KÂFİR OLDUĞUNU BİLMEYEN KÂFİRLER CENNETİ: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

 








Cemaat konulu yazılarda, hadîs-i şerîflerde kast edilen cemaatin, (başında İslam halifesinin bulunduğu) ümmet devleti olduğunu delilleriyle açıklamıştık.

Türkiye’de cemaat diye adlandırılan gruplar, önceki yazılarda atıfta bulunduğumuz “Huzeyfe (r. a.) hadîsi”nde “fırka” olarak adlandırılmaktadır. (Sadece o cemadaat değil, günümüzdeki partiler, hareketler ve ırk esaslı devletler de fırka durumundadır.) 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Müslümanlar’ın cemaatinin (yani Şeriat’in hakim olduğu, başında halifenin bulunduğu İslam devletinin) mevcut olmaması halinde bütün fırkalardan uzaklaşılmasını tavsiye etmiştir.. 

Yalnızlık ve mahrumiyet yüzünden ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınsa bile..

İşte, fırkalardan değil fakat böyle bir cemaatten (yani İslam devletinden, ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabiriyle kast edilen cemaattir) ayrılan kişi cahiliye ölümü üzere ölür.

*

Prof. Dr. İbrahim Canan’ın “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi” adlı eserinde şu satırlar yer alıyor:

7. (4667)- El-Hâris el-Eş'arî (radıyallahu anh) anlatıyor: 

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Allah Teâla hazretleri, Yahya İbnu Zekeriyya aleyhimâsselam'a, beş kelime söyleyip bunlarla amel etmesini ve onlarla amel etmelerini Benî İsrail'e de söylemesini emir buyurdu. (…)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (buraya hikayeyi tamamlayarak) dedi ki:

"Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

Bu hadîs gösteriyor ki, bir adamın namaz kılıp oruç tutması; itikadının bozuk olması, cahiliye (küfür, şirk) ideolojilerini benimsemesi durumunda fayda vermez.. 

Cehennem molozudur..

Cahiliye davası (daveti, çağrısı) nedir?

Kısaca İslam dışı (Şeriat’e aykırı) her hareket, düşünce ve ideolojidir.

Mesela laiklik (siyasal dinsizlik) ideolojisi.. 

Adına milliyetçilik denilen ırkçılık (Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık vs.)..

*

Son zamanlarda yaşanan Şeyh Said tartışmaları sırasında bazıları, Şeyh’i yargılayan sözde hakimlerden birinin ona yönelttiği bir soruyu dillerine dolamışlardı: “Camiler açık değil mi?” filan demiş..

Camilerin açık olması yetmez.. Memlekette cahiliye davası hakim hale getirilmişse, buna razı olan herkes cehennem molozudur.

Razı olmayanlara gelince..

Buna, (bir hadîste belirtildiği üzere) gücü yeten eliyle, yetmeyen diliyle, ona da gücü yeteyen kalbiyle karşı koyar, muhalefet eder.

Kalbiyle razı olan cehennem molozudur.. 

Cehennem için rezervasyon yaptırmış, gayya kuyusuna giden tren için bilet alıp yer ayırtmıştır.

Hiç camiden çıkmasa, beş vakit namazını aksatmasa, orucunu tutsa da..

Ne yazık ki bizim memleketimiz, böyle namazlı abdestli, oruçlu umreli cehennem molozları bakımından gayet zengin..

Bazıları bu moloz bolluğuna “ülkemizin zenginliği” diyorlar.

*

Yukarıda geçen hadîs, cihadı emrediyor.

Günümüzde bu cihad emri, Fethullahçı Takiyye Örgütü başta olmak üzere, küresel ya da yerli-milli laik (siyasal dinsiz) düzenlere entegre olmuş (kendilerini cemaat diye adlandıran cemadat durumundaki) fırkaların hatırlamak istemedikleri, devri geçmiş kabul ettikleri bir ibadet..

Bazıları da cihad deyince hemen şunu söylüyorlar: Cihadı sen kendi kafandan yapamazsın, devlet yapar.

Peki, devlet laikse, siyasal dinsizse, din işleri ile devlet işlerini birbirinden ayırma iddiasını ya da davasını (Ki, cahiliye davasıdır) benimsemişse ne olacaktır?

Şöyle bir komedi ortaya çıkacaktır: Yaşarken mücahid (cihatçı) olmasına izin verilmeyen insanlar, laik (siyasal dinsiz) devlet için ölünce (Nasıl oluyorsa?) şehit kabul edileceklerdir. 

*

Prof. Canan, yukarıya aldığımız hadisi aktardıktan sonra “Açıklama” başlığı altında şunları söylüyor:

“2- Hicretten murad, fetihten önce ise Mekke'den Medine'ye göçtür. Fetihten sonra ise dâr-ı küfürden dâr-ı İslam'a, dâr-ı bid'a'dan darı'ssünneye [bid’atler ülkesinden Sünnet/Şeriat ülkesine], masiyetten tevbeye intikaldir. Nitekim bir hadiste: "Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeyden hicret edendir" buyrulmuştur.

“3- … Hadis, cemaate uymanın ve onlardan ayrılmanın mü'minlerde bulunması gereken temel vasıflardan biri olduğunu, cemaati terketmenin de cahiliye huylarından biri olduğunu ilan etmektedir. Nitekim bir başka hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kim elini itaatten çekerse, kıyamet günü hüccetsiz olarak Allah'a kavuşur. Kim de boynunda bey'at olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile olmüş olur."

Evet, cemaat, siyasal biatın (bey’atın) olduğu yerde söz konusudur.

Bey’at, siyasal bir olaydır.

Fethullahçı Takiyye Örgütü, işte bu siyasallığı reddettiği, Siyasal İslam’a (İslamcılığa) savaş açtığı için sapık bir harekettir. (Siyasal İslam konusunda FETÖ ile aynı çizgide yer alan yerli-milli cemadat da aynı durumda.)

(FETÖ’cüler başlarına gelenden ibret alıp tevbe etmeleri gerekirken Siyasal İslam adı altında İslamî hakikatlere savaş açıyorlar.. AK Partililer dinciymiş de dindar değillermiş de, dincilik kötüymüş de dindarlık iyiymiş de.. Batılı yahudi-hristiyan hamilerine yaranmak için kamuflajlı dinsizlik ve İslam düşmanlığı yapıyorlar.. Din, AK Partililerin tekelinde mi, akılsızlar?.. Onların dinciliği yanlışsa sen doğru dinci/İslamcı ol!.. Onları bahane ederek küfür ve nifak kusma!.. Bu sapıklar bu halleriyle bir de Allahu Teala’dan yardım umuyorlar.)

Ancak, bunların sapıklıklarının miladı 17-25 Aralık ya da 15 Temmuz değil.

Fethullah’ın 28 Şubat öncesindeki dalavereleri için tevil kılıfı uydurulabilseydi bile, maskesi 28 Şubat’ta düşmüştü.

28 Şubat’tan sonra da onlarla birlikte yol alan, ayrılıp tavır koymak için devlet tarafından hedefe konulmalarını bekleyen (İslam alimi görünümlü) dünyaperest ilahiyatçıların hiçbir mazereti yoktur.

Dinî bilgisi yetersiz olanları bir dereceye kadar mazur görmek mümkün, fakat ilahiyatçı dünyaperestler için hiçbir mazeret kapısı yok.

*

Prof. Canan’ın sözlerine dönelim:

“4- Sadedinde olduğumuz hadiste geçen cahiliye çağrısı tabirini, bu son hadisin ışığında cahiliye sünnetiyle [geleneği, göreneği, adeti, töresi, kanunu, yasası] diye ıtlakı üzere açıklamak gerekir. Çünkü yapılan çağrı cahiliye devrinin sünnetinedir.

“İkinci bir yoruma göre, da'va, dua, yani çağırma, nida etme demektir. Mana şu olur: "Kim Müslüman olduğu halde, cahiliye devrinin nidası (yani çağırma üslubuyla) çağıracak olursa..." demektir. Yani, cahiliye devrinde, bir kimseye hasmı galebe çalınca, avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle "Yâ âl-i fülân!" [falan oğulları, Türk oğlu, Kürt oğlu vs.] diye bağırırdı. Artık bu sesi işiten kavmine mensup kimseler, asabiyetin sevki ve cehaletleri sebebiyle, zalim veya mazlum olduğuna bakmaksızın onun yardımına koşarlardı.”

*

Prof. Canan’ın kitabında naklettiği bir başka hadîs şöyle:

17. (4789)- Abdurrahman İbnu Abdi'l-Ka'be anlatıyor:

"Mescide girmiştim. Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ)'yı gördüm, Ka'be'nin gölgesinde oturuyordu. Ka'be'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı:

"Bir seferde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın münadisi [anonsçusu, ilan görevlisi] seslendi: "es-Salatu câmia: Haydin namaza!" Resulullah'a gittik, yanında toplandık. Şöyle buyurdular:

"Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları inzar etmesi (korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz bir kısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü'min: "Bu fitne helakimdir" diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim bir imama biat edip samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münazaaya girişecek olursa sonradan çıkanın boynunu uçurun.”

"Ravi (Abdurrahman) der ki: "Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:

"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittin mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:

"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben:

"Ama, amcaoğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teala hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim.

Biraz sustu, sonra:

"Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi. " 

[Müslim, İmaret 46, (1844); Nesâî, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956).]

Hadîsin ravisi Abdullah (Amr ibnü’l-As’ın oğlu) r. a., ashabın en abidlerindendir.

Bütün hayatı boyunca (hiç ara vermeksizin) oruç tutmuştur.

Ashabın en çok hadîs bilen birkaç kişisinden biridir. Alimdir. Zahiddir.

Prof. Canan, bu hadîsle ilgili “açıklama”da şunları söylüyor:

“Hadis, izah gerektirmeyecek kadar açık. Ancak son kısımdan, konuşmanın Hz. Muaviye (radıyallahu anh) zamanında geçtiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, icraatı ve hatta meşruiyeti bazı dedikodulara sebep olan halife Hz. Muaviye'ye itaat hususunu gündeme getirmektedir. Anlaşılan, hadisin ravisi [Abdullah r. a.’den rivayet eden] Abdurrahman, Hz. Muaviye'nin emirlerine itaatın caiz olup olmayacağı hususunda mütereddittir. Bu tereddütünü, yeri gelmişken Abdullah İbnu Amr İbni'l-As'a, Hz. Muaviye aleyhinde ayet-i kerimeyi de delil kılarak sorar. Ancak yüce sahabi İbnu Amr, fitne hususundaki İslam'ın fetvasını verir: "Allah'a itaat etmeyi tazammun eden emirlerinde itaat edin. Allah'a isyan mânasını taşıyan emirlerinde isyan edin!"

İşte, müslümanın, devletler karşısındaki konumu budur: 

“Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur.”

İsyan eden kim olursa olsun, durum budur: Devlet, ağa, paşa, baba, dede, şeyh, şıh, hoca, hocaefendi, alim, aydın, yazar çizer..

Allah’a isyan olan yerde bile devlete itaati gerekli gören (devletçilik yapan), Allahu Teala’yı bırakıp devleti (adına devlet denilen mevcut siyasetçileri ve bürokratları) tanrı edinmiş olur.

Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde belirtildiği gibi Yahudi ve Hristiyanlar alimlerini ve rahiplerini rab edinmişlerdi. Şirke düşüp kâfir olmuşlardı. Fakat bir taraftan da kendilerini dindar zannediyorlardı. 

Zannediyorlar.

İslam dünyasında da böyleleri yok değil.. Kur'an ve Sünnet'in (içtihat üstü) nasslarını bir tarafa bırakıp devletlerinin, liderlerinin, şeyhlerinin, hocaefendilerinin herzelerini benimseyen (ya da sükut ikrardan gelir fehvasınca susarak onaylayan) ve şirke düşenler var.

*

Merhum büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dile getirdiği gibi, böylesi “Allah’a isyan” durumunda bile devlete itaati gerekli gören kimse, itikaden şirke düşen bir müşriktir..

Kendisini müslüman zannetse, namaz kılıp oruç tutsa, hacca umreye gitse bile.. 

Bunun günah olduğunu bilerek ve itiraf ederek nefsine uyup yapan ise amelen müşriktir.. 

[Böylesinin zamanla itikaden de müşrik hale gelmesi ihtimali yüksektir. İşte Türkiye'de "Şeriat'le yönetilmek ister misiniz?" sorusu etrafında yapılan anketlerde oranın yüzde 10 civarında kalmasının, Şeriat'in spesifik emirleri söz konusu olduğunda ise oranın yüzde 3'e düşmesinin nedeni budur.. Türkiye, kâfir olduğunun farkında olmayan kâfirler cenneti.. Yoksa, münafıklar cenneti mi demeliydim?.. Şimdi denilirse ki, "Bunlar Şeriat'in ne olduğunu bilmiyorlar?", o zaman şunu derim: "Neden Diyanet, Selanikli Mustafa Atatürk gibi (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e 'Arap oğlu' diye hakaret etmiş, Kur'an'ı 'Arap oğlunun yaveleri' diyerek aşağılayabilmiş) bir koyu kâfiri bile bazen ismini vererek, bazen vermeyerek rahmetle anıyorken, bir cuma hutbesinde olsun Şeriat konusunda insanları uyarmıyor, Şeriat karşıtlığının küfür olduğunu söylemiyor, söyleyemiyor?.. Sonra da gelsin "son kale" edebiyatı.. Siz kimi aldatıyorsunuz, Allahu Teala'yı mı?! Diyanet'e, (Allahu Teala'nın kitapları için "gökten indiği sanılan" deyip aşağılayarak küfrünü kusan) Selanikli Mustafa gibi ehl-i zina ve'd-dans şedit ve azgın bir akılsız İslam düşmanını camide anmamanın hesabı soruluyor, Şeriat'ten bahsetmemesinin hesabını soran ise yok! Diyanetçiler Şeriat sansürünü kendi lüzumsuz korkaklıkları yüzünden yapıyorlarsa suçlu kendileridir, yok bunu MİT'çilerin ve siyasetçilerin basıkısı yüzünden yapıyorlarsa, o zaman da o MİT'çi ve siyasetçiler suçludur, ebedî cehennem azabına şimdiden hazırlansınlar.. Madem din devlete, devlet dine karışmıyor, camilerden elinizi çekin: "Allah kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kötüdür!" (Al-i İmran, 3/187) "Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır." (Bakara, 2/174)]

Merhum Elmalılı Hoca'nın Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetini tefsir ederken vurguladığı şu husus da unutulmamalıdır: Günümüzde, o rab edinilen rahiplerin yerini parlamentolar, parlamenterler (milletvekilleri ve onların liderleri) almış bulunmaktadır.

Hilafet ve Şeriat düşmanlığı yapan, laik (siyasal dinsiz) bir demokraside parlamenterler tarafından yönetilmek isteyen, bunu savunan, Şeriat'i devri geçmiş birşey olarak gören herkes müşriktir. 

Buz gibi kâfirdir.

Böylesi sapıklara en çok da Fethullahçı Takiyye Örgütü mensupları arasında rastlanması, ibretlik bir durumdur.


BÜYÜK İHTİRASLAR, KÜÇÜK ADAMLAR

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 17

 

“Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır.”

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in, Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında böyle dediğini görmüştük.

Selanikli Mustafa’yı iki odak tuttu..

Biri açıkça, biri gizli..

Açıkça tutan Osmanlı Sarayı’ydı.. Padişah Vahideddin’di..

Örtülü (gizli saklı) biçimde tutanlarsa İngilizler’di..

Selanikli ya Osmanlı’ya hizmet edecekti, ya İngilizler’e..

O, İslam ve hilafet değil, “çağdaş uygarlık” ve laiklik (siyasal dinsizlik) yanlısı bir adam olarak İngilizler’i seçti.

İngilizler de bu “büyük ihtiraslar” şampiyonuna, yeni bir devlet kurarak tarihe “devlet kurmuş adam” olarak geçme fırsatını verdiler.

Sağ kolu ve halefi İsmet İnönü, bu gerçeği, Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde bütün açıklığıyla itiraf edecekti:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler’in efsanevî siyasetçisi Winston Churchill “Bütün büyük şeyler basittir ve hatta çoğu tek bir kelime ile ifade edilebilir; hürriyet, adalet, şeref, vazife, merhamet ve umut” der.

Büyük olsun olmasınlar, gerek devlet ve milletlerin, gerekse bireylerin hikâyeleri de gerçekte basittir ve çoğu tek bir cümleyle özetlenebilir.

İnönü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş hikâyesini tek cümleye sığdırma başarısını göstererek siyaset kadar fesahat ve belagattan da anlıyor olduğunu ispatlamış bulunuyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu cümle aynı zamanda, Selanikli Mustafa’nın hikâyesinin de özetidir:

Sonradan Atatürk palavrasını kendisine soyadı olarak seçmiş bulunan Selanikli Mustafa’nın başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Benim parçalanmış bir gönlün samimi feryadı olma dışında bir meziyeti bulunmayan zayıf kalemim, bir insanın hikâyesini bu kadar veciz, özlü ve parlak bir şekilde özetleme gücünden mahrum.

O yüzden, Vahideddin’in hikâyesini anlatmak istediğimde ancak şöyle yorgun bir cümle kurabiliyorum:

“Devletini kurtarmak için en güvendiği adamıyla düşmanlarına oyun oynamak istedi, fakat düşmanları aynı adamla ona oyun oynadılar; tacını tahtını kaybedip sırtında haksız bir ‘vatan haini’ damgasıyla yaban ellere sığınan vatansız bir garip olarak, uğradığı ihanetin acısını içine atıp kimseye anlatamadan, 100 milyon insana pay edilse her birine yetecek büyüklükte bir elem, keder, acı ve hüznün altında ezilerek öldü.”

*

Selanikli Mustafa, İstiklal Harbi sırasında taa Hindistan ve Afganistan gibi uzak diyarlardan “İslam için” gelen yardımları bile “iç edip” zimmetine geçirirken, önce yüzüne gülüp sonra sırtından hançerlediği, vatanı terk etmesine neden olduğu Vahideddin Osmanlı Sarayı’ndaki mücevheratı vesaire yanında götürmediği için İtalya’da fakr u zaruret ve sefalet içinde can verdi.

Borçlarından dolayı tabutuna haciz geldi, gömülmesine müsaade edilmedi.

*

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Selanikli’nin Aubrey Herbert ve Henry Macandrew gibi İngiliz “istihbarat” subaylarıyla (ajanlarla, casuslarla) yolunun kesişmiş olduğunu görmüştük.

Ve Macandrew tarafından trene bindirilip (tam da İngilizler ile müttefiklerinin İstanbul’u işgal ettikleri) 13 Kasım 1918 günü payitahta ulaşmasının sağlandığını okumuştuk.

Anasının evine gitmek yerine, işgalci subayların yerleştiği Pera Palas’a (sanki işgalci güçlerin subayıymış gibi) postu serdiğine muttali olmuştuk.

Bir gün sonra, 14 Kasım’da, ayağının tozuyla, Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price ile görüşmüştü.

İngilizler’den valilik istiyordu.

Evet, yanlış okumadınız.. İngilizler’e hizmet etmek istiyordu.

*

Lord Kinross şunları söylüyor:

Acaba, İtilâf Devletlerinden [İngiltere, İtalya, Fransa], hele Osmanlı İmparatorluğundan toprak isteğinde bulunmamış olan İngilizlerden bir mevki koparamaz mıydı? Onlar buradayken elde edilecek bir yetkinin, çekilip gitmelerinden sonra memlekete daha yararlı başka yollarda kullanılabilmesi pekâlâ mümkündü.

Mustafa Kemal, İngilizlerin ağzını dolaylı yoldan aratmaya karar verdi ve aracılığa, tanınmış bir gazeteci olan Daily Mail gazetesinin muhabiri G. Ward Price'ı seçti. Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek gazeteciyi kahve içmeye çağırdı. Ward Price de [İngiliz] Genelkurmayın istihbarat servisindeki albaya danıştıktan sonra çağrıyı kabul etti. Mustafa Kemal onu üniformasıyla değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. … Yanında arkadaşı Refet Bey [Refet Bele] vardı.

Mustafa Kemal, gazeteciye, ülkesinin savaşa yanlış safta katılmış olduğunu itiraf etti. Türklerin İngilizlerle hiç çatışmamaları gerekirdi. Bunu sırf Enver'in baskısıyla yapmışlardı. Savaşı kaybetmişlerdi, şimdi bunu çok pahalı ödeyeceklerdi. Anadolu bölünecekti. Mustafa Kemal, Fransızların ülke içine sokulmalarına karşıydı. Halk, belki bir İngiliz yönetimini daha az güçlükle [daha kolay] hazmedebilirdi.

'Eğer İngilizler Anadolu'da sorumluluğu üzerlerine almak niyetindeyseler tecrübeli valilere ihtiyaçları olacaktır,' dedi. 'Bu sıfatla yardımı arzedebileceğim bir makamla temasa geçmek isterdim.'

Ward Price, gizli servisteki albaya bu konuşmayı anlattı. Albay bunun üzerinde durmayarak, 'Yakında iş isteyen daha bir sürü Türk generali çıkacak,' dedi.

[Daha sonraki dönemde] İtalyanlar kendileri girişime geçerek Mustafa Kemal'e doğrudan doğruya öneride bulundular. İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza, [İngiltere Başbakanı] Lloyd George'un Yunanlıları desteklemesine şiddetle karşıydı. …

Kont Sforza'nın aracılarından biri, milliyetçi bir hükümet kurmak konusunda Mustafa Kemal'le Fethi'nin ağzını aradı. Ayrıca iki aracı da -İtalyanları tutmakta olan iki Türk gazetecisi- İzmir gerisinde [dışında] Yunanlılara karşı Mustafa Kemal'in komutasında girişilecek bir askeri direnmeyi İtalyanların silahla destekleyeceğine söz verdiler. Gerekli ortam hazırlandıktan sonra, Mustafa Kemal, Sforza'yla tanıştırıldı. Kont ona, bütün girişeceği işlerde İtalya'nın desteğine güvenebileceğini açıkça belirtti.

'Eğer başınız sıkışacak olursa, bu elçiliğin her zaman emrinize amade olduğuna güvenebilirsiniz' dedi.

Mustafa Kemal verdiği cevaplarda fazla açılmadı. Ama tasarıları daha geliştiği takdirde, İtalyanların desteğinden yararlanabileceğini anlamıştı.

Bu arada [General] Allenby, Filistin'den gelerek İstanbul'a kısa ama fırtına gibi bir ziyarette bulunmuştu. Bazı Türk generalleri onun mütareke koşulları üzerindeki görüşüne aykırı olarak, askerlerini terhis etmekte zorluk çıkarıyorlardı [dağıtmıyor, silah altında tutuyorlardı]. Allenby, Harbiye ve Hariciye Nazırlarını [Osmanlı Milli Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı’nı] çağırtarak ağızlarını açmaya bile fırsat vermeden onlara isteklerinin listesini okudu. Bunların arasında, ön planda suçlu gördüğü Musul cephesindeki Altıncı Ordu komutanının geri alınması da vardı. İstediklerini beş dakika içinde elde eden Allenby, vakit kaybetmeden Filistin'e döndü. Suçlu görülen Altıncı Ordu komutanıysa, İstanbul'a gelir gelmez İngiliz makamları tarafından tutuklandı.

(Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, çev. Necdet Sancer, 12. b, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.)

*

Altıncı Ordu Komutanı (Cevat Çobanlı Paşa), İngiliz makamları tarafından tutuklanıyor.

Peki, Yedinci Ordu Komutanı (Selanikli Mustafa) niye tutuklanmadı?

Cevat Paşa, tutuklanıp Malta Adası’na gönderildi.

Peki, Selanikli niye Malta’ya değil de Samsun’a gönderildi?

İngilizler ona niye vize verdiler?

Malta’ya göndermeyip İstanbul’da dümen ve dalavere çevirmesine izin vermeleri bile torpil ve iltimas olarak yeterliyken, Samsun’a gitmesine neden izin verdiler?

Cevap basit: Kurdukları oyun öyle gerektirdiği için.

Selanikli İngilizler’in adamı olmayı kabul etmiş olduğu için.

(Bu oyunu, İslamî duyarlık sahibi subaylardan bilgi almış olmasının da etkisiyle Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha baştan anlamış, engel olmaya çalışmıştı. Başaramadı.. Ona, değil Vahideddin, daha sonra Selanikli tarafından idam edilen İskilipli Atıf Hoca bile inanmak istemedi.. Bediüzzaman bile işin göründüğü gibi olmadığını, ortada bir oyun döndüğünü ancak Ankara'ya gidince anlayabildi.. Uzun yıllar önce duyduğuma göre, o dönemde İstanbul'da asker olan Mehmed Zahid Kotku rh. a., Anadolu'ya geçmek için mürşidi Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretlerinden izin ister.. Cevap, "Orada İngiliz'in bir oyunu var" olur. Mehmed Zahid Efendi, 1926 yılında vefat eden Mustafa Feyzi Efendi'nin Kanunî türbesinin güneyinde yer alan kabrinin 30 yıl sonra Menderes döneminde biraz geriye nakledildiğini, davet üzerine bu işleme kendisinin de nezaret ettiğini, Hadîslerle Nasihatler adlı kitabının ikinci cildinde anlatıyor.. Otuz yıl geçtiği halde cesedinde hiçbir bozulma ve değişme olmadığının görüldüğünü söylüyor. Hakiki ulemanın ve hakiki şehitlerin cesedi çürümez.. "Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.")

*

İngilizler’in gözü Anadolu’da değildi, petrol yataklarının bulunduğu Musul ve Kerkük’teydi.

Özellikle oranın boşaltılmasını, askersizleştirilmesini istiyorlardı.

Allenby’yi Filistin’den İstanbul’a palaspandıras getiren işte buydu.

İngilizler, Selanikli ile olan örtülü anlaşmalarında (Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen) Musul’un kendilerinde kalması sözünü almışlardı.

Sonraki dönemde Selanikli ile tapınıcısı taife, gerçekte İngilizler’le perde arkasından yapılmış bir anlaşmanın gereği olarak Musul onlara bırakılmışken, bu ihanetin üstünü Şeyh Said isyanını bahane göstererek kapattılar.

Güya Selanikli (Lozan Antlaşması da yapılmış olduğu halde) Musul için İngilizler’e savaş açacakmış da, Şeyh Said isyanı buna engel olmuşmuş.

Palavra ve masal parayla değil ki..

*

Gazeteci Price ile Selanikli’nin görüşmesini sağlayan kişi, Pera Palas’ın Fransız müdürü..

Bu adam daha sonra, Selanikli'nin İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile tanışıp görüşmesine de aracılık edecektir.

Selanikli’nin Price ile görüşmesine eşlik eden General İbrahim Refet Bele, sonraki yıllarda İzmir Suikasti bahanesiyle yargılanıp soğuk terler dökecek, bu yargılama ile terbiye edilecektir.  

Price’la olan görüşmenin şahidi Refet Bele, tahmin edilebileceği gibi, bu konulardan hiç bahsetmemiş bulunuyor.

Fakat, Münevver Ayaşlı‘nın şu ifadeleri, sadece bunu değil, kim bilir daha neleri bildiğini ortaya koyuyor:

Ben … kendisinden rica ederdim:

-Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?

O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:

Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.

(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul, 1973, s. 9.)

Öyle anlaşılıyor ki, General Refet Bele‘nin hatıralarını yazmamış olmasının tek nedeni İstiklal Harbi’nin içyüzünün anlaşılmasının millette yol açacağı hayalkırıklığı ve moral bozukluğu değil.

Bunu yapmakla aynı zamanda kendisini de yıkmış olacak, çünkü hadiselerin bir parçası..

Ayrıca, konumu önemli olduğu için (İstiklal Harbi'ni başlatan beş generalden biri) yazacaklarının bomba etkisi yapacağı, mevcut rejimden ve Atatürkçülükten nemalanarak sözde vatansever geçinen tuzu kuruların keyfini kaçırması yüzünden bedel ödemek zorunda kalacağı, lanetleneceği, ve bir sürü iftiraya maruz kalacağı, açıklarının çarşaf çarşaf ortaya döküleceği kesin.

*

Lord Kinross’un gazeteci Price ile Selanikli’nin görüşmesine dair sözleri, Price’ın 1957 yılında yayınlanan Extra-Special Correspondent adlı kitabında verdiği bilgilere dayanıyor.

Kemalistler, tahmin edilebileceği gibi, Price’a inanmak istemiyorlar.

Onlara göre, Selanikli Mustafa Price’la böyle bir konuşma yapmış olabilemez.. Belki şöyle demiş olabilir: “Lan hain İngilizler, geldiniz he, geldiğiniz gibi gidersiniz.. Hele durun, ben size n’edeceğim…”

İngiliz işbirlikçisi ilan ettiği Vahideddin’e bir sürü küfür yağdıran Selanikli’den İngilizler’e de küfretmesi beklenir..

Ama hayır, sonraki yıllarda İngilizler’in kendisine Dizbağı Nişanı vermesi gündeme geldiğinde İsmet İnönü’ye “İngilizler beni sever” diyecektir.

Sevmesinler de ne yapsınlar?!

1936 yılında İngiltere Kralı Edward’ı İstanbul’da ağırlayacak, fotoğraf çektirdikleri sırada, karşısında ayak ayak üstüne atıp burnundan kıl aldırmaz havalarda durarak kendisinin yüzüne bile bakmayan Edward’ın önünde, efendisinden küçücük bir iltifat bekleyen gariban bir yanaşma gibi duracaktır.

*

Evet, Price’a “İngiliz muhibbi” laflar söylemiş olmalıdır, çünkü sonraki günlerde İstanbul basınında benzer lafları yayınlanacaktır.

Price’la bu görüşmeyi yaptıktan üç gün sonra, 17 Kasım günü, Minber gazetesinde şu sözleri yayınlanacaktır:

“İngilizlerin Osmanlı milletinin hürrryetine ve devletimizin istiklâline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında, yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin, İngilizlerden daha hayırhah (hayrımızı isteyen) bir dost olamayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek tabiidir.”

(Minber, 17 Kasım 1918)

Bir gün sonraki Vakit gazetesinde ise şu teslimiyetçi sözleri yayınlanacaktır:

“Hükümetimizle mütareke akdeden (ateşkes yapan) devletlerin ve bu devletler namına mütareke şartnamesini yapan Britanya (İngiltere) hükümetinin Osmanlılara karşı olan hüsnüniyetlerinden (iyi niyetlerinden) şüphe etmek istemem. Eğer mezkur şartname ahkamının tatbikatında suitefehhümü mucip olacak (hükümlerinin uygulanmasında yanlış anlamayı gerektirecek) cihet görülüyorsa bunun sebebini derhal anlamak ve muhatablarımızla (İngilizler’le ve müttefikleriyle) anlaşmak lazımdır. Bittabi bu vazife (görev) hükümetlere terettüb eder (düşer). Benim bildiğime göre hükümetimiz bu babda icab eden teşebbüsatta (girişimlerde) bulunmuş ve bulunmaktadır.”

(Vakit, 18 Kasım 1918)

Yoruma gerek var mı?!

Adam daha ne desin, “Ben İngiliz uşağıyım” diye mi konuşsun?!

*

Evet, adam Price'a, Anadolu’yu Fransızlar’ın değil İngilizler’in işgal etmesinin daha iyi olacağını söylüyor.

Çünkü İngilizler’in sömürgelerini “yerli vali”lerle yönetme gibi bir geleneği var.

Kendisi de İngiliz işbirlikçisi vali olmaya hazır.

Fakat İngilizler ona valilikten daha fazlasını vereceklerdir, “kurtarıcı halaskârlık” unvanını..

Böylece “manda karşıtlığı”nın şampiyonluğunu yapan bir isim olarak ortaya çıkacaktır..

İngilizler “Şark meselesi”ni kökünden çözmek için Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek istemektedirler.

Fakat mevcut şartlarda Osmanlı ekabirine “Osmanlı Devleti’ni ilga edin, hanedanı başınızdan atın, yerine ırkçı, laik (siyasal dinsiz), Batıcı bir devlet kurun” deseler, milletin hanedana daha fazla sahip çıkmasının önünü açmış olacaklar.

Kimse onlara evet demeye, hain işbirlikçi olarak görünmeye cesaret edemeyecek.

*

O halde, Osmanlı Devleti’ni dönüştürmek mümkün olmadığına göre, çare olarak geriye, ona hayat alanı (Lebensraum) bırakmayacak yeni bir devletin tesisi kalıyor.

Fakat bu nasıl yapılacaktır?

Selanikli’ye “Anadolu’ya git, yeni bir devlet kur” deseler, o da kalkıp böyle bir niyetle gitse, yüzüne tükürülürdü.

O halde, Vahideddin’in güven duyduğu bu adamın Anadolu’ya bir kurtarıcı olarak gitmesi sağlanmalıydı.

İşte bunun için Yunan, Anadolu’ya saldırtıldı.. Milne Hattı'yla denetim altına alınan, TBMM açılana kadar devamına izin verilmeyen "kontrollü saldırı".

Ve Vahideddin, Selanikli yaverini Anadolu'ya kurtarıcı olarak (Anadolu genel valiliği anlımana gelen olağanüstü yetkilerle) göndermek zorunda bırakıldı.

Ve sonra aynı Vahideddin, Yunan’dan vatanı kurtarmaya çalışan kahraman Selanikli’ye zorluk çıkararak onu İngilizler’in isteği üzerine geri çağıran ve engellemeye çalışan bir hain gibi gösterildi.

İngiliz baskısı ve tehditleri yüzünden yaptığı açıklamalar sayesinde o konuma düşürüldü. 

*

Bu söylediklerimizin teferruatlı açıklaması Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızda var.

Fakat nasip olursa inşaallah bu yazı dizisinde söz konusu açıklamaları zenginleştirmeye çalışacağız.

Sonuç: Selanikli Mustafa, İngilizler’le anlaşarak (onlar hesabına ve kendisinin de yeni kurulan devletin banisi ve diktatör cumhurbaşkanı olması karşılığında) Osmanlı Devleti’ni yıkmış bir İngiliz aparatıdır.

Kişisel ikbali, şan şöhreti, heykellerinin dikilmesi, putlaştırılıp ilahlaştırılması imtiyazı karşılığında milletin dinini, imanını, maneviyatını satmıştır.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Selanikli’ye ve hempalarına yönelttiği soru hâlâ cevap bekliyor:

“Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?”

*

Yeni devletin nasıl kurulduğunu ve Selanikli’nin “misyon”unu en iyi bilen, hiç kuşkusuz, İsmet İnönü’ydü:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler’in bu iyiliği ne karşılığında yaptığını sorgulamayan bir aklın ve sormayan bir tarihçiliğin içine tüküreyim.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."