

Mevcut hukuk sistemine hiçbir etkisi olmayan bir “kültür”, çok fazla birşey ifade etmez.

Üstelik, meseleye kültür kavramı ile yaklaştığınızda, Batı’nın paradigmasını egemen hale getirmiş olursunuz.

Kültür kavramı kime ait ise (ki Batı’ya aittir), son tahlilde onun sınırlarını belirleme hakkına sahip olan da odur.

Wallerstein, kavramın, “siyaset”in elinde bir silah haline geleceği uyarısında bulunur:

“... Kültür, analitik bir kavram veya analitik bir inşa olmaktan çok, etrafında heyecanla toplanılan bir belagat bayrağı, büyük siyasi muharebelerde bir silah olup çıkmaktadır. Kültür kavramının böyle kısa yoldan siyasi bir programın yedeğinde kullanılması ... son bulacak değildir.”

(Immanuel Wallerstein, Jeopolitik ve Jeokültür, çev. Mustafa Özel, İstanbul 1993, s. 274.)

Kültür kavramını “siyasal bir silah” olarak kullananların Batılılar ve Batıcılar olduğunu da ayrıca belirtmeye herhalde gerek yoktur.

Wallerstein şunları da söyler:

“Kültür son derece akışkan ve son derece esnek olduğundan, bunun herhangi bir anlamlı projeksiyonunu yapmak neredeyse imkansızdır. Dünya-ekonomi ve dünya siyasi sistemi (her yerde görülen sistem-karşıtı hareketler dahil) hakkında projeksiyonlar yapmamız ve mübarizlerin, ayrıntıları muazzam ölçüde değişebilen fakat faydası tahlil edilebilir olan ‘kültürel’ iddialarda bulunacaklarını varsaymamız daha yerinde bir iş olur.” (A.g.e., s. 283.)

Buna bağlı olarak Wallerstein, “kültür” kavramının terk edilmesini bile teklif eder:

“Sürekli değişmekte olan bir davranış girdabı olduğu açık olan bir şeyde, sürekliliğin norm olduğunu, açıklanması gerekenin ise değişme olduğunu varsaymak bir şey ifade eder mi? Değişebilirliğin norm olduğunu ve sürekliliklerin açıklanması gerektiğini varsaymak aklî bakımdan çok daha savunulabilir olmaz mı? Eğer böyleyse, o zaman gayet yanıltıcı içerimlere sahip olduğundan bizzat kültür terimini bir yana atmalıyız belki de." (A.g.e., s. 276.)

*

O halde, çok-kültürlülüğe ne kadar inanılıp güvenilebileceğini sormak gerekir.

Entegrasyon ve asimilasyon politikaları ile çok-kültürlülük söyleminin bir arada götürülmeyeceğinin garantisi nedir?

Şeriat’le yönetilen bir ülkede zimmîlerin hukukî statülerinin değişmeyeceği (güncellenmeyeceği, donuk kalacağı, sofistike olmayacağı) kesindir, peki çok-kültürlü olduğunu ilan eden bir ülkenin çok-kültürlülükten anladığı şeyin değişmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz?

Kültür, İslam’a ait bir kavram değildir, bu nedenle İslam’ın çok-kültürlülük diye bir meselesi yoktur. Fakat İslam, farklı din, dil ve etnik kökenleri reddetmez; tam aksine onlar hayatın, Allahu Teala öyle yarattığı için var olan ve kendilerine (özellikle son ikisine) müdahale edilmemesi gereken gerçekleridir.

O yüzden, Şeriat’le yönetilen bir toplum her zaman çok-dinli (“Dinde zorlama yoktur”), çok-dilli ve çok-ırklıdır.

*

Bu nedenle “getto” kavramı İslam ülkelerine değil, Batı’ya özgüdür.

Getto, toplum dışı insanların yaşadıkları semt demek oluyor. Batı'ya özgü bir yerleşim modeli olan gettoya, İslam dünyası her zaman yabancı oldu. 

Türkiye Diyanet Vakfı'nın yayınladığı "İslam ve Demokrasi" adlı (sempozyum bildirilerinden oluşan) kitapta Mehmet Özdemir, Endülüs şehirciliği alanında otorite bir isim olan Torres Balbas'dan da şu ifadeleri naklediyor:

"Müslümanlar, zimmi hristiyanlar, yahudiler, Doğulu Araplar, Berberiler, kuzeydeki İspanyol krallıklarından gelen hristiyanlar, Franklar, Cenevizliler ve sakalibe gibi Endülüs hayatına ayrı bir hususiyet kazandıran farklı dinler, farklı kültürler ve farklı soylardan insanlar, kendi kıyafetleri içinde ve kendi lisanlarını kullanarak, resim tablosunu andıran bir kalabalık halinde şehir merkezinde dolaşmaktaydı."

Kuşkusuz bu, salt Endülüs’e özgü değildi. Her ne kadar gayrimüslimlerin toplu halde yaşadıkları yerleşim birimleri mevcut idiyse de (İstanbul’un Pera’sı gibi), bunlar getto niteliği taşımıyordu.

Evet, Endülüs öyleydi.. Sonra İspanyollar geldiler, ve Müslümanlar ile Yahudiler'in önüne iki seçenek koydular: Ya hristiyan olacak ya da öldürüleceklerdi.

Yahudiler evlerini, köşklerini, dükkanlarını, tarlalarını, bahçelerini vs. bırakıp niye Osmanlı ülkesine geldiler, niye İslam Şeriatı'na sığındılar?

*

Bu durumun temellerini İslam’ın (deyim yerindeyse) paradigmasında aramak gerekir.

İslam’ın paradigması adalettir, demokrasinin paradigması ise (hukukçu Sami Selçuk’un belirttiği gibi) görecelik ve hoşgörü.

Bu açıdan bakıldığında, günümüzde Türkiye Müslümanları’nın düşünce alanında bir “kırılma” yaşadıklarını kabul etmek gerekir. Bu, kendileri için belirledikleri “misyon” ve “vizyon”u da etkilemektedir.

Ulus-devletçiler” katı bir laikliği ve 1930’lara ait (ve dolayısıyla çağdaşlık açısından çağdışı ve bayat hale gelmiş) “ilke”leri savunurken, kimi “müslüman”lar neyi savunacakları konusunda kararsızdır: Çağlar üstü (dolayısıyla değişmeyen) Şeriat’ı mı, yoksa sabah bir karar alan, akşam canı sıkılınca onu değiştiren laik demokrasiyi mi?..

İslamcılıktan tümden vazgeçip “eski İslamcı yeni müslüman”, “dinci değil dindar”, “Siyasal İslam karşıtı yavan muhafazakâr” hale gelen taife ise tercihini açıkça demokrasiden yana yapıyor.


"UYGUNSUZ" KADIN KIYAFETLERİ, BAŞÖRTÜSÜ, “BİRARADA YAŞAMA”, AHLÂK, HUKUK, VE İNSAN HAKLARI

 




Memuriyete ilk başladığımda, meslekte pişmiş yaşlı ve tecrübeli bir şube müdürü bana şu anlamda birşey demişti:

“Devlette herşeyi yazıya dökmeyeceksin.. İki satır birşey gelen evrak diye kayda geçti mi o durmaz çoğalır, dallanır budaklanır, kocaman bir klasör olur.”

Hürriyet gazetesinin “Lise mezuniyet töreninde kıyafet skandalı” başlığıyla verdiği haber bana bunu hatırlattı.

Tam Aziz Nesin’lik bir olay.

Tarih 12 Haziran 2024.

Kocaeli’nin Gebze ilçesinde bulunan Alaettin Kurt Anadolu Lisesi’nde okul yönetimi bahçede mezuniyet töreni düzenliyor.. (Ne lüzum varsa?.. Sanki "bizim zamanımızda" mezuniyet töreni vardı.)

Velileriyle birlikte okula gelen bazı kız öğrenciler giydikleri elbiselerinin “uygunsuz” olması gerekçesiyle törene alınmıyorlar.

Hikâye burada bitiyor mu?

Hayır!

Veliler “Uygunsuz muygunsuz bilmeyiz” diyerek çıngar çıkarıyorlar..

Bunu yaptıktan sonra “Tamam, tepkimizi gösterdik, okul yönetimini protesto ettik” deyip gidiyorlar da olay kapanıyor mu?

Hayır!.. Gerginlik çıkarıyorlar, okul yönetimi bunların “uygunsuz” hareketleriyle başedemediği için devreye jandarma giriyor.

Jandarmanın gelmesiyle olay kapanıyor mu?

Yine hayır! Bu defa olaya Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürü müdahil oluyor, okula gelip bahçe kapısını açtırarak “uygunsuz” kıyafetlilerin de mezuniyet törenine katılmasını sağlıyor.

Kıyafetler bir anda “uygun” hale geliyor.

Böylece olay kapanıyor mu?

Gene hayır!

Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, okul müdürü hakkında soruşturma başlatıyor.

Müdürlük yetkililerinin açıklaması şöyle:

“Velilere öğrencilerin kılık kıyafetleri ile ilgili bir form imzalatıldı. Formda öğrencilerin okul ortamına uygun davranışlarda bulunması ve aile yakınları dışında dışarıdan kimseyi getirmemeleri de isteniyordu. Bu amaçla törene öğrenciyle birlikte katılacak yakınlarının isimleri de formda yer aldı. Daha önceden bilgi vermeyenler de içeri girmeye çalışınca kapıdaki görevli engel oldu. Ortadaki iddianın aydınlatılması için de okul müdürüne soruşturma başlatıldı.” 

Böylece olay kapanmış oldu mu?

Yine hayır!

Bu defa devrede Kocaeli Valiliği var.

Valilik bir yazılı açıklamayla iki müfettişin olayla ilgili olarak görevlendirildiğini duyuruyor.

Bitti mi?

Yine hayır!

Son olarak Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin devreye giriyor. Bir TV kanalına yaptığı açıklamada “Biz de gerekli incelemeleri yapıyoruz. Eğer bir ihmal varsa gereken yapılır” diyor.

Dört dörtlük bir “Türkiye klasiği”.

*

Sonrası tufan..

Fırsatçı vampirler hemen devreye giriyor, “Başörtüsü yasağına karşıydınız, bak siz de yasak getiriyorsunuz” diyor, sinekten yağ çıkarmaya çalışıyorlar.

Sanki “başörtüsü” uygunsuz kıyafetmiş gibi..

Bir zamanlar dönemin "cumhurbaşkanı"sı Kenan Evren, "engin ve derin" dinî bilgisiyle, başı örtmenin yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir adet ya da gelenek olduğunu savunmuştu.

Bunun yanı sıra, ülkemizde etkili ve yetkili konumda bulunan bazı çevreler de, “türban”ın dinî değil siyasal bir simge olduğunu ileri sürüyorlardı.

*

Başörtüsü dinî değil de siyasal bir simge idiyse, görevleri siyaset yapmak olan siyasal partilerin onu savunması doğal hale gelir, fakat böylesi bir durumda sözkonusu partiler, dünün Türkiye’sinde, dini siyasete alet etme suçlamasıyla yüzleşmek zorunda kalmaktaydılar.

Yok eğer türban siyasal değil de dinî bir simge idiyse, bu takdirde ona “siyasal simge” sıfatının takılmış olmasını bir iftira ve kurnazca fakat aşağılık bir siyasal manevra olarak kabul etmek gerekir.

Fakat bu noktada, geçmişin devletluları, ‘devekuşu’ politikası gütmeyi tercih ettiler.

Fıkradaki gibi, uçmasını istediğinizde ‘deve’, yük taşımasını istediğinizde ‘kuş’ olduğunu söyleyen devekuşunun tutumunu andıran bir çifte standart uyguladılar..

Yani, başörtüsünün dinî bir gereklilik olduğunu savunduğunuzda, dini siyasete alet etme suçlaması ile karşılaşıyorsunuz.

Buna karşılık, dinî değil de siyasal bir simge olarak olaya baktığınızda, "ilke olarak siyasetin ve siyasal simgelerin serbest olduğu siyaset arenasında başörtüsü karşıtlığının anlamının kalmayacağını" söylediğinizde de, o siyasal olmaktan çıkıp dinî bir mahiyet kazanıyordu.

*

Bununla birlikte mesele çok daha karmaşık bir nitelik taşıyor ve laikler, neyin ibadet olduğu konusunda son karar mercîi olmadıklarını fark etmek zorundadırlar.

Çağımızda insan hak ve hürriyetleri hareketi lafta altın çağını yaşıyor olsa da, ona ihtiyaç duyduklarının farkında olma talihsizliğini yaşayanlar, hâlâ, bütün insanların eşit bireyler olduklarını hatırlatmak zorunda kalanlardır.

Efendilerle köleler, güçlülerle zayıflar, varlıklılarla yoksullar, yönetenlerle yönetilenler, çoğunlukta olanlarla azınlıkta kalanlar, seçkinlerle halk arasındaki ortak payda insan olmaktır.

Ve bunu anımsatmak, “Biz insan değil miyiz?!” diye seslenmenin ezikliğini yaşamak, yalnız ikincilere özgü bir deneyimdir.

Birinciler, “sadece insan” olmayı genellikle yeterince onur verici bulmazlar. Onlar bazen, insan olmanın yanı sıra “laik ve milliyetçi”, bazen de “çağdaş”tırlar.

*

Hukuk ve ahlâk felsefeleri, insan haklarının sınırını üç temel ölçüte bağlar. İlki, bireyin, “başkalarının özgürlükleriyle çatışmaksızın kendi hürriyetini sınırsız olarak kullanabilmesi” hakkını ifade eden “bireysel özerklik”tir.

İkinci kıstas, “yararlılık”tır; hak ve hürriyetler zarar verici nitelikte olamaz.

Üçüncü ölçütü ise “adalet” ilkesi oluşturur.

Spinoza şöyle der:

“Devletin asıl amacı, korkutarak kural koymak, kısıtlamalar getirmek ve mutlak itaati sağlamak değildir; bunun tam tersine, mümkün olan en emniyetli şekilde yaşasınlar diye insanları bütün korkulardan beri tutmak, başka bir deyişle, kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin çalışma ve varlığını idame ettirme doğal hakkını güçlendirmektir.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 32.)

Buradaki “kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin” vurgusuna özellikle dikkat edilmelidir.

Yukarıda aktardığımız ölçütler açısından yaklaştığımızda, başörtüsü kullanmanın, sınırlanmaması gereken bir insan hak ve hürriyeti olarak görülmesi gerektiği açıktır.

Çünkü başını örten bir kimse “başkasının hürriyetini çiğnemiş” olmaz, bununla “zarar”a da yol açmaz.

Üstelik bunun (zararlı olmamak yeterli olduğu, toplumsal bir faydanın bulunması her zaman gerekmediği halde) ‘fayda’sı da vardır, saç kıllarının dökülmesini engellediği için hastane ve aşevleri gibi yerlerde başın örtülmesi hijyen açısından yararlıdır.

Ayrıca başörtüsü yazın güneş çarpmasından, kışın soğuktan korur.

Dahası, başını örten bir insan, inancının gereğini yerine getirdiğini düşünerek ruhsal bakımdan daha sağlıklı ve huzurlu da olabilir.

Bütün bunların ötesinde, başını açanlar ne kadar hak ve hukuk sahibiyse, özgürse, başörtülüler de o kadar hak sahibi kabul edilmelidir.

Bu, ‘adalet’in zorunlu sonucudur.

*

Diğer taraftan, başörtüsünün yurtdışı (yabancı) kökenli insan hakları istismarına konu olmadığı da açıktır.

Eğer böyle bir müdahale söz konusu olsaydı, başörtüsünün yasaklanması yönünde ortaya çıkardı.

Çünkü Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra Batılılar’ın, önüne bir “siyasal” kelimesi ekleyerek İslam’ı yeni tehdit ilan ettikleri herkesçe bilinmektedir.

Nitekim böyle de oldu.. Başörtüsünü düşman ilan eden 28 Şubat darbecilerinin arkasında ABD, İsrail ve beynelmilel masonluk vardı.

Darbeciler piyon, bunlar "üst akıl"dı.

Yerli-milli çağdaş kuklalar ile küresel kuklacılar, tıpkı Cumhuriyet'in ilk yıllarında olduğu gibi işbirliği yaparak milletin bütün değerlerine savaş açtılar.

*

Başörtülü öğrencilerin engellenmesi, sadece o öğrencilere ve yakınlarına değil, bütün topluma yapılan bir haksızlık durumundaydı.

Bunun neden böyle olduğunu John Stuart Mill’in şu sözleri kısmen açıklar:

“Herhangi bir kişinin bir fizikçi, bir avukat ya da bir parlamento üyesi olamayacağını belirlemek yalnızca onlara zarar vermekle kalmaz; bunun yanı sıra, fizikçileri ve avukatları istihdam edene de, parlamento üyelerini seçene de ve daha dar bir bireysel tercihe zorlananlar kadar, (...) rekabetin uyarıcı etkisinden mahrum kalanlara da zarar verir.” (Aktan, s. 99.)

Öte yandan, okullarda başörtüsüne serbestlik tanınması, sorunun tümden çözülmüş olması anlamına gelmiyordu.

Çünkü kamusal alanda başörtülü görev yapmak da yasakların kapsamı içinde yer alabiliyor.

“Bireysel özerklik”, “yararlılık / zararlı olmama” ve “adalet” ilkelerinden acaba hangisi başörtüsünün kamusal alanda herhangi bir şekilde kısıtlanmasına gerekçe oluşturabilir?!

Türkiye’de “kılık-kıyafet” ve (atlet devrimi, don devrimi, kilot devrimi vezninde) “şapka” devrimi gibi deha ürünü çok zekice “devrimler” yapılmasaydı, bazı kıyafetler yasaklanmasa ve kamusal alanın dışına itilmeseydi, sonraki yıllarda başörtüsünü acaba kim “siyasal simge” olarak gösterebilirdi?

Pijama, eşofman, atlet, gözlük, yüzük, saç traşı vs. devrimlerinin düşünülmemiş olması özgürlük alanımızın geniş olmasının sebeplerinden birini teşkil ediyor olabilir, ama unutmayalım ki, olağan bir uygulamanın “siyasal simge”ye dönüşmesi sadece bir “devrim” ve “yasak” meselesidir.

Mesela, bıyıkların dudağı kapatmasını bir “devrim”le yasakladığınız anda, Türkiye’deki bıyıkların en az üçte ikisinin “siyasal simge”ye dönüşmeyeceğini kimse garanti edemez.

*

Başörtüsü konusunu bir tarafa bırakıp şimdi de şunu soralım: Alkollü içki kullanmak insan hak ve hürriyetlerinin kapsamına girer mi?

Bu sorunun cevabı basittir, uyuşturucu kullanmak girerse o da girer elbette.

Alkolün trafik dışındaki alanlarda yol açtığı tahribat ani değildir, daha geniş bir zaman dilimine yayılır.

Mesela aile yapımıza etkisi bu türdendir.

Alkol alanlar hiç kimseye zarar vermeseler bile kendilerini mahvetmiş olurlar.

Bu durumda bile, sosyal güvenlik ve sigorta düzenek ve kurumlarının halkın vergileriyle sahip olduğu imkanlar onların sağlık sorunları için heba edilir.

Araba kullananların alkol almaması konusunda bugün toplumsal uzlaşma var. Çünkü herkes trafiğe çıkıyor, can ve mal ‘tatlı’. Aynı mantıkla, kamu düzeni ve kamu sağlığı açısından, halka açık yerlerde içki kullanımının yasaklanması pekala düşünülebilir. 

Fakat, böyle bir talebin dile getirilmesinin, “insan hak ve hürriyetleri” feryatları duvarına çarptığını görüyoruz.

Birileri mezuniyet töreni olayında olduğu gibi çıngar çıkarabiliyorlar.

Demek oluyor ki, insan hak ve hürriyetleri olarak gösterilen şeyler, her zaman ‘insanca’ bir nitelik taşımayabiliyor.

*

Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen, sigara, içki ve konforlu yaşam tarzından kaynaklanan şişmanlık sorunu yüzünden “sosyal güvenlik kuruluşlarının çökmesinin kaçınılmaz” olduğunu savunmaktadır (Kemal Yeşilçimen, Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir?, 3. b., İstanbul 2006, s. 34).

Şu ifadeler de ona ait:

“ İngiliz Ulusal Sağlık Enstitüsü yetkilileri, halkın infialine rağmen şişmanların, sigara tiryakilerinin ve alkoliklerin hastanelerde tedavi edilmemesini önerdi.” (A.g.e., s. 60.)

Türkiye’de ise, tanımlanmamış bir irtica öcüsü ile halkı korkutmayı marifet zanneden bazıları, laik ve çağdaş olduğunu ispatlamanın en pratik yolu olarak, bir başbakanın verdiği davette rakı içmeyi görebilmektedir.

Evet, böylesi bir olay Türkiye’de yaşandı.. Başbakan Erbakan’ın irticasına haddini bildirmek isteyen Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, menüde olmayan rakıyı isteyerek çağdaşlığını, ilericiliğini, medenîliğini ve Atatürkistliğini gösterdi.

Çağdaşlık ve laikliğin simgesi olarak rakıyı gören bir zihniyetin, başörtüsünü siyasal simge olarak lanetlemesi kadar doğal birşey olamaz.. (Dertleri salt "siyasal"lık değil, laik ya da dinsiz siyasalın başlarının üstünde yeri var.. Onların derdi İslamî siyasal ile.)

Batılılar’ın, müdahale etmek istedikleri ülkelere karşı insan hak ve hürriyetlerini bir silah olarak kullanmalarının bir benzerini içki savunucuları (ve her türlü ahlâksızlığın avukatları) da sergiliyor.

Hayvan haklarını ve hayvanî yaşam tarzını kısmen de olsa insan hakları olarak insanlara dayatıyorlar.

Başörtüsü söz konusu olduğunda ise onlardaki o muhteşem insan hakları duyarlılığı yok oluyor.

*

Hukuk kavramı ‘hak’ kelimesinden türetilmiştir ve adalet (her hak sahibine hakkının verilmesi), hukuk düzeninin temel hedefi ve ilkesidir. 

İnsan hak ve özgürlükleri ancak ‘hukuk devleti’nin kanatları altında korunabilir.

Fakat onu yeşerten iklim, ahlâk ve vicdandır.

Ahlâkın temel ilkesi ise, kendimiz için istediğimizi başkaları için de istemek, istemediğimizi başkaları için de istememektir.

Yaşama, eğitim, mülkiyet, inanç, dil, düşünce, seyahat, meslek edinme, seçim, dernek kurma, haberleşme ve toplantı gibi haklarının çiğnenmesini, keyfî tutuklama ve işkenceye maruz bırakılmayı kim ister ki?!

Ahlâkî değerlerin zayıfladığı bir toplumda hak ve hürriyetlere saygı bir erdem olmaktan çıkar, fırsat bulunduğunda çiğnenen yasal bir zorunluluk haline gelir.

*

Fakat sorun bu kadar basit değildir. Hak ihlali, “halka rağmen halkçılık”ta (halk düşmanı halkçılıkta) olduğu gibi, makul görünen gerekçelerle de yapılabilir.

Yani son tahlilde öznel/sübjektif bir niteliğe sahip olan ve kişiden kişiye değişen ahlâk ve vicdan, insanlar arası ilişkilerde “başkaları için kural koyucu” hale getirilemez.

Kişinin ahlâk ve vicdanı sadece kendisi için anlam ifade edebilir ve bağlayıcı olabilir.. Başkalarına dayatılan “ahlâk ve vicdan” ise, haddini aşıp kendisinde “hukuk kuralı” gibi hükmetme yetkisini gören ve böylece yetki gasbı sergileyen bir zulüm mekanizmasıdır.

İnsanlar, kendi ahlâk ve vicdan telakkilerini başkaları için kural haline getirdiklerinde (yani onu “hukuk” mertebesine çıkardıklarında), ahlâkî değerleri istismar etme ahlâksızlığı sergilemiş olurlar.

Ahlâkî olarak nitelendirdiğimiz bir davranış, şayet o davranışı sergileyen kişi bunu kendi içinden gelerek ve hiçbir baskı altında kalmaksızın özgür iradesiyle yapıyorsa gerçekten “ahlâkî”dir.. 

Aksi takdirde ya (ahlâksızlık demek olan) riyakârlık, ya da köleleşme (irade kaybı) ortaya çıkar.

*

Ahlâkî değerlerin ve vicdanî buyrukların aksine hukuk kurallarında gönüllülük ve özgür irade aranmaz.. Onlara herkes uymak zorundadır.. 

Çünkü onlar, “toplumsal yaşam”ın sorunsuz devam etmesi için mutlaka riayet edilmesi gereken kurallardır, ve bunlar insanların ahlâk ve vicdan telakkilerine emanet edilemez.

Ve böylesi kurallar ancak, Lord Acton’ın dediği gibi ilahî buyruklar (ahlâm-ı ilahiyye, şeriat) olabilir:

“Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.”

“That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himselfwhich proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Şeriat’e aykırı hukuk kuralları ise, insanların kendi ahlâk ve vicdan telakkilerini başkaları için “hukuk” haline getirmeleri zorbalığı ve zulmünden ibarettir.

Türkiye’deki başörtüsü yasağı (ve Atatürk ilke ve inkılapları kapsamında savunulup da Şeriat’e aykırı olan bütün uygulamalar) bu durumdadır.. Saf, som, halis muhlis zulümdür.

Ve bunlar sözde toplumu kurtarmakta, özgürleştirmekte, mutluluğu için çalışmaktadırlar.

Kant, böylesi ‘kurtarıcılar’a şöyle itiraz etmişti: “Hiç kimse kendi mutluluk anlayışına göre beni mutlu olmaya zorlayamaz.” (Aktan, s. 61.)

Turgot aynı uyarıyı farklı kelimelerle yapar:

Kendi vicdanına uymak her insanın hakkı ve görevidir ve hiçbir kişi kendi vicdanını diğeri için bir kural haline getirme hakkına sahip değildir.” (Aktan, s. 51.)

Değildir, çünkü bu, bencillik olmanın da ötesinde, Mill’in ifadesiyle “bir yanılmazlık varsayımı”dır, kendini yanılmaz kabul etmektir.

Yanılmaz olan sadece Allahu Teala’dır.

*

"Birarada yaşama" ve farklılıklara tahammül konusunun hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde savunulması gerekir.

Bir toplumda masumlar da suçlular da bulunur ve bunlar birarada yaşarlar, fakat eşit konumda olamazlar. Suçlular hapishaneye gönderilir, bu da bir ‘birarada yaşama’ biçimidir.

AK Parti iktidarının ilk yıllarında, çıkarılacak olan yeni ceza yasası üzerinde çalışan bir doçent, “Yeni kanunla ilgili olarak her kesimden görüş alındığını, bu arada eşcinsellerle de görüştüklerini” yazılı ve görsel medya vasıtasıyla duyurmuştu.

“Birarada yaşama” bu olamaz, hukuk da bunun için değildir.

Bu, bir ceza yasası çıkarırken masum insanları unutup katillerden, tecavüzcülerden, hırsızlardan, kapkaççılardan, mafyadan vs. görüş almaktan farksız bir tutumdur.

*

Ahlâka aykırı (edep kışı, uygunsuz) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?!

Başörtüsü hak ve hukuka riayet etmeyen, ahlâkı umursamayan, "zenginleşmek için namustan vazgeçebilecek" baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır.

Buna karşılık mesela açık saçıklığın ahlâksızca olmadığını savunacak (akl-ı selim ya da sağduyu sahibi) insan sayısı azdır.. 

Bilinçli ve kasıtlı açık saçıklık (teşhircilik) ile ahlâksızlık arasında bir ilişki bulunduğunu (solduyulular hariç) kimse yadsıyamaz. 

(Psikoloji bilimiyle uğraşanlar şunu diyorlar: Erkekler çıplaklıkla, kadınlar ise hayal güçleri ve fantezileriyle tahrik olurlar.. Setr-i avretin / tesettürün kapsamının kadınlar için daha fazla olmasının nedeni veya hikmeti, erkek ile kadın arasındaki bu tür psikolojik farklılıklar olmalıdır.)

*

Bu nedenle, “Kamusal mekanlarda nasıl mini etek ya da plaj kıyafeti yasaksa, başörtüsü de yasak olmalıdır” denilemez. 

Böyle diyenlere şu cevabı vermek gerekir: “Siz kızlarınızı ve hanımlarınızı sokakta plaj kıyafeti ile mi gezdiriyorsunuz?.. Evinize gelen misafirin karşısına hanımınızı plaj kıyafeti ile mi çıkarıyorsunuz?!” 

(Toplumda belki böyle yapacak kadar çağdaşlaşmış, dinin “donmuş” kalıplarından tümden kurtulmuş tipler de bulunuyor olabilir, fakat onların “erimişliği” başkaları için ölçüt olamaz.)

Sokakta ve gündelik toplumsal yaşamda meşru (uygun) olan, kamusal mekanda da meşrudur. Birilerinin sokaktaki ahlâka uygun kıyafeti (başörtüsünü, çarşafı vs.) çağdaşlık vs. türünden ideolojik gerekçelerle yasaklaması bir anlam ifade etmez.. Bu, hukuksuzluk, ahlâksızlık, zorbalık ve zulümdür.

Yasağın gerekçesi, yasağın bizzat kendisi olamaz, yani birşeyi yasaklıyorsanız bunun hukukî (adalete hizmet eden) bir gerekçesinin bulunması gerekir.

“Başörtüsü yasağı haklıydı, çünkü bu konuda kanun vardı” demek, “Başörtüsü yasaktı, çünkü bu konuda yasak kararı vardı” deme anlamına gelecek şekilde ukalaca totolojik boş gevezelik yapmaktan başka birşey değildir.

Tek başına yasal dayanak birşey ifade etmez; Hitler’in yaptıkları da tamamen yasaldı, gerekli yasaları çıkarmıştı.

*

Geçmişte, “Başörtüsü serbest olursa başı açıklar üzerinde baskı oluşabilir” diyen sivri zekâlılar da çıkıyordu. 

Böylece, fiilî durum (var olan eylem) ile faraziyeyi (eylem potansiyelini) abrakadabra ile tersyüz ediyorlardı.

Çünkü fiilî durum, başı açıkların (başı açıklık adına konuşan başı açık bir azınlığın) başörtülüler üzerinde baskı kurmalarından ibaretti. 

Başörtülülerin başı açıklara baskı yapmaları ise Türkiye’de mümkün değil.. Nitekim, yazımızın başında değindiğimiz mezuniyet töreninde sorun edilen durum başını örtüp örtmemekle ilgisiz.. 

O olayda bile "uygunsuz"karşısında geri adım atılmış bulunuyor.. 

Soruşturmalar da kuralı çiğneyen, huzuru bozan, gerginlik çıkaran ve kargaşaya yol açan velilerin değil, kurallara göre hareket etmek isteyen okul idaresinin payına düşüyor.

*

Kuzuların tehdidi altındaki kurttan söz etmek insanları aptal yerine koymaktır; ya da bizzat kurtluk yapmak veya kurtla işbirliği içinde olmaktır.

Evet, farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir.

“Birarada yaşamak” da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir.

“Birarada yaşama”nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulabilecek bir değer değildir.

Farkların bir “ortak payda"sının olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela sanat eserlerinde ortak payda estetiktir.

Toplumsal alanda da farklılıklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşulması zorunludur.

Hukuk, bütün vatandaşlar için ortak yükümlülükler getirir.. Ahlâk da aklı başında hiç kimsenin itiraz etmeyeceği insanî değerler demektir.

Hukuk ve ahlâkı tanımayan, bunları devreden çıkaran bir özgürlük nosyonu kabul edilemez.

*

Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ sayıyor. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar.

Bütün bir toplumu hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘birarada yaşamaya’ davet ediyorlar. Fakat böylesi bir ‘birarada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir.

Hiç kimse, “farklılıkların mutlak biçimde hoşgörüyle karşılandığı, farklı olanların birbirlerine sonsuz ve sınırsız bir şekilde tahammül ettiği” bir toplum modelini savunamaz. Bu ahlâken yanlış olduğu gibi sosyolojik bakımdan imkânsız, hukuken de geçersizdir.

Normal (norma uygun olan) ile sapığın (normdan sapanın), doğru ile yanlışın birbirine tahammül etmesinden söz edilebilir mi?! Doğru yanlışa fırsat verirse, yanlış "doğruyu götürür".

Farklı olanı ‘yanlış’ buluyorsam, ona tahammül etmekle yetinmem değil, gücüm yetiyorsa onu değiştirmek için çaba göstermem gerekir.

Aksi takdirde, o farkı ‘hak’ kabul etmiş olurum.

*

Mesela mezheben Hanefî bir müslüman (müslim) olarak bir Şafiînin farklılığını kabul ederim, çünkü bana göre Şafiî mezhebi haktır, geçerlidir.

Müslüman bir toplumda hıristiyan, yahudi, mecusi vs. olan insanların bulunmasını da doğal karşılarım. Fakat bu, benim için bir tahammül meselesi değildir, inancımdan kaynaklanan bir ödevdir, ve zimmîlerin haklarının çiğnenmemesi gerekir.

Ayrıca, kendileriyle sözleşme yapılan insanlara verilen sözlerin de tutulması gerekir.. Verilen söz, söz vereni bağlar, ve vaad de, borç gibidir.

Zimmîlerin farklılığını kabul etmekle onlara tahammül etmiş (iyilik yapmış) olmam, kendi inancımı yaşamış olurum.

[Demokratların da böyle olması, demokrat olmakla kendilerini yükümlü görmeleri, ve demokratlık gereği, toplumun tercihini Siyasal İslam’dan yana yapması durumunda bunu kabullenmeleri gerekirken, demokratlığı İslamcılardan bekledikleri, kendilerinin ise, demokrasi tehlikeye düştü diyerek “demokratik seçimler sonucu” iktidara gelen İslamcıları anti-demokratik darbe ile devirebildikleri görülüyor.

Türkiye’de 28 Şubat Süreci’nde bu yaşandı.

Mısır’da da İhvan bu şekilde iktidardan uzaklaştırıldı..

Bir müslüman kendisini Şeriat’i uygulamakla yükümlü görmeyip bu yükümlülüğü ateiste, Hristiyan’a, Yahudi’ye yüklese, kendisinin de salt “Müslümanım” demesini yeterli görse, ona ne demek gerekir?]

*

Evet, hukukî ya da ahlâkî açıdan kabul edilemez bir farklılıkla karşılaşıldığında, bununla mücadele etmek gerekir.

Hukukla ilgili olan konular hukukî araçlarla engellenmeye çalışılır, ahlakî konularda ise insan, hak ihlaline yol açmayacak şekilde tepki gösterir. Uyarır, protesto eder, muhalefetini bir şekilde belli eder; tahammülle karşılamaz.

Hiçbir şey yapamıyorsa kalbinden buğzeder.

Sözünü ettiğimiz mezuniyet olayında bunun tersi yaşanmış, "uygunsuz"lar "uygun"ları protesto etmişler, kınamışlar, ve üç tane şirret "uygunsuz" karşısında İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü pes edip geri adım attığı gibi, görünüşe göre Kocaeli Valiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı da paniklemiş.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."