AİDİN SALİH, CİNLER, BÜYÜ VE İSTİHBARAT TEŞKİLATLARI (GİZLİ SERVİSLER)

 





Alternatif tıp konulu kitabından tanıdığımız Dr. Aidin Salih adına açılmış bir Twitter (X) hesabı..

Fan hesap olduğu belirtiliyor.

40 bin takipçisi var.

Hesapta, ancak dünyadaki neredeyse bütün istihbarat teşkilatlarının (gizli servislerin) çalışma yöntemleri ve faaliyetleri konusunda bilgi sahibi olan birinden beklenebilecek bir üslupla CIA, MOSSAD, SAVAMA, MI6, FSB vb istihbarat teşkilatları CİN’leri kullanmaktalar” deniliyor.

“İstihbaratımızın” ne yaptığından da haberleri var.. “İstihbaratımızın düşman istihbaratına karşı verdiği mücadele”den söz ediliyor.

Yani, MİT’in söz konusu düşman istihbarat teşkilatlarına karşı “düşmanın silahıyla silahlandığını”, bazı cinlerle mesai arkadaşlığı yaptığını söylemeye getiriyor.

MİT’te neler döndüğünü nasıl biliyorsa?..

*

Benzer birşeyi, bir kitabında merhum Kadir Mısıroğlu da yazmıştı.. 

Bu cin işleriyle uğraşan iki MİT’çinin feci bir şekilde öldüklerini açıklamıştı.. Keşke biraz ayrıntı verseydi..

Soru şu: Düşman istihbarat teşkilatlarına karşı “üç harfli kardeşliği” kurarak cinlerle ortak çalıştığı iddia edilen MİT, cinleri (ve cinler vasıtasıyla yapılan büyü işlerini) sadece düşman istihbarat servislerine karşı mı kullanıyor, yoksa “rejim muhalifi” diye hedefe koyduğu kişilere karşı da aynı yola başvuruyor mu?

*

Aşağıya söz konusu Twitter hesabından bazı paylaşımları almış bulunuyorum.

Ayrıca, “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı yazı dizisinden de “büyülü” bir pasajı aktardım.

Oradaki (Dolmabahçe Sarayı’nda çalıştığım günlerde geçen) “büyülü çorap” bahsinin devamını da anlatayım..

Çorabı pardesümün astarı içinden çıkarınca hemen yakmaya karar vermiştim.

Ancak, kibrit ya da çakmağım yoktu..

Çay ocağına gidip orada çalışan delikanlıdan çakmağını birkaç dakikalığına istedim (Umarım bana getirdiği çay ve kahvelere “düşük dozajda” katkı maddesi eklemiyordu.)

Odamda çelik çöp sepetini pencere önüne koydum, camı açıp çorabı tutuşturdum.. 

Bir de ne göreyim, (çaycı çocuk kendisinden çakmak istediğimi hemen ilgililere iletmiş olacak ki) ziyaretçi turistleri Arapça bilen rehber olarak sarayda gezdirmekle görevli “eleman”lardan biri perceremin önünde “istikşafî” gezinti yapıyor.. Gözü odamda..

Çöp sepetini ve dumanı farketti.

Beş on dakika sonra bu rehber, yanında müdürü bayan ve bir başka çalışan olduğu halde odama geldi, “Bir yanık kokusu aldık da, buralarda bir şey mi yanıyor?” diye sordu.

“Burada herhangi bir sorun yok” dedim.

Koku alma hasseleri acayip gelişmişti, yüzlerce metre ötelerden ve farklı katlardan, yanık kokusu alabiliyorlardı.

Bir iki hafta sonra Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nden cuma namazı sonrası çıkarken ayakkabımın içinde çorap bulmuş olmam beni pek şaşırtmadı.

Garip bir şekilde içimde minnettarlık duygusu uyandı, ayakkabımı çalıp boş kalan yere çorap koyarak mesaj verebilecekken buna yeltenmemiş, zararsız biçimde "nanik" yapmışlardı.

 *

(https://twitter.com/draidinsalih)


Dr. Aidin Salih

@draidinsalih

Fan hesaptır, Dr. Aidin Salih'ten rivayetler içerir. Sağlık haricindeki paylaşımlar Müderris Admin Bey'e aittir. Yedek hesab:

@draidinsalih2

 

Dr. Aidin Salih

Ümmet-i Muhammed, PAGAN kaynaklı büyü vs. ile yani "Musallat Edilme" yoluyla tabiri caizse CİN yağmuruna maruzdur... Ümmetin üzerine kara bir bulut gibi çökmüşlerdir. Grip-nezle kadar yaygındır, sadece kimse farkında değildir…

 Dr. Aidin Salih

Bu evrede hastalıklar-bunalım-cinnetin yanı sıra ya intihar edip kendini öldürme veya birini öldürme şeklinde “öldürme” meyli oluşmuştur… Önümüzdeki aylarda-yıllarda saldırıda BOYUT olarak daha büyük/değişik bir EVREYE geçilebilir, bunu bekleyip göreceğiz...

Dr. Aidin Salih

Bu durum 2010'dan beri vardır ve devam etmektedir. 2020’de saldırıda BOYUT/EVRE değişmiştir, 2020 ortalarından sonra ise saldırıda daha şerli bir BOYUTA geçilmiştir.

Dr. Aidin Salih

2020’den sonra EVRE değiştiren saldırılarda hedef kitle sadece Müslümanlar değil TÜM İNSANLIKTIR... Bütün bu saldırılarda hedef tüm insanlık olup amaç 2 şeydir: 1- Tek Dünya Devleti 2- Nüfusun 500 milyona indirilmesi… 

Dr. Aidin Salih

Türkiye’ye şu an terörle, silahla, istihbaratla saldırıldığı gibi BÜYÜ-KÂFİR CİN’ler ile de saldırılmaktadır. Silahlı Kuvvetlerimizin düşmana-silahlı kişilere karşı mücadele verdiği gibi, istihbaratımızın düşman istihbaratına karşı mücadele verdiği gibi,

*

(https://tebyin.wordpress.com/2020/08/07/gecmis-zaman-olur-ki-melali-cihan-tutar-76-dr-seyfi-say/)


GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR – 76 / DR. SEYFİ SAY

 



TUZAKLARIN EFENDİSİ VE TUZAK KARDEŞLİĞİ

 

Evet, her insan nefis taşıyordu, ve iş bir “kaset“e bağlandığında sonunun ne olacağını kestirmek zordu.

Ki o kasetler bir silah olarak ortaya sürüldüğünde karşıdakini genellikle “haysiyetsizler mezarlığı”nın yeni sakini haline getiriyordu, ya da ömür boyu sakat yaşamasına, “itibarsızlık tekerlekli sandalyesi”nde sürünmesine yol açıyordu. Birincisine örnek, 2011 seçimlerinin MHP’lileriydi, ikincisine örnek ise Deniz Baykal.. 2011 yılında Abdurrahman Dilipak, “Bir ara ‘piyasaya kız yetişmiyor’ diye bir yazı yazmıştım, MİT de dava açmıştı diye yazmış ve sözlerini şöyle sürdürmüştü: ” Manken ajanslarının ya da hostes ajanslarının ek ve yan çalışma alanları hakkında o kadar çok dedikodu var ki..”

Manken ajansları ve hostes ajansları dururken MİT’in neden lafı üstüne alındığı meçhulümüzdü. Dilipak’ın sözlerine bakılırsa alınması gerekenler reklam ajansları vs. idi, MİT değil: “Kaç tane muhafazakar firmanın varisi delikanlı, reklam ajansının tanıtım ve katalog çekimlerinde fotomodellerin peşine takılıp tuzağa düşmüştür.” 

Ancak, Dilipak’ın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla “kaset”ler “tek kullanımlık” bir silah değildi, daha çok, insanların ömür boyu “güdülmesi”ni sağlayan ve  “son kullanım tarihi ölüm” olan bir şantaj aracı olarak vazife görüyorlardı: “Bu işlerin bir anda ortaya dökülmemesinin asıl sebebi, bu konuda bir ‘dehşet dengesi’nin oluşmuş olması.. Zaten bu işin en önemli ayağı eldeki bilgiyi karşısındakinin aleyhine kullanmak değil,… tehdit ve şantaj için ihtiyad olarak elde bulundurmak..”  Gayet açık ki kasetler, sadece görüntülerdeki baş rol oyuncusunun değil, onun aile çevresinin, yakınlarının, komşularının, akrabasının ve eski arkadaşlarının da utanmasına, başlarının öne eğilmesine yol açıyordu. Bu yüzden, böylesi bir şantaja maruz kalan insanların, kendileri kadar çevrelerini de düşünerek “kasetlerin efendisi”nin elinde bir mankurta, marifetli bir kuklaya, ruhsuz bir robota dönüşmesi şaşılacak birşey olarak görülemezdi.  

(...) kasetle yönetilenlerin görevi bazen “koz vermek”ten ibaret oluyordu. Yani onlardan, kasetleri var diye, içinde bulundukları çevreyi terk etmeleri, ideolojik söylemlerini değiştirmeleri istenmiyordu, tam aksine, bazen, daha radikal görüntü de verebiliyorlardı. Bazen de, daha “light” ve “soft” görevler üstleniyor, savunuyor gibi yaparak, söz konusu grubun söylemlerini revizyona tabi tutuyor, “ehlî”leştiriyorlardı. Bir başka deyişle “yerli ve milli” hale getiriyorlardı. 

(Kendi başımdan geçmiş bir durumdan hareketle vardığım sonuca göre, bu “bal tuzağı” teşebbüslerine bazen “büyü” bile eşlik edebiliyordu. 2019 yılında bir gün, çalıştığım yerde, pardesümün sol kolunun astarını bileğime gelen yerinden makasla keseceğim tutmuştu. Çünkü orada, sonradan farkına vardığım ve uzun süredir devam eden bir kabarıklık vardı. “Herhalde” diyordum, “pardesünün bir tarafında onarıma elverişli bir yırtılma filan olursa kullanılsın diye kumaş parçası koymuşlar”. Onun, oraya sonradan yerleştirilmiş birşey olabileceği hiç mi hiç aklıma gelmemişti. Oradaki fazlalık her ne idiyse, kabarıklık yapıp duracağına çıkartılıp başka yerde muhafaza edilmesi veya yararsızsa atılması daha uygun olurdu. Ancak, bulduğum şey, ummadığım bir nesneydi; kırmızı bir kadın çorabı. Google’a “çorap büyü” diye yazınca önüme böylesi bir sihir türünden bahseden birkaç sayfa gelmişti. Geçmişte gördüğüm birtakım rüyalar için İmam Nablusî’nin tabir kitabında gördüğüm “Sihir yapılır fakat o bundan zarar görmez” şeklindeki ifadeler böylece yerine oturmuş oluyordu.)

(...)


SELANİKLİ'NİN EGEMENLİK (HAKİMİYET) ANLAYIŞI: İLMİN CANI CEHENNEME, SEN KUVVET, KUDRET VE ZOR'DAN BAHSET!

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 11

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabını 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) okumaya devam ediyoruz.

Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, 1 Kasım 1922 Çarşamba günü TBMM toplanıyor.

Saltanatın kaldırılması için kanun teklifi veriliyor.

İlk konuşmayı Selanikli Mustafa Atatürk yapıyor..

Hilafetin feyizkârlığından bahsediyor, onun sayesinde Türkiye’nin dünyanın en bahtiyar devleti olacağının müjdesini veriyor.

Kanun teklifi Şer’iyye (Şeriat), Adliye ve Kanun-ı Esasî (Anayasa) Encümenlerine (komisyonlarına) havale ediliyor. (s. 63)

Evet, o sırada TBMM hükümeti bir İslam hükümetidir. Laik (siyasal dinsiz) değildir. Meclis’te Şeriat Komisyonu vardır.

*

Mumcu, bu süreçle ilgili olarak Karabekir’in şu ifadesini aktarıyor:

“İstiklal Harbi'nde olduğu gibi bu inkılap hareketlerimizde de fikirlerimizi serbestçe bildirmek ve münakaşadan çekinmemek suretiyle ben vazifemi büyük bir vicdan hazzıyla yaptığım gibi kendisini ilk günden gerek İstanbul Hükümetine ve gerekse henüz tanıyan halka karşı muhafaza ve tanıttırmaya calıştığım Başkomutanım ve eski silah arkadaşım Gazi Mustafa Kemal Paşa da benim fikir ve münakaşalarıma kıymet ve ehemmiyet vererek hepsini kabul etmişlerdi.” (s. 64)

Aslında kabul etmemişti.

Kabul etmiş görünmek zorunda kalmış, hilafet konusunda geri adım atmış, meselenin hallini ertelemişti.

Karabekir’in “fikir ve münakaşaları”na kıymet ve ehemmiyet verdiği yoktu.

Karabekir’in Karabekir olarak değil, Şark (Doğu) Ordusu Komutanı olarak bir ağırlığı, kuvveti ve kudreti vardı.

Selanikli, ağırlığı, kuvveti ve kudreti olmayanlara ise şöyle seslenmişti:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir [oldu bittiye getirmedir]. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş [olup bitmiş] bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

*

Selanikli’nin bu laflarının gündelik dile tercümesi şöyle:

Hayatta en hakiki mürşit, ne ilimdir, ne Cevat Akşit, ne de Eczacı Hurşit.. Kim başkası üzerinde zorla hakimiyet kurabiliyorsa, mürşit odur.. Egemenlik (hakimiyet) milletin de değildir, kuvvet, kudret ve zor kimdeyse, onundur.. Kuvvet, kudret ve zorun olduğu yerde ilmin icabından, fikirden, görüş alışverişinden, tartışmadan söz etmek gereksizdir.. Şu anda kuvvet, kudret ve zor benim elimde olduğu için Osmanlı Devleti’ne isyan etmiş durumdayım.. Burada artık benim sözüm geçer, Padişah’ın değil.. Milleti temsil ettiği söylenen bu Meclis, TBMM, bu emrivakiyi (olup bitmiş işi) tartışma değil, onaylama durumundadır.. Adam gibi tıpış tıpış onaylarsanız onaylarsınız, onaylamazsanız kafalarınız gider.. Sözün tamamı ahmağa söylenir, siz ahmak olduğunuz için işte tamamını söylüyorum.”

Selanikli’nin sözlerinin avamcası bu..

Ancak, Osmanoğulları (Osman Gazi’nin nesli) hakkında söyledikleri doğru değil.

Onlar hakkında söylediği şey, kendisi için doğru..

Yukarıya aldığımız sözlerinin de ortaya koyduğu gibi, kendisi zorla, Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuştu.

Ve bu tasallûtunu [hakimiyetini] ölene kadar sürdürdü.

Osman Gazi, millete bu şekilde Selanikli gibi mi hitap etmişti?

Asla!

Osman Gazi ve ahfadı “Allah’ın adını yüceltmek, Haçlılar’la mücadele etmek, Allah’ın arzında olabildiğince Şeriat adaletini ikame edebilmek” için kıyam ettiler, fedakârlık yaptılar, millet de onları takip etti, baş tacı yaptı.

*

İmdi, ülkemizdeki Kemalist/Atatürkçü taifenin mantıklı ve tutarlı düşünmeye karşı biraz alerjileri bulunduğu için, bu sözlerimizi anlamakta güçlük çekecekleri kesin.

Kafalarının çalışmasını sağlamak için “tulumbaya su koyma” kabilinden onlara biraz “tüyo” verelim.

Ey imtiyazlı ve de tuzu kuru "beyaz Türkler"! Selalnikli’nin gururunuzu okşayıp gözünüzü boyamak için rüşvet-i kelâm kabilinden “Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi” demesi, Etrâk-ı bî-idrak (anlayışsız Türkler) olduğunuz, “idrak sahibi Türkler”den olmak bir yana, onlara kan kusturduğunuz, ve madalyonun arka tarafına bakmayı akıl edemediğiniz için, hoşunuza gidiyor.  

Halbuki adam, mesela Araplar’a, siz farkında değilsiniz ama, şunu demiş oluyor:

“Osmanoğulları, Yavuz Sultan Selim’den itibaren zorla Arap milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] dört asırdan beri idame eylemişlerdi.. Ey Araplar, biz Türk milleti olarak onların boyunduruğundan kendimizi isyan ederek kurtarıyoruz.. Sizin Şerif Hüseyin’iniz ile adamları bizden daha akıllı oldukları için Birinci Dünya Savaşı’nda isyan etti, bağımsızlıklarını sağlayıp kendi devletlerini kurdular.. Biz biraz geç kaldık..”

Araplar için kurulan bu cümleler, Kürtler, Arnavutlar, Çerkezler, Boşnaklar vesaireye de uyarlanabilir..

Selanikli’nin yukarıya aldığımız sözlerini alkışlayan herkes, mesela Şeyh Said "isyan"ını onaylamış olur.

İmdi, müslüman topluluklar bile Osmanlı Devleti için böyle düşünürlerse (Genelde düşünmediler, Selanikli kafasında değillerdi), bir dönem Osmanlı egemenliği altında kalmış olan Ermeni, Rum, Yunan, Bulgar, Sırp, Makedon, Romen vs. gibi gayrimüslim kavimler Osmanlı için ne düşünür?

Selanikli, o aptalca konuşmasıyla, müslüman olsun olmasın bütün bu milletlere, “Osmanlı’ya ne zaman isyan ettiyseniz isabet ettiniz, ne zaman itaat ettiyseniz yanlış yaptınız” demiş olmuyorsa ne demiş oluyor?!

Şurası bir gerçek: Osmanlı Devleti sonuçta bir “müslüman Türk” devletidir.. Ve Selanikli, sözde Türk milleti adına konuşarak, Türk’ün yerleşip "vatan" haline getirmiş olduğu topraklar üzerindeki hakimiyetini aşağılıyor.

Osmanlı’nın şahsında Türk’e hakaret ediyor.

Türk’ün “bî-idrak” kesimi ise, “idrak sahibi” olanlarına kan kusturmakla meşgul.

*

Garibim saf Türk Karabekir’in sözlerine dönelim.

Selanikli’nin onun fikirlerine değer verdiği yoktu.. Onun saflığını, samimiyetini, vatanseverliğini ve iyi niyetini istismar edip kullandı.

O gün için Karabekir’i tasfiye edebilecek güçte değildi. Uygun zamanı bekliyordu.

Evet, Karabekir, Selanikli’yi “ilk günden, Samsun’a çıktığı andan itibaren gerek İstanbul Hükümeti’ne ve gerekse yeni tanıyan halka karşı muhafaza ve tanıttırmaya” çalışmış, onu koruyup kollamış, onun propagandasını ve reklamını yapmış bulunuyor.

Aksi takdirde İstanbul Hükümeti onun “müfettişlik” maskeli “Anadolu genel valiliği”ne son verecekti.. Halkın da Anadolu’ya “Padişah yaveri” olarak gelmiş “Sarı Çizmeli Kemal Ağa” modundaki şahsı tanıdığı, ona özel bir önem atfettiği yoktu. (Nitekim Selanikli bunu sağlamak için, TBMM’nin açılışının hemen ardından Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkarıp, başında kendisinin bulunduğu TBMM’nin otoritesini kabul etmeyen herkesi “vatan haini” ilan ederek asmaya başladı. Halka kendisini bu şekilde zorla, asıp keserek kabul ettirdi.)

Adamın geçmişte kayda değer bir başarısı yoktu ki halk ona önem verip saygı duysun.. Filistin cephesinde topukları yağlayıp kaçarak cephenin çökmesine neden olmuştu.

Abartılan Anafartalar savunması ise, yaklaşık bir yıl süren Çanakkale muharebelerinde birkaç günlük fasıldan ibarettir.. Sanki orada bir tek Selanikli vardı!. Üstelik bu “vatansever” asker, savaş bitmeden Çanakkale cephesini bırakıp gitmişti.

*

Evet, Samsun’a çıkan Selanikli’nin, halk nezdinde bir itibarı ve kıymeti yoktu..

Selanikli’nin bütün “büyü”sü, Padişah Vahideddin’in onu “özel” görevle Anadolu’ya göndermiş, ve Karabekir’in de, “Padişah’a onu geri çağırması için baskı yapan İngiliz’e inat” ona sahip çıkmış olmasından kaynaklanıyordu.

Ancak, Selanikli’nin İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunu bilmiyordu. (İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın, gizli servisinin İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapması herhalde “özel Hristiyanlık dersleri” almak istemesinden kaynaklanmıyordu.)

Karabekir, Selanikli'nin sadece has adamlarına açıkladığı "gizli gündem"inden ve işgalci düşman devletlerle olan gizli bağlantılarından habersizdi.

Arkadaşı İsmet (İnönü) bunu biliyordu ve herşey olup bittikten 50 yıl sonra açıklayacaktı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli bu dört dörtlük İngiliz "oyun"unda basit fakat olağanüstü yetenekli bir piyondan ibaretti.

İngilizler, Osmanlı Hilafet Devleti’nin (İslam devletinin) Selanikli eliyle tarihe gömülmesine, yerine, başkenti İstanbul değil Anadolu'daki başka bir şehir olan laik (siyasal dinsiz) bir ulus(çu)-devletin kurulmasına karar vermişlerdi..

Ve Selanikli bunu, onların desteğiyle başardı. (Hangi hilelerle nasıl destek verdiklerini önceki bölümlerde kısaca anlatmıştık.)

Olay bundan ibarettir.

 

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'I ŞERİAT AÇIKLAMASINDAN DOLAYI TEBRİK EDİYORUM


"Şeriata düşmanlık esasında dinin bizatihi kendisine husumettir."


(Cumhurbaşkanı Erdoğan böylece Mısır ve Tunus'ta yaptığı hatayı telafi etmiş oldu.. Yanlıştan dönmek, hiç yanlış yapmamaktan daha zordur ve büyük fazilettir.)


"DEM BU DEMDİR..."

 

KAN DA O KAN



Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Cehennem ateşi yetmiş parçaya ayrıldı. Öldürmeyi emreden için altmış dokuz ve öldüren için bir parça vardır.” 

(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 362). 


(Bazı "siyasî" ya da "ideolojik" cinayetler, üstü örtülmek için sabıkalı ve uyuşturucu müptelası tiplere işletilir.. Öldürülen kişi üzerinden, benzer eylem ve söylem sahiplerine "dolaylı" mesaj verilir.. İlgili kişiler "örtülü" mesajı alır ve "ikinci" olmamak için susarlar.. Bu yöntem, iki gazeteciyi sokak ortasında vurdurup öldürten ve böylece bütün medyayı susturan İttihat ve Terakki'den beri birilerinin rutini..)


AHMAK MI, MÜNAFIK MI?







Abdülaziz Bayındır diye bir “cumhuriyet ilahiyatçısı” profesör var.

Bazen müslümanca, bazen münafıkça, bazen de ahmakça konuşup yazıyor.

Münafıkça ve ahmakça lafları, ‘çarpan’ etkisiyle, müslümanca sözlerini silip süpürüyor.

Sonsuz bile olsa bir sayıyı sıfırla çarparsanız sonuç sıfırdan başka birşey olmaz.

Bu şahsın durumu da böyle..

Son tahlilde ya su katılmamış bir ahmak ya da münafıklıkta maharet kesbetmiş bir sahtekâr olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Bu ‘aptal’ şahıs (ya da ‘münafık’; ikisinden biri), Zariyat Suresi’nin 47’nci ayetini diline dolamış.

Malum olduğu üzere 100 yıldır astrofizikçiler evrenin hem sınırlı/sonlu olduğunu, hem de genişleyen bir yapıya sahip bulunduğunu kabul ediyorlar.

Böylece, Zariyat Suresi’nin 47’nci ayeti daha iyi anlaşılmış oluyor.

Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

Göğü el (kudreti) ile bina ettik ve hiç şüphesiz biz genişleticiyiz.

Evet, ayette “genişleticileriz” (mûsi’ûne) kelimesi geçiyor.

Abdülaziz Bayındır (Bayındır yazılır, fakat belki hayındır okunur) ahmağına göre ise, ayette “genişleticileriz” tabiri geçmiyormuş.

Şunu diyor:

“Zariyat 47’de ‘Evren genişliyor’ diye birşey yazmıyor. ‘Gökleri gücümüzle bina ettik, elbette buna gücümüz yeter’ yazıyor.”

Evet, “Evren genişliyor” diye bir ifade yok, fakat “İnnâ le mûsi’ûn”un anlamı, “Buna gücümüz yeter” midir?!

Tevil edersen, “Bununla şu kastediliyor” filan diyerek bunu söylemen belki mümkün olabilir, fakat ibarenin motamot karşılığı bu değil.

Allahu Teala’nın esma-i hüsnasından biri, el-Vâsi’ü.. Aynı kökten türemiş bir kelime.. Şayet ayette bu isim geçseydi, Bayındır’ın lafına itiraz etmek gerekmezdi.. Fakat ayette, fiilin geçişli (müteaddî) yapılmış biçiminden türemiş ism-i fail var.. Burada ibareye, geçişliliği (teaddîyi) yok sayarak anlam veremezsiniz. Verirseniz anlamı tahrif etmiş olursunuz.

Burada Bayındır, yahudice bir tavır sergiliyor.. Tevrat’ı tahrif eden yahudi bilginleri gibi hareket ediyor.. Onlardan geri kalır bir tarafı yok. Lafzı tahrif edemediği için anlamı tahrif ediyor.. Kıssadaki “Uçsa da, uçmasa da keçi” diyen inatçı adam gibi bile bile hakikati inkâr yolunu seçiyor.

Aynı kökten türemiş kelimeler olmakla birlikte vâsi’un başka, mûsi’un başkadır. İkincisinde geçişlilik var.. Ve bu geçişlilik, ayetin baş tarafında geçen “semâ” (gök) kelimesi ile ilişkilidir.

*

Diyelim ki bir binadan bahsediliyor.

Mesela Cumhurbaşkanlığı Külliyesi..

“Bunu biz yaptık, bunu yapmaya bizim gücümüz yeter” dediklerinde, cümlenin ikinci kısmı sakil durur. Fesahat ve belagat açısından sorunludur.

“Sen yaptıysan, gücün yetmiş ki yapmışşsın, bir de tutup ‘Gücüm yeter’ demenin bir anlamı var mı?! Senin yapmış olduğundan şüphen mi var ki böyle konuşuyorsun?” denilir.

Bu tür ifadeler, geçmiş zaman için kullanılmaz, şimdiki zaman ve gelecek için kullanılır.

Mesela, “İstanbul’da da, Ankara’daki gibi bir külliye yaparız/yapıyoruz/yapacağız, bizim buna gücümüz yeter” denilse, bu, yadırganacak bir ifade olmaz.

Fakat Ankara’daki Külliye için şu söylenebilir: “Bunu biz yaptık ve onu kesinlikle genişletecek, büyüteceğiz.”

*

Bu “mûsi’un” (genişleten, genişletici) kelimesi, Türkçe’de (Osmanlıca’da) kullandığımız ve genişlik anlamına gelen vüs’at ile aynı kökten türemiş bulunuyor.

Mûsi’un (mûsi’), if’âl babından ism-i fail.. Hangi sözlüğe bakarsanız bakın, “vesi’a - yese’u” fiiline “geniş olma” anlamının verildiğini görürsünüz. Mesela Hans Wehr’in Arapça-Almanca sözlüğünde “weit sein” (geniş olmak) ifadesi yer alıyor. Bu sözlüğün İngilizce tercümesinde ise “to be weid” deniliyor. Ve bu fiil, if’âl babında “geçişli” hale geliyor, “genişletme” anlamı kazanıyor.

İmdi, genişlik kelimesi Türkçe’de olduğu gibi Arapça’da da bazen mecazi manada kullanılır.

Mesela Türkçe’de birisi için “eli geniş” denildiği zaman, bundan, o kişinin elinin fizikî anlamda geniş olması anlaşılmaz. Bu, onun maddî/malî/parasal “güc”ünün fazla olmasını ifade eder.

Bu mecazi kullanım, asıl anlamı ortadan kaldırmaz.

Ancak, geçmişte söz konusu ayeti tefsir etmeye, açıklamaya çalışan ulema, yaşadıkları dönemin evren/kâinat anlayışının etkisinde kalarak, burada “genişleticileriz” kelimesine mecazi mana da vermiş durumdalar.

Mesela Kadı Beydavî (ö. 1286) şöyle tefsir etmiş: 

“Musi’ de harcamaya gücü yeten (zengin) demektir ya da göğü yahut onunla yerin arasını veyahut rızkı genişletenleriz, demektir.” (Abdülvehhab Öztürk çevirisi).

Evet merhum Kadı da, mecazi olarak “güç” anlamı vermekle birlikte yine bir “göğü genişleten” kaydı düşmeyi gerekli görmüş.. (Yeri gelmişken belirtelim, Kadı Beydavî, Bakara Suresi’nin 22’nci ayetini tefsir ederken Dünya’nın küre şeklinde olduğunu, fakat hacminin büyüklüğü yüzünden düz gibi göründüğünü söylüyor.)

*

Geçmişte ulemanın bu tür fazladan “tevil”ler yapmış olmaları anlaşılabilir bir durum.. Fakat, şu anda böylesi bir tevile gerek yok.

Ancak, geçmiş ulema hep tevil etmiş, asıl anlamı atlamış diye birşey de yok.. Bazısı, tevil kapısını da açık tutmakla birlikte asıl anlamı vermiş.. 

Kadı Beydavî'nin yaptığı gibi..

Ebussuud Efendi için de aynı durum geçerli.

Şöyle diyor:

“Şu göğü de kendi ellerimizle biz kurduk ve biz hiç şüphesiz onu genişletmekteyiz (ona [genişletmeye] kadiriz).”

Yani biz, göğü, yahut gök ile yer arasını, yahut rızkı genişletmekteyiz. (Ali Akın çevirisi)

Arapça orijinale baktığımızda bu çevirinin Arapça karşılığının aynen böyle olduğunu görüyoruz:

“… le mûsi’ûne’s-Semâe ev mâ beynehâ ve beyne’l-Arzi evi’r-rizki.”

Şimdi bu Bayındır’a gel de şöyle seslenme:

“Ulan öküz, Kadı Beydavî ve Ebussuud Efendi, hiç kimsenin bilim adına kâinatın genişlediğini söylemediği bir zamanda, sırf Kelamullah’ın lafzına sadakat için bunu yazmışlar; sana ne oluyor da bugün (modern bilim de doğruladığı, çağdaş bilim adamları da ayette bildirilen hususun doğruluğuna şahitlik ettikleri halde), Kelamullah’ın lafzına itiraz ediyorsun, tahrifat yapıyorsun?”

Beydavî 1200’lü yıllarda, Ebussuud Efendi de 1500’lü yıllarda modern bilimden etkilenip de mi bunu yazmış?!

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an’dan başka mucizesi yoktur” diyerek ortaya çıktınız, şimdi de “Kur’an, mucize değildir” demek, diyebilmek için kendinizi paralıyorsunuz.

*

İmdi, “bilim”in etkisi altında kalma bakımından moderninin etkisinde kalma ile eskisinin etkisi altında kalma arasında bir fark bulunmadığını bilmek gerekiyor.

İkisi de aynı kapıya çıkıyor.

En büyük alimlerimizin bile kitaplarında antik/eski bilimin etkisinin bulunduğu görülebiliyor..

Mesela İmam Gazalî, İhya’da, “müminlere cennette şu kadar dünya genişliğinde yer verilecek” şeklindeki haberleri “tevil” ediyor.

Bunun, “keyfiyeti/kalitesi bakımından böyle olması gerektiğini, göğün büyüklüğü dikkate alınırsa, büyüklüğü onunki kadar olan Cennet’te maddî anlamda bu kadar geniş yer olamayacağını” söylüyor.

Bugün yaşıyor olsaydı, böylesi bir tevile gerek olmadığını, Cennet’te boş yer bile kalacağını anlardı. (Ki hadîslere göre, kalacak.)

*

İmdi, bu Abdülaziz gibi ahmakların (veya münafıkların, bilemem), geçmişte yaşayan ulemaya “isabet ettikleri” hususlarda muhalefet etmelerini, hatalı (veya lüzumsuz) tevillerinde ise onları baş tacı yapmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Bunun ardındaki temel etken nedir, eşek inadıyla beslenen ahmaklık, eblehlik ve budalalık mı, yoksa İblis fitneciliğiyle yeşeren sinsi münafıklık mı?


SELANİKLİ'NİN MEHTER YÜRÜYÜŞÜ: İKİ ADIM İLERİ, BİR ADIM GERİ, FAKAT SONUÇTA DAİMA İLERİ..

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 10

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, daha önce müştereken alınmış kararın aksine, saltanatla birlikte hilafeti de Osmanlı hanedanının elinden almaya yönelik bir yasa tasarısı hazırlatmış olduğunu, fakat buna, zamanın başbakanı Rauf Orbay’ın bile “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırarak itiraz ettiğini görmüştük.

Böylece Rauf Orbay, İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idamla yargılanmayı garantilemiş oluyordu.

(Hamidiye kahramanı Rauf Orbay, Selanikli değildi. Babası, Bahriye Birinci Feriki [Oramiral] ve Ayan Meclisi üyesi Mehmet Muzaffer Paşa'ydı. Orbay, Ekim 1918'de Osmanlı hükümetinde Bahriye Nazırı [Denizcilik Bakanı] olarak vazife aldı. Temmuz 1922 - Ağustos 1923 tarihleri arasında ise TBMM hükümetinin başbakanı olarak görev yaptı. Yargılama sırasında tedavi için yurtdışındaydı, gıyabında 10 yıl kalebentliğe [sürgün ve hapis cezasına] mahkum edildi. Ayrıca medenî haklardan mahrum edilmesine karar verildi. Fakat bunlar, Selanikli’nin yüreğini soğutmaya yetmiyordu, ayrıca mallarına el konulup sersefil edilmeli, ölümden beter bir yoksulluğun ızdırabını yaşamalıydı. Sadece sürgün ve hapis, ve medenî haklardan mahrumiyet yetmezdi. O nedenle mahkeme, mallarının haczine hüküm verdi. Orbay, yurda dönmedi, gurbet ellerde süründü. Yıllar sonra, Selanikli bu cihandan yıkılıp gidince, 12 Aralık 1940 tarihinde, söz konusu mahkûmiyeti ile ilgili olarak Millî Müdafaa Vekaleti [Milli Savunma Bakanlığı] aleyhine dava açtı. Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli ve 1342 esas sayılı kararı ile söz konusu mahkûmiyetin haksızlığını tescil etti. Ba'de harabi'l-Basra.. Basra harap olduktan sonra..)

*

Selanikli, hilafet konusunda geri adım attı.

Asıl önemli olan Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermekti, ve o, çantada keklikti.

Dolayısıyla, hilafet meselesinde taviz verebilirdi.

Verdi.

Söz konusu altı maddelik kanun teklifinin altıncı maddesinde değişiklik yaptı.

Teklifin oylamaya sunulduğu 1 Kasım 1922 günü yine takiyye sancağını göndere çekti, yalan dolan bayrağını Ankara ufuklarında dalgalandırdı.

*

Uğur Mumcu, kanun teklifinin yasalaştığı günle ilgili olarak Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 63):

İlk sözü Gazi [Selanikli] aldı.

Peygamberimizi ve hilafeti medh ve sena etti. Çok uzun süren sözlerinin sonlarında:

“Bundan sonra makam-ı hilafetin dahi Türkiye devleti için ve bütün İslam alemi için ne kadar feyizkâr olacağını da istikbal bütün vuzuhla gösterecektir.. Türk ve İslam âlemi devleti bu iki saadetin tecelli ve tezahürüne menba ve menşe olmakla da dünyanın en bahtiyar devleti olacaktır” dedi.

Yalandan kim ölmüş, at martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

*

Selanikli Karabekir’e, bu süreçte oynadığı rol dolayısıyla öfkelidir, gıyabında onun için “Karabekir’le çok çetin uğraşacağım” der (Mumcu, s. 61).

Gıyabında böyle konuşur, fakat yüzyüze geldiklerinde fazla renk vermez.. “Çok çetin uğraşma” günlerini geleceğe bırakır.

O çetin uğraşma, İzmir Suikasti girişimi bahane yapılarak başlatılacak, Selanikli’nin ölümüne kadar devam edecektir.

O sırada bir geçiş dönemi yaşanmaktadır ve Selanikli, Karabekir’i “yakın markaj”a alır.

Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini naklediyor (s. 64):

“İsmet Paşa'nın gaybubeti (yokluğu) müddetince yanından ayrılmamaklığımı istemeleri ve beni her seyahatlerinde beraberinde gezdirmeleri de sulhten (barıştan) sonrası için de birlik ve beraberliğimiz için ümit verici bir beşaret (müjde) telakki ederek emniyetlerini daha ziyade kazanacak vechile samimi müşaviri (danışmanı) olmuştum.”

Evet, Karabekir, Selanikli’nin güvenini kazanma ümidiyle ona karşı samimi davranıyor, düşünce ve kanaatlerini olanca açıklığıyla dile getiriyor.

Peki, Selanikli aynı şekilde samimi mi?

Takiyyeci ve “gizli gündemci” (iki yüzlü, hatta üç beş yüzlü) karakteri dikkate alındığında bunu söylemek zor.

Hatta imkânsız.

O, karşısındakini konuşturuyor, kendisi konuşmuyor.

Nitekim Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini naklediyor (s. 65):

“Gazi'nin ne yapmak istediğini herkes merakla bekliyordu. Bunu ben de çok merak ediyordum. Siyasi bir fırka (parti) teşkil etmek fikrinde olduğunu öğrendim.”

Selanikli, sonradan yanına bile yaklaştırmayacağı, bir karış suda boğmak isteyeceği Karabekir’i o günlerde niçin yanında dolaştırıyor olabilirdi?

Nedeni belli: 

Kontrol altında tutmak, gündemini bağımsız biçimde belirlemesine fırsat vermemek, meşgul edip yönlendirmek, kendi haline bırakmamak, muhalifleriyle biraraya gelmesine mani olmak, kullanmak için.

Ayrıca, iki ordu komutanının, Doğu Cephesi Komutanı Karabekir ile Batı Cephesi Komutanı İsmet’in kendisinin hazır olmadığı bir ortamda biraraya gelmelerini engelliyor.

Çünkü ikisi arasında çok eski bir dostluk ve samimiyet var.. 

Ve Karabekir, görüşleriyle İsmet’i etkileyebiliyor. 

(Nitekim İnönü, Karabekir’in İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle yargılanmasına tepki göstermiş, bunun üzerine, "olağanüstü yetkili", astığı astık kestiği kestik İstiklal Mahkemesi tarafından tehdit edilmiştir. Selanikli öldükten sonra İnönü, Karabekir’i TBMM başkanı yapacaktır.)

*

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini de naklediyor (s. 67):

“9 Ocak'ta telefonla, yakında seyahate birlikte çıkacağımızı, verecekleri nutuklar hakkında esaslar hazırlamaklığımı bildirdiler. 10 Ocak’ta … Akşam üzeri Gazi de Meclis’e geldi. Seyahat için hazırladığım notlarımı verdim. …”

Görüldüğü gibi, Selanikli herkesi kullanabildiği kadar kullanıyor, oyalayabildiği kadar oyalıyor.

Böyle yanına çekip kontrol altına almak ve kullanmak istediği isimlerden biri, Bediüzzaman Said-i Nursî rh. a..

Ancak, kendisinin takiyye ve yalancılıktaki dehasına karşılık doğrulukta dahi olan Bediüzzaman’ı kullanması mümkün olmuyor.

Bediüzzaman, Ankara’dakilere laf anlatmanın bir yolunun bulunmadığını görünce Van’a gidip inzivaya çekiliyor.

Fakat onu (Karabekir’e açıkladığı milleti “namussuzlaştırarak ve dinsizleştirerek” zenginleştirme “misyon”u için) bir “tehdit” olarak gören Selanikli, peşini bırakmıyor.

Bediüzzaman’ın kalan ömrü sürgün, yargılanmalar, hapislik ve zehirlenmelerle geçiyor.

*

(Bu “muhalifleri meşgul edip oyalama” taktiği, istihbarat teşkilatlarının [gizli servislerin] ve kurt politikacıların çok başvurdukları bir hiledir.. Sizin önünüze maskeli/örtülü biçimde, kendilerini belli etmeden, taşeronlar vasıtasıyla, meşrebinize, kabiliyetinize, eğilimlerinize ve zevkinize uygun, fakat konusunu kendi belirledikleri, maddî kazanç veya manevî tatmin sağlayan projeler getirirler ve böylece sizi kontrolleri altına alırlar. Türkiye için konuşmak gerekirse, günümüzde mevcut parti, cemaat ve tarikatlar da bu kontrol ve yönlendirme ameliyesinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Cemaat ve tarikatları tamamen sayılabilecek şekilde kontrol altına alma, laik [siyasal dinsiz] devletin 80 senesini aldı, fakat başardılar. Bu sözde “sivil” özde “devlet güdümlü” yapılar liderlik düzeyinde kontrol altında tutuluyor ve o yapılara katılanlar, otomatik olarak kontrol altına alınıp sınırlandırılmış oluyor. Bu yapıların içinde uzun süre kalanlar, birşeylerin ters gittiğini farketseler bile, ayrılmaya, sosyal, ailevî ya da maddî etkenler yüzünden cesaret edememektedirler. Aynı durum, belirli yayın organlarında yazan çizen, eserlerini yayınlatan, kitaplarını bastıran yazar çizerler için de söz konusudur. Dışlanmamak için otosansür uygulamak durumundadırlar. Peki, kontrol altına girmezseniz, girmeyi kabul etmezseniz ne olur?.. Yalnız kalırsınız.. Sizinle, “uğraşmıyor” gibi görünerek uğraşabilirler. “Hayatın olağan akışı” içinde, zehirleme ya da trafik kazası gibi yöntemlerle “doğal” kabul edilen bir ölümle isminizin üstüne çarpı çekmeyi deneyebilirler. İstihbarat teşkilatlarının ve derin devlet çetelerinin operasyonlarında bazen terör örgütlerini ve mafyayı taşeron olarak kullandıklarını da akılda tutmak gerekir.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."