ASKERLİKTE SIFATSIZ-SALAHİYETSİZ HİZMET ZOR DEĞİL DİYOR

 










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 41

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeşti üzerinde duruyorduk.

İstanbul’da (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) geçirdiği altı ayın ilk iki ayı, iki ayrı hedef çerçevesinde gerçekleştirdiği çabayla geçmiş durumda: İngilizler’le anlaşma, ve hükümette bakanlık koltuğu kapma.

Harbiye nazırı (savunma bakanı) olabilmek için hükümet krizi çıkarmaya çalışmış, yapamayınca “ihtilal komitesi” (terör örgütü, illegal çete) kurmayı denemiş, Kara Kemal ile (dönemin sadrazamı/başbakanı) Tevfik Paşa’yı kaçırma planları yapmış, hatta Padişah Vahideddin’i öldürmeyi bile kafasından geçirmiş.

Adam serapa ihtiras.. Hırs küpü..

İhtiras bir insan olsaydı adı büyük ihtimalle Mustafa Kemal, memleketi de Selanik olurdu.

*

Evet, İstanbul’da geçirdiği ilk iki ay, içinde yakıcı tamahkârlık rüzgârları esen, korkutucu dev ihtiras dalgaları kabaran bir kalbin karanlık entrika ve planlarına sahne olmuş durumda.

Fakat, iki ay sonra, hangi dağda hangi kurt öldüyse, içindeki fırtına bıçakla kesilmişcesine birdenbire mucize kabilinden son bulup sakinleşiyor, ve Filistin’in ricat rekortmeni komutanı duruluyor, halim selim, çok düşünüp az konuşan ketum bir adam haline geliyor.

Koltuk sevdasından ve bakanlık hevesinden de vazgeçiyor.

Osmanlı Savunma Bakanlığı’nda (Harbiye Nezareti) müsteşar sıfatıyla görev yapan İsmet İnönü’ye, Anadolu’ya “hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın” gitmeyi kararlaştırdığını söylüyor, dervişane mahviyetkârlık ve fedakârlık destanı yazmaya başlıyor.

Böylece (teşbihte hata olmaz derler) Padişah Vahideddin ile Osmanlı hükümetine “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” faslından bir tüyo veriyor, onlara esaslı bir “numara” çekiyor.

“Bakın ilerde Anadolu’da birini görevlendirmek isteyebilirsiniz, isteyeceksiniz, şimdiden aklınızda olsun, bu iş için hazır bir fedakâr kahraman var, işte huzurlarınızda bendeniz hasbî ve fedakâr Selanikli cengâver Kemal” mesajını veriyor.

İngiliz’in inşa etmeye başladığı yola asfalt döşüyor.

*

Adamdaki bu 180 derecelik dönüş ve dönüşümün, devrim çapındaki değişimin nedeni, bir gece ilahî bir mazhariyete nail olup kalbinin nurlanmış olması değil, en az üç defa görüşmüş olduğu (İngiliz istihbarat teşkilatının / gizli servisinin İstanbul şefi) Robert Frew vasıtasıyla İngiliz devletiyle anlaşmış, İngiliz enişte tarafından “öpülmüş” olması.

Öyle anlaşılıyor ki İngiliz istihbarat şefi bunu bir “hızlı eğitim”den geçirmiş.. Ajanlık sanatının saman altından su yürütme, saf ayaklarına yatıp kurnazlık yapma, fedakârlık maskesi altında malı götürme, insanları duygularına ve önem verdikleri “değer”lere hitap etmek suretiyle aldatma, manevî değerleri istismar ederek maddî hasat kaldırma gibi ince şeytanlıklarını ona bir çırpıda öğretmiş.

Bu da Allah var yetenekli ve zeki adam, söylenenleri hemen kapmış.. İkiletmemiş.

Frew’nun olağanüstü yetenekli bir öğrencisi olarak, sakinleşmiş, durmuş oturmuş bir halde İngilizler’in kotaracağı “basit bir tertip”le Anadolu’ya geçmeyi beklemeye başlamış.

Fazla beklemesine gerek kalmayacak, Doğu Karadeniz’i karıştıran İngilizler, Osmanlı hükümetinden bölgeye bir yetkili göndermesini isteyeceklerdir.

*

İşgalci İngilizler bu arada bir tutuklama ve Malta’ya sürgün furyası da başlatıyorlar.

Selanikli’nin “çete”sinin (ihtilal komitesinin) üyeleri olan Fethi Okyar, İsmail Canbulat ve Rauf Orbay da Malta’ya “postalananlar” arasında.

Fakat Selanikli’ye dokunan yok.

Bu hengâmede, İngilizler’in Doğu Karadeniz’deki karışıklıklara son verecek bir “görevli” talebi üzerine top, Padişah Vahideddin’i kafaya alıp güvenini kazanmış olan yaver Selanikli’nin ayağına geliyor.

Vahideddin, İngilizler’in bu talebini bir fırsata çevirmeyi düşünüyor, sadık bendesi Selanikli’yi “vatanı kurtarması için” olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderiyor..

Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle..

Ayağına kurşun sıktığının, İngilizler’in adamını görevlendirmiş olduğunun farkında değil.

*

Allah var, Selanikli de asıl niyetlerini saklama bakımından gerçek bir deha..

Sinema sanatçısı olarak çalışmamış olması sinema tarihi açısından gerçekten çok büyük bir kayıp.. Böyle bir rol kabiliyeti çok az insanda bulunur.

Düşünün, elinden gelse Padişah’ı bir kaşık suda boğacak, fakat yanında öyle davranıyor, öyle konuşuyor ki, Vahideddin en güvenilir, en sadık, en itaatkâr adamının o olduğunu zannediyor.

Hatta, onu Anadolu’ya göndermesin diye bir gece sabaha kadar dil döken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye onu “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!” diyerek övüyor, Şeyhülislam’ı kibar bir dille, sadık yaver Selanikli hakkında suizanda bulunmakla itham ediyor.

*

Evet, Selanikli Deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeştini (Falih Rıfkı Atay’ın rivayetiyle) kendi ağzından dinliyorduk.

Muhaliflerinin değil, kendisinin beyanını esas alıyoruz.

Ancak, sözlerindeki tutarsızlık, çelişki, boşluk, çarpıtma ve karartmalar, laflarını ihtiyatla karşılamayı, tenkidî ve tahlilî (kritik-analitik) bir süzgeçten geçirmeyi zorunlu kılıyor.

Gerçekten Falih Rıfkı’nın “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabında ondan naklettiği hemen her cümle bir deccaliyet (çok yalancılık) harikası durumunda.

Kaldığımız yerden okumaya devam edelim.. Rıfkı Atay, Selanikli Deccal’in şu sözlerini aktarıyor:

“- O sıralarda Anadolu'ya geçen kumandanlarla alakalanıyordum. Kulağımdan rahatsız olduğum günlerde idi, arkadaşım Ali Fuat Paşa (Ali Fuat Cebesoy) beni hasta yatağımda ziyaret etti, kendisi Ulukışla taraflarından şimendiferle Ankara'ya nakledilmek üzere bulunan 20'nci Kolordu Kumandanlığını alacaktı:

“ ‘- Bu kolordunun başında bulunmalısın, bundan sonra ehemmiyetli şeyler olacaktır. Kolorduna hâkim ol. Etrafına emniyet ver. Hele halk ile yakından temas et!’ [dedim.]

“Ali Fuat Paşa ile Erkânıharbiye Mektebi'nde (kurmay okulunda) aynı sınıfta arkadaşlık etmiştim.Askerlik hayatının kanlı ve buhranlı safhalarında birliktebulunmuştum. Beni çok sevdiğini bilirdim. Babası Fazıl Paşa beni o kadar severdi ki ara sıra gelir, boynuma sarılır, ‘Senden Fuad'ın kokusunu alıyorum!’ derdi.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 131.)

Görüldüğü gibi, Selanikli artistlik yapıyor, rol çalıyor.

O sıralarda Anadolu'ya geçen kumandanlarla alâkalanıyormuş.

O sırada sen ne Harbiye Nezareti’nde görevlisin ne de Genelkurmay’da..

Alâkalansan ne olur, alâkalanmasan ne olur?!

Sonra, Anadolu’ya geçen kaç kumandan var, “artiz”?

İki kişi: Biri Kâzım Karabekir, diğeri Ali Fuat Cebesoy.

Karabekir, hatıratında, Anadolu’ya gitmeden önce Selanikli Deccal’i evinde ziyaret ettiğini, onu Anadolu’ya geçmeye ikna etmeye çalıştığını, Selanikli’nin ise “Bu da bir fikirdir” diyerek geçiştirdiğini anlatıyor.

Alâkalanıyorsun da arkadaşlarının ayağına mı gidiyorsun?.. Hayır, onlar seni arkadaş diye ziyaret ediyor, sana Anadolu’ya geçme tavsiyesinde bulunuyorlar..

“Artiz”in alâkalanma dediği bu..

*

Ali Fuat Cebesoy’un bu Selanikli üzerindeki hakkı büyük..

Çünkü Selanikli, öğrenciliği sırasında İstanbul’da onların evinde kalmıştı. Yani Cebesoy’un babası Fazıl Paşa buna kol kanat germişti.

Tahmin edilebileceği gibi, Selanikli Deccal; sonradan Rauf Orbay ve İsmail Canbulat gibi arkadaşlarına yaptığı iyiliği Ali Fuat Cebesoy’dan da esirgemedi.

İzmir Suikasti parodisi bahane edilerek Ali Fuat Paşa da tutuklandı ve yargılandı.. Tıpkı Kâzım Karabekir gibi..

Cebesoy suçluydu.. Çünkü, Karabekir gibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (Partisi’nin) kurucuları arasında yer almıştı.. Cezalandırılmayı hak etmişti.

Selanikli, bir “Selanikli klasiği” olarak İsmail Canbulat’ı astırdı.. 

Yağlı ipte sallandırdı.

Rauf Orbay’ı ise 10 yıl hapse mahkum ettirdi. 

Fakat bu yetmezdi, ayrıca malına mülküne el koydurdu.

Ancak Karabekir ve Ali Fuat Paşalara diş geçiremedi.. Çünkü ordudaki diğer subaylar buna tepki gösterdi, bu kadarını kaldıramadılar.. Böylece bu iki paşa, ecel terleri dökmekten kurtulmuş oldular.

Karabekir, Selanikli ölene kadar bir daha rahat yüzü göremeyecek, sürekli polis takibi ve tacizi altında kalacaktı.

Kumpasların hedefi olacaktı..

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olduğu, Selanikli Deccal’e kulluk etmeyi kabul etmediği için, bastırdığı kitabı toplatılıp yakılacaktı..

Cebesoy ise 1927 yılında tasfiye edilip bir kenara atılacaktı.. Fakat dört yıl sonra, 1931’de ona, terbiye olup yola geldiğine kanaat getirilerek bir milletvekilliği bahşedilecekti..

*

Konuya dönelim..

Falih Rıfkı sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Mustafa Kemal'le konuşanlar arasında Anadolu'ya gitmek sergüzeştini tehlikeli bulanlar az değildi. İngilizlere itimat verebilsek, yahut Fransızları kazanabilsek, veya İtalyanlarla hoş geçinme yollarını arasak gibi ümitler besleyenler vardı [Mustafa Kemal’in dediğine göre]:

" ‘- Şahsen bunlara inanmıyordum. Fakat inanmakta olanları hadiseler fikirlerinden caydırmalı idi. Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden (büyükelçiliklerden) birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir. Saray ferahlık içindedir. Bu ferahlık, etrafa da sirayet eder. İstanbul her gün bu türlü başka bir şayia ile çalkalanmakta idi’.” (s. 131)

Bu sözler gayet aydınlatıcı..

Kendisi Anadolu’ya gitme kararı almışmış, fakat görüştüğü kişiler bunu macera olarak değerlendiriyor, tehlikeli buluyorlarmış..

Demek ki İsmet İnönü’ye çektiği numarayı başkalarına da çekiyor, herkese hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın” Anadolu’ya gitme masalı anlatıyormuş.

Anadolu’ya gitmeyi tehlikeli bulmadığı kesin.. Çünkü İngilizler’den güvence almış durumda.

*

Nitekim, Anadolu’ya gittikten üç ay sonra Erzurum’dan anasına yazdığı ve Salih Bozok vasıtasıyla gönderdiği mektubundaPekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” diyecektir.

Daha İstanbul’dayken neticeyi görmüştü..

İngilizler ona neticeyi göstermişlerdi.

O neticeyi sadık bendeleri Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Erzurum Kongresi gecelerinden birinde (milletten saklanması kaydıyla, ve de “vahyin kaynağı”nın İngiliz tanrısı olduğunu açıklamadan) haber de vermişti: Osmanlı Devleti yıkılacaktı, adı cumhuriyet olan yeni bir devlet kurulacaktı, bu devlet tesettürü ortadan kaldıracak, Arap harflerini yasaklayıp Latin harflerini millete dayatacak, şapka giymeyi zorunlu hale getirecekti.

Evet, “netice”yle ilgili “vahyin kaynağı”nın İngiliz tanrısı olduğunu söyleme bahtiyarlığı Mazhar Müfit ile Süreyya’ya değil, İsmet İnönü’ye nasip olacaktı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Masala bakın:

Mustafa Kemal'le konuşanlar arasında Anadolu'ya gitmek sergüzeştini tehlikeli bulanlar az değilmişmiş de, ve "İngilizler’e itimat verebilsek, yahut Fransızlar’ı kazanabilsek, veya İtalyanlar’la hoş geçinme yollarını arasak" gibi ümitler besleyenler varmışmış da, Selanikli Deccal “Şahsen bunlara inanmıyormuş”..

Halbuki İngilizler’le ve müttefiki olan Fransız ve İtalyanlar’la hoş geçinmek için “behemahal sulh (barış)” yapılması için daha savaş sırasında yeni padişah Vahideddin’e Suriye’den telgraf gönderen Selanikli’nin kendisi..

İstanbul’a gelince de ilk yaptığı iş Vakit ve (Fethi Okyar ile ortak olup birlikte çıkardıkları) Minber gazetelerinde İngilizler’e “yağ” çekmek olmuştu.

Anasının evini aratmak isteyen İtalyan subayını bir telefonla yüz geri ettirdiğini "şecaat arzeden Kıptî" gibi övünerek anlatan da yine kendisi..

Başlangıçta aklı fikri hükümette bakan olmaktaydı.. Bunun için (ihtilal ve darbe dahil) her yola başvurmaya (hatta Padişah’ı öldürmeye) hazırdı.

Fakat sonra, İngilizler’le anlaştı, ve sözde vatanı kurtarmak, gerçekte ise Lord Curzon’un projesi çerçevesinde (başkenti Anadolu’da olacak, hilafet kurumunu etkisizleştirecek, Türkler’i İslam dünyasının gözünden düşürecek, itibarsızlaştıracak) yeni bir devlet kurmak üzere Anadolu’ya gitme planları yapmaya, İngilizler'in bunun için sunacağı fırsatları gözlemeye başladı.

İngiliz vizesi çantada keklikti.

*

Selanikli Deccal’in “Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir” şeklindeki sözleri çok önemli ve de aydınlatıcı.

Nedense sefaretin (büyükelçiliğin) de, papazın da adını vermiyor.

Kendisi deha, bu millet de aptal ya, söylemeye gerek duymuyor.

Sözünü ettiği büyükelçilik, İngiliz Büyükelçiliği..

Papaz ise İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro)..

Kendisini papaz görünümü altında kamufle ediyor.

Bu papaz Osmanlı Devleti’nin padişahı ile mülakat yapmak (yüzyüze görüşmek) istemişmiş..

Niye büyükelçi, yahut İngiliz işgal gücünün en yüksek rütbeli subayı değil de bir papaz?

Neyi konuşacaklar?.. Kur’an ile İncil’i mi karşılaştıracaklar?

Sonra, bir papaz hangi yetkiyle bir padişaha güvence veriyor, verebiliyor?..

Neyin güvencesi?.. Padişah’a “cennet garantisi” mi veriyor?

*

Selanikli’ninŞahsen bunlara (İngilizlere itimat verebilme, yahut Fransızları kazanabilme, veya İtalyanlarla hoş geçinme yollarını bulma) inanmıyordum. Fakat inanmakta olanları hadiseler fikirlerinden caydırmalı idi” şeklindeki sözü, İngilizler’in hazırladığı yol haritasının ipuçlarını da veriyor.

Osmanlı Devleti’nin varlığına son verme, yeni bir Türk devleti kurdurma kararı alındığı için, Osmanlı Hükümeti’nin İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’la “medenîce” bir diyalog kurma ve anlaşma yapma imkânının bulunmadığının “hadiselerle, olaylarla” gösterilmesi, milletin Osmanlı Devleti’ne yönelik umutlarının ve güveninin yok edilmesi gerekiyordu.

Hadiseler milleti bu tür fikirlerden caydırmalı, ümitlerini kurulmakta olan yeni devlete bağlamalarını sağlamalıydı.

O hadiseleri projelendirip hayata geçirme işi ise İngilizler’in üzerindeydi.

Ancak, Selanikli’nin sözlerinden, tam da onun ajan-rahip Frew ile anlaştığı sıralarda, Padişah Vahideddin’in, bilmem ne manada teminat (güvence) verilerek (Selanikli’nin önünü açacak şekilde) ferahlamasının ve gaflete düşmesinin sağlanmak istendiği anlaşılıyor.

*

Bu Selanikli Deccal az deccal değil..

Türk tarihinin en büyük deccali, “çok yalancılık” rekortmeni..

Ne lüzumu varsa, bir papazın padişahla görüşmesinden laf açıyor.. “Mülakat arama”dan söz ederek “mülakat varmış” gibi bir izlenim uyandırıyor.. Mülakat aramakla mülakat gerçekleştirmek farklı şeylerdir fakat sıradan okuyucu bunu “mülakat yapılmış” gibi anlar.. Hafızasında öyle kalır.

Gerçekteyse söz konusu “papaz ajan”la (gizli kapaklı, yalnız, yanında kimse olmadan) görüşen kendisi.

En az üç defa görüşmüş durumda.

Ve ondan (onun vasıtasıyla İngiliz devletinden) güvence alan da (İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) kendisi.. Padişah değil..

İngilizler'den güvence almış, “Vasıfsız ve salahiyetsiz Anadolu’ya gideceğim” diye şayia çıkararak sözde fedakârlık özde “ben yaptığımı bilirimli neticecilik” bayrağı açmış, senaryosunu İngiliz’in yazdığı tiyatroda baş rolü kapmış bulunuyor.. (Bazen film çekilirken ölümlü kazalar bile olabiliyor; bu tiyatro da Yunanistan'da Kral Konstantin'in başa geçip Venizelos'un İngilizler'e verdiği sözleri tutmaması yüzünden gerçekçi bir görünüm kazandı.)

Selanikli büyük adam.. Büyük hain..

Fakat deccallikte (“çok yalancılık”ta) büyük değil.. Küçük deccal..

Büyüğü kıyametin büyük alâmetlerinden..


BATILI BEYAZ ADAMIN PİRÜPAK TARİHİ (DÜŞTEKİ ÇİĞDEM ÇİÇEKLİ BATI)

 









Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ın, ashabdan Amr ibnü’l-As r. a.’in Rumlar’la (Batılılar’la) ilgili bazı övücü ifadelerini, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e ait hadismiş gibi aktarmış olduğunu önceki yazılarımızın birinde dile getirmiştik.

Özcan’ın, bir sonraki yazısında hatasını düzeltmesi gerekirdi, düzeltmedi.

(Hüsnüzanda bulunalım, bizi okumamış olduğunu kabul edelim.. Dinî konularda hata yapılması başka konularda yapılmasına benzemez, hata ettiğini anlayan kişinin mutlaka düzeltmesi gerekir, yoksa bunun hesabını ahirette veremez.)

Özcan’ın “Amr ibnu’l As tarikiyle rivayet edilmiştir” diyerek aktardığı ifadeler şöyle:

Batılıların (Rumlar) dört önemli hasleti vardır. Fitne sırasında çok halim ve yumuşak huylu olurlar. Felaket ve musibetler karşısında pek durur ve pes etmezler. Ardından çok tez toparlanırlar. Hezimetten sonra yeni bir hamle gücü kazanırlar. Yetim, biçare ve zayıf karşısında iyilikseverdirler. Beşinci güzel bir hasletleri daha vardır ve şudur: Kral ve yöneticilerinin zulmüne engel olurlar.

Özcan, bunun ardından şunları söylüyor:

“Kısaca Batı alemi sosyal devlet anlayışı ve istibdat ve siyasi zulme geçit vermeyişleri nedeniyle övülmektedirler. Batı üniversitelerinde öğrencilerin ve Batı toplumlarının, Gazze davasına sahip çıkmalarına bir de bu gözle bakalım.”

*

Batılılar’ın iyi tarafları da, kötü tarafları da var.. Herşeyleri iyi olmadığı gibi herşeyleri de kötü değil.

Ancak, “Batı alemi sosyal devlet anlayışı ve istibdat ve siyasi zulme geçit vermeyişleri nedeniyle övülmektedirler” diyerek bütün bir tarihlerini aklamak, pirüpak ilan etmek de doğru değildir.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyaya gelişinden altı yıl önce vefat eden Bizans (Doğu Roma) İmparatoru Jüstinyen, Kuzey Afrika ve Avrupa’daki muvahhid (teslisi kabul etmeyen, tevhid ehli) hristiyanların başını ezen, onlara olmadık zulümleri yapan adamdır.

Batılılar istibdada ve siyasî zulme geçit vermiyorlardı da Engizisyon neydi?

Batı’nın tarihinde “cadı” (büyücü) diye yakılmış binlerce kadın ve erkek var.. Cadılıkla suçlananların dörtte üçü kadınmış.. Vikipedi’nin “Cadı avı” maddesinde, "1480-1750 yılları arasında 40 bin ila 60 bin arasında kişinin cadılık suçlamasıyla idam edilmiş bulunduğunun" tahmin olunduğu belirtiliyor.

*

Batı alemi siyasî zulme geçit vermiyor da, bugüne kadar Filistin’de yapılan zulümleri İsrail kimlerin desteği sayesinde yaptı?

Ebu Gureyb, Guantanamo vs. kimin icadı?

Batı’nın istibdada ve siyasî zulme nasıl geçit vermediğini Irak’ta gördük.

Uydurma bahanelerle bu ülkeye girdiler ve bir milyon kişinin ölümüne neden oldular.

Sözde Saddam’ın istibdadını ve siyasî zulmünü engellemek için.

Aynı şeyi Afganistan’da da yaptılar.

Sözde Taliban’ın istibdadına ve siyasî zulmüne son vermek, özde sömürmek için bu ülkeyi işgal ettiler ve bir nice insanın ölümüne, bir nicesinin de sakat kalmasına neden oldular.

*

Batı aleminin sosyal devlet anlayışına gelelim.

ABD’de beyazların (Rumlar’ın, Batılılar’ın) siyah derililere ve Kızılderililer’e son derece “sosyal” davranmış oldukları kesin.

Öyle ki, ayrımcı sosyallik, birincilerin ikincileri kimi zaman “insan” tanımının dışında bırakması olarak kendisini gösteriyordu.

Bu, kolay ve etkili bir çözümdü, onlar ‘insan’ değilse hak ve hürriyetleri de olmayacaktı.. Tıpkı hayvanlar gibi..

Evet, şaka yapmıyoruz, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya’ya ayak basanlar, yerlilerin “bir tür hayvan” olduklarını savunuyorlardı (François de Fontette, Irkçılık, çev. Haldun Karyol, İstanbul 1991, s. 40).

Hayvan oldukları için de paylarına düşen, hayvan gibi avlanmak ya da boyunduruk altına alınmaktı.

Avustralya’daki “hayvanlar”ın “avlanması” ise yaklaşık 300 yıl sonra mümkün olacaktı.

Batılılar, “sosyal devlet anlayışı”nın bir gereği olarak, Kızılderililer karşısında siyahlara ayrıcalık tanımayacak kadar eşitlikçi bir tavır sergilediler.

Onlar da hayvandı.

ABD’de John Rankin, 1833 yılında hâlâ onların “insan” olduklarını göstermeye çalışıyordu:

“Afrikalılar insanoğlunun bütün orijinal niteliklerine sahiptirler ve onların doğalarının ispatladığı gibi özgür olmak için yaratılmışlardır….”

(Michael Palumbo [ed.], Human Rights: Meaning and History, Malabar, FL: Robert E. Krieger Publ. Co., 1982. s. 160’tan aktaran Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 78.)

Bu önemli keşfin tek kusuru birazcık geç kalmış olmasıydı.

Bununla birlikte, insan sayılmak “adam yerine konulma”ya yetmiyordu.

Orwell’in işaret ettiği türden bir anlayış (“Herkes insandır ama bazıları daha insandır” anlayışı), oldukça “sosyal”, ince ve derin yöntemlerle hak ve hürriyetlerin önünü kesmeye devam etti.

*

ABD’de kölelik Lincoln tarafından kaldırılmıştı fakat siyahlar ikinci sınıf insan ("daha az insan") muamelesi görmeye devam ettiler.

Ku Klux Klan örgütünün işlediği cinayetlerin haddi hesabı yok.. 

Örgütün sloganı şöyle: "Tek Tanrı, Tek Vatan, Tek Bayrak." Buna "America first"ü eklersek "tek devlet" demiş olduklarını da varsayabiliriz.. "America for Whites" sayesinde "tek millet" de cepte. 

Görüldüğü gibi dünyada fikir ve sosyallik alanında büyük ilerleme ve gelişme var. 

Naziler sadece "Ein Volk, ein Reich, ein Führer" (Tek millet, tek devlet, tek lider) diyorlardı.. Ku Klux Klan, "Sürünün olduğu yerde bir çoban zaten bulunur" diyerek lider kısmını atlamış.

Fakat, sloganı "tek vatan, tek bayrak" ile zenginleştirmişler.

Erdoğan'ın yıllar boyu belki yüzlerce kez tekrarladığı sloganın aynısı ortaya çıkmış oluyor.. Demek ki Erdoğan da (soy bakımından değilse de oy bakımından, zihniyet bakımından) az buçuk Batılı sayılabilir.

Yalnız, Türk tipi (daha doğrusu Selanikli Mustafa tipi) laiklikten (siyasal dinsizlikten) dolayı "Tek Tanrı" demeye cesareti yok.

Ya da satanistleri vs. incitmemek için kibarlıktan dili varmıyor.

Her neyse.. Görüldüğü gibi ABD, Almanya ya da Türkiye olması pek farketmiyor, "sosyal devlet" anlayışını benimsemiş insanlar şıp diye aynı sloganlarda (laik yani kul yapısı ayet ve hadîslerde) buluşuyorlar.

Evrenselliği yakalamış, "güncellenmesi gereken İslam"ın "tarihsel"liğini aşmışlar.

*

ABD’de 1960’larda bile bazı işyerlerinin kapısına “Zenciler ve köpekler giremez” levhası asılıyordu.

Otobüslerde ön sıralar beyazlara aitti.. Bir siyahî ön sıralara oturmuşsa, beyaz gelince “yasa gereği” kalkmak zorundaydı.. 1955 yılında yaşanan "Montgomery otobüs eylemi" buna tepki olarak patlak vermişti.

1965’te suikaste kurban giden Malcolm X ile 1968 yılında öldürülen Martin Luther King hâlâ zenci hakları mücadelesi vermekteydiler.

Siyahların oy kullanma hakkı bile yoktu, bu hakkı ancak 1965 yılında, büyük mücadeleler sonucunda elde edebildiler.

Çalışma hayatında da ayrımcılığa maruz kalıyorlardı.

Batılılar’ın (Rumlar’ın, Romalılar’ın torunlarının) bir başka “sosyal devlet” hizmeti Güney Afrika’daki Apartheid (ırk ayrımcılığı) politikası.

Nelson Mandela bununla mücadele ettiği için 27 yıl hapis yattı.

*

Özcan’ın yazısı üzerinde durmaya devam edeceğiz inşaallah.


TOPLUMSAL CİNSİYETSİZLİK DEJENERASYON, TEREDDÎ VE TEDENNÎDİR, SAPIK BİR ÜTOPYADIR

 






Toplumsal cinsiyet konusuyla ilgili yazılarımızdan birinde şu noktaya dikkat çekmiştik:

Kâinatta (varoluşta, varlıkta) bir bütünlük bulunduğu halde, biz, onu anlamak için, zihnimizde bilimsel disiplinler çerçevesinde parçalama yoluna gidiyoruz.

Meramımızı ifade için “kavram”lar üretiyor, bu kavramlar ekseninde (zihinsel soyutlama yoluyla) teori ve modeller oluşturuyoruz.

Bu, tümden yararsız değilse de, bir süre sonra, esas olanın kâinatın/gerçekliğin kendisi olduğu unutulabiliyor, anlama çabamızda “araç” rolü üstlenen teori ve modeller, skolastik bir refleksle “amaç” haline gelebiliyor, ve gerçekliğin yerini almaya başlayabiliyor.

Bazen de bu, kasıtlı olarak yapılıyor..

Bu kasıtlılık durumu iki şekilde ortaya çıkıyor.. Birincisi ideolojik saplantı ve önyargıların devreye girmesi durumu..

Mesela evrimcilerin tutumu böyle.. Tezlerini desteklemek için sahtekârlık yaptıkları, sahte deliller ürettikleri biliniyor.

Teorinin gerçekliğin yerini alması (yanlış olduğunun bilinmesine rağmen savunulması) durumu bazen de tabiata/doğaya (Ki insan da tabiatın bir parçası) müdahale için yapılıyor.. Yani söz konusu olan anlama çabası değil, fıtrata müdahale ve ifsat..

Bunun örneği, toplumsal cinsiyet kavramı etrafında üretilen safsata ve hezeyanlar.

*

İnsandaki erkeklik ve kadınlık şeklindeki cinsiyet farklılığı, tabiatta/doğada var olan bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor, fakat birileri, bu “doğal (doğanın ürünü olan) farklılığı” “hayat”ın dışına itmek, “doğa”daki yerinden sürgün etmek için “toplumsal cinsiyet” kavramını kullanıyorlar.

“Tamam, cinsiyet biyolojik olarak var, bunun fizyolojisi de var, fakat toplumda bunun karşılığı olmasın, toplumsal cinsiyetin yerini toplumsal cinsiyetsizlik alsın” diyorlar.

Bunun çaresi yok.. Cinsiyetsizlik meleklere ve cansız nesnelere mahsus.. Cinsiyet olunca da bunun toplumsal bir karşılığı mutlaka olacaktır.

Madem ki insanda biyolojik olarak bir erkeklik ve kadınlık var, bunun toplumsal bir karşılığının olmaması düşünülemez.

“Ama biyoloji başka, toplumsal ilişkiler, toplumsallık başka” diyemezsiniz.. Kâinatta (varlıkta, varoluşta) böyle bir parçalanmışlık, bölünmüşlük yok.. Bütünlük var.

Üstümüzdeki Güneş, insan değil.. Canlı bile değil.. Dolayısıyla biyolojik bir yanı da yok.. Fakat Güneş, yaydığı ışık ve ısıyla “toplumsal”ın (insana ait toplumsallığın) ayrılmaz bir parçası..

Güneş karşısındaki konumuna göre insanların toplumsallığı farklı biçimler alabiliyor.. Ekvator çizgisi üzerindeki toplumsallık ile Eskimolar’ın yaşadığı yerlerdeki toplumsallık aynı değil.

*

İşte, nasıl Güneş canlı bile olmadığı, bilinci/şuuru bile bulunmadığı halde salt varlığıyla/mevcudiyetiyle “toplumsal” alanda bir etkiye sahipse, bizzat toplumsalın bir parçası olan, toplumun kendisi durumunda olan insan da, kendi doğal yapısındaki biyolojik, fizyolojik ve psikolojik özelliklerle “toplumsal”ı etkiler, ona şekil verir.

Ve cinsiyet bunların belki de en başında gelir.

İnsanda kalp, akciğer, karaciğer, beyin, mide, böbrek vs. ne kadar önemli uzuvlar ise, cinsiyetini belirleyen uzuvlar da o kadar önemlidir.

O "cinsiyetçi" uzuvlar bulunmasaydı, insan nesli ve dolayısıyla insan diye birşey de olmazdı.. Bugün insan diye bir canlı türü bulunmazdı.

Hiçbirimiz mevcut olmazdık.

İnsan denen canlının gözleri olmasaydı, nesli (insanlık) yine devam edebilirdi.. Körlerin de çocukları oluyor..

Kulak diye birşey olmasa, bütün insanlar sağır olsalardı, insanlık yine var olmaya devam ederdi.

Bacakları bulunmasa, sürünüyor olsa, yine bir şekilde varlığını sürdürür, üreyip çoğalmaya devam ederdi.

Fakat, cinsiyetsiz insanlık olmaz.. Nesil devam etmez.. Yeni insanlar doğmaz.. Ortada insanlık diye birşey kalmaz..

Toplumun, ve dolayısıyla toplumsallığın temelinde cinsiyet var.

Tabiri caizse toplum cevher, toplumsallık arazdır (Canlının kendisinin cevher, canlılığın araz olması gibi).. Arazın kendi başına bir varlığı bulunmaz, onu ortaya çıkaran cevherdir (Canlı yoksa canlılık diye birşeyden söz edilemez).. Toplumun temelinde cinsiyet yer alıyor olunca, toplumsallığın cinsiyetten bağımsız olması hiç mümkün değildir.

Cinsiyetsiz bir toplumsallık imkânsızdır.

*

Evet toplum (insanlar) demek, cinsiyet demektir.. Cinsiyet bulunduğu için toplum var..

Toplum var olduğu için cinsiyet var olmuş değil, cinsiyet var olduğu için toplum var.

Dolayısıyla, illa da “toplum” ve “cinsiyet” kavramlarını birlikte kullanacaksak, “cinsiyetin toplumsallığı”ndan (cinsiyetin ürettiği tophumsallıktan) söz etmemiz gerekir, “toplumsal cinsiyet”ten (insanların toplum haline gelmelerinden dolayı ortaya çıkan cinsiyet anlayışından) değil.

Velhasıl “toplumsal cinsiyet”e bir kurgu ya da inşa demek, bile bile ak’a kara, karaya ak demek türünden bir sahtekârlık veya “kafası çalışmazlık”tır..

Birilerinin toplumsal cinsiyet diyerek lanetlediği olgu, gerçekliğin ve hayatın ta kendisidir.

Dediğimiz gibi, nasıl Güneş olmasa hayat diye birşey ve dolayısıyla toplum ve toplumsallık da olmayacaktıysa, insandaki (kendisini erkeklik ve kadınlık olarak gösteren) cinsiyet olmasaydı, toplum olmazdı.

Çünkü insan olmazdı.

Cinsiyet, toplumun temeli ve üreticisidir, ve ondan ayrılamaz.. Hatta toplumun ta kendisidir.

Hülasa, toplumsal cinsiyet, toplumun temelidir.. Toplum varlığını onun sayesinde sürdürür.

*

Madem ki insanda cinsiyet var, o cinsiyet toplumu, toplumsal ilişkileri, toplumsallığı ister istemez etkileyecektir.

Nasıl etkilemesin ki, o toplumsallığı bu cinsiyet kuruyor.. O cinsiyet olmasa bu toplum da, toplumsallık da olmayacak.. Nasıl etkilemesin?!

Güneş gökte var olmaya devam etsin, fakat ışığı ve ısısı ile insanları, toplumsal hayatı etkilemesin.. Bu, mümkün müdür?!

Su, varlığını sürdürsün fakat toplumsal yaşamı etkilemesin, insanların sulak yerlere yerleşmelerine, ikamet için nehir ve göl kenarlarını seçmelerine yol açmasın.. Bu olacak şey midir?!

“Toplumsal cinsiyet” yaygarası yapanların dedikleri şu: Tamam, toplumda erkek ve kadın bulunsun.. Hem Malkoçoğlu, Battal Gazi, Köroğlu vs. bulunsun, hem de dansöz Mata Hari’ler.. Fakat Malkoçoğlu ile Mata Hari toplumda “erkek ve kadın” olarak boy göstermesinler.. Pantolonların, eteklerin vs. altında saklanan biyolojik cinsiyetleri onların toplumsal davranışlarına, konumlarına ve ilişkilerine yansımasın… Öyle ki, davranışlarına ve tavırlarına bakarak Malkoçoğlu’nun erkek, Mata Hari’nin de kadın olduğu hükmünü veremeyelim.. Dışarıdan bakan hangisi Battal Gazi, hangisi Mata Hari, seçemesin, ayıramasın.

Bu mudur yani?

*

Bireyin biyolojik ve fizyolojik yapısından bağımsız bir toplumsallığı olamaz.

Eğer böyle birşey olsaydı, insanların biyolojik ve fizyolojik bakımdan kendilerinden farklı olan hayvanlarla da bir toplumsallığının olabileceğini kabul etmek gerekirdi.

Nasıl yaşadığımız dünyada insanın ve hayvanların rolleri salt toplumsal inşa değilse, bunun biyolojik ve fizlolojik bir temeli varsa, kadın ve erkeklerin toplumsal rollerinin de biyolojik-fizyolojik-psikolojik bir karşılığı vardır.

Öküz çift sürecek, inek süt verecek, eşek yük taşıyacak, at, koşulduğu arabayı çekecek, köpek koyun sürüsünü kurttan koruyacak, bağlandığı bahçeye giren yabancılara havlayacaktır; insan da bunlardan faydalanacaktır.

“Hayır, bunlar toplumsal rollerdir, insanlar çift sürsün, öküz ve inekler Hindistan’daki gibi gönlünce gezip dolaşsın, inekler insanlara değil insanlar ineklere hizmet etsin ve saygı göstersin, atlar arabalara binsin, insanlar da bunları çeksinler” diyemezsiniz.

Öküzden savaşta sırtına binilen bir binek olmasını, attan köpek gibi koyunları kurttan koruyan bekçilik rolünü üstlenmesini bekleyemezsiniz.

Erkek ile kadın arasındaki “doğal” rol dağılımı insanlarla hayvanlar arasındaki kadar büyük ve keskin değildir, fakat hiç yok da değildir.

İslam bize gerçekçi olmayı, gerçekliği olduğu gibi kabul etmeyi öğretmiştir..

Ütopyalara, sapık ideolojilere, “toplumsal inşa” değilse de (sapık mahfillerin destekleyip dayattığı) “akademik inşa” durumundaki saçmasapan teorilere kulak asmayacak bir bilgelik İslam’da mevcuttur.

*

Erkek ve kadının biyolojisi, fizyolojisi ve psikolojisi farklı..

Bu, sonradan oluşmuyor, yaratılıştan geliyor.

Aynı anne babanın çocukları oldukları halde genelde kızların erkeklerden daha kısa olduğu görülür.. Evet toplumda bazı kadınlar birçok erkekten daha uzun boyludur, fakat genel ortalamaya bakıldığında erkeklerin kadınlardan daha uzun oldukları müşahede edilir..

Diğer özellikler bakımından da durum budur..

Bazı kadınlar bazı erkeklerden daha cesurdur, fakat genel duruma bakıldığında erkeklerin kadınlardan daha savaşçı olduklarına kimse itiraz edemez.

İşte, toplumsallık ister istemez bu “genel (evrensel) ortalama” etrafında şekillenir.

Mesela şunu diyemiyoruz: “Amerika ve Avustralya kıtaları Asya, Avrupa ve Afrika’dan kopuktu, aralarında bir etkileşim yoktu, buna bağlı olarak kadın ve erkeğin toplumsal rolleri buralarda farklıydı.. Mesela Kızılderili kabileleri arasında bir savaş olduğunda kadınlar cepheye gidiyor, erkekler de çadırlarında oturup cepheden gelecek haberleri bekliyorlardı.”

Cinsiyet (kadın-erkek ayrımı) çerçevesinde şekillenen toplumsallık salt “toplum” öyle istediği için ortaya çıkmış birşey değildir..

Hayat” (insanın doğası) bunu dayatmaktadır.

Cinsiyetsiz toplum ya da toplumsal cinsiyetsizlik bir inşa, bir kurgu olarak üretilmeye çalışılmaktadır fakat “hayat” buna izin vermez.

*

İşin aslına bakılırsa “toplumsal cinsiyet” modern toplumda (lanetlendiği halde) alttan alta farklı bir şekilde yeniden inşa ediliyor.

Mesela, “Arkadaşlar, toplumsal cinsiyet bağlarından kurtulalım, kadınlar ile erkekler arasında fark gözetmeyelim” diyen etkili konumdaki birçok erkek, (sözde toplumsal cinsiyet gözetmediği için) bazı pozisyonlara erkekler yerine kadınları atadığında veya getirdiğinde, bu, gerçekte, “toplumsal cinsiyete itibar etmeme” kamuflajı ile perdelenmiş cinsiyetçi (karşı cinse eğilimden kaynaklanan) bir seçim olabilmektedir.

Etkili ve yetkili konumdaki kadınlar da benzer bir tavır sergileyebilmektedirler.

Evet, etkili ve yetkili konumdaki birçok erkek, “toplumsal cinsiyet”e itibar etmediği için değil, kendi “kişisel cinsiyet”inin hatırı için bazı kadınları bazı yerlerde istihdam ederler.. Aslında o pozisyon için daha ehil ve liyakatli erkekler vardır fakat kadın tercih edilir.. Sırf “ilgi duyulan ya da ilgi çekmeyi başaran” bir kadın olduğu için..

Bazı mesleklerde (cazibeleri gibi nedenlerden dolayı) kadınların istihdam edilmesi de “toplumsal cinsiyet”ten haber verir.

Lafta toplumsal cinsiyete itibar edilmemiş olur, fakat saman altından akan su, kişisel cinsiyettir.. Böylece kişisel cinsiyet kendi toplumsal cinsiyet ağlarını örer.

Daha fazlasını söylemeyelim, anlayana sivrisinek saz..

*

Neyse hadi şunu da söyeyelim: Baykal’ın milletvekili yaptığı sekreterini hatırlıyorsunuz değil mi?

Sizce o bayan o konuma, Türkiye’de “toplumsal cinsiyet” kalıpları kırıldığı, kadınların da milletvekilliği makamını erkekler kadar hak ettikleri için “cinsiyet-bağımsız” olarak mı gelmişti?

Ha, ne dersiniz?

Sanat camiasında, edebiyat muhitlerinde, akademik dünyada, bürokraside vs. hızlı yol almış, önü açılmış birçok kadının bu şişirilmiş “başarı"sının altında işte bu sözde cinsiyetsiz “toplumsal cinsiyet” olgusu yatıyor..

Bunlar, (“karşı cins” tarafından şımartılmalarını sağlayan taravetleri pörsüyüp) önlerindeki kapılar yüzlerine kapanınca, sırtlarını dayadıkları duvarlar yıkılınca, gölgesinde eğlendikleri ağaçlar devrilince, hızla unutulmuş, bir kenara atılmış, yok olup gitmişlerdir.

Bütün başarılı bayanlar için demiyoruz ama birçoğunun durumu budur.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...