İNGİLİZLER’İN “ANKARA’DAKİ (BİZİM) ÇOCUKLAR”ININ BAŞTA GELENİ







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 32

 

Olayların seyrini hatırlayalım..

3 Temmuz 1918 günü, Sultan Reşad vefat ediyor ve tahta (Selanikli Mustafa Atatürk’ün “kafaya almış” olduğu) Vahideddin oturuyor.

İki buçuk ay sonra, Eylül’ün ikinci yarısında, Selanikli’nin eşsiz ricat (geri çekilme ya da kaçış) yeteneğinin de katkısıyla Osmanlı ordusu Filistin ve Suriye’de İngilizler karşısında ağır bir yenilgi alıyor.

Bunun ardından “ricatların efendisi” Selanikli, Vahideddin’e “Padişah yaveri” sıfatıyla bir telgraf çekerek İngilizler’le “behemahal barış” yapılması talebini iletiyor.

Suriye’den akıl vererek “yeni bir hükümet kurulmasını, arkadaşlarından falan filanın ve bu arada bittabiî pek muhterem zatıalilerinin bakan yapılması” tavsiyesinde bulunuyor.

*

Şunun gibi birşey: 

Suriye’de şu anda görev yapan Türk birliğinin (Süleyman Şah türbesinin bulunduğu alanın geçmişte terk edilmesi gibi) düşman karşısında taa Kayseri’ye kadar ricat ettiğini, sonra da subaylardan birinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a olan yakınlığından dolayı Ankara’ya Cumhurbaşkanlığı makamına bir mesaj gönderdiğini, “Bakanları değiştirin, arkadaşlarım Ali, Veli, Hasan, Hüseyin ve bir de benim bakan olarak içinde yer aldığım yeni bir hükümet kurulsun” dediğini düşünün..

Komediye bakın!..

Cumhuriyet’in ilanından sonra bir asker, “Padişahın kulu olmaktan kurtulduk, vatandaş olduk; hakimiyet kayıtsız şartsız milletin” diyerek, Türkiye’nin herhangi bir vilayetinden Ankara’ya, Selanikli’ye bir telgraf çekip, böyle bir talepte bulunabilir miydi?!

Evet, bu Selanikli, sıradışı “yağıcılık” yeteneğinin de yardımıyla Vahideddin’in kendisine olan güvenini, itimadını sonuna kadar istismar etti, kullandı, ve zamanı gelince ondan “Anadolu genel valiliği” anlamına gelen yetkileri alarak Anadolu’ya geçti, ve de İngilizler’le işbirliği yaparak onun altını oydu, sonra da korkutup memleketten kaçmak zorunda bıraktığı Vahideddin’in ardından bir sürü hakaretler, sövgüler yağdırdı. Onu hain ilan etti.

*

Selanikli’nin Suriye'den gönderdiği bu "behemahal" telgrafının da etkisiyle Vahideddin barışa (mütarekeye, ateşkese) razı oldu.. 

Böylece, 30 Ekim 1918’de, Vahideddin’in padişah olmasından dört ay, Selanikli’nin Filistin’deki eşsiz ricatinden bir ay sonra Mondros Mütarekesi yapıldı.

İki hafta sonra, 13 Kasım’da Selanikli İstanbul’daydı..

Tam da İngilizler’in mütareke sayesinde Çanakkale’yi geçip donanmalarıyla İstanbul’a geldikleri gün.

Selanikli, anasının Beşiktaş Akaretler’deki evi dururken, tuttu İngiliz subayların yerleştiği Pera Palas’ta ikamet etmeye başladı.. (Para bol nasıl olsa, Pera kaç yazar!.. Ya da şöyle diyelim: Geleceğe yatırım yapmak istiyorsanız kesenin ağzını sonuna kadar açacaksınız..)

İlk işi de Ward Price gibi İngiliz gazetecileri araya koyarak İngiliz subaylarıyla temas kurmak oldu.

Daha sonra bu temas, İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew ile olan (Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas’ın ifadesiyle) “fasılalı tarihlerde”ki “gizli kapaklı, başbaşa” görüşmeler halini aldı.

*

Ancak, Selanikli “tek at”a oynamayacak kadar iyi bir “oyuncu”ydu.

Bir taraftan İngilizler’le perde arkasında iş pişirirken diğer taraftan Osmanlı hükümetinde bir bakanlık koltuğu kapmak için Bizans entrikalarına rahmet okutacak cinlikler yapıyordu.

Bu cinlikleri Kemalist/Atatürkçü kalemlerden ve ağızlardan aktarmaya çalışacağız.. İlk başvuracağımız isim, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı Atay..

Cumhuriyet gazetesi, onun bazı yazılarını biraraya getirip “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adı altında kitaplaştırmış ve okurlarına hediye etmiş durumda (haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999).

Falih Rıfkı, Selanikli’nin mütareke dönemiyle ilgili olarak kendisine anlattıklarını kaleme aldığını söylüyor.

Ancak, o dönemde yaşanan olayları salt Selanikli’nin anlatımıyla değerlendirmek, bir mahkemenin sadece davacının söylediklerini dinleyip savunmaya söz hakkı vermeden karar vermesi gibi bir garabet (adaletsizlik ve haksızlık) olacaktır.

Evet, bu garabete Cumhuriyet dönemi fazlasıyla şahit oldu.. Selanikli’nin hoşuna gitmeyen ya da onu rahatsız edecek şeyler o yaşarken yayınlanamadı.. Mesela Kâzım Karabekir, kitaplarını yayınlatamadı.

Osmanlı’nın yıkılış ve Cumhuriyet’in kuruluş günlerine şahit olan birçok kişi, Selanikli’nin ve Cumhuriyet’in savcılarının, mahkemelerinin hışmına uğramamak için bildikleri birçok şeyi kendileriyle birlikte mezara götürdüler.

Dolayısıyla, mütareke döneminde yaşananları salt Falih Rıfkı’nın kaleminden dinlemek, gerçeği olduğu gibi duymak anlamına gelmiyor.

Selanikli, kendisini zora sokacak iddiaların yazılmasına ve yayınlanmasına, toplumun bunları öğrenmesine izin vermediği gibi, yazılmasına engel olamadığı bazı iddialar için de yalanlama yoluna gitmiş bulunuyor.

Nitekim, okumakta olduğunuz bu yazı dizisinin “Birisi yalancı ama hangisi?.. Kâzım Karabekir mi, Selanikli Mustafa Atatürk mü?” başlığını taşıyan ikinci bölümünde, Selanikli’nin, Karabekir’i kendisiyle ilgili olarak yalan söylemekle suçlamış olduğunu görmüştük.

Yine, Karabekir, Anadolu’ya geçmeden önce Selanikli’yi evinde ziyaret ettiğini, onu Anadolu’ya geçmesi için ikna etmeye çalıştığını yazmışken, Selanikli bunu da inkâr etmektedir.

*

Böyle olmakla birlikte, Selanikli’nin sözlerinin baştan sona bütünüyle yalan olması mümkün değildir.. Bu, hayatın doğasına, eşyanın tabiatına aykırı..

Evet, sözleri ne baştan sona doğru, ne de baştan sona yalan..

Dolayısıyla, Selanikli’nin söylediklerinden, (laflarını “analitik-kritik” [tenkidî ve tahlilî] bir süzgeçten geçirmek şartıyla) öğrencilecek çok şey bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

İnsanlar bazen, söylemek istediklerinden daha fazlasını farkında olmaksızın ifşa ederler.. Bazen de merd-i Kıptî hesabı şecaat arzederken sirkatlerini ortaya sererler.

*

Gelelim Falih Rıfkı’nın anlattıklarına..

Şunları söylüyor:

“[Adana’dan] İstanbul'a gelen Mustafa Kemal Paşa, [Sadrazam/Başbakan] İzzet Paşa ile, Fuat Paşa Türbesi karşısındaki konağında buluştu. İzzet Paşa istifa sebeplerini anlattı. Mustafa Kemal Paşa, nihayet bir haysiyet meselesi yüzünden, böyle zamanda hükümeti bırakmak doğru olmadığı fikrinde idi. Ona göre sadrazamlık makamına çağrılan Tevfik Paşa kabinesini düşürmek ve yeniden İzzet Paşa kabinesi kurulmak lazımdı. Orada bulunanlar bu teklifi kabulettiler, hatta yeni bir kabine listesi ile yaptılar ve her biri türlü çalışmaya koyuldular.

“Mustafa Kemal Paşa, önce eskiden arkadaşlık ettiği bütün mebuslarla (milletvekilleriyle), kabineyi nasıl düşürecekleri hakkında konuştu. Bu arkadaşlar, teklif üzerine, kendisini başka mebuslarla da tanıştırmak istediklerinden, ömründe ilk defa, Fındıklı'daki Meclis Sarayı'na [günümüzde Mimar Sinan Üniversitesi’nin faaliyet gösterdiği Meclis-i Mebusan binasına] gitti. Haftanın münakaşa mevzuu, [yeni kurulan] Tevfik Paşa kabinesine itimat reyi (güvenoyu) verip vermemekti. İtimat o gün reye konacaktı [Selanikli’nin ifadesiyle]:

“- Kanaatim itimat reyi verilmemesi idi. Eski tanıdığım veya o gün tanıştığım mebuslara bu kanaatimi kabul ettirmeye çalıştım. Bir kısım mebuslar şu fikirde idi ki eğer itimat reyi verilmezse, Meclis dağıtılacaktı; eğer böyle yapılmazsa, biraz vakit kazanmak ve bazı faydalı işler görmek mümkün olabilecekti. Ben ise Meclis'in [hükümet kurulsa da] dağıtılacağından şüphe etmiyordum. Yeni sadrazam bunu yapabilmek [Meclis’i dağıtmak] için, itimat reyi almalı idi. Vakit kazanmak için de, bilakis, itimat reyi vermemek ve bunda ısrar etmek, arada da yeni bir İzzet Paşa kabinesi kurulma çarelerini aramak daha doğru idi.” (s. 123-124.)

Görüldüğü gibi, Selanikli (bir asker olarak) siyasete müdahale etmeye çalışıyor, bunun için kulis faaliyeti yürütüyor.

Kafasına göre bir hükümet kurulması için insanları kışkırtıyor, örgütlüyor.

Bunun için tanıdığı bütün milletvekilleriyle tek tek görüşüyor. Ayrıca onlar vasıtasıyla başka milletvekillerine de ulaşmaya çalışıyor.

Tam da güvenoylamasının yapıldığı gün Meclis’e gidip milletvekillerinin kafasını karıştırarak siyasî kriz çıkarmak için uğraşıyor.

Bunun tek nedeni, çekirdekten yetişme bir diplomat ve hariciyeci olan Tevfik Paşa üzerinde bir nüfuz ve etkisinin bulunmuyor olması.

Tevfik Paşa kabinesinde bakan olma ihtimali ya da şansı sıfır..

*

Tabiî Falih Rıfkı bu arada kelime oyunlarıyla meselenin farklı anlaşılmasını sağlamaya çalışıyor. “Bu arkadaşlar, teklif üzerine, kendisini başka mebuslarla da tanıştırmak istediklerinden ömründe ilk defa, Fındıklı'daki Meclis Sarayı'na gitti diyor.

Selanikli istemese, ısrar etmese, onu başka milletvekilleriye niye tanıştırmak istesinler ki!.

Hayatında ilk defa Meclis’e gitmiş olması da sanki bir meziyet.. Orada ne işi var ki!.

Falih Rıfkı, Selanikli’den duyduklarını şu şekilde aktarmaya devam ediyor:

“Hatta birtakım mebuslar hususi bir toplantı yaparak Mustafa Kemal Paşa ile daha etraflı bir münakaşada bulundular. Öyle sanıyordu ki teklifi kabul edilmiştir ve Tevfik Paşa kabinesine itimat edilmeyecektir (güvenoyu verilmeyecektir). Mebuslar toplantı salonuna girerken, o da locaya çıktı. Herkes reyini verdi, tasnif işi (oy sayımı) bitti ve reis (Meclis başkanı), Tevfik Paşa kabinesinin ekseriyet kazandığını tebliğ etti.” (s. 124.)

Milletvekilleri Selanikli ile niye özel toplantı yapmak istesinler ki!.. 

Demek ki Selanikli onlarla özel toplantı yapmak istemiş, onlar da “Padişah yaveri” olmasının hatırına bunu kabul etmişler.. 

Orada onunla tartışmışlar, itirazlarını dile getirmişler, fakat Selanikli’nin laftan anlamadığını görünce “He, he, hı, hı” diyerek onu güzellikle başlarından savmak istemişler. 

Selanikli de onların nezaket gereği susmalarını ikna olmalarına yormuş.

Ve Tevfik Paşa hükümeti güvenoyu alınca Selanikli hayalkırıklığı yaşamış.. Merkepten düşmekten beter olmuş.

*

Peki bunun üzerine ne yapmış dersiniz?

Sıkı durun, hemen Padişah Vahideddin’i aramış, çareyi ona sığınmakta bulmuş.

Falih Rıfkı’dan dinleyelim:

“Meclis'ten çıkınca, Almanya seyahatindeki tanışıklığa güvenerek, saraya telefon etti, Vahdettin'in kendisini kabul etmesini rica etti. Maksadı padişahla açık konuşmak, tedbir diye düşündüğünü açık söylemekti. Bu ricasını bildirecek zat, hocası Naci Bey'di (Mebus General Naci Eldeniz). Kendisine maksadını ima bile etti [Selanikli’nin ifadesiyle]:

“- Naci Bey'in o gün veya ertesi gün için bir mülakat (randevu) almaya elinden geldiği kadar çalıştığında şüphe yoktu. Fakat kafasındaki kararını gizliyen Vahdettin, saflıktan gelerek, önümüzdeki cuma selamlığına gelmekliğimi ve benimle orada konuşacağını tebliğ etti. Cumaya birkaç gün vardı. Beklemekten başka ne yapabilirdim? Cuma günü selamlığa gittim ve dışarda bekleyenlerce hayli tefsire (yoruma) uğrayan mülakatta (görüşmede) bulundum.

Konuşma uzun sürdü. Ancak konuştuklarımız çok kısa idi. Ben sözüme başlangıç ararken, padişah beni önledi, dedi ki:

" ‘- Bilirim ki ordunun zabitleri ve kumandanları sizi severler. Bana teminat verebilir misiniz ki onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir.’

“Böyle bir sualin sebebi ne olduğunu hemen kavrayamadım.

" ‘- Orduya ait bazı malumat mı var, efendim?’ diye sordum. Gözlerini kapadı, ne evet, ne hayır dedi, yalnız sualini bir daha tekrar etti.

" ‘- Gerçi, dedim, ben İstanbul'a geleli birkaç gün var. Buradaki vaziyeti tamamıyla bilmiyorum. Yalnız ordu kumandan ve zabitlerinde zatı-şahanenize karşı bir cereyan olması için sebep görmüyorum.’

“Anlaşılmaz bir tavırla ilave etti:

" ‘- Yalnız bugünden bahsetmiyorum, bugünden ve yarından...’

“Bu son cümle beni şüpheye düşürdü. Demek yarın padişah öyle bir hareket yapabilir ki ordunun vatanını seven kumanda ve zabit (subay) heyeti bundan müteessir olabilir. Padişahın verilmiş bir kararı olmalı idi. Biz ise bu kararın ne olduğunu bilmeyen veya anlamak istemeyen kimselerle konuşuyorduk.

“Zat-ı şahane gözlerini açarken ayağa kalktı, şu sözlerle mülakata son verdi:

" ‘- Siz akıllı bir kumandansınız. Tecrübesiz arkadaşlarınızı tenvir edeceğinizden (aydınlatacağınızdan) eminim." (s. 125-126.)

Evet, Selanikli Meclis’te istediği sonuç çıkmayınca can havliyle hemen Saray’ı arıyor, acilen görüşmek istiyor, ve gerçekleşen görüşme hakkında verdiği malumat bu alıntıladığımız laflardan ibaret.

Adam başından geçenleri mi anlatıyor, yoksa roman, hikaye ya da masal mı kotarıyor, belirsiz.

*

Bunları anlatan, Selanikli’yi sevmeyen biri değil, onun baş dalkavuklarından, en hızlı “yağcı”larından beslemesi Falih Rıfkı..

Selanikli’nin dediğine göre, Konuşma uzun sürdü. Ancak konuştuklarımız çok kısa idi”ymiş.

Mantığa bakın!.. Konuştuklarınız çok kısa ise, konuşma nasıl uzun sürüyor?. Sen kimi kandırıyorsun!.. (Halide Edip Adıvar’ın söylediğine göre görüşme bir saat sürmüş. Bkz. Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 20.)

“Cuma günü selamlığa gittim ve dışarda bekleyenlerce hayli tefsire (yoruma) uğrayan mülakatta (görüşmede) bulundum” diyen kendisi..

Evet, Padişah ile başbaşa yaptığı bu görüşme, dışarıda bekleyenlerin hayretini mucip olmuş, hakkında bir hayli yorum yapılmış.

Eğer Padişah’ın herkesle böyle görüşme huyu olsa, kimse yorum yapma gereği duymaz..

Burada bir olağandışılık ya da sıradışılık bulunduğu kesin..

*

İmdi, Falih Rıfkı’nın yazdıklarına göre, randevu talebinin nedeni şu: Maksadı padişahla açık konuşmak, tedbir diye düşündüğünü açık söylemekti.

Zat-ı Şahane (Padişah), “Gel bakalım Kemal, benimle acil görüşmek istemişsin, nedir mesele? Ne bu telaş, ne bu aculluk? Hayrola senin için bu kadar acil olan mesele nedir?” diye buna herhalde sormuştur.

Selanikli’nin Falih Rıfkı’ya anlattıklarında niye bu fasıl yok?..

Devlet adabını geçtik, normal beşerî münasebetlerde, “hayatın olağan akışı”nda böyle birşey var mı?!

Padişah randevu talebinin nedenini sorunca (Ki nezaketen sormasa bile randevu talep eden kişi bunu açıklamak zorunda; açıklamasa onun için “Yontulmamış has halis kütük, görgüsüz kabalığın cisimleşmiş hali” diye düşünülür) Selanikli ne demiş olabilir?

Şunu mu demiştir: “Yok yav Vahdettin, önemli bir mesele yok, seni özledim, bir hal hatır sorayım dedim, görüşmeyeli nasılsın, eyi misin, eee daha daha nasılsın?.. Padişahlık nasıl gidiyor koçum, eyisin de mi? Hadi eyisin eyisin.. Seni köftehor seniii!..”

Dahası, konuşma uzun sürdüyse, konuştuklarınız nasıl kısa olabilir ki?! 

Padişah’ın o kadar işi gücü varken, görevliler onu sabırsızca beklerken oturup seninle boş çene mi çalacak?!

Belli ki Selanikli birşeyler saklıyor.. Bu çok açık..

*

Falih Rıfkı’nın anlattıkları baştan sona saçmalık.. Her tarafı dökülen bir masal..

Adam Padişah’tan randevu istiyor, iki üç gün sonrası için randevu verilmesi bile bunu memnun etmiyor.. Niyeyse çok acil görüşmesi lazım..

Üstelik, niçin görüşmek istediğini Padişah’ın özel kalemine açıkça söylememiş bile, sadece “ima etmiş”.. Saray’da nasıl bir “kredi”si varsa, söyleyemeyebiliyor.

Bugün böyle kuru kuruya “ima” ile kim kime randevu veriyor?!

Değil böyle bir makamdan randevu almayı, eski bir arkadaşınızı, dostunuzu ziyaret etmek isteseniz, aynı gün ya da ertesi gün için randevu vermeyebiliyor.

Sanki ziyaret etmek istediği yer müşteri bekleyen bir kahvehane.. Ya da bir yolgeçen hanı..

*

Padişah buna böyle “nedensiz talep” için randevu verdiği gibi, tutup uzun uzun konuşmuş da..

Daha ne olacaktı!..

Adam, Padişah’ın kendisine o gün ya da ertesi gün için değil de Cuma günü için, yani iki üç gün sonraya randevu vermesini şöyle yorumluyor:

“Fakat kafasındaki kararını gizliyen Vahdettin, saflıktan gelerek, önümüzdeki cuma selamlığına gelmekliğimi ve benimle orada konuşacağını tebliğ etti.”

Sivri zekâ, adam daha senin niçin görüşmek istediğini bile bilmiyor, kafasında ne “karar” olsun?!

Adamın sana ne borcu var ki “saflıktan gelsin, salağa yatsın”?.

Sanki Padişah’a milyonlarca altın borç vermiş de onları isteyecek, Padişah da bunun niyetini anladığı için onu bahane uydurup atlatmaya çalışıyor..

Orduda senin gibi yüzlerce subay var..

Sırf Almanya (Berlin) seyahati sırasında ona “yağcılık” yaptığın için seni adam yerine koymuş, kendisine yaver yapmış, taltif etmiş..

Sana yanaşan o değil, ona yanaşan ve yapışan sensin..

Seni çağırtmamış, sen randevu istemişsin..

Senin ne özelliğin var ki sana karşı rol yapsın, “saflıktan gelsin”, sivri zekâ?!

Evet, adam almış karşısına Falih Rıfkı denen “yağdanlığı”, masal anlatmış..

Millet de senelerdir bu “dolmaları” afiyetle yiyor..

Ahküçük hokkabazlıksefil aynalı dolap;

“Bir masal, bir kurmaca, bir boşboğaz, ve kitap.”

*

Halide Edib, bu görüşmeyle ilgili olarak şunları yazıyor:

“Bu tarihî cuma günü, Mustafa Kemal Paşa ile konuşurken Padişah, hekimi Reşat Paşa’yı Rauf Bey’e [Orbay] göndererek onunla da konuşmak istediğini söylemiş. Rauf Bey, o zaman Bahriye Nazırı [Denizcilik Bakanı] değildi.

“— Benim vaziyetim mes’ûl [sorumlu ve yetkili] bir adam vaziyeti değil. Ben alelâde bir vatandaşım, Zat-ı Haşmetleri’ne söyleyecek hiçbir şeyim yoktur. Fakat beni bir subay sıfatı ile görmek isterlerse, emrederler, demiş ve gitmemiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu mülâkatından iki gün sonra Meclis kapatılmış ve Mustafa Kemal Paşa da [kendisinin] Padişah’a ordunun bu hareketi tasvip edeceğini söylediği hakkında rivayetlerin döndüğünü işitmiştir.”

(Bkz. Türk'ün Ateşle İmtihanı I, s. 20-21. İmla, Can Yayınları bakısına göre düzeltilmiştir.)

Buradan iki şeyi anlıyoruz:

Birincisi, Rauf Orbay ile Selanikli’nin karakterleri birbirinin zıddı..

İkincisi, o günlerde İstanbul'da hakim olan kanaate göre, Selanikli Mustafa, kendisine çok güvenen Vahideddin'i Meclis'i kapatması için kışkırtmış, ve askerler adına ona güvence vermiş durumda.

*

Selanikli’nin dediği şu:

“Ben sözüme başlangıç ararken, padişah beni önledi, dedi ki:

" ‘- Bilirim ki ordunun zabitleri ve kumandanları sizi severler. Bana teminat verebilir misiniz ki onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir.’ “

Biz de enayiyiz, aptalız ya, buna hemen inandık(!)..

Randevu istemişsin, iki üç gün sonrasına sana randevu verilmiş, ve sen bu sana uzun gelen sürede hazırlık yapıp, görüşme sırasında ne söyleyeceğine “karar” verememiş, öyle sallapati gitmişsin.

Niye randevu istediğini bilmeyen ya da unutmuş bir aptal gibisin.. Sözüne başlangıç arıyorsun.. “Fazla vaktinizi almayacağım, size arzetmek istediğim önemli bir husus var” diyerek lafa girmeyi bile beceremiyorsun?!.. Bu kadar mı şaşkın, bu kadar mı angutsun?!

Hayır, Selanikli aslında bizimle kafa buluyor.. Masal anlatıyor.

Bu kadar aptal, beceriksiz, dağınık ve kararsız bir adam değil.. Kesinlikle değil..

Kaçın kurrası!..

Aptal olan, bunun bu absürt, mantık dışı, beceriksiz yalanlarına yıllarca sorgusuz sualsiz, kafasının kontağını kapatarak inanan, bu saçmalıkları “gökten inmiş ayet” gibi huşu ile dinleyen safderun insanımız..

*

Selanikli’nin üfürdüğü saçmalıkları bir tarafı bırakalım ve söz konusu mülakatı (görüşmeyi), “hayatın olağan akışı” çerçevesinde, gelişmelerin seyrini, olayın siyak ve sibakını, bağlamı dikkate alarak “keşfetmeye” çalışalım.

Selanikli’nin telefon edip acil randevu talep etmesinin nedeni, Meclis’te çevirdiği entrika ve dalaverelerden bir sonuç alamamış olması.

İzzet Paşa istifa etmiş, Padişah da Tevfik Paşa’ya “Sen hükümet kur” demiş, bu da pişmiş aşa su katmak, kendisine bir bakanlık koltuğu kapmak için hükümet krizi çıkarmaya çalışıyor..  

Yeni bir kabine (bakanlar kurulu) listesi bile hazırlamış.

Hevesi kursağında kalınca da, hemen Saray’a koşturuyor.

Ne isteyeceği belli.. Hükümet krizini Padişah’ın çıkarması, Tevfik Paşa kabinesini görevden alması, yeniden İzzet Paşa’nan görevlendirilmesi..

Muhtemelen Vahideddin, “Bu hemen olmaz, tepki çeker.. Usul ve adaba da aykırı” demiştir.

Bu da, muhtemelen, kendisini dinlemeyip Tevfik Paşa kabinesine güvenoyu veren Meclis’ten hıncını almak için Padişah’a Meclis’i kapatmasını teklif etmiştir.

Zaten, milletvekillerini ikna etmek için “Meclis, Tevfik Paşa kabinesi güvenoyu alsa bile kapatılacak” demiş durumda..

Öngörüleri çıkan bir adam olmayı ister..

Tarih, kehanetini bizzat kendisi gerçekleştiren dolandırıcı kâhinler, haber verdiği müjdeler gerçekleşsin diye bunun altyapısını kurmaya çalışan falcılar da tanımış durumda.

*

Selanikli Padişah’la niçin görüşmek istiyordu?.. 

Dediğine göre,Maksadı padişahla açık konuşmak, tedbir diye düşündüğünü açık söylemekti”.

Söylemiştir..

Ve Vahideddin, Meclis’i kapatma, hükümetle oynama gibi teklifleri duyunca, ona şunu sormuş olmalıdır:

"Diyelim ki senin bu dediklerini yarın bir gün yaptım, ordunun tepkisi ne olur? Bilirim ki ordunun zabitleri ve kumandanları sizi severler. Bana teminat verebilir misiniz ki yarın onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir? Bugünün bir de yarını var.

Evet, Padişah durduk yere sana niye “Bilirim ki ordunun zabitleri ve kumandanları sizi severler. Bana teminat verebilir misiniz ki onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir“ şeklinde bir soru yöneltsin ki?

Senden “teminat, güvence” istiyor.. Çünkü ona “gaz” veren sensin..

Varsayalım ki bugün senin dediklerini yaptı, başka subaylar buna bozulduklarında sen ona yarın o subaylardan bir fenalık gelmeyeceğini garanti edebiliyor musun?

*

Bu siyasete asker müdahalesi, Türk siyasetinin, Osmanlı’nın ilk dönemlerinden beri var olan, Cumhuriyet döneminde de devam eden bir gerçeği..

Padişahların, cumhurbaşkanlarının, başbakanların askerlerden bazılarının gazabına uğraması için vatana ihanet içinde olması gerekmiyor.. Kliklerden, hiziplerden, derin çetelerden birinin nasırına basmaları yeterli olabiliyor..

Masalcı nine formatındaki masalcı ata Selanikli ise, Vahideddin’in bu sorusu için şu yorumu yapıyor:

“Bu son cümle beni şüpheye düşürdü. Demek yarın padişah öyle bir hareket yapabilir ki ordunun vatanını seven kumanda ve zabit (subay) heyeti bundan müteessir olabilir (rahatsızlık duyabilir).”

Görüldüğü gibi Selanikli’nin sivri zekâ çarkının paslı dişlileri tam bu aşamada gayet iyi dönüyor.

İllüzyonist el çabukluğu ve göz boyamacılığı ile “vatanını sevme” imtiyazını bir hamlede (potansiyel darbeci) subayların gelir hanesine kaydediyor, onların tapulu malı haline getiriyor, tekeline veriyor.

Garibim Padişah’ın payına düşen ise “vatanını sevmemek”.

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.”

Oysa Türk tarihi vatan haini askerler, vezirler (bakanlar) ve komutanlar bakımından da zengin..

Mesela bugün 15 Temmuz’un ardında “Amerikan işbirlikçisi ya da ajanı subaylar”ın bulunduğu söylenmiyor mu?!

28 Şubat darbecilerinin arkasında İsrail Devleti ile ABD’nin, ve ayrıca uluslararası Masonluk teşkilatının bulunduğu ortaya çıkmadı mı?!

Mesela 12 Eylül’ün darbeci komuta kademesini alalım.. Amerikalılar onlar için ne demişlerdi:  "The boys in Ankara did it. (Ankara'daki [bizim] çocuklar o işi yaptılar.)"

Ankara’daki Amerikan çocukları.. 

Bunlar için cennet vatanda “kahraman Türk subayları” deniliyor.

Soru şu: Geçmişte Ankara’da İngiliz çocukları da var mıydı, ve neler yaptılar?

Ankara’daki İngiliz çocukları listesinde en başka kimin ismi yer alıyor?

*

Evet, Selanikli, yeri geldiğinde havadaki buluttan nem kapan bir Ördek Hasan mantığına sahip olma becerisi sergileyebiliyor.

Padişah’ı bir kalemde “vatanını seven” subaylardan endişelenen potansiyel vatan haini olarak gösterebilecek bir moda girebiliyor.

Selanikli’nin sözleri, ve de Falih Rıfkı’nın ondan duyduklarıyla olayı aktarış biçimi, Selanikli’nin yalan söylediğini, görüşmede geçen konuşmaların önemli bir bölümünü sakladığını, bir kısmını da çarpıttığını ortaya koyuyor.

Bu, Selanikli’nin klasik yöntemi.. 

İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Frew ile olan (ve Nutuk’unda “Bir iki defa görüştüm” diyerek geçiştirdiği) “fasılalı tarihlerde”ki “başbaşa gizli” görüşmeleri hakkında bilgi verirken de aynısını yapıyor.

*

Ancak, o günün insanları, ne biz “Cumhuriyet çocukları” kadar gelişmelerin dışındalar, ne de bizim gibi ilkokul birinci sınıftan itibaren “Atatürkçü beyin yıkama” ameliyesine tabi tutulmuş “zombi”msi ya da “robot”umsu "muhakeme özürlüler" durumundalar.

Herkes Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi kadar firaset ve basiret sahibi değilse de, Selanikli’nin karakterini bilenler, onun ne dolaplar çevirmiş olduğunu tahmin edebiliyorlar.

Dolayısıyla, Selanikli’nin yaptığı görüşme, kendi ifadesiyle, “dışarda bekleyenlerce hayli tefsire (yoruma) uğruyor”.

Ayrıca, bugün bu görüşme hakkında (“fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” sansür ve yasak yüzünden) Selanikli’nin söyledikleri dışında bir kaynağa sahip değilsek de, o sıralarda Vahideddin’in yakın çevresine, "Selanikli yaver"inin kendisine yaptığı teklifler konusunda bilgi vermiş olması beklenir.

Eh, durgun suda peşpeşe dalgalar oluşması için ona ufacık bir taş atmanız yeterlidir.


İLAHİYAT STAND-UP’ÇISI GÖRÜNÜRLÜK TUTKUNLARININ DARWIN VE EVRİM MERAKI

 




Charles R. Dawin’e iman edip evrim teorisini savunanlardan onun kitabını okuyanlar kaç kişidir?

Satın alanlar muhtemelen çoktur da, okuyan kaç kişidir?

Türkiye’de onun kitabını tercüme edenler dışında baştan sona okuyan var mıdır, bilmiyorum.

Belki vardır da, çok çok azdır.

Şahsen bugüne kadar Darwin’i okumuş bir kişiyle bile karşılaşmadım, tanışmadım.

*

Darwin’in kitabının Öner Ünalan tarafından yapılmış çevirisi şöyle tanıtılıyor:

“Charles R. Dawin’in The Origin of Species (Everyman’s Library, 1967) adlı yapıtını Öner Ünalan, İngilizce aslından, Almanca çevirisi Die Entstehung der Arten (Philipp Reclam Jun. Stuttgart, 1967) ile karşılaştırarak dilimize çevirmiştir.”

Çeviriye Aydın Çubukçu 2009 yılında tanıtım ya da takdim kabilinden bir önsöz yazmış.

Bu önsözde şöyle bir paragraf da yer alıyor:

“Darwin hakkındaki en önemli önyargı, karşı propagandanın en temel yalanı, Darwin’in insan türünün kökenini maymunlara dayandırdığına dair iddialardır. Oysa Darwin insan ve maymunların aynı türden gelmekte olduğunu, ama insanın maymunların evrimi sonucu ortaya çıkmadığını söylemektedir. Her iki tür, uzak ve ortak atadan ayrılarak evrilmişlerdir. Günümüzde genetikbiliminde elde edilen ilerlemeler, bu görüşü çürütmek bir yana, her adımında doğrulamakta ve geliştirmektedir.

Demek ki Darwin, insanın maymundan türemediğini söylüyormuş.

Darwin’in “insanın maymundan türediğini savunması” iddiası bir önyargıymış.

İyi de Türkiye’de bu önyargıya sahip olanlar, evrime inanan ve savunanlar..

Darwin’i bilmeden Darwincilik yapanlar.

*

Çubukçu, “karşı propagandanın en temel yalanı”ndan da söz ediyor.

Böylece, Darwin karşıtlarının, gerçekte onun savunmadığı birşeyi ona izafe ederek iftira atmış olduklarını söylemiş oluyor.

Meseleyi bu şekilde ele alırsak şu sonuca varırız: Bu “karşı propaganda” cephesinin (yani Darwin karşıtlarının) derdi “insanın maymundan türemediğini” savunmak değil, asıl gayeleri Darwin’i tibarsızlaştırmaktan ibaret.

Dertleri insanın maymundan türemediği fikrini savunmak olsa, “Darwin de böyle söylüyor” deyip geçmeleri gerekir. Bu noktada evrimcileri mağlup etmek için bu kadarını söylemeleri yeterlidir.

Çünkü, bu durumda evrimciler, kendi evrimci inançlarına göre insana bir köken bulmak için maymundan başka bir “ara tür” bulmak zorundadırlar.

Bulmak için uğraşıp dursunlar.

Onlarla tartışmak için acele etmeye gerek yok.. O ara türü bulsunlar, öyle gelsinler, o zaman tartışalım.

*

Ancak, Çubukçu meseleyi yanlış yorumluyor.

Darwin’i itibarsızlaştırmak için ona, onun söylemediği, onun aksini savunduğu bir iddiayı (insanın maymundan türediği iddiasını) izafe etmenin, böyle bir iftirada bulunmanın kime ne yararı var ki?!

Gerçekte böyle bir bilinçli ve kasıtlı “karşı propaganda” da, “yalan” da, “önyargı” da yok..

Tam aksine, maymun torunu olma heveslisi kesimlerin Darwin’i istismar etmeleri durumundan söz etmek gerekir.

Şayet Çubukçu olaya “bilimsel” bir tarafsızlıkla ve “önyargı”sızlıkla bakabilseydi, bunu anlardı. Ne yazık ki evrimcilik karşıtlarına karşı bir önyargı sergilemiş durumda.

*

Kutsal kitaplara inananlardan önce, bugüne kadar Darwincilik adına insanın maymundan türemiş olduğunu söyleyenlerin Darwin’le hesaplaşmaya ihtiyaçları var.

Onlara göre Darwin’in görüşleri doğruysa, teorileri yanlışlıktan uzaksa, insanın maymundan türememiş olduğunu kabul etmeleri gerekiyor. Çünkü Darwin bunu söylüyor.

Yok eğer aksini iddia ediyor da “İnsan maymundan türemiştir, Darwin yanılmıştır” diyorlarsa, Darwin’in teorisinin diğer aksamının da yanlış olabileceğini anlamaları gerekir.

İmdi, evrim teorisini Darwin’in savunduğu şekliyle ispatlamak ya da çürütmek, maymuncuların savunduğu şekliyle ispatlamak ya da çürütmekten daha zordur.

Çubukçu’nun ifadelerinin gösterdiği gibi, Darwin’e göre, ne insan maymundan türemiştir ne de maymun insandan. “Her iki tür, uzak ve ortak atadan ayrılarak evrilmişlerdir.”

Bu, mesela “Ne Çinliler Türkler’den türemiştir, ne de Türkler Çinliler’den.. Çok eski zamanlarda yaşamış bir babanın bir oğlundan Türkler, diğerinden de Çinliler türemiştir” demek gibi birşeydir.

Böylesi bir ifade, evrim teorisine “türeyiş” bakımından benzemektedir.. Türkler’in ve Çinliler’in ilk atasının (ilk Türk'ün, ilk Çinli'nin) doğrudan topraktan yaratılmış olduğunu söylemiyorsunuz, onların kendilerinden önceki bir canlıdan (ortak atadan) türemiş olduğunu kabul ediyorsunuz.

*

İşte, kutsal kitaplara inananların Darwinistlerle tartışmaları gereken nokta bu: Madem var diyorsunuz, insanın ve maymunun “uzak ve ortak ata”sı nedir, nasıl birşeydir, kimdir?

O uzak ve ortak atadan türeyen bazıları niye ve nasıl insan olma yolunu seçmişler, bazıları da maymunluk yoluna niye ve nasıl sapmışlardır?

Kesin olan şudur: Bu tür sorulara fosil, kemik ve iskelet koleksiyonu yapmakla cevap bulamazsınız. Sadece hayal gücünüzü kullanarak senaryo yazma durumundasınız.

Darwin’in yaptığı da aslında budur.

Demek ki, ortada sadece, “zan ve tahmin”den, yakıştırmalardan öteye gitmeyen spekülasyonlar bulunuyor..

Bunun adına illüzyonist kurnazlığıyla “bilim” diyorlar.

Kitapları fosil resimleriyle ve farklı canlıların değişik ilginç özellikleriyle ilgili bulgularla doldurmak, söz konusu hayal ürünü yakıştırmaların doğruluğunu gösteren deliller ortaya koymuş olmak anlamına gelmez. 

*

Çubukçu şunu da diyor:

“Günümüzde genetikbiliminde elde edilen ilerlemeler, bu görüşü [insan ve maymun türlerinin uzak ve ortak atadan ayrılarak evrilmeleri görüşünü] çürütmek bir yana, her adımında doğrulamakta ve geliştirmektedir.”

İmdi, bilim felsefesine ve tümevarım yöntemiyle ilgili tartışmalara (ve özellikle Hume ile Popper gibi isimlerin yazdıklarına) vakıf olanlar, “doğrulama”nın, bir teorinin “kesin” doğruluğunu göstermek için yeterli olmayacağının farkındadırlar.

Bilim felsefesinden, mantıktan ve yöntem nosyonundan habersiz olanlara ise ne anlatsanız boş..

Teorinin geliştirilmesine gelince..  

Geliştirilmeye muhtaç olmak, yetersizlik alâmetidir.. Kesin doğrular genellikle basittirler ve geliştirilmeye ihtiyaç duymazlar, anlaşılmaya ihtiyaç duyarlar.

*

Bu gerçeği ilk anlaması gerekenler, İslam’ın hem Luther’i hem de Darwin’i gibi ortaya çıkan Mustafî İslamolog gibi ilahiyat stand-up’çısı sırıtkan reformistlik heveslileri.


BENİ BENDEN DAHA ÂLÂ BİLİYORKEN..



 

"VALİLİK KALMADI, CUMHURBAŞKANLIĞI VERELİM"









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 31

 

Bundan önceki iki bölümde yer alan bilgiler ışığında şunları söylemek mümkün:

Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngiliz gazeteci Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifinin, (İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı (yaklaşık iki ay süren) “başbaşa gizli” görüşmeler sonucunda bir anlaşma ile neticelenmiş olduğu anlaşılıyor.

Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas’ın “fasılalı tarihlerde” gerçekleştiğini söylediği, Rauf Orbay’ın “iki üç kez” yapıldığını belirttiği, Selanikli’nin de Nutuk’unda “bir iki defa” diyerek geçiştirdiği bu görüşmelerin tekrarlanmış olması, bir müzakere sürecinin ve anlaşma çabasının varlığını gösteriyor.

Böyle bir anlaşmanın varlığını kabul etmememiz durumunda, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un 27 Aralık 1919 tarihinde yeğeni Yarbay Rawlinson vasıtasıyla Kâzım Karabekir’e ilettiği mesajında “Türkler’le yapılacak bir barış antlaşmasında karşılarında muhatap olarak Osmanlı Devleti’ni ve hükümetini değil Selanikli Mustafa Kemal’i ya da onun temsilcisini görmek istediklerini” ifade etmiş olması anlaşılır birşey olmaktan çıkar.

Ortada bir TBMM bile yokken, ve Selanikli müstafî bir asker olarak Anadolu’da Karabekir’in himayesinde “himmete muhtaç” Sarı Çizmeli Mustafa Ağa formatında gezerken galip İngiltere’nin Dışişleri Bakanı’nın onu böyle “öpmüş” olması, öyle bir anlaşmanın yokluğunda bütün anlamını yitirir.

Hiçbir devlet, anlaşmadığı sıradan bir adam için böyle bir adım atmaz.

*

Ayrıca, Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya açıkladığı “gizli gündem”i ile, Lord Curzon’un (o sıralarda kendi ülkesinde açıkladığı, bugün bizim de bildiğimiz) Türkiye’ye ilişkin plan ve tasarılarının örtüşüyor olması da, böylesi bir mutabakatın yokluğu durumunda anlaşılması imkânsız bir tuhaflık haline gelir.

Dahası, böylesi bir anlaşmanın mevcut olmaması halinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü’nün şu açıklaması da havada kalır:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yine, önceki iki bölümde şunu da belirtmiştik:

Anlaşmayla biten o iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal değişiklikler yaşanmış olmalıdır.

Evet, yaşananlara baktığımızda söz konusu radikal değişiklikleri tam tekmil görebiliyoruz.

İngilizler, tam da o dönemde, artık karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek istedikleri için, Osmanlı Devleti’ne karşı oyalama siyaseti izlemeye başlıyor, barış antlaşmasını geciktirdikçe geciktiriyor, ipe un seriyorlar.

Curzon’un tam da Selanikli’nin Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde Türkiye’de (olmayacak dua kabilinden) bir Amerikan mandasının tesisi teklifini ortaya atmasının, Selanikli’ye zaman kazandırma amacına matuf bir oyalama hamlesi olduğu gün gibi ortada..

*

Samsun’a çıkışı izleyen bir yıllık dönemde Selanikli’nin düşmana attığı tek bir kurşun, tek bir mermi yok..

Evet, tek bir kurşun, tek bir mermi..

(İngilizler’in sözünü dinlemeyen Alman yanlısı Kral Konstantin Yunanistan’da başa geçip Venizelos’u devre dışı bırakmasa İngilizler’in araya girmesi sayesinde Selanikli tek bir kurşun bile atmadan “İstiklal mücadelesi”ni kazanmış olacaktı, fakat kaderinde “Kayseri’ye kaçma planları yapma, TBMM tarafından zorla cepheye gönderilme” de varmış.)

O süreçte sadece nutuk atıyor ve yeni bir hükümet (ve dolayısıyla Curzon’un planları doğrultusunda yeni bir devlet) kurmak için Anadolu’da (İstanbul’da Meclis-i Mebusan varken) ikinci bir millet meclisi kurmaya uğraşıyor..

Cepheye gidip savaşmada gözü yok..

Samsun’a çıkışıyla TBMM’nin açılışı arasındaki süre 11 ay..

Yaklaşık bir yıl..

Sadece nutuk atılarak geçirilmiş bir sene..

*

Bunun ardından dert edilen ilk konu da, Misak-ı Millî sınırları dahilindeki vatan topraklarının korunması ya da kurtarılması için nereye ne kadar asker sevkedileceği değil..

Bir Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılıyor ve TBMM’nin otoritesini kabul etmeyip Osmanlı Devleti’ne sadakatini devam ettirenlerin vatan haini sayılıp (idam da dahil olmak üzere) ağır cezalara çarptırılacakları ilan ediliyor..

Bunun için (hukukçulukla hiç alâkası bulunmayan cellat pozisyonundaki “sahibinin sesi” tetikçilerden mürekkep) istiklal mahkemeleri kuruluyor.

Vatanın (İngiliz’in “Milne Hattı” ile durdurduğu Yunan’dan değil) Osmanlı Devleti’nden kurtarılması için çatık kaş, şiddet ve celâlle harekete geçiliyor.

Millete karşı bir hışımla milli mücadele başlatılıyor.

Selanikli’nin arkasındaki “milli” destek, İnönü’nün dile getirdiği gibi, gayet büyük:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi, o iki aylık görüşüp anlaşma döneminden sonra İngilizler’in ilk hamlesi geliyor.

30 Ocak 1919’da, (Selanikli’nin Fethi Okyar ve İsmail Canbolat gibi arkadaşlarının da aralarında bulunduğu) 35 Osmanlı ileri geleni tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’nde hapsediliyor

Semih Yalçın’ın ifadesiyle “Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün arkadaşları İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine dokunulmaması” mucizesi yaşanıyor. [E. Semih Yalçın, “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 184.]

Bir çiçekle yaz, bir mucizeyle de “vatan kurtaran kahramanlık” gelmeyeceği için daha sonra bir başka mucize daha yaşanacak, İngilizler Selanikli’nin (görünüşte) Dokuzuncu Ordu müfettişi (gerçekte Anadolu genel valisi) olarak Samsun’a gitmesine engel çıkarmayacak, dakikasında vize vereceklerdir.

*

Evet, hem İngilizler’in politikası, hem de Selanikli’nin hareket tarzı açısından 30 Ocak 1919’u milat olarak kabul edebiliriz.

Semih Yalçın’nın dediğine göre, bu tarihte yaşanan tutuklama olayı, “Mustafa Kemal'in siyasî faaliyetlerinin sonu, fikrî faaliyetlerinin başlangıcı olmuştur”. (A.g.m., s. 196-197.)

Siyasî faaliyetlerden kasıt, Selanikli’nin o güne kadar Osmanlı hükümetinde bir bakanlık koltuğu kapmak için çevirdiği dolaplar, entrikalar, kulis maratonu..

Fikrî faaliyetlerden kasıt ise, artık bu bakanlık hulyası defterini kapatıp “vatan kurtaran kahraman” olma hayallerinin engin okyanusuna yelken açması..

İngilizler buna karar verdikleri ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etme vaadinde bulundukları için Selanikli’nin “fikrî faaliyetleri” tam gaz yol almaktadır.

*

İngilizler oyunu şöyle kurmuşlardı: Selanikli vatanı kurtarmak için mücadele eden bir kahraman olarak gösterilecek, Osmanlı padişahı ise, İngilizler’in güdümüne girmiş bir vatan haini olarak lanse edilecekti.

İzlenecek “İngiliz siyaseti”ni, (önceki bölümlerde dile getirdiğimiz gibi) İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon, netameli konulara “doğrudan müdahale etmeme, dokunmama, görünürde onlarla ilgili hiçbir adım atmama” olarak belirlemiş bulunuyordu.

İstanbul, Türkler’de kalsa bile (imparatorluk “hava”sı verdiği için) bir daha asla başkentleri olmayacaktı.

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) yok edilecek, yerine eski çağların Lidya ve Frigya’sı gibi iddiasız bir Anadolu devleti kurulacaktı.

Türkler’in İslam dünyasındaki itibar ve saygınlığının, liderlik konumunun yerle bir edilmesi için ellerinden hilafet kurumu, halifelik pozisyonu alınacaktı.

Kemal Ohri’nin dönemin cumhurbaşkanı İnönü’ye yazdığı mektupta dile getirdiği gibi yeni devlet Curzon ilke ve inkılapları marifetiyle hafızasız ve tarihsiz hale getirilecek, dinî eğitim ve öğretim kurumları kapatılacak, İslam öğretilmeyecek, dinî hayatın kalan son kırıntıları da reforma tabi tutulacaktı.

*

Fakat en önemlisi, bütün bunlar psikolojik savaş strateji ve taktikleri çerçevesinde yapılacak, çağdaş uygarlıkçı illüzyonlar algı operasyonları ile Türkiye insanına kendi yerli-milli marifetiymiş gibi “yutturulacaktı”.

Lord Curzon’un tabiriyle hiçbir şey “doğrudan müdahale” ile yapılmayacak, Türkler’in Hristiyan Batı’nın zulmü ile perişan edilmiş, mağdur ve mazlum hale getirilmiş, dinini yaşayamaz, kültürünü yaşatamaz esirler durumuna düşürülmüş, maneviyat elbisesinden soyulup anadan üryan çıplak sefil köleler haline getirilmiş oldukları izlenimi verilmeyecekti.

Herşey Türk’ün kendi eliyle yapılmış gibi gösterilecek, böylece “manen intihar eden, kendi manevî şahsiyetini katleden şu çılgın Türkler” imajı İslam dünyasına pompalanacaktı.

Selanikli’ye verilen ihale buydu..

*

Karşılığında ise ona, onun başlangıçta istediği “İngiliz valiliği” değil, “yeni Türkiye”nin cumhurbaşkanlığı makamı sunuluyordu.

Hem de “kurucu” cumhurbaşkanlığı

Böylece adı tarihe altın harflerle yazılacak, tarih kitaplarında ismi, “devlet kurmuş büyük kahraman” olarak geçebilecekti.

Selanikli bir göz istemiş, İngilizler dört göz sunmuştu.

İngilizler’in yaptıkları fedakârlık da (Türkiye insanı açısından değilse de, Selanikli açısından) çok büyüktü, bu “danışıklı dövüş”te Selanikli tarafından birazcık hırpalanmış, dayak yemiş, azar işitmiş gibi görünmeye razı olmuşlardı..

Selanikli'nin sözde yenip mağlup ettiği yedi düvel (yedi devlet) arasında kendi isimlerinin de geçmesine göz yumdular. (Bazı filmlerde yönetmen de oyuncu olarak rol alabilir ve rol icabı başrol oyuncusundan güya dayak yiyebilir.)

Karşılığında ise İngilizler, Selanikli’nin eline tutuşturdukları yol haritasındaki (Ayasofya’nın müze yapılması da dahil) bütün hedeflerine ulaşmışlardı..

Misak-ı Millî sınırları içindeki Musul ve Kerkük de (petrolünden dolayı) İngiliz’e kalmıştı.

Böylece İngiliz, sürüp ektiği tarladan hasat kaldırmış oluyordu, ve bunu alnının teriyle hak etmişti, çünkü İnönü’nün açıkladığı gibi, çok emek sarfetmiş, büyük risk almıştı:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

İngilizler de, Selanikli de, Samsun’a çıkış öncesinde İstanbul’da yaptıkları anlaşmaya sadık kaldılar..

Özellikle Selanikli olağanüstü performans sergiledi, ve bu yüzden İngilizler, bir zaman sonra Selanikli’ye, bahşiş kabilinden Montrö Antlaşması’nı lutfettiler.

*

Evet, Selanikli’nin İstanbul’daki (Mondros Mütarekesi’nin ardından 13 Kasım 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında gerçekleşen) altı aylık ikâmetinin (0cak 1919 sonuna kadarki) ilk iki buçuk aylık dönemi ile sonraki üç buçuk aylık döneminin farklılık gösteriyor olması tesadüf değil..

Farklılık, İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul Şefi Rahip Frew ile yapılan görüşmeler neticesinde varılan bir anlaşmanın ürünü..

Böylece Selanikli Şubat 1919’dan itibaren fikrî faaliyet moduna geçiyor, bir millî mücadele (ulusal direniş) teorisyeni haline geliyor, ve azimli bir vatansever olarak akıllar fikirler üretmeye başlıyor.

Öncesinde ise, (önceki bölümde örneklerini sıraladığımız gibi) her fırsatta İngilizler’e yağ çeken, gazetelere bu yönde demeçler veren bir “işbirlikçi” pozisyonunda..

Bu arada, Osmanlı hükümetinden bir bakanlık koltuğu kapmak için kırk takla atmaktan da geri kalmıyor.

Gelecek yazıda inşaallah attığı bu taklalar üzerinde duralım.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."