KADEM'İN AMAZON DOÇENTİNİN BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ'NDE BULDUĞU ACAYİP VE GARAYİP TOPLUMSAL CİNSİYETÇİ DONMUŞLUK VE ÇAĞDIŞILIKLAR













KADEM’in dergisinde yazan ilahiyat doçentinin medyadaki avukatı (vekili) Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’ın sözlerini birkaç yazıda tartıştık.

Vekilin (avukatın) yanı sıra müvekkilin laflarına da bakmakta yarar var.

Ancak, İsmail’in müvekkilinin yazısı aslında bir paçavra..

Bir defa, söz konusu doç. bayan ne İsmail kadar zeki (ya da kurnaz), ne de kalemi onunki kadar kuvvetli. (Nedeni İsmail’in erkek, bunun kadın oluşu değil.. Memlekette İsmail’den hem daha zeki hem daha iyi edebiyat paralayan kadınlar da var.)

Sağdan soldan topladığı cümleleri doğru yanlış demeden arka arkaya dizmiş, sonra da Ömer Nasuhi Hoca’nın ifadelerini alıp “Aha burda da toplumsal cinsiyet var, aha da şurda da var” türünden aptalca cümleler kurmuş..

Müflis bir kafanın lüzumsuz bir makalemsisi..

*

Onun makalemsi zırvalar koleksiyonu “Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nde Toplumsal Cinsiyet” başlığını taşıyor.

Yanlış..

Başlık şöyle birşey olmalıydı: “Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nin Günümüzün Toplumsal Cinsiyet İdeolojisi Açısından Analizi/Değerlendirmesi”.

Sözde bilimsel makale yazmış, fakat uygun bir başlık atmayı bile beceremiyor daha.

(Tabiî “analizi/değerlendirmesi” yerine “lanetlenmesi” tabirini kullansa metne daha sadık ve uygun olur.)

Kavramsal çerçevesi, “toplumsal cinsiyet” kavramını ortaya atanların safsatalarından ibaret..

Toplumsal cinsiyet hurafesini savunanların ideolojik ön kabullerini “mutlak doğrular” olarak kabul ediyor, böylesi bir teorik zemin üzerinden yürüyor.

Feminist doç. için ayetin, hadîsin hiçbir önemi yok..

Mutlak doğrular, kendilerinden alıntı yaptığı “toplumsal cinsiyetçi metinler” yumurtlamış akademikimsilerin ve yazarımsıların herzelerinden ibaret.

*

Ömer Nasuhi Hoca’nın ilmihalinde bulup “toplumsal cinsiyet”çi olumsuzluklar diye sıraladığı şeylere bakınca insan “Bu kadının kafatasının içinde kesinlikle bir gram bile beyin yok, hepsi saman” diye düşünmek zorunda kalıyor.

Büyük İslam İlmihali için “Gerek genel hükümler konulurken gerekse ayrıntılarda, erkeklerin kadınlara göre daha öncelikli ve üstün tutulduğuna dair kırk küsur ifade bulunmaktadır” diyor.

Bu kırk küsur ifadeden naklettiği ilki, imamın erkek olması..

Ne büyük keşif, ne büyük buluş!

 “Metin analizi” harikası ne keşifler yapıyor, görüyorsunuz..

Millet bilimsellik görsün..

Ömer Nasuhi Hoca, işte böyle yakalanırsın ağam, alan da gaçan mı, analar artık laik (siyasal dinsiz) devletin manen donsuz ilahiyatları için başörtülü ne amazonlar doğuruyor! 

(Niye kadınlar imam olup mihraba geçmiyormuş abi, kadının nesi eksikmiş, kadın Kur’an’ı makamla okuyamaz mıymış abi? Üstelik kadın rükuya, secdeye çok daha estetik ve zarif biçimde gidebiecekken millete ne bu toplumsal cinsiyet zulmü abi!.. Türk gençliği namazda önünde sanatkâr ruhlu kadife sesli zarif kadın imam görmek ister abi.. Bak o zaman camiler nasıl doluyor!)

*

İlmihaldeki bir başka  “toplumsal cinsiyetçi” arıza şuymuş: 

Kadınlar secdede kollarını tamamen yere döşerken erkeklerin bunu yapmalarının mekruh (haram değilse de hoş görülmeyen birşey) olduğunun söyenmesi. 

(Bu toplumsal cinsiyetçi zulme nasıl yürek dayanır abi! Erkeğin kadından ne eksiği var abi, erkek de kadın gibi döşenebilmeli abi.)

Bir başkası: Erkeğin ipek elbise giymesinin caiz olmaması, sadece kadınların giyebilmesi de toplumsal cinsiyetçilikmiş.

Yine, saçı uzun kadınların saçlarını toplayıp bağlamaları serbestken erkeklerin bunu yapmalarının mekruh olması da toplumsal cinsiyetçilikmiş.. 

(Ne büyük facia Allahım!.. Erkeklere din adına ne “zulüm”ler yapılmış, haberleri yok.. İpek giyilmeyen hayata ben hayat mı derim abi!)

Erkeklere yapılan bu toplumsal cinsiyet zulmü, kefene kadar uzanıyormuş..

Adamın karısı öldü diyelim, ve kadın zengin; kadının kefeninin parasını koca, kendi cebinden vermek, karısının terekesinden almamak zorundaymış.. Bu da bir toplumsal cinsiyetçilikmiş.. 

(Hayır, superwoman doç., bu tür şeyleri erkeklere yapılan bir toplumsal cinsiyetçi zulüm olarak görmüyor, bunu kadınların aşağılanması kabul ediyor.. Kül yutmaz muazzam zekâ..)

*

Bir başka toplumsal cinsiyet faciası: Erkeklerin kabir ziyareti mendupmuş (teşvik edilen birşeymiş), kadınlardan söz edilirken ise fitne (tehlike) olmaması kaydı getiriliyormuş, bu da toplumsal cinsiyetçilikmiş.. 

(Benim amazon bacım tehlike olsa bile gider abi, kim tutar bacımı abi! Hatta “İyi, Kötü ve Çirkin”in son sahnelerindeki mezarlıkta bile hortlak gibi gezer abi.. Maksat toplumsal cinsiyetçilik olmasın.)

Bir başka toplumsal cinsiyetçi facia “itikaf” bahsinde ortaya çıkıyormuş..

Bilindiği gibi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ramazan ayının son 10 gününü mescidde geçirir, evine hiç gelmezdi, camiye kapanırdı..

Bu, sünnettir..

Peki, Rasulullah s.a.s.’in hanımları da aynı şekilde camiye gelip itikaf yaparlar, camiye kapanırlar mıydı?..

Hayır, evlerinde otururlardı..

Bizim Ömer Nasuhi Hoca tutup demiş ki, kadınlar itikafı Rasulullah’ın eşleri annelerimiz gibi evlerinde yaparlar, sevaplı olan budur.

Bizim laik devletin manen donsuz ilahiyatının doç.u bayan buna bozulmuş, bunu toplumsal cinsiyetçi ayrım olarak görüyor. 

(“Kadının neyi eksik abi, o da gitsin camide yatıp kalksın, itikafa giren erkeklerin ilminden irfanından faydalansın, onlardan feyz alsın, ya da erkekler onlardan feyz alsın, birbirlerinden yatıp kalkma adabını öğrensinler, birbirlerini güler yüz tatlı dille teheccüde kaldırsınlar abi” hesabı.)

*

Bu toplumsal cinsiyet zulmü hacda da kadınları arayıp bulmuş, ne yapışkan meretmiş..

İlmihale göre, kadının, yanında mahremi bir erkek bulunmadan hacca gitmesi farz değilmiş, üzerinden yükümlülük kalkıyormuş.. Superwoman doç.’a göre bu da toplumsal cinsiyetçi zulüm.. 

(Yani hac kadına yine de farz olmalıymış.. Kadınlara “Öyle mahremim yok diye hacdan kaytarmak yok, hadi yallah hacca!” denilmeliymiş.)

Bir başka toplumsal cinsiyet faciası akika kurbanında kendini gösteriyormuş..

Bilindiği gibi, doğan erkek çocukları için iki, kız çocukları için bir kurban kesilmesi (farz/zorunlu değilse de) sünnettir, sevaptır.. İşte bu da toplumsal cinsiyetçi ayrımmış. 

(“Yok abi, Peygamber peygamberliğini bilememiş, böyle sünnet mi icat edilir, ya hepsine tek, ya hepsine çift olsun” hesabı.. Senin elini tutan mı var angut, istiyorsan kızın için 500 tane kes!)

*

Superwoman doç. bilimsellik harikası “metin analizi”nde “kırk küsur toplumsal cinsiyetçi facia” bulmuş ya, birisi, Ömer Nasuhi Hoca’nın kadınlara yaptığı şu tavsiyeler:

“Kocasının meşru [Şeriat’e aykırı olmayan] emirlerini tutmak, onun namusunu, haysiyetini koruyup haline kanaat etmek, israftan kaçınmak ve ev hanımı olacak bir vaziyette bulunmak.”

(Yok abi, kendisi kocasına hem meşru hem gayrimeşru emir vermeli, kocasının namusunu ve haysiyetini payimal etmeli, mal varlığını yalayıp yutmalı, ev hanımı değil toplum hanımı olmalı, illa “ev”le ilgili birşey olacaksa da ev reisi olmalı.)

*

Bir başka toplumsal cinsiyet arızası evlilikte ortaya çıkıyormuş..

Ömer Nasuhi Hoca “Müslüman ehl-i kitap olan bir Yahudi veya Hristiyan kadını nikahlayabilse de Müslüman bir kadının hiçbir gayrimüslimle evlenemeyeceği, bunun dinen kesin bir şekilde haram kılındığı, böyle bir durumun İslam şerefine, İslam menfaatine ve Müslüman kadının kişisel kurtuluşuna ve mutluluğuna aykırı olduğu”nu yazmış.

(“Müslüman” kadın kiminle evleneceğini “din”den mi öğrenecek Ömer Nasuhi Hoca, o, kendi müslümanlığını kendisi icat eder, kendi kafasından ürettiği İslam dini ile isterse gider yahudi Netanyahu ile, isterse de hristiyan Biden yahut Kral Charles ile evlenir..

Hele bak şu Ömer Nasuhi Hoca’daki toplumsal cinsiyetçi “donmuşluğa” lo!.. KADEM’ler, İsmail Kılıçarslan’lar dinamik süreç coşkusuyla “dellenmesinler”, Afrika’nın vahşi yamyamları gibi mızraklarıyla ve de İsmail’in paslı kılıçlarıyla “Ömer Nasuhi mutlaklaştırıcıları”nın bağrına, böğrüne, kalbine dürtmesinler de ne yapsınlar lo!)

Evet, superwoman doç.un müşteki olduğu, dertlenip saçını başını yolmasına neden olan topumsal cinsiyetçi “din kültürü” bu tür şeyler..

*

Allah’tan ki Ömer Nasuhi Hoca ilmihale şöyle şeyler yazmamış: 

Kadın ve erkek tuvaletleri ayrı olmalıdır.. Def-i hacet yaparken kadın ve erkek birbirini görmemelidir.. Kadın ve erkek aynı şehir hamamında birlikte banyo yapmamalı, oralarını buralarını birbirlerine göstermemelidirler.”

Ömer Nasuhi Hoca böyle şeyler yazsaydı KADEM’ci kadük kafalar ile superwoman doç.un “dellenme ve tellenme katsayısı”nda çılgın bir artış yaşanabilirdi.

Allah korumuş, yazmamış.

*

Bu superwoman doç., yazdıklarıyla bütün kadınların değilse de kendisinin bir kadın olarak aklı kısa ve dinen eksik olduğunu ispatlamış.

Ancak akıl eksikliği ve dinen eksik gediklik kadınların tekelinde değil..

İsmail Kılıçarslan örneğinde olduğu gibi “toplumsal cinsiyetsiz” erkeklerin onlardan geri kalır yanı yok.

 

KADEM'İN SÖZDE "YUNUS"LU "ANADOLU İRFAN ATEŞİ", İSLAM HUKUKU'NA KARŞI KÜFFARIN FEMİNİST KADIN HAKLARI TEORİSİ İÇİN TEPİNİRKEN









Evet, Yeni Şafak gazetesi yazarı âşık İsmail Kılıçarslan’ın KADEM’e hizmet için kaleme aldığı yazıyı tartışmaya devam ediyoruz.

Âşık yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Esra Aslan Turan üzerinden Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırarak dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen din kültürünü dondurmaya çabalayan isimler de doğru bir şey yapmıyor. Ürettikleri tuhaf nostalji duygusunun hiçbir işe yaramadığını fark etmiyor oluşları bu isimleri ‘toplumsal’ın dışına itiyor. Toplumsalın dışında olduklarını da fark etmiyorlar elbette. Çünkü ürettikleri ‘müze-dil’le ortaya koydukları ‘Asrısaadet simülasyonlar’ını gerçek zannediyorlar.”

Bunları yazan “toplumsal çokbilmiş” kantarın topuzunu iyiden iyiye kaçırdığının farkında değil.

Konuyla ilgili önceki yazılarımızda dikkat çektiğimiz hususlar gözönüne alınırsa “Esra Aslan Turan üzerinden Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırma”dan söz etmenin abes olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Mutlaklaştırma, içtihatların “fıkıh usulü”ne aykırı olarak nass mertebesine yükseltilmesiyle ortaya çıkar.

Ömer Nasuhi Hoca’nın Büyük İslam İlmihali’ni okuyanlar, “Her müslüman mutlaka bu ilmihale göre amel etmelidir, Şafiîler vs. de buna dahildir” demiyorlar.

Hatta “Her Hanefî ilmihalini bu kitaptan öğrenmelidir” de demiyorlar.

Diğer ilmihallere ve fıkıh kitaplarına bir itirazları yok.

Dolayısıyla bir mutlaklaştırmadan söz edilemez.

*

Peki bu modernist güncellemeci boşboğazlar neden mutlaklaştırma yaygarası koparıyorlar?

Konuyu çarpıtmak, tartışmayı farklı bir mecraya taşıyarak zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmak için.

İsmail ukalası da sözde “mutlaklaştırma”ya karşı çıkarak Ömer Nasuhi Bilmen Himalayaları ile Esra bilmem ne çukurunu eşitliyor.

Bu Esra denen ahmak Büyük İslam İlmihali’ni “fıkıh usulü” açısından tenkid konusu yapıyor ve Ömer Nasuhi Hoca’nınkini aşan ya da onunkine denk bir usul bilgisiyle farklı görüşler serdediyor olsaydı, ona “Sen nasıl olur da Büyük İslam İlmihali’ni eleştirirsin?” diyen bir kişiye “Ömer Nasuhi Hoca’yı mutlaklaştırma” suçlaması yöneltilmesi yerinde bir tavır olurdu.

Fakat ortada böyle birşey yok.

Ne var?

İsmail’in laflarından esinlenerek söylemek gerekirse, şu: Bugünün kadın hakları teorisinin getirdiği inkârcı bakışı bir İslam ilmihaline uygulayarak sefil bir akademik şov sergileme, küffar ve münafık tribünlerine oynayarak artistlik yapma.

*

İmdi, ortada bugünün (bugünün keferesinin, küffarının) kadın hakları teorisinin İslam fıkhına (hukukuna) açtığı bir savaş var, ve doğal olarak Müslümanlar (müminler, iman sahipleri) buna tepki gösteriyorlar.

Bu savaşta İslam’a saldıran kişinin müslüman bir ilahiyatçı olarak ortaya çıkması, başında da (onun başında olduğu için utancından öleyazan) bir başörtüsünün bulunması, olayı İslam-küfür çatışması olmaktan çıkarmıyor.

Küfrün ideolojik kadın hakları teorisi ile İslam hukukuna saldıran kişinin ok attığı, kurşun yağdırdığı, füzelerle dövdüğü hedef aslında (artık hayatta olmayan) Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın “tarihsel hatırası ya da kişiliği” değil.. Onun şahsında İslam hukuku..

Ve sen çıkıp bu noktada Büyük İslam İlmihali özelinde İslam hukukunu savunan kişilere “Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırma” suçlaması yönelterek küfrün safında yer alıyorsun.

Böyle bir durumda tarafsız kalman bile küfrün safında yer almadır.. Çünkü hak ile batıl arasında tarafsız kalan kişi dolaylı olarak batıla destek vermiş olur..

“… Haktan sonra, sapıklıktan başka ne vardır?! Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?” (Yunus, 10/32)

*

Gelelim “dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen din kültürünü dondurmaya çabalama” zırvasına..

Ey sivri zekâ, ilmihal kitabı “din kültürü” kitabı değildir.. Fıkıh kitabıdır, ve fıkhın bir usulü/yöntemi vardır.

Senin laik (siyasal dinsiz) devletin bile kanun yapma işini öyle “dinamik bir süreç” olarak görmüyor, kendince sıkı formalitelere ve kurallara bağlıyor.

“Dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen devlet kültürünü dondurmaya çabalamayalım” demiyor.

Hatta bazı hususları “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kabul ediyor.. Mesela Ankara’nın başkent olması meselesi böyle.. (Sanki Ankara değil de İstanbul başkent olsa kıyamet kopar, devlet yıkılır.)

*

Günümüzün emperyalist-kapitalist küfür düzeninin tabulaştırdığı, üzerinde konuşulamaz, kendilerininkinden farklı görüş serdedilemez hale getirdiği konulardan biri bu “kadın hakları” meselesi.

Ortada acımasız sömürü ve istismar çarklarının döndüğü bir vahşi hipodrom var ve hipodromun efendileri “Kadınlar da erkekler kadar güçlüdür, hak sahibidir, onlar da gladyatör olarak meydana çıkıp tribünlerden alkış alabilmelidirler” diyerek onları "gaza getirip" sahaya sürüyor..

Kadınlar da gururları okşandığı ve ceplerine de birkaç kuruş konulduğu için bu ketenpereye seve seve koşuyorlar.

Bu efendiler için kadın gladyatörleri dövüştürüp seyretmenin daha zevkli ve keyifli olduğu kesin.

Bunların, “Kadınların hipodromda seyirci olarak kalmaları, gladyatör olarak acımasız arenaya sürülmekten muaf tutulmaları onların önemsenmemesi değildir, bilakis önemsenmeleridir” denilmesine tahammülleri yok.

Bu tür konularda kendilerince tartışılmaz ilkeler, çiğnenemez kırmızı çizgiler icat ediyor, farklı seslere mikrofonu kapatıyorlar.

*

Buna karşılık dinî konular kuralsız biçimde tartışılsın, din gelenin gidenin vurduğu bir şamar oğlanına dönüştürülsün istiyorlar..

İslamî ilimler “Saldım çayıra, Mevlam kayıra” usulü kışkışlanan taifenin gönlünce otladığı bir sahipsiz mera olsun, “it oynamış yonca tarlası”na dönsün istiyorlar.

Bu otlanmışlık ve oynanmışlığa da “dinamik süreç ilerleyişi” gibi gayet havalı bir ad takmışlar.

Din, “ilerleyen, gelişen” birşey değildir, tamamlanmış, kemale ermiştir:

“… Bugün, sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'a râzı oldum….” (Maide, 5/3)

Madem “dondurma”lı konuşuyorsunuz, o zaman şöyle söyleyelim: Allahu Teala bu ayetiyle dini dondurmuştur.

Evet, bazı şeyleri bozulmaktan korumanın yolu dondurmaktır.

Dinamik bir süreç olarak ilerleme” her zaman mutlu bir sona işaret etmiyor.

Mesela insan hayatı “dinamik bir süreç olarak ilerliyor” ve insanlar “Keşke şu gençliğimi dondurabilseydim” diye iç geçiriyorlar.

Gençliğini donduramayınca, bu defa, içerden çürümüş olan bedenlerini estetik cerrahlarının bıçaklarına emanet ediyorlar.. Böylece “dinamik ameliyatlar süreci” başlıyor.

Kemale eren şeyler, dinamik süreç konusu olmaları durumunda bozulur, tefessüh eder, fesada uğrarlar.. Kemali zeval, tedennî ve tereddî izler.

Meyveler olgunlaşıp kemale erdiğinde, onların dinamik süreçleri sadece içli ve ağlak çürüme ve bozulma besteleri yaparlar.

Elmas ve altın bozulmaz, çünkü dinamik bir süreç konusu değildirler.. Başkalaşım, değişim, dönüşüm yaşamazlar.. Ne paslanırlar ne de çürürler.

*

İslam’a gelince.. Allahu Teala kitabını (Kur’an’ı) koruduğu için ona bağlı olarak sahih Sünnet de korunmuş durumda..

Kur’an ve Sünnet’e bağlı (Sünnet ehli) olanlar, yani “dinamik bir süreç” konusu olmayan bu iki kaynağa bağlananlar, sapıtmazlar..

Buna karşılık, Batı özentisi görmemişlik ya da sonradan görmüşlükle “Hele bak lo, benim de dinamik sürecim var gâri lo” diyerek “dinamik süreç” icat eden ve “bugünün küffarının kadın teorisi”nin, laikliğinin, ulusalcılığının, devlet anlayışının vs. peşine düşerek akademik vals, medyatik horon tepen tribün meraklıları sapıtırlar. (Tabiî İslam’a göre böyle.. “Bugünün kafası”na göre ise dinamik süreç ilerleyişi yapar gelişirler, donmuşluktan kurtulurlar, omurgasız esneklik kazanırlar.)

Evet, senin “din kültürü” dinamizmi ve ilerlemesi adına yaptığın kepaze icatlar, dinden değildir, bid’attir, sapıklıktır..

Dinden sayılmamakla birlikte dinin yasaklamadığı hususlarda yaptığın icatlar ise sadece kültürdür, din kültürü değildir.

Ve onlar, ilmihallere yazılmazlar.

İlmihallere yazılan hususlar, “edille-i şer’iyye” (Şeriat’in delilleri) çerçevesinde sabit olan ve fıkıh usulü bağlamında ulaşılan dinî malumattır.

Din, insanların kendi akıllarınca “süreçten geçirecekleri”, güncelleyecekleri dinamik bir oyuncak, bir deneme tahtası, bir yap boz aleti değildir.

*

Âşık İsmail’in sazının tellerine dertli dertli vurarak cihana saldığı içli ve yanık ağıtta şu cümle de yer alıyor:

“Ürettikleri tuhaf nostalji duygusunun hiçbir işe yaramadığını fark etmiyor oluşları bu isimleri ‘toplumsal’ın dışına itiyor.”

Tuhaf nostalji duygusu dediği şey, Esra bilmem ne ile KADEM adlı “Anadolu İrfan Ateşi” topluluğunun en az modern dans ve valsler kadar artistik ve toplumsal “dinamik süreç ilerleyişi” değil.

 Büyük İslam İlmihali’nin ve dolayısıyla İslam hukukunun savunulması.

Bunlar, bu tavırlarıyla “toplumsal”ın dışında kalıyorlarmış..

KADEM öyle değilmiş, maşallah en az Anadolu Ateşi topluluğu kadar toplumsallar.. Aynı ateşli toplumsallık bir ölçüde bunlarda da var.

İslam hukukunu savunanlar ise “toplumsal”ın dışındalarmış.

Âşık İsmail'in sözlerinde doğruluk payı var; yalnız, “toplumsal” yerine “kamusal” deseymiş daha “eyi” olurmuş.

Çünkü Selanikli Deccal’in kurduğu laik (siyasal dinsiz) devlet, İslam hukukunu “kamusal”ın dışına sürgün etmiş durumda.

Selanikli, İslam’ı “kamusal”ın yanı sıra “toplumsal”dan da silmek için milletin ensesinde boza pişirdi, gâvur şapkası için darağaçları kurdurup insanları astırma da dahil akla gelebilecek her zulmü yaptı.. Ne medrese bıraktı, ne Kur’an kursu, ne tekke, ne dergâh.

Ancak, bu millet “kamusal”a güç yetiremese de, “toplumsal”da kaybettiği mevzileri “pasif direniş”le yavaş yavaş yeniden ele geçirmeye başladı.

*

Kamusal”a çöreklenmiş olan Atatürkist deccalî kist kafa, baktı ki İslam’ın “toplumsal”lığını engelleyemiyor, bu defa yeni bir oyun kurdu.

“Toplumsal”a cepheden saldırmak yerine “beşinci kol” marifetiyle içeriden çürütme ve yok etme eksenli bir strateji ve taktikler dizgesi üretti.

Tarikatlara sızdı, adamlarını şeyhlik postuna oturttu.

Şöhret heveslisi tipleri “hocaefendi” haline getirip “cemaat lideri” yaptı. (Fethullahçı Takiyye Örgütü ve yerli-milli-devletçi benzerleri böyle ortaya çıktı.)

Ajanlarına dindar/dinci gazeteler, dergiler çıkarttırdı, yayınevleriradyolar, TV kanalları kurdurttu, eli kalem tutan “dindarlığa meyilli” yazar çizer taifesini onlar vasıtasıyla “vesayet” kanatları altına aldı, üzerlerinde “kontrol” tesis etti.

Elemanlarına dernekler, vakıflar, özel okullar, özel üniversiteler kurdurttu.  

Hepsi, “kamusal”ın yanı sıra “toplumsal”ı da laik (siyasal dinsiz) devletin kontrolü ve vesayeti altına almak için..

KADEM adlı “Anadolu irfan ateşi” topluluğu gibi oluşumları değerlendirirken bu sosyo-politik arka planı“örtülü” vesayet, manipülasyon ve kontrol “dinamik süreci”ni unutma gafletine düşmemek gerekir.

*

Bu kontrol ve vesayeti kabul etmeyenlerin payına düşen ise (bazen tacize dönüşen) sıkı takipten ibaret.

TRT’nin MİT dizisi Teşkilat’ın 109'uncu bölümünde şöyle bir sahne var: MİT’in kahraman ajanı Ömer, Şirket adlı uluslararası çetenin adamı Çetin’i, hayatının bağışlanması karşılığında çetesine ihanet etmeye razı ediyor. 

Fakat ona verdiği bir müjde var: Her ne kadar kendileri öldürmüyorlarsa da, hayatının geri kalanında Çetin, daima Şirket tarafından zehirlenme korkusu ile yaşayacak, yediği lokmalar hep boğazına dizilecektir

Şirketin otomobil ya da helikopter kazası hizmeti ayarlamayacağını, yahut mafyadan devşirecekleri kiralık katillerle onun midesini kurşunla doldurmayacaklarını, veya kaçırıp bir yerde işkenceyle öldürmeyeceklerini, sadece zehirleme hizmeti sunacaklarını nasıl biliyorlarsa?

Tamam bu bir kurgu da, niye böyle bir kurgu? 

Derler ki kişi herkesi kendisi gibi zannedermiş, kendisi o sıralarda nasıl bir psikoloji içindeyse, belirli durumlarda ne yapıyorsa, herkes için de öyle düşünürmüş.

*

Evet, Âşık İsmail, “toplumsal” resitalini şu cümleyle sürdürüyor:

“Çünkü ürettikleri ‘müze-dil’le ortaya koydukları ‘Asrısaadet simülasyonlar’ını gerçek zannediyorlar.”

Burada “müze-dil” İslam hukukuna (Büyük İslam İlmihali’ne) düşüyor.

Esra adlı akademik paçozun dili “müze-dil” değil, onun dili “bugünün dili”.

İslam’ın dili, “tarihsel”.. Çağdışı.. Müze-dil, müzelik dil..

Tamam, tümden değersiz olduğu söylenemez, fakat günlük kullanıma müsait değil.. Müze raflarında seyirlik meta olarak kilit altında tutulmalı.

KADEM’in amazon ateşi Esra ise, en az Anadolu Ateşi “sanatçı”ları kadar ateşli bir şekilde “bugünün kadın hakları teorisi”ni seslendiriyor.

Buna karşılık İslam’ın kadın hakları öğretisi “bugünün” değil.. O, dünün.. Hatta çağlar ötesinin.. Çağdışı.. Müzelik..

O, tuhaf bir nostaljiden ibaret.

Tuhaf olmayan, doğal ve normal olan, bugünün ateşli kefere ve feceresinin ateşli teorisi.

*

Asr-ı Saadet (mutluluk çağı), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşadığı, Kur’an’ın nazil olduğu dönem.

Dolayısıyla, Asr-ı Saadet, Kur’an’a sarsılmaz bir imanla bağlanılması, hükümlerinin hayata geçirilmesi, ve Sünnet’in teşekkülü demek oluyor.

Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) dairesi içinde olmak da bu anlama geliyor: Sünnet’e (Rasulullah’ın emir ve tavsiyelerine) tabi olunarak Kur’an’a (Allah’ın ipine, hablullaha) sımsıkı sarılınması.

Yeni Şafak’ın âşık zavallısı ise, bu Sünnet’e bağlılık (Ehl-i Sünnet) hassasiyetine, İslam fıkhına, Şeriat’e, “bugünün küffarının kadın hakları teorisi” namına çamur atıyor, onunla “simülasyon” diyerek alay ediyor.

Sanki bir Asr-ı Saadet yaşanmamış, ortada Kur’an ve Sünnet yok, insanlar bunu bir animasyon gibi simülasyon olarak kendileri icat edip üretmişler.. Gerçek değil.. 

Gerçek değil, fakat “İslam hukukunu küffarın bugünkü küfüne karşı” savunanlar onu gerçek zannediyorlar.

Gerçek olan, küfür düzeni.. Küfrün teorileri..

İslam’ın mesajı ise gerçekten, gerçeklikten uzak simülasyon.

KADEM’in Yeni Şafak yazarı âşık avukatının yazdığı bu.

*

Ey bu piyonları kullanan şımarmış azgın müstekbirler, siz hiç ölmeyeceksiniz, hep bâki kalacaksınız, mezara girip Münker ve Nekir’in eline düşmeyeceksiniz, değil mi?!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."