SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN “İÇİNDE ÇOK DİKKATLE SAKLADIĞI” DEPDERİN SIRLARI

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 37

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Birici Dünya Savaşı’nı izleyen mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da yaşadığı mucizevî dönüşüm ve değişimi görmüştük.

13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürenin ilk aylarında harbiye nazırı (savunma bakanı) olmak için her yolu deniyor.

Padişah Vahideddin’i de devreye sokarak hükümeti devirmek istiyor, bundan netice alamayınca darbe planları yapıyor.

Falih Rıfkı Atay’a söylediğine göre, bu amaçla ihtilal komitesi/çetesi (terör örgütü) kurmaya kalkışıyor.. Kafasından Sultan Vahideddin’i öldürme bile geçiyor.

Yine Selanikli, (Rauf Orbay’ın yazdığına göre) İttihat ve Terakki’nin komitacı siyasetçilerinden Kara Kemal ile, (Sadrazam/Başbakan Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı planlıyor. 

(Ancak bu hamlesi İsmail Canbulat’ın kızmasına neden oluyor ve böylece Selanikli’nin “hayal”indeki çete şişesi sert zemine düşüp paramparça oluyor, hayalleri yıkılıyor.. 

Fakat zamanı gelince İzmir Suikasti parodisini bahane ederek Canbulat’ı astıracak, Rauf Orbay’ı da 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koyduracak, böylece eski arkadaşlarıyla olan hesabını kapatacaktır.)

*

Sonrası ilginç..

Nasıl oluyorsa komitacı (çeteci, terörist) Kemal bütün siyasî hırslarını ve çılgın planlarını ansızın bir tarafa bırakmaya karar veriyor, akıllanıp uslanıyor, ve sözde hiçbir sıfat (makam, mevki, unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak” istiyor.

Ve, “ne yaptığını bilen” bir adam olarak, Saray’ın ve Hükümet’in kulağına gitsin, böyle düşündüğü zannedilsin diye (algı operasyonu babından) dönemin Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Müsteşarı İsmet İnönü’ye öyle bir niyet taşıdığını söylüyor.

Gerçekte, Falih Rıfkı’nın beyanına göre İttihatçılar’ın “fırsatçı” olarak bildikleri Selanikli, “netice” görmeyince harekete geçmeyen bir “işbilir” hesap uzmanı.

Sözde Anadolu’ya etkisiz ve yetkisiz Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak gidecek ve orada çareler arayacakmış..

Halbuki, Anadolu’ya geçtikten sonra kongre için bulunduğu Erzurum'dan anasına yazdığı ve Salih Bozok vasıtasıyla gönderdiği mektupta, Anadolu’ya gidişi için Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” demiş bulunuyor. (Bkz. https://whoisataturk.com/g/icerik/Zubeyde-Hanim-a-Yazdigi-Mektup-081919/816)

Yani “Mevzubahis olan vatansa, netice görmem teferruattır, ya istiklal ya ölüm!” diye düşünmüyor.

Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda..

*

Fakat adamımız neticeden emin..

O yüzden hiç tereddüt etmeden işe “başlamış”..

Ne yaptığını gayet iyi biliyor.. O sırada onun ne yaptığını, ve ne yapmayı planladığını bilmeyen, millet..

Ve Kâzım Karabekir başta olmak üzere ona yardımcı olan vatansever zevat..

(Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit gibi hempalarına “gizli gündem”ini ucundan kıyısından koklatıyorsa da, bunlar, söylediklerini “Paşa’nın olmayacak hayalleri” olarak görüyor, ciddiye almıyorlar.. Arkasındaki devasa İngiliz desteğinden haberleri yok.)

Evet, “ne yaptığını bilen” Selanikli “netice”den emin olarak işe başlamış, bu arada bütün sıfatları (Padişah yaveri olarak müfettişlik etiketli Anadolu genel valiliğini) ve salahiyetleri (Anadolu’daki bütün vali, kaymakam ve subayları görevden alma, tayin etme, yerlerine atama yapma yetkisini) cebine doldurmayı da ihmal etmemiş.

Ne yaptığını biliyor, neticeyi garanti görüyor.

Netice görmese işe başlamayacak, “Vatanın milletin canı cehenneme!” türünden bir tavır sergileyecek.

Fakat neticeden emin.

Çünkü, Osmanlı’yı mağlup eden ve gelip İstanbul’a çöreklenen İngilizler’le (İngiliz gizli servisinin / istihbarat teşkilatının İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış, işgalcilerin desteğini arkasına almış durumda..

Bu gerçeği İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde şu şekilde ifade edecektir:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Daha önce de söylediğimiz gibi, konuyu Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi sözlerini temel alarak tartışıyor, ilk söz hakkını ona tanıyoruz.

Laflarını aktaran kişi, has adamı Falih Rıfkı Atay..

Falih Rıfkı’ya açıklamalarda bulunan Selanikli, İsmet İnönü’yle olan (bir önceki bölümde konu edindiğimiz) görüşmesini aktardıktan sonra biraz duraklamış, düşünmüş, ve sonra mütareke (ateşkes) dönemindeki hatt-ı hareketine dair yeni yalanlar söylemiş.

Okuyalım:

“Biraz durarak ilave etti:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onuyaptığının doğruluğunda da şüpheye düşürür.  Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 130-131.)

Evet, Selanikli kendisine şöyle bir soru yöneltilebileceğinden çekiniyor (Aslında boşuna çekiniyor, aklını kullanıp “tam Şeriatçı” olanlarının oranının yüzde 10’u bile bulmadığı bu Aziz Nesin’lik safderun ve düşünmeyi sevmeyen milletten çekinmeye gerek yok):

“Madem sıfat ve salahiyet umurunda olmadan vatana hizmeti düşünüyordun, niye Adana’dan direkt Anadolu içlerine gitmedin de İstanbul’a kapağı attın, İngiliz subaylarının karargâhı Pera Palas’a postu serdin?.. Niye hükümette koltuk kapıp bakan olmak, elindeki Padişah yaverliği ve paşalık yetmiyormuş gibi yeni sıfat ve salahiyet edinmek için komite (illegal çete, terör örgütü) kurdun?.. Niye darbe ve ihtilal planları yaptın?”

*

Sözünü “ettiği ağır ve kati karar” şu: “Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak”.

Yalan söylüyor.

Başta aklında böyle birşey yok..

“Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum?” diyerek masal anlatmaya başlıyor.. “Tamam, yapmadım, ama hele bir sor, niye yapmadım!”

Şunun için yapmadı: Aslında verilmiş bir kararı yoktu, o kararı ona sonradan İngilizler aldırdı.

Başlangıçta aklında ne Anadolu’ya gitme (Anadolu’da kalma) var, ne vatanı kurtarma.. Suriye’den Padişah’a telgraf çekip İngilizler’le “behemahal barış” yapılmasını isteyen o.

Mütarekenin ardından aklından geçen, (“kafaya almış” olduğu yeni padişah Vahideddin’in torpiliyle) İstanbul hükümetinde savunma bakanlığı koltuğunu kapmak, etkisi altındaki arkadaşlarını da diğer bakanlık koltuklarına oturtarak ülke siyasetinde belirleyici konuma gelmek.

Bir taraftan da (İngiliz gazeteci Ward Price vasıtasıyla temas kurduğu) İngilizler’le anlaşmak ve onların barış dönemi senaryolarında rol kapmak istiyor.

Hükümette koltuk kapma planları gerçekleşmiyor.. Fakat İngilizler’le anlaşmayı başarıyor..

*

İngiltere Dışişleri Bakanı kurt politikacı Lord Curzon’un kafasındaki plan, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) Türk devletinin İslam dünyasının gözünden düşürülmesi..

Bunun için yapılması gerekenler, birincisi Mekke ve Medine üzerindeki hakimiyetinin sona erdirilmesi (Ki bunu Şerif Hüseyin’le anlaşarak başarmış durumdalardı), ikincisi devletin başkentinin Anadolu’ya taşınması, üçüncüsü de hilafet kurumunun apolitik (siyaset dışı ve sembolik) hale getirilmesiydi..

İstanbul başkent olarak kalmamalmıydı, çünkü İstanbul, devlete imparatorluk heybet ve havası veriyordu..

Türk devleti eski çağların Lidya ve Frigya’sı gibi Anadolu merkezli bir dermeçatma gecekondu devlet görünümünde olmalıydı.

Asıl mesele ise Türkler’in elinde olan hilafet kurumunun itibarsızlaştırılması ve etkisizleştirilmesi, Türkler’in bu kurumu İslam dünyası üzerindeki nüfuzlarını pekiştirmek ve devam ettirmek için kullanamamasıydı..

Bunun için de istenen, hilafetin ulusal ve uluslararası siyasete karışmayan, apolitik, sembolik nitelikte, kolu kanadı kırılmış, tüyü yolunmuş bir kuruma dönüştürülmesiydi.

*

Uğur Mumcu’nun Kâzım Karabekir’den yaptığı iktibasları aktarırken belirttiğimiz gibi, Selanikli, daha önce arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmaya aykırı olarak bir katakulli ile Osmanlı hanedanının elinden saltanatla beraber hilafeti de almak istemiş, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir ile Başbakan Rauf Orbay’ın tepki göstermesi, TBMM’nin de protesto etmesi sonucunda bu plan başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 

Böylece Abdülmecid etkisiz ve yetkisiz, naylon bir halife olarak atanmıştı.. 

Ancak, bu yeterli değildi, hilafet kurumu tümden etkisizleştirilmeli, özellikle de Osmanlı hanedanının elinden alınmalıydı.. 

Çünkü ilerleyen yıllarda halife olan bir Osmanlı, aynı zamanda siyasî güce de kavuşabilir, hilafet kurumu tekrar eski azametine sahip olabilirdi.

Bulunduğu konum itibariyle devlet sırlarını bilme durumunda olan Turgut Özal, Lozan’da, “hilafetin beş yıl içinde ilgası” sözünün verildiğini açıklamıştı..

Lozan, Selanikli’nin İstanbul’da İngilizler’le yaptığı gizli anlaşmanın aleniyete dökülüşüne, resmiyet kazanmasına sahne oldu..

Gizli İngiliz-Selanikli anlaşması, (ufak tefek rötuşlarla) açık ve aşikâr İngiliz-Türk anlaşmasına dönüştü..

Devletler arası anlaşma halini aldı.

*

Selanikli’deki potansiyeli ve yeteneği fark eden İngiliz Hariciyesi (Dışişleri Bakanlığı) ve istihbaratı (gizli servisi), ona, Anadolu’ya geçip yeni bir meclis toplamak suretiyle millete dayanma iddiasıyla ortaya çıkmasını ve yeni bir devlet kurmasını, böylece Osmanlı Devleti’nin altındaki halıyı çekerek onun yıkılmasını sağlamasını teklif ettiler..

Ve Selanikli bunu memnuniyetle kabul etti.

İşte, Selanikli’nin Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e (kendisine göre gerçekleşmesi kuşkusuz olan) zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı saltanatına son verileceğini büyük bir özgüvenle müjdelemiş olmasının nedeni, İngilizler’in ona vermiş olduğu garantiydi..

Yunan’ı durdurma garantisi de vermişlerdi. 

Ancak Yunanistan’da Alman yanlısı Kral Konstantin’in başa geçmesi planları bozdu, bu yüzden Selanikli Yunan ordusu ile çarpışmak zorunda kaldı.. 

Yoksa (başlangıçtaki İngiliz-Selanikli anlaşmasına göre) sadece TBMM’yi kurması ve kendisine biat etmeyip Osmanlı Devleti’ne bağlı kalanları Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile asıp kesmesi, Anadolu'da kişisel otoritesini kurması, İngilizler ile müttefikleri tarafından yeni bir devlet kurmuş adam olarak "tanınması" için yeterli olacaktı.

*

Selanikli, İngilizler’le başka hususlarda da anlaşmıştı: Türkiye, Batı uygarlığı ve çağdaşlığını ithal edecek, tesettür kaldırılacak, Latin harfleri alınacak, sarık yasaklanarak şapka halka dayatılacaktı.

Selanikli’ye, Osmanlı Devleti ile bir barış antlaşması yapılmayacağı, ipe un serilip barış görüşmelerinin çıkmaza sokulacağı (Ki Amerikan mandası tartışmalarıyla bu gerçekleştirildi), nihaî anlaşmanın kendisiyle yapılacağı garantisi verilmişti.

Nitekim, tam da Selanikli’nin Ankara’ya adım attığı 27 Aralık 1919 günü Erzurum’da (Selanikli’yi himaye etmekte olan) Kâzım Karabekir’i ziyaret eden (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson, İngiliz Dışişleri Bakanlığı adına Karabekir’e, İngiltere’nin, barış masasında muhatap olarak (o sırada durumu iç güveysi Sarı Çizmeli Mustafa Ağa’dan hallice olan) Selanikli’yi ya da onu temsil eden birini görmek istediğini tebliğ etmiş bulunuyordu.

İngiliz, önceden anlaşmadığı ve ne yapacağını bilmediği “sapı silik”, elinde fiilen bir güç bulunmayan bir adamı böyle taltif etmez.

*

Selanikli’nin laflarına dönelim..

Görüldüğü gibi, şöyle diyor:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Lafa bakın, hem karar vermişmiş, hem de kararın doğruluğuna henüz inanmamışmış.

Karar vermişsen, doğruluğuna inanmışsındır, doğruluğuna inanmamışsan, yani “vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımgeldiğini” düşünüyorsan, o zaman da henüz karar vermemişsin demektir.

Lafının devamı, aslında karar vermediğini, başka “bir çıkar yol” aradığını gösteriyor:

“Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Evet, aslında “bir çıkar yol” arıyor, ve bu çıkar yol, ülkenin selameti ve istiklali ile igili çıkar yol değil, kendi kişisel istikbaliyle ilgili yol.

İddia ettiği gibi, memleket için “bir çıkar yol” aradığını, “Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına” diye düşündüğünü kabul edelim.. Aradığı yol, dediğine göre, “kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan” bir yol..

Böyle bir yol var: Düşmanla anlaşır, istediği tavizleri verirsin, ne kan dökülür ne de can yakılır.

*

Ancak, Selanikli kan dökmeme ve can yakmama hassasiyetine, iç politikada sahip değildi..

Harbiye nazırı (savunma bakanı) olabilmek, arkadaşlarına da hükümette koltuk bağışlayabilmek için ihtilal komitesi (terör örgütü) kurmayı düşünebiliyor, Kara Kemal’le Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırma planları yapabiliyor, gerekirse Padişah Vahideddin’i öldürmeyi bile aklından geçirebiliyor..

Kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan yol arayalım” demiyor.

Evet, Selanikli aslında İngilizler’le “kan dökülmesini, can yakılmasını” gerektirmeyen bir anlaşma yapmıştı..

Bu, büyük ölçüde de gerçekleşti.. Selanikli İtalyanlar’la savaşmak zorunda kalmadı.. Kendiliklerinden çekip gittiler..

Fransızlar’la da savaşmasına gerek kalmadı.. Maraş, Urfa ve Antep’te Fransızlar’la millet kendisi savaştı.. Ardından Selanikli ile Fransızlar, Misak-ı Millî’yi ayaklar altına alıp çiğneyerek Ankara Antlaşması’nı imzaladılar.

Şayet millet Fransızlar’ı Maraş, Urfa ve Antep’ten kovmamış olsaydı, Selanikli Misak-ı Millî sınırları içindeki Halep’i Fransızlar’a bağışladığı gibi, bu şehirleri de onlara bırakabilirdi. (Kemalistler’e göre Ankara Antlaşması büyük bir zafer, çünkü böylece TBMM Hükümeti Fransızlar tarafından “resmen tanınmış” oluyordu.. “Resmen tanınma” zaferi için Urfa ve Antep de feda edilebilirdi.)

Doğal olarak Selanikli İngilizler’le de savaşmadı.. Öyle anlaşmışlardı.

Bir tek Yunan sorun çıkardı.

Alman yanlısı Kral Konstantin Yunanistan’da tahta oturunca Venizelos’un İngilizler’e vermiş olduğu sözleri tutmadı, Ege’deki “Milne Hattı”nı çiğneyip geçti, Ankara’ya doğru yürüdü, böylece kan dökülmesine ve can yakılmasına sebep oldu.

*

Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir.”

Gerçekten de İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin, siyasetçilerinin, subaylarının ve aydınlarının “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için ellerinden gelen herşeyi yaptılar.

Ocak 1919 sonlarından itibaren (Ki artık Selanikli ile anlaşmış durumdaydılar) Osmanlı’nın dişli budaklı adamlarını tutuklayıp Malta’ya sürmeye başladılar. (İsmail Canbulat, Kara KemalFethi Okyar ve Rauf Orbay da bu sürgünler arasındaydı.. Bunların sürülmeleri, Selanikli’nin çılgın darbe planlarının ve Minber gazetesinde sergilediği İngiliz yağcılığının Malta’ya sürgün edilip unutturulması anlamına geliyordu.)

Tabiî Selanikli’ye dokunulmadı..

Bu, başlangıçta Selanikli’nin alternatifsiz kalmasına, “rekabetsiz” ortamda ümitlerin bağlandığı odak haline gelmesine hizmet etti.. 

Daha sonraki süreçte ise, bu mahkum ve sürgünlerin (görünüşte "Selanikli’nin itiraz ve protestoları, resti sayesinde serbest bırakılmış" kişiler olarak) onun karşısında minnettar, borçlu, ezik ve boynu eğik kalmaları sağlandı. 

Fil terbiyesi yöntemi.. Siyah elbiseliler döver, beyaz elbiseliler kurtarır.

*

Kara listeler, Selanikli’nin İstanbul’a gelişinden iki ay dört gün sonra, 17 Ocak 1919’da gündeme geldi.. 

Tutuklamalar ise 30 Ocak’ta 27 kişi ile başladı: 

“İstanbul’daki işgalci İngiliz makamları, 25 Ocak-20 Nisan 1919 günleri arasındaki üç aylık dönemde yakalanmaları için 223 kişinin adını resmen İstanbul Hükümetlerine vermişlerdir. 23 Ocak-14 Mart 1919 arasında 100 kişi, 15 Mart-7 Nisan 1919 arasında 61 kişi, 8-9 Nisan 1919’da 18 kişi, 10-20 Nisan 1919 arasında 44 kişinin tutuklanması istenmiştir.” 

(Mehmet Akif Bal, “İşgalcilerin Milli Mücadele’yi Kadrosuz Bırakma Çabası: Malta Sürgünleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, C. 132, S. 261, Kasım-Aralık 2022, s. 339.)

Tutuklama ve sürgün uygulaması daha sonra da devam etti: 

“… İstanbul’dan gönderilen üst düzey sürgün sayısı … Mart 1919’dan Kasım 1920’ye kadar 144 kişiye ulaşmıştır.” (A.g.m., s. 352.)

Bu süreçte Selanikli’ye dokunulmadığı gibi, İngilizler’in Doğu Karadeniz’deki bir “tertib”inin sonucu olarak olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya geçmesi “İngiliz vizesi”yle sağlanmıştır..

Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un Karabekir’e, İngiltere adına, barış masasında karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek istediklerini tebliğ etmiş olması sebepsiz değildir.

*

Evet İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için akla gelebilecek herşeyi yaptılar.

Mesela, TBMM’nin kurulmasının arefesinde İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisini) kapatıp dağıtarak, bazı mebusları (milletvekillerini) tutuklayarak, TBMM için araziyi hazırladılar, onu rakipsiz ve alternatifsiz hale getirdiler.

Meclis-i Mebusan’ın tutuklanmayan üyelerinin önemli bir bölümünün “doğal üye” olarak TBMM’ye katılmaları, bu yeni meclisin hem Osmanlı bürokrasisi hem de millet nezdinde itibar kazanmasını, meşru görülmesini sağladı.

İngilizler, “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanılması için ayrıca Harbiye Nezareti’ni (Savunma Bakanlığı’nı) ve Osmanlı Genelkurmay’ını da bastılar ve kapattılar.. Osmanlı Devleti’nin kurumları felç edildi.

Böylece, Anadolu’daki bütün ordu mensupları (rütbesiz erinden paşasına kadar) yönünü Ankara’ya çevirmek, ondan gelecek emirleri beklemek durumunda kaldılar.

Aynı durum vali ve kaymakamlar için de varitti.

İngilizler, Osmanlı bürokrasisine ve Anadolu halkına, “Selanikli tarafından yapılandan başka birşey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanma dışında bir seçenek bırakmadılar.

*

Selanikli şunu da diyor:

“Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

Hazırlık dediği, laflarına bakılırsa, fikrî hazırlık..

Karşısındakine samimiyetle ilhamda bulunma”dan söz ediyor.

Fakat laflarının bütününe bakılırsa ortada samimiyetle ilhamda bulunma değil, samimiyetsizce sır saklama var.

Nitekim, Falih Rıfkı’nın (yukarıda alıntı yapmış olduğumuz) kitabının önceki sayfalarında yer alan şu ifadeleri, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktarmıştık:

“Günler geldi, geçti. Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları şu kanaate vardılar ki Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktu. Nihayet [kendilerinin belirleyecekleri] yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı [Selanikli’nin ifadesiyle]:

“- Bununla beraber bu temaslarımda devam ediyordum. İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu. Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….” (s. 128-129.)

*

Gerçekte, ortada tevazuyla çalışma yoktu.. Gurur, kibir ve enaniyetle ihtilal komitesi (terör örgütü) oluşturma hadsizliği, çılgın planlar yapma sorumsuzluğu vardı.

Kendini silme yoktu, ne yapıp edip, gerekirse Padişah’ı da öldürüp hükümette bakan olma ihtirası vardı.

Karşısındakine samimiyetle ilham verme yoktu, “içinde çok dikkatle sır saklama”, olduğundan farklı görünme, karar vermemiş gibi davranma vardı.

Selanikli herkese başka türlü konuşuyor, “binbir surat” gibi herkesin karşısına bir başka yüzle çıkıyordu:

“Temas ettiklerim arasında eski İttihatçılardan [İttihat ve Terakki Partisi’nden], yahut, İtilafçılardan [Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisi mensuplarından], işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlardan birçok kimse vardı. Her biri ile büsbütün başka türlü görüşüyordum.” (Falih Rıfkı, a.g.e., s. 127.)

*

Evet, İngilizler, önlerine geleni tutuklayıp Malta’ya sürerken, “içinde çok dikkatle sakladığı sırlar” bulunan Selanikli’nin “basit bir tertip”le Anadolu’ya geçmesini sağladılar.

İçinde, “çok dikkatle saklanması gereken” sırlar vardı.

Çok dikkatle saklanması gereken sırlar..


ALLAHIM, O DA İBRAHİM, BU DA İBRAHİM.. O (A. S.) NE YAPMIŞTI, BU NE YAPMAK İSTİYOR!

 




İBRÂHÎM


İbrâhîm
içindeki putlar
ı devir
elindeki baltayla
k
ırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar dü
ş
putlar
ın boyunları kırıldı
ibrâhîm
güne
şi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnas
ır put yaptı
ben ki zamans
ız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kald
ı
ibrâhîm
gönlümü put san
ıp da kıran kim


Asaf Hâlet Çelebi

 

(Not: “içindeki putları devir” şeklindeki mısra şiirin aslında “içimdeki putları devir” şeklindedir.)

 

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN DİYANET’E ŞİRK DAYATMASI

 







Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun bakınız ne diyor:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

Hutbe, cuma namazının bir parçasıdır.

İbadettir.

Ve Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerde, “Anayasanın Başkanlığa tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanarak” hutbe okuyormuş.

Bunu, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı diyor.

Yerlerin ve göklerin yaratıcısı, din gününün (ahiretin) sahibi Allahu Teala da şöyle diyor:

“De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı bekliyorsa salih amel yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110)

İbadette devleti Allahu Teala'ya ortak etmek, sadece İslam nazarında en büyük günah olan ve tevbe edilip bırakılmaması durumunda Allahu Teala’nın asla affetmediği şirk zulmü değildir, aynı zamanda devletin laiklik (din ve vicdan hürriyeti) iddiasına da aykırıdır. ("İslam devleti", Allahu Teala'ya ortak koşulan bir put değildir, devletin Allahu Teala'ya kul olmasıdır.)

İbadette Allahu Teala’ya ortak koşmaya zorlanmaktan daha büyük bir din ve vicdan hürriyeti ihlali olabilir mi?!

*

“İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.

“Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da... Onları seçtik ve doğru yola ilettik.

“İşte bu, Allah'ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola iletir. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi.”

(En’âm, 6/86-88)


İSLAM ŞERİATİ VE LAİK DEMOKRASİ

 






“Dünyadaki eski egemenler, dalkavuk ve hilekâr olan, fakat kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de Tanrı’ya ait olan şeylerin kendilerine verildiği yeni egemenlerle yer değiştirdiler.”

Lord Acton, 1870 yılında, laik demokrat yönetimlerin aldığı biçimi böyle ifade ediyordu. Devlet artık sadece Sezar’ın hakkıyla yetinmiyordu, Tanrı’nın hakkını da gasp etmişti.

Acton’a göre, insan eliyle yapılan kanunların yol açtığı sonuç şuydu:

“Kanunları yalnızca üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak zorunda kalacaklarını ilan etmektedir.”

Birçok ülkede artık laik demokrasi “laikçi”lerin iktidarı olarak anlaşıldığı için, yukarıdaki ifadeleri, günümüz dünyasına şu şekilde uyarlayabiliriz:

“Kanunları yalnızca laik egemenlerce yapılan toplum, dine göre yaşamak isteyenler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da onların eğitimsizlik, dışlanma ve kamu hayatından uzaklaştırılma içinde acıyla yaşamak zorunda kalacaklarını ilan etmektedir.” 

Voltaire, 1764 yılında şunları yazmıştı:

“İnsan hakları, her koşulda doğal hukuka dayanmak zorundadır ve her yerde, her ikisinin de en büyük ve evrensel ilkesi ‘Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma’dır. Bugünlerde, (...) bazı ülkelerde, şu şekilde şeyler söylemekten hoşnut olanlar vardır: ‘Benim inandığım gibi inan yoksa senden nefret edeceğim; ya inan ya da elimden geldiği kadar sana zarar veririm. Sizi gidi canavarlar! Benim dinimden değilsiniz; öyleyse dinsizsiniz. Sizler komşularınız için, kasabanız için ve şehriniz için nefret uyandıran kişilersiniz’.”

Voltaire bugün yaşıyor olsaydı, belki de sözlerini şu şekilde sürdürecekti: “Diğer bazı ülkelerde de, şu şekilde şeyler söylemekten hoşnut olanlar vardır: ‘Benim gibi laik demokrat ol, yoksa senden nefret edeceğim; ya laik demokrat ol ya da elimden geldiği kadar sana zarar veririm. Sizi gidi canavarlar! Benim gibi laik demokrat değilsiniz; öyleyse vatan hainisiniz, devlet düşmanısınız. Sizler ülkeniz için nefret uyandıran kişilersiniz’.”

*

Laiklik hristiyan Batı’da bir hak olarak başlamıştı, bugün birçok yerde (özellikle de Türkiye gibi ülkelerde) bir yükümlülük ve zorunluluğa dönüştürülmüştür. Din ve vicdan özgürlüğü olarak başlamıştı, artık birçok yerde din ve vicdan yasakçılığı halini almıştır.

Spinoza, 1670’de laikliğin gerçek manasını şöyle açıklıyordu:

“Neyin doğru olarak kabul edileceğini, neyin yanlış olarak reddedileceğini ve ibadetlerinde hangi fikirlerin insanları harekete geçireceğini belirlemeye çalışmak egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır.”

Spinoza, 300 küsur yıl daha yaşamadığı için şanslıydı. Çünkü, ibadetlerinde insanları hangi fikirlerin harekete geçireceğini belirlemeye çalışmanın (onlara düşünce ve inanç hürriyeti tanımayıp fikir empoze etmenin) demokratik hakların kötüye kullanılmasının engellenmesi çabası olduğunu iddia eden insanlarla karşılaşması, “kafayı yemesine” neden olabilirdi.

Evet, günümüzde birçok ülkede, görünüşte demokratik hakların kötüye kullanılmaması için, devlet, insanların ibadetlerinin yöneleceği hedefi belirleyebiliyor.

İşte bu, devletin tanrılaştırılmasıdır..

*

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun bakınız ne diyor:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

Görüldüğü gibi, müslümanları ibadetlerinde hangi fikirlerin harekete geçireceği Kur’an ve Sünnet’e bakılarak belirlenmiyor.. Diyanet’in hutbelerine laik (din dışı, siyasal dinsiz) anayasanın talimatı yön veriyor.

Kısacası Türkiye’de, özü itibariyle laik olmayan (gerçek anlamda din ve vicdan hürriyeti tanımayan) bir şeklî laiklik mevcut.

Doç. Argun’un iddiasının aksine, Diyanet’in hutbelerinde dinin bütün konularına yer verildiği de söylenemez.

Mesela “şirk”in gerçek anlamı anlatılmıyor.

Mesela devletin (siyasal otoritenin) görevinin Allah’ın indirdiği ile hükmetmek olduğu söylenmiyor.. Söylenemiyor.. Buna izin yok.. Konu bu noktaya geldiğinde “din ve vicdan hürriyeti” balonu patlıyor.

*

Spinoza şanslıydı, çünkü şu fikirlerinin bir gün hayata geçirileceğini umabiliyordu:

“Devletin asıl amacı, korkutarak kural koymak, kısıtlamalar getirmek ve mutlak itaati sağlamak değildir; bunun tam tersine, mümkün olan en emniyetli şekilde yaşasınlar diye insanları bütün korkulardan beri tutmak, başka bir deyişle, kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin çalışma ve varlığını idame ettirme doğal hakkını güçlendirmektir.”

Bu noktada bazıları, mesela Şeriat’in hakim olması durumunda kimi insanların başkalarına zarar verme konumuna geleceğini ileri sürebilirler.

Bu, yanlıştır.. İslam, faydalı olan (ve zararlı olmayan) hiçbir şeyi yasaklamamıştır.

Mesela içki yasağını alalım..

Alkolün trafik dışındaki alanlarda yol açtığı tahribat ani değildir, daha geniş bir zaman dilimine yayılır. Aile yapımıza etkisi bu türdendir. Alkol alanlar hiç kimseye zarar vermeseler bile kendilerini mahvetmiş olurlar.

Bu durumda bile, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun halkın vergileriyle sahip olduğu imkânlar onların sağlık sorunları için heba edilir.

Araba kullananların alkol almaması konusunda bugün toplumsal uzlaşma var. Çünkü herkes trafiğe çıkıyor, can ve mal tatlı.

Aynı mantıkla, kamu düzeni ve kamu sağlığı açısından, halka açık yerlerde içki kullanımının yasaklanması pekâlâ düşünülebilir.

Fakat Türkiye’de böyle bir talebin dile getirilmesinin, “insan hak ve hürriyetleri” feryatları duvarına çarptığını görüyoruz.

Kimileri de bunu Şeriatçılık ve irtica özlemi kabul ediyor.

“İlke” değil, “düşman” merkezli düşünen bu kişilere göre, Şeriat tarafından yasaklanmış olan birşey, sırf Şeriat tarafından yasaklanmış olduğu için insan hak ve hürriyetlerinin kapsamına girebiliyor.

Hırsızlık, gasp, kapkaççılık ve cinayet de Şeriat’e göre suç. Yoksa bütün bunlar da serbest mi olmalı?!

Batılılar’ın, müdahale etmek istedikleri ülkelere karşı  demokrasi ve “insan hak ve hürriyetleri” kavramlarını bir silah olarak kullanmalarının bir benzerini, yerli-milli Şeriat düşmanları da sergiliyor.

*

Onların toplumsal sağlığı, huzur ve asayişi tehdit eden zararlı bir alışkanlığı hak olarak savunmaları göz önüne alındığında, Turgot’nun 1775 yılında Fransa Kralı’na “hoşgörü” konusunda sunduğu önergede yaptığı tespit daha bir anlamlı hale gelmektedir:

“Kendi vicdanına uymak her insanın hakkı ve görevidir ve hiçbir kişi kendi vicdanını diğeri için bir kural haline getirme hakkına sahip değildir.”

Bunun anlamı, dinde (ve fikirde) zorlama olmamasıdır.

Aynı şekilde, laiklikte de zorlama olmamalıdır.

Vicdan tek başına ölçü olamaz.. Esas olan, objektif/nesnel fayda ve zarar durumudur.

Ve laiklik, zararlı bir nesnenin ya da uygulamanın savunulmasının mazereti yahut gerekçesi olarak öne sürülemez.. Sürülmemelidir.

Allahu Teala, kendi dininin bile zorla kabul ettirilmesini, başka vicdanlar için kural haline getirilmesini istememektedir. Bakara Suresi’nde bu nokta açıkça belirtilir: “Dinde zorlama yoktur.”

İnsan ancak kendi vicdanıyla İslam’ı benimsemişse İslam onun için kuraldır ve ondan takiyye yapmaması, İslam’a uyması beklenir.

Aynı şekilde, laikler de laikliğin bir gereği olarak başkalarının din ve vicdan hürriyetine saygı duymak zorundadırlar.

İnsanların geneli için kural olan ilkeler, insanların vicdanını aşan ve ilahî kaynaktan gelen ilkelerdir:

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90)

*

Lysander Spooner’in 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a yazdığı mektupta yer alan sözleri, günümüzde adalet ilkesinin niçin unutturulmaya çalışıldığını, laik demokrasininse dillerden düşürülmediğini açıklamaktadır:

“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir ilke yoktur.”

Evet, ne laiklik, ne de demokrasi insanlara bir ilke olarak dayatılabilir.

Yeryüzünde (Atatürk ilke ve inkılapları gibi) insanların kafalarının (ya da kafasızlıklarının) ürünü olan ilkeler değil, sadece (Allahu Teala’nın istediği) adalet ilkesi hâkim olmalıdır.

İşte Allahu Teala İslam Şeriati’ni, bu gerçekleşsin, dünyada adalet hâkim olsun diye tebliğ etmiştir.

İslam Şeriati, faydalı olan hiçbir şeyi yasaklamaz, zararlı olan hiçbir şeye de (güç kuvvet sahibi azgınlar öyle istiyor diye) izin vermez.

İslam Şeriati’nin her hükmü serapa hikmettir.

*

Mesela kısası alalım..

İslam, katilin (cinayet işleyenin) aynı şekilde öldürülmesini emreder..

Allahu Teala Kur’an’da “Kısasta hayat vardır” buyurmuştur..

Birisini öldürdüğünde hapishanede misafir edilmeyeceğini, aynı şekilde kendisinin de öldürüleceğini bilen biri kolay kolay cinayet işleyemez..

Böyle bir durumda da öldürülmeyi umursamayıp cinayet işleyen yine çıkacaktır, fakat bugün bunu bin kişi yapıyorsa o zaman ancak bir kişi buna cesaret edebilecektir.

Gel gör ki, laik demokratlar, sırf Şeriat’in hükmü olduğu için bu emri kabul etmez, kısas hükmünü çağdışı olarak nitelendirirler. (Sözde müslüman, özde laik demokrat olan reformist-tarihselci-“düzen”baz ilahiyatçı tufeylîlerçağdışı” kelimesi yerine “tarihsel” tabirini kullanıyorlar.. Böylece Şeriat hükümlerini sözde aşağılamamış, inkâr etmemiş, “bilimsel” bir yaklaşımla “yorumlamış” oluyorlar.. Halbuki, “tarihsel” kelimesine yükledikleri anlam, “küfür”baz laiklerin “çağdışı” kelimesiyle ifade ettikleri durumdan ibaret.)

Evet, Allahu Teala’nın kısas konusundaki emri söz konusu olunca birdenbire pek merhametli çağdaş ve uygar insanlar haline gelen laik demokratların, mesela Selanikli Mustafa Atatürk’ün İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle yaptığı katliam söz konusu olunca dut yemiş bülbüle döndükleri görülüyor.

Bilindiği gibi gerçekte İzmir suikasti diye birşey yok, başarısız suikast girişimi var.. Suikast girişiminden muhbirler vasıtasıyla önceden haberdar olunmuş, ve bunlar konuşlandıkları yerden olgunlaşmış armut gibi toplanmışlar.

İmdi, ortada bir suikast olmadığı için, İslam Şeriati’ne göre bu adamları (ve onları azmettirdikleri iddia edilen kişileri) kısas gereği idam etmek mümkün değil.. Ancak tazir cezası verilebilir..

Peki Selanikli ne yaptı?.. Bu girişimi bahane ederek tam 19 kişiyi idam cezasına çarptırdı..

Epeyce bir kişiye de hapishanenin yolu göründü.

(Eski arkadaşı İsmail Canbulat, idam edilenlerden.. İsmail Canbulat ve Halis Turgut önce 10 yıl hapse mahkum edilmişlerdi, karara itiraz ettiler, bunun üzerine onlara “Beğenmediniz mi, peki, o halde sizi asalım” dediler ve astılar.. Selanikli adaleti.. Hâlâ bu adamın “tarihsel” olmadığı kabul edilen ilke ve inkılaplarıyla yönetiliyoruz.)

*

Evet, Şeriat’i beğenmeyenlerin başta gelen karın ağrılarından biri bu kısas hükmüdür..

Yine, hırsızın elinin kesilmesi hükmünü de çağdışı (tarihsel) bulurlar..

Fakat, aynı kişiler, birileri kendilerinin servetlerini “iç ettiğinde” ellerinden geliyorsa devreye mafyayı koyup hırsızları işkenceyle öldürtmekten de geri kalmazlar..

Bu, onlara göre adil bir karşılıktır..

Bunlar evlilerin zinasının ispatlanması durumunda geçerli olan recm cezasını da çok ağır (çağdışı/tarihsel) bulurlar, fakat memlekette işlenen çağdaş namus cinayetleri üzerinde düşünmek de işlerine gelmez..

Bu cinayetleri işleyenlerin nerdeyse hiçbirinin derdinin “Şeriat’e itaat” olmadığı, bunun insanın (her çağda aynı olan) psikolojik yapısıyla alâkalı olduğu akıllarına gelmez.

Bu memlekette namus bahanesiyle öldürülenler şayet Şeriat’e göre cezaya çarptırılmak istenseler maktullerin belki ancak binde birinin suçu hukuken sabit olur.. Suçu hukuken sabit olmadığı (mahkemece sabit görülmediği) halde bir kadını öldürenin ise cezası (kısas gereği) öldürülmesidir..

Evet, Şeriat, toplumda huzur ve emniyeti sağlamanın yegâne yoludur..

Bunun makul ve insanca başka bir yolu yok..

Ha, hayvanca yaşamı kabul eder, mesela Selanikli’nin Kâzım Karabekir’e söylediği gibi “zenginleşmek için din ve namus telakkisini kaldırma” yoluna giderseniz sizin için her yol mübahtır.

(Böyle olmakla birlikte, “dinsiz ve namussuz” olanların bir kısmının “Sen sadece benim zenginliğim olarak kalmalıydın” türünden namusvari cinayetleri yine de işledikleri görülecektir.. Dinsizlik ve namussuzluk insanları adam öldürmekten alıkoysaydı, bunu tavsiye eden Selanikli bir suikast girişimi bahanesiyle 19 kişiyi ölüme mahkum etmezdi.. Bu memlekette suikast girişimine de değil, suikaste maruz kalan ve ölen dünya kadar adam var, ve çoğu “faili meçhul” olarak kaldı.. Bediüzzaman gibi zehirlenerek öldürülmek istenen fakat hayatta kalanlar da var.)

*

Lysander Spooner, ABD Başkanı’na yazdığı mektubunda şunları da söylüyor:

“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların  mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan etmiş olur.”

Bu sözler, Martin Buber’in milliyetçilikle ilgili sözlerini akla getiriyor:

“Her milliyetçilik büyük bir umutla başlar ve sonunda kutsallaştırılmış bir bencillik haline gelir. Bu kollektif bencillik (milliyetçilik, ulus davası, kolektif enaniyet) bireysel bencillikten (“benci”likten, enaniyetten, “ben davası”ndan) daha az kötü birşey değildir.”

Evet, fertler yaptığında hırsızlık, arsızlık, namussuzluk, soygunculuk, eşkıyalık, kanun tanımazlık, saldırganlık, zorbalık, alçaklık ve ahlâksızlık olarak görülen işler, kendilerine devlet adını veren (ve kutsallaştıran, hatta tanrılaştıran) gruplar ya da organizasyonlar tarafından yapıldıklarında meşru hale gelmezler.

Devlet denilen kurum ile bir mafya ya da eşkıya çetesi arasındaki fark, ilkinin “hukuk”a dayanıyor olmasıdır.

Ve hukuk, yönetilenler kadar yönetenleri de “bağlamak”, onlar için de bağlayıcı olmak durumundadır.

Hukuk, kimseye imtiyaz/ayrıcalık tanımamak, mesela hırsızlıktan dolayı el kesiyorsa, hırsızlık yapan kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kızı Fatıma’ydıysa bile, onun da elini kesmek zorundadır.

Eğer yönetenler için “dokunulmazlık” icat ediliyorsa, yönetenlerin has adamları, yakınları, “istihbarat (haber alma)” işi için kullandıkları kişiler saman altından su yürütebiliyor, bazen cinayet bile işleyebiliyorlarsa, orada “adalet”den de, “hukuk”tan da söz edilemez.

Bu durumda devlet, Spooner’ın dediği gibi, kendisini “mütecaviz (tecavüzcü), hırsız ya da katil (bir başka deyişle çete, suç örgütü) ilan etmiş olur”.

*

Gerçekte, İslam Şeriati ile yönetilmeyen hiçbir devlet, Allahu Teala katında çete (suç örgütü) olmaktan kurtulamaz..

Böyle bir devlette etkili konumda olan kişiler ahirette bunun hesabını vereceklerdir.

Gücü yettiği halde İslam Şeriati’ni uygulamayanlar (Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler), Kur’an’da belirtildiği üzere, en iyi ihtimalle fasık ve zalimdirler (Bazen de kâfir).

Gücü yetmeyenler mazur olabilir..

Ancak, buna razı olmamak, (hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere) elleriyle düzeltemedikleri bu duruma dilleriyle tepki göstermek durumundadırlar.

Buna da güçleri yetmiyorsa, onlara düşen, seslerini kesip susup oturmak, kalpleriyle buğzetmektir. (Ancak, Allah için seslerini yükseltemeyen bu kişilerin, başka zaman kahramanlık nutukları atmamaları, birtakım "değer"ler için gerekirse canını bile verme edebiyatından uzak durmaları gerekir.) 

Kalpleriyle buğzetmiyor, buğzedemiyorlarsa, bilsinler ki, iman bakımından acınacak haldedirler.

*

Bu kalpleriyle buğzetme mevkîinde olanlar şayet susmaz, “Din devletinin devri geçmiştir, laik demokrasi daha iyidir” derlerse, bu sözleriyle küfre düşerler.

Böylelerini ikaz edip “Kardeşim, Şeriat’i savunmuyorsan, savunamıyorsan bari sus, böyle facia laflar etme” diyenleri “fitne çıkarmak”la suçlayanlar ise, “iyilikle emredip kötülükten nehyetmek” yerine “kötülükle emredip iyilikten nehyetme” hatasına düşmüş olurlar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...