SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İSMET İNÖNÜ'YÜ ÖLDÜRTMEK İSTEDİ Mİ?











KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 11

 

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında yer alan şu sözleri daha önce aktarmıştık:

Kadir Mısıroğlu Sebil gazetesinde yazdı. Tek o yazdı, üstü kapalı şekilde. İsmet Paşa soruyor, M. Kemal Paşa'ya: "Paşam" diyor, "İngilizler size 'Dizbağı Nişanı' vermiş. (Dizbağı Nişanı İngilizler'in en yüksek nişanıdır, kimseye vermezler.) Bu nasıl oldu, benim haberim yok" diyor. O da geçiştiriyor. M. Kemal Paşa diyor ki: "İngilizler beni sever de onun için" diyor.

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır."

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 170.)

Evet, İngilizler’in Selanikli Mustafa Kemal’i (herkese vermedikleri) Dizbağı Nişanı’na (Order of the Garter) layık görmeleri olayı gerçek. (Bu nişanı vermeyi düşündükleri sırada henüz Atatürk soyadını alarak “Türkler’in atası” palavrasını isminin arkasına eklemiş değil, çünkü soyadı kanunu çıkarılmamış.)

Selanikli burada doğruyu söylüyor, İngilizler onu çok seviyorlardı.

Bu sevgileri ne zaman başlamış olabilir? Filistin cephesinde İngilizler'in önünden ardına bakmadan kaçması sırasında mı, yoksa daha mı önce?

Ey anti-emperyalizm şampiyonu "çılgın Türkler", bu soruya siz cevap verin!

Bu sevgi karşılıksız değildi elbette, Selanikli de İngilizler'i seviyordu.

Hem de çok.

Adana'dan İstanbul'a gelince, İngilizler'e olan sevgisini gazeteler vasıtasıyla kamuoyuna hemen açıklamıştı. (Teferruatı için Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi başlıklı kitabımıza bakılabilir.)

*

Vahideddin'in onu Anadolu'ya (güya İngilizler'i kandırmak için) müfettişlik gibi paravan bir ad altında Anadolu genel valiliği yetkileriyle donatılmış "gizli gündem"li görevli olarak göndermesinin ardındaki etkenlerden biri, bu derin sevgiydi.

Padişah, İstanbul'daki subaylardan birini "özel yetkiler"le Anadolu'ya göndermesine İngilizler'in göz yummayacağının, şüpheleneceklerinin, onlardan vize alınamayacağının farkındaydı. 

Ne yapacağını bilemez halde sarayında kıvranıp dururken İngilizler'den resmî bir talep geldi: Doğu Karadeniz'de müslüman ahali ile gayrimüslimler arasında çatışma yaşanıyordu, Osmanlı Hükümeti buraya askerî yetkililer gönderip ortalığı yatıştırmalıydı.

Vahideddin, fırsatın ayağına geldiğini düşündü. 

İngilizler onun öyle düşüneceğini biliyorlardı. 

Satrancın sonraki hamlelerini de planlamışlardı.

*

Sultan bu iş için, güvendiği, zekâsını takdir ettiği, hürmetkâr tavırlarını takdire şayan bulduğu yaveri Mustafa Kemal'in uygun olduğunu düşünüyordu.

Çünkü göndereceği adam hem kendisine sadakatle bağlı, hem de İngilizler'in tepkisini çekmeyecek bir evsafta olmalıydı.

Bu özellikler Mustafa Kemal'de fazlasıyla vardı, İngilizler hakkındaki övücü ve dostane sözlerinin onların dikkatinden kaçmış olması düşünülemezdi. 

Nitekim İngilizler pekçok Osmanlı siyasetçi ve askerini Malta'ya sürgün etmişken Selanikli'ye hiç dokunmamışlardı.

Dolayısıyla İngilizler'in zaafından yararlanabilir, güvendiği yaveri Selanikli ile onlara oyun oynayabilirdi.

Bu devletin ekmeğiyle büyümüş, bu vatanın havası suyu ile o günkü konumuna gelmiş olan Mustafa Kemal İngilizler'e oynamak istediği bu oyuna elbette devleti için, vatanı için koşulsuz destek verirdi.

Şerefli bir subay devletine sadakat gösterir, devletine karşı İngiliz kâfiriyle işbirliği yapmazdı.

Dolayısıyla Mustafa Kemal'e güvenebilirdi.

Ona böyle bir görev vermesinin hata olacağını söyleyen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi hocalar siyasetten anlamıyordu.

Mustafa Kemal'i sadakatle hizmet edeceğine dair "gökten indiğine inandığı" Kur'an üzerine yemin ettirecek ve Anadolu'ya gönderecekti.

Bu yemini çiğnemek gibi bir kepazeliği, yalancılığı, sahtekârlığı, dönekliği, alçaklığı, dinsiz imansızlığı, iblisliği hangi Türk subayı şeref ve haysiyetine yakıştırabilir, böyle bir onursuzluğa kim tevessül edebilir, böylesi süflî bir alçalmayı kim kabul edebilirdi ki?

Yok yok, Şeyhüislam ve onu dolduruşa getiren subaylar yanılıyor, Mustafa Kemal hakkında suizanda bulunuyor, günahını alıyorlardı.

Tamam bazı hataları vardı, fakat kimin hatası yoktu ki?!

*

Böylece Vahideddin, İngilizler'in satranç tahtasındaki "safiyane" hamlesini, güvendiği Mustafa Kemal "kale"sini öne sürerek "zaferle sonuçlanacak bir oyun"un temeli haline getirmeye kalkıştı. 

Bilmediği ise, Selanikli'nin İngiliz istihbarat teşkilatının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile başbaşa gizli görüşmeler yapıp başka bir "gizli gündem" hazırlamış, onların bilgisi ve kontrolü altında başka bir "oyun" kurmuş olmasıydı.

Bu gizli gündemini Selanikli, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit'e açıklayacaktı.

Gündüz Allah, Kur'an, Peygamber, ümmet, İslam, hilafet, cihat diyor, akşam ise ancak bir İngiliz ajanından beklenebilecek sözler söylüyordu.

Öyle hareket ediyordu ki, takiyye bir insan olsaydı, adı Mustafa Kemal olurdu.

*

Selanikli'ye Samsun'a gitmesi için gereken vizeyi bir gün içinde veren İngilizler, o sağ salim Anadolu'ya geçince hemen "Mustafa Kemal düşmanlığı" moduna geçtiler. 

(Bu satırların yazarı, kendisi için Almanya'da "Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum, MİT her zaman bunun karşısına çıkıyor" diyen, MİTçilerin elinden kurtulsun diye yurtdışına çıkmasını isteyen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'nın emri üzerine 2000 yılı sonlarında ABD'ye yerleşmek üzere vize başvurusunda bulunmuş, bu elektronik çağında aylarca bekletilmiş, sonra da red cevabı almıştı.. Evet, ben ABD'ye yerleşemedim, MİT'çilerin elinden kurtulamadım, Benim vize talebime ret cevabı alışımdan 12 gün önce ise Esad Efendi, yerleştiği Avustralya'da öldü. Öldürüldü.) 

İngilizler, bir günde vize verdikleri Selanikli daha Samsun'a çıkar çıkmaz, onu geri çağırması için Vahideddin'e baskı yapmaya başladılar. Galip işgal güçleri olarak bu taleplerini resmî yollardan ilettiler.

Maksat, Selanikli'nin Vahideddin'den bağımsız hareket etmesini sağlamak, bunun zeminini hazırlamaktı.

Çünkü, Selanikli başına buyruk hareket ettiğinde, böyle bir İngiliz talebi ve baskısının bulunmadığı bir ortamda Vahideddin onu hemen görevden alabilirdi.

Fakat İngilizler resmen böyle bir talepte bulununca, Selanikli'ye ordudan istifa etme ve Padişah'a başkaldırma yolu açılmış oldu.

Selanikli olduğu için Anadolu'da kimsenin tanımadığı sapı silik bir adam olan Mustafa, İngilizler'in sihirli bir dokunuşuyla, onların korkup çekindiği, kendisiyle (örtülü biçimde değil) açıkça uğraşılan bir kahraman halini almıştı.  

Gerçek şu ki, İngilizler bu "oyun kurma" işini, siyaset satrancını, algı operasyonu ve psikolojik savaş sanatını çok iyi biliyorlardı.

Vahideddin'den Mustafa Kemal'i geri çağırması talebinde bulunmak suretiyle ön alıp Selanikli'ye, Padişah'a baş kaldırma gerekçe ve mazeretini altın tepsi içinde sundular.

Selanikli millete, "Padişahımız baskı altında, İngilizler'i oyalamak için böyle davranıyor" diyebiliyordu.. Padişah'a itaat edilirdi, fakat İngilizler'in ona zorla söylettikleri şeyleri elbette kaale almamak, düşmanın oyununa gelmemek gerekiyordu. 

"Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin"di, "dönersem kahpeyim"di "millet yolunda bir azîmetten"di.

Millet Padişah'ın yaverine inanıyordu. İnanmamak için bir sebep yoktu.

Ve İngilizler bu yaveri çok seviyordu.

*

İngilizler'in bu göstermelik "Mustafa Kemal düşmanlığı" ile, Sultan Vahideddin'in, işgalci düşmanın taleplerine boyun eğen, "vatanı kurtarmaya çalışan fedakâr bir kahraman"a İngilizler'in hatırı için cephe alan bir hain olarak damgalanmasının önü açılmış oluyordu. 

Böylece "yürüyen takiyye" Selanikli, Mazhar Müfit ile Süreyya'ya açıkladığı "gizli gündem"ini rahatça gerçekleştirme imkânı buldu.

İngilizler, Lozan'a kadar kendilerindeki Mustafa Kemal sevgisini (Türkiye sevgisini değil) sakladılar.

Lozan'dan sonra ise sevgilerini açığa vurma zamanı gelmişti.

Gelsindi Dizbağı Nişanı..

Selanikli artık "İngilizler beni sever" diye konuşabilirdi.

"İngiliz uşağı bir hain" olarak gösterilen Vahideddin ise, İstanbul'u bir İngiliz gemisiyle terk etmiş olmakla birlikte, İtalya'da yaşamaya başlamıştı.

İngiltere'de değil.

İngilizler'in Selanikli'ye son hizmeti, Ali Kemal gibi linç edileceğinden korkan Vahideddin'i bu şekilde alıp götürerek tacını tahtını yitirmiş, vatanından kovulmuş bir sürgün olarak bir çöp gibi İtalya topraklarına atmaları, böylece onu bir "hain" olarak gösteren yağlıboya tablodaki son fırça darbelerinin de gereken noktalara ustaca vurulmasını sağlamaları oldu.

İngilizler Selanikli'yi seviyorlardı. 

Vahideddin İstanbul'da kalıp da linç edilse veya bir şekilde öldürülseydi, bu yargısız infaz akıllarda, taşkın bir sel gibi kesilmeden akan sorulara neden olurdu. 

Yargılanması ise Vahideddin'in konuşmasına ve böylece Selanikli'nin ipliğinin pazara çıkmasına, ettiği yeminlerin, el etek öpmelerin, cömertçe yaktığı yağların mahkeme zabıtlarına kara bir leke olarak geçmesine yol açabilirdi.

İngilizler Selanikli'yi seviyorlardı.

*

Bu "İngiliz dostu" öyle biri ki, sağ kolu, en büyük yardımcısı İsmet İnönü bile bir zaman sonra bunun saçmasapan, çılgın kaprislerine dayanamaz hale geldi.

Fakat memlekette dalkavuk mu yok, o da hemen bunun defterini dürüp yerine kullarından Celal Bayar’ı getirdi.

Fakat ölürken, vasiyetine “İsmet’in çocukları”nı da ekledi.

Niye?

Bazılarına göre, İsmet’in öldürülmesini emretmiş, birileri de ona öldüğünü söylemişler, hatta böyle bir haber taşıyan bir gazete bastırıp önüne koymuşlar.

O da, ölü İsmet’in çocuklarını vasiyetine dahil etmiş.

Bu iddia gerçekçi görünmüyor, çünkü Selanikli’nin çevresinde İsmet’e diş bileyenler vardı, ve onlar, kendisinin aldatılmakta olduğunu Selanikli'ye haber verirlerdi.

Ayrıca, İsmet’i kurtarmak için kimse kendi hayatını riske atmazdı.

*

Doğrusu şu:

Selanikli hastaydı, hayatından ümidini kesmiş, vasiyetini yazmayı kafasına koymuştu.

Fakat, İsmet’in de ölümcül hasta olduğunu, belki kendisi kadar bile yaşamayacağını zannediyordu.

Çünkü, evine kapanmış olan İsmet’in ağır hasta olduğu söyleniyordu. Safra kesesi iltihaplanmıştı, ölmesi kesindi.

Selanikli nerden bilecekti onun önünde daha 35 yıl olduğunu.

Bu yüzden, ölümünden iki ay önce, 5 Eylül günü hazırlattığı vasiyetnamesine şu ifadeyi ekletti:

“İsmet İnönü’nün çocuklarına, yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.”

Aradan iki ay geçti, fakat İsmet’in ölüm haberi gelmedi.

Bunun üzerine, ölüm döşeğindeki Selanikli’yi ziyaret etmesi için İstanbul’dan davet telefonu geldi.

İsmet’in yakın adamları ise, İstanbul’a giderse sağ dönemeyeceğini, bunun bir tuzak olduğunu düşünüyorlardı.

Bundan eminlerdi.

İnönü’nün İstanbul’a gideceğini duyan eski Sağlık Bakanı Refik Saydam ona telefon edip, gitmemesini, öğrendiği bazı şeyler olduğunu söyledi.

Telefonu yeterli görmeyip hemen İsmet’in köşküne koşan Saydam, ona, İstanbul’a giderse kesinlikle öldürüleceğini, hatta bunun için Selanikli’nin yakın çevresi tarafından bir tetikçi bile ayarlandığını söyledi: Daha önce metresi Fatma Medine’yi öldürdüğü halde Fahrettin Kerim Gökay’ın verdiği sahte deli raporuyla ceza almaktan kurtulan, fakat bu deli haliyle Zonguldak milletvekili yapılan (Selanikli’nin eski hempası) Recep Zühtü Soyak..

İnönü’yü kurşun yağmuruna tutunca bir deli raporu daha alabilirdi, ya da eski raporu tekrar devreye konulabilirdi.

Saydam’ın İnönü’ye söylediği şuydu:

“Gitmeye kalkarsanız ben trenin önüne yatarım, ancak üzerinden geçerek gidebilirsiniz.

Suikast planının arkasındaki isim, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ydı.

Suikastle ilgili planın ayrıntılarını Saydam’dan dinleyen İsmet, İstanbul’a gitmekten vazgeçti.

Ankara’da İnönü’ye birşey yapamıyorlardı, çünkü Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak evini koruma altına aldırmıştı.

Mareşal bununla yetinmeyecek, İstanbul’da kendisi Genelkurmay Başkanı iken müsteşarlığını yapan eski samimi dostu İnönü’nün yeni cumhurbaşkanı olmasını da sağlayacaktı.

*

İnönü İstanbul’a gitmekten vazgeçince, Selanikli’nin ölümünü kesin görenler, onun Fevzi Çakmak’ın desteğiyle yeni cumhurbaşkanı olması ihtimalinin önüne geçmek için yeni bir plan yaptılar.

Bu defa devrede İçişleri değil Dışişleri Bakanı vardı: Tevfik Rüştü Aras..

Selanikli’nin ölümünün arefesinde İsmet’in Washington’a büyükelçi olarak atanması gündeme geldi.

İnönü, kendisini ziyarete gelen Bakan’a, o daha konuyu açmadan, “Nedir bu büyükelçilik işi?” diye sordu.

Aras’ın cevabı şöyleydi:

“Siz bana derdiniz ya ‘Amerika’ya gidemedim. Görmeyi çok arzu ederim’ diye. Ben de bir vesile bulup sizin Amerika’yı görme arzunuzu gerçekleştirmek istedim.”

İnönü sert tepki gösterdi, kabul etmedi.

Yıllar sonra, Aras’ın torunu Sevin Zorlu bu tayin işini şöyle açıklayacaktı:

“Dedem, İnönü’nün başına bir iş gelmesin diye kendisini Washington’a göndermek istedi. Asıl sorun, Atatürk’ün İnönü’ye duyduğu öfkeydi. Dedem, bu öfkenin yol açabileceği sonuçlardan İsmet Paşa’yı kurtarmaya çalışıyordu.”

Görüldüğü gibi bu ifadelerden kan kokusu geliyor.

Durum şuydu:

“Washington büyükelçiliği teklifinden Atatürk’ün haberi var mıydı? İnönü ailesi ‘Olmaması mümkün değil’ görüşündeydi. Ama İnönü sağlam durmuştu. Ordu arkasındaydı. Çakmak da ondan yana ağırlık koyunca Köşk’e o çıktı. Ve ilk yaptığı iş, Aras’ı Londra büyükelçiliğine atamak oldu. …

“Dönemin ilginç görüşmelerinden biri de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak arasında yaşandı. Kaya, ordunun bu seçimde ağırlık koyup koymayacağını merak ediyordu, Mareşal’in nabzını ölçmeye çalışıyordu. Bir toplantıda bu konuyu sorunca Çakmak’tan tokat gibi bir yanıt aldı: ‘Bir ordu kumandanı çıkıp Meclis’in seçimine müdahale ederse kendi elimle gider orada vururum onu..’

“Şükrü Kaya emin olmak için alaycı bir dille ‘Ya Meclis, Satı Kadın’ı cumhurbaşkanı seçerse..’ diye sordu.

“Satı Kadın kendi halinde bir milletvekiliydi. Ama Mareşal’in yanıtı yine değişmedi:

“ ‘Eğer Meclis, hiçbir müdahale olmadan Satı Kadın’ı reisicumhur yaparsa ben, ona itaat ederim. Müdahale eden komutanı gider elimle vururum’.

("İsmet Paşa'nın Köşk yoluna da mayın konmuştu", Milliyet, 8 Nisan 2007,  https://www.milliyet.com.tr/pazar/ismet-pasanin-kosk-yoluna-da-mayin-konmustu-195144)

*

İnönü’nün ailesine göre, Atatürk soyadlı Selanikli’nin, Dışişleri Bakanı Aras’ın İnönü’yü tasfiye planından haberi vardı.

Peki, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın "deli raporlu Recep Zühtü Soyak"lı planından da haberi var mıydı?

İngilizler Selanikli'yi seviyordu.

*

Devam edeceğiz inşallah.


BAHÇELİ YİNE ŞAŞIRTMADI

 




1988 yılıydı. Ağustos ayı.

Memleketim Gürün'de, doğudan gelip İstanbul'a giden bir yolcu otobüsüne binmiştim.

Otobüsün en arkasında, en büyükleri 12-13 yaşında gösteren çocuklar tıkış tıkış yerleşmişlerdi.

İstanbul'a yaklaştığımızda otobüs, yolda inenlerden dolayı biraz tenhalaştı.

Yanımdaki koltukta oturan yolcu, 40-45 yaşlarında sakallı, takkeli bir yolcuyu göstererek, "PKK'dan kaçıyor" dedi, "yanındaki de amcasının oğlu.. Arkadakiler de çocukları."

Bunun üzerine o sakallı yolcunun yanına gittim, boş koltukları göstererek "Şurada biraz konuşabilir miyiz?" dedim. 

Oldukça edepli bir şekilde oturan bu mahzun yüzlü yolcu, evini, bağını bahçesini, tarlasını bırakmış kaçıyordu.

Bunu ve amcasının oğlunu PKK'lılar dağa kaçırmışlar, "Bize katılacaksınız" demişler, eziyet etmişlerdi.

Sakallı yolcu, "Ben onlara dedim ki" diye sözlerini sürdürdü, "Eğer Şeriat için savaşıyorsanız ben sizinle birlikteyim, yoksa ben bu işin içinde yer almam. Böyle dedim diye bizi ölümle tehdit ettiler, karar vermemiz için de süre verdiler. O yüzden herşeyi bıraktım, çoluk çocuğumla İstanbul'a gidiyorum."

Pendik'e geldiğimizde sakallı-takkeli yolcu ve ailesi otobüsü terk ettiler.

Bagajdan aldıkları eşyalarına pencereden baktım, bir yatak ve birkaç denk vardı.

Otobüs onları yol kenarında bırakıp hareket etti.

Yüreğimden kopan bir parça onlarla birlikte kaldı. 

*

İki ay sonra..

Almanya'dayım.. 

Münster şehrinde üniversiteye kaydımı yaptırıyoruz. 

Buraya önceki yıl gelmiş olan İstanbul Siyasal'dan sınıf arkadaşım Hacı Murat tercümanlığımı yapıyor.

Memure hanım, bir kâğıda birşeyler yazıp Hacı Murat'a veriyor.

Çıktığımızda kâğıdı göstererek, "Arkadaşın Kürt'se bu vakıftan burs alabilir dedi bana" diyor. 

Sonra fark ediyorum ki bu şehir Kürt "öğrenci" kaynıyor.

*

19 yıl sonra.

Gürün'e gitmek için Harem'de bir Malatya otobüsüne biniyorum.

Kırşehir civarında otobüsümüz arıza yapıyor. Tamiri için birkaç saat beklemek üzere minibüslerle yakındaki bir dinlenme tesisine götürülüyoruz.

Yolculardan bazılarının bir grup halinde oturmuş sohbet etmekte olduklarını görünce yanlarına yanaşıyorum.

Konuşmalarına vakıf olunca hayrete düşüyorum, "Memleket bölünmüş, haberim yok" diye düşünüyorum. 

Bu arada oradakilerden biriyle tanışıyorum. Cağaloğlu'ndaki seçkin okul İstanbul Erkek Lisesi'nde öğretmen

"Kürtler Birinci Dünya Savaşı'nda fıkhen (İslam hukukuna göre) doğru, siyaseten yanlış hareket ettiler" diyor. "Her millet, hatta Araplar'da her aşiret kendi devletini kurarken Kürtler hâlâ eski kafada hareket ettiler, ulusalcılıktan, milliyetçilikten uzak durdular, böylece bugünkü perişan halleriyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Hakları çiğnendi, gaspedildi, üçüncü sınıf insan sayılmalarını geçtik, Kürt kimlikleriyle insandan bile sayılmadılar." 

Siyasal İslamcı diye nitelendirilen taifeden olduğum, fıkıhsız siyaseti de (ithal adı laiklik olan siyasal dinsizliği de), siyasetsiz fıkhı da (siyasal'ı kesilip budanmış uydurma İslam'ı da) kabul etmediğim için ona itiraz ettim.

"O günün Kürtler'i siyaseten de doğru hareket ettiler" dedim. "Bak şimdi Avrupa'nın Hristiyanları Avrupa Birliği adı altında tek devlet olma yolundalar. Hedefleri ortak bayrak, tek para birimi, ortak parlamento, Avrupa Konseyi adlı ortak bakanlar kurulu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diye ortak bir üst mahkeme, üst yargı.. Bizde ise milliyetçilik olmasını, hatta mikro milliyetçiliklerle daha fazla bölünüp parçalanmamızı istiyorlar."

Konuştuklarımız kelime kelimesine böyle değildiyse de ana fikir bunlardı.

Yol arkadaşım itiraz etmedi. 

Fakat ikna olmamıştı.

*

İmdi, milliyetçilik Kürt'te kötü, Türk'te iyi olamaz.

Kürtler, Çaldıran'da 10 bin kişiyle Yavuz Sultan Selim'in yanında yer aldılar.

Yeniçeri Ocağı Bektaşî olduğu, Rumeli akıncıları da Alevîliğe temayül gösterdikleri için Yavuz en çok Kürtler'e güveniyordu. 

Çaldıran'a geldiklerinde Şah (Şıh/Şeyh) İsmail'in ordusunun aksine çok yorgun oldukları halde, beklemeleri durumunda ordusundan karşı tarafa geçenler olabilir diye Yavuz savaşı hemen başlattı.

Kürtler, Osmanlı egemenliğini ulemadan İdris-i Bitlisî'nin tavassutuyla kendiliklerinden savaşsız kabul etmişlerdi. 

O güne kadar Osmanlı'nın doğuda esamesi okunmuyordu. Elbistan ve civarı bile Dulkadiroğulları'nın elindeydi.

Osmanlı, Tanzimat'a kadar doğudaki sosyal yapıya dokunmadı. Mesela Evliya Çelebi, Van Valisi (bir dönem sadrazam olan) Melek Ahmet Paşa'nın Bitlis Hanı ile olan savaşını anlatır. 

Evet, Bitlis'te bir "han", Osmanlı'ya bağlı olarak hüküm sürüyordu.

Çelebi'ye göre, teyzesinin oğlu olan Paşa, Bitlis Hanı'na zulmetmiş, haksızlık yapmıştı. 

*

Devlet Bahçeli, MHP'nin bugünkü (26 Aralık 2023) TBMM grup toplantısında esip gürlemiş, mangalda kül bırakmamış.

Sözlerinde bazı önemli doğrular varsa da bazıları da resmen saçmalık.

Bahçeli kafası ile devlet yönetilemez. Batar.

İyimser bir yaklaşımla, devletin topluma karşı "iyi polis - kötü polis" oyununda kötü polis rolünü üstlenerek iyi polisin hedefine kolayca ulaşmasını sağlamak istediği düşünülebilir, fakat kullandığı dil tehlikeli.

Siz kurusıkı tabancayla karşınızdakini korkutmak isteyebilir, blöf yapabilirsiniz, fakat karşınızdaki bunu gerçek zannedip sizi kurşun yağmuruna tutabilir.

*

İmdi, Selanikli Mustafa Kemal'in İstiklal Harbi sırasında Erzurum ve Sivas Kongrelerinde millete verdiği bütün sözleri sonradan ayaklarının altına aldığı biliniyor.

Millet egemenliğinden bahsediyordu fakat yaptığı aslında milleti hiçe saymaktı.

Şeyh Said'in Selanikli'ye karşı ayaklandığı, isyan ettiği doğrudur. Millete verilen sözlerin tutulmasını istiyordu.

Kürtlük ya da Kürtçülük için hareket etmiyordu.

Arkasında İngilizler de yoktu. 

İngilizler'le asıl anlaşan (bu blogdaki diğer yazılarda ortaya koyduğumuz gibi) Selanikli'nin ta kendisiydi.

Şeyh Said İngiltere Kralı'nı Diyarbakır'da ağırlayıp, o karşısında ayak ayak üstüne atıp burnundan kıl aldırmaz havalarda otururken bir yanaşma edasıyla ona şirinlik yapmadı.

Bunu yapan Selanikli'ydi.

Belge mi istiyorsunuz?.. 

Fotoğraflar ortada.. 

Beden dili uzmanlarına o fotoğrafların analizini yaptırın bakalım ne diyorlar..

*

Sonra, sen İngiliz'le anlaşınca iyi, başkası anlaşınca kötü olamaz.

Sen milliyetçilik yapınca iyi, başkası yapınca kötü, bu da olamaz.

Kürtler'e milliyetçiliği bu devlet öğretti.. 

Atatürk ilkelerinden birisi ne?.. Milliyetçilik.. İşte adamlar Selanikli Mustafa'dan bunu öğrendiler, Kürt milliyetçiliği yapmaya başladılar.

Unutmayın, ısırgan otları da, güller lâleler de aynı topraktan bitiyor, aynı suyla sulanıyor.

Tarlaya ısırgan otu tohumu ekecek fakat buğday hasat etmeyi umacaksın, böyle bir dünya yok.

Bu "devlet idaresi" tarlasına milliyetçilik tohumu ekersen Türk milliyetçiliğinin yanı sıra Kürt milliyetçiliği de boy verir. 

Tutup Şeyh Said'i aşağılamak, bütün Kürtler'i PKK saflarına itmek demektir.

Akıllı bir adam düşman saflarını kalabalıklaştıracak şekilde konuşmaz.

Kürtler'le Boşnakları, Arnavutları vs. de aynı kefeye koymamak gerekir.. Kürtler, bu coğrafyaya sonradan gelmediler.. Dedelerinin yurdu burası.

Bu insanların dilini ve kimliğini aşağılamaya kimsenin hakkı yok.

*

Şeyh Said ayrı bir devlet kurmak için isyan etmemişti, Hükümet'le "rejim" konusunda pazarlık yapmak istiyordu. Laikleşen Kürtler ve onların sözcüsü PKK ise ayrı devlet istiyor. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin Şeyh Said'in istediği türden bazı adımları atmış, Tek Parti diktası yanlışlarının önemli bir bölümünden vazgeçmiş olduğunu söylemek varken onu aşağılamanın kime ne faydası olabilir diye sormak gerekir.

Faydası PKK'ya olur.

Varsa bir yiğitliğin, PKK'nın arkasındaki ABD'ye, Fransa'ya, Almanya'ya laf sokuştur.

Bahçeli gibi konuşmalarında "haddi aşan" kişiler, kırdıkları potlarla PKK'nın ekmeğine yağ sürdüklerini görmüyorlar mı?

Tamam sen böylesi tehditlerle içerideki "silahsız"ları korkutabilirsin, fakat, dışarıdaki silahlıların, içerideki silahsızlara, "İşte görüyorsunuz, biz olmasak size daha neler neler söylerler" demelerini de sağlıyorsun.

Nitekim, "Bizim silahlı mücadelemiz olmasaydı bugün Türkiye'de hâlâ Kürt yoktu, dağ Türkleri vardı. Biz olmasaydık bugün de kazara Kürtçe bir şarkı söyleyen, Türkiye'yi bölmek isteyen bir hain kabul ediliyor olacaktı" diyorlar.

Demiyorlar mı?!

*

Bahçeli'yi konuşturan "derin"ler yanlış yapıyorlar.

Bu derinlerde bir numara olsaydı zamanında elemanları Apo'ya PKK'yı kurdurup da milletin başına bela etmezlerdi.

Yine, bunlarda bir numara olsaydı, Fethullah'ın önünü açıp Fethullahçı Takiyye Örgütü'nü kurdurarak yüz binlerce Anadolu gencinin dolaylı yoldan yabancı istihbarat servislerinin hammadde kaynağı haline gelmesine yol açmazlardı.

PKK ve FETÖ gibi "yerli, yerel" örgütlenmeleri yabancı istihbarat servisleri sıfırdan oluşturamazlar

Onlar ancak, yerli-milli akılsızların kurdukları taşeron örgütlerden gelişip palazlananları yarı yolda satın alır, "liderlik" düzeyinde devreye girip dümene geçerler.

*

Son olarak..

Bahçeli büyük konuşmak yerine büyük lokma yemeyi tercih etmeli..

Sen ki daha dokuz sene önce CHP ile birlikte cumhurbaşkanı adayı (Ekmeleddin İhsanoğlu) çıkarmışsın.

Erdoğan'a akla hayale gelmedik hakaretleri sıralamışsın.

17-25'e ayarlanmış duran saat odandaki baş köşeyi süslemiş.

Benim gibi Fethullahçılar'a 28 Şubat'tan beri tepki gösterenlerin aksine Fethullah hakkında olumlu laflar etmişsin.

28 Şubat'ta da (Muhsin Yazıcıoğlu'nun aksine) sende bir dürüstlük ve kahramanlık görülmemiş.

Arkasında ABD'nin ve İsrail'in yer aldığı bu projeye duruşunla destek vermişsin.

"Ürkeklere değil erkeklere oy verin" demişsin, fakat yaptığın ilk erkeklik, partindeki Antalya milletvekili başörtülünün başını açtırmak olmuş.

Sabıkan sayılıp dökülse bir ansiklopedi hacmini bulur.

Herkese parmak sallayıp had bildirmek sana kalmadı.

Tamam, sözlerin tümden boş ve yersiz değil, laflarını fazlasıyla hak edenler de var.

Fakat, vatanını milletini gerçekten seviyorsan, bu "millet"in Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i vs. ile kardeş olarak yaşaması gerektiğine inanıyorsan Şeyh Said gibi zatları rahat bırak.

Ayrıca, devlet kurumunu bir eşkıya çetesinden ayıran temel özelliğin "hukuk" olduğunu öğren.

Mafyayla objektiflere poz vermekten hukuku da, kanunu da unutmuşsunuz.


BÜYÜK İHTİRAS ZAMBAKLARI, ZAMPARALIKLARI VE YALAN DOLANLARI ÜLKESİNDE








KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 10

 

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında ona yöneltilen sorulardan biri şöyle:

“Hocam isterseniz biraz geriye dönelim. İstiklal Harbi’nin başladığı yıllara… Anadolu’ya geçişleri nasıl oldu, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilişi, bu konuda Kâzım Karabekir’in çalışmaları, Sultan Vahideddin’in M. Kemal’e yaptığı yardım?...”

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 171.)

Cevabın ilk cümleleri şöyle:

“Bunlar artık apaçık bilinen şeyler. Fakat ne yazık ki yazılı tarihimize geçmiyor. Fakat gelir geçer, belgeler ziyan olmasın, tarihimiz ziyan olmasın.”

Merhum Prof. Özergin cevabına bu cümlelerle başlamış..

Gerçeklerin yazılı tarihimize açık bir biçimde geçmediği doğru..

Nasıl geçiyor?

Merhum Necip Fazıl’ın Destan şiirinde anlattığı gibi:

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;

Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;

Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.

Evet, Türkiye’de tarih, resmî tarih, Andersen masallarını aratmayacak türden bir masaldır, bir fabldır.

Hakikatin, hürriyetinden mahrum edilmiş bir arslan gibi, bir kafese, ispinoz kafesine bile değil, çakal kafesine kapatıldığı bir sirk çadırıdır.

Vatan ise tribünlere oynayan riyakâr popülistlerin, halk dalkavuklarının “La ilahe illallah” kelime-i tevhidini “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” demek suretiyle “La ilahe illa vatan”a çevirdikleri bir çağdaş puttur.

*

Bu putperestlere “Mevzubahis olan Allahu Teala’nın emri ise gerisi teferruattır” dedirtemezsiniz.

Çünkü bu, onların putperestlik inancı (seküler dini) açısından kabul edilemez birşeydir.

İnsanlara zorla şapka giydirme hokkabaz zorbalığını (çorap, pijama, atlet, kilot devriminden söz eder gibi) şapka inkılabı diye yutturma türünden bir rezillik, gelecek kuşakların dehşet, hayret ve şaşkınlıkla hatırlayacağı böyle bir akıl tutulması, tarihte Türkiye’den başka nerede görülmüştür?!

Böylesi bir ilkel zorbalık örneği ilkçağda bile yoktur.

Kralının heykelini yapıp kulluk arzetme anlamına gelecek şekilde önünde saygı duruşu yapma irticasının örneği ilkçağda var da, şapka zulmünün yok.

Mesela, piramitli Eski Mısır'ın şaşaalı döneminde Anadolu'da bir kralın ülkesinin insanlarını çağdaşlaştırmak ve medenîleştirmek için Mısırlı başlıklarını halkına dayatması gibi bir absürtlük geçmişte yaşanmış değil.

*

Prof. Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

“M. Kemal Paşa’nın bu faaliyetleri olunca, İstanbul’da da kuşku başladı. Ve Vahideddin aslında vatan haini değil, Vahideddin kurtuluş nerede olacak bilemiyor, şaşkına dönmüş, saray İngilizler’in elinde, İngilizler’in avucuna düşmüş.. Genç, kuvvetli komutanlar var. İngilizler bunları çağırmışlar, toplamışlar İstanbul’a, hepsini toplamışlar, hepsi İstanbul’da. Ve (Vahideddin) bunları tayin ettirmekten korkuyor, tayin emrini çıkarmaktan da korkuyor. O hengâme içinde M. Kemal Paşa zaten, aşırılıkları bilindiği için, bir taraftan kuşkulanıyorlar, bir taraftan da güveniyorlar.”

Burada bir mola verip Prof. Özergin’in sözlerinin arasına girelim.

Mustafa Kemal, Osmanlı’nın İngilizler karşısında mağlup olup teslim bayrağı çekmesine neden olan Filistin yengilgisi ve ricatının (kaçışının) baş kahramanlarından.

İngiliz karşısında “Ya istiklâl, ya ölüm!” dememiş, “Ya kaçış, ya esaret, ama illa da hayat, hayat!” demiş.

Ardından da, bir oldubittiye getirip veliahtlığı sırasındaki Berlin ziyaretinde eşlik ederek samimiyet kurduğu, kafaya alıp güvenini kazandığı Vahideddin’e telgraf çekerek “İngilizler’le mutlaka barış yapılmasını”, yani teslim bayrağı çekilmesini istemiş. (Telgraf metnini verirsek yazı uzar.)

Osmanlı teslim bayrağını çekip mütareke (ateşkes) yapılınca, “Çanakkale geçilmez!” denilen Çanakkale Boğazı’ndan İngiliz, Fransız ve İtalyan gemileri ferah fahur geçip İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nın karşısında demir atıp toplarını Vahideddin’e çevirince Selanikli Mustafa da trene atlayıp İstanbul’a geliyor.

 *

İşgal güçlerinin İstanbul’a geldiği tarih, 13 Kasım 1918.

Mustafa Kemal’in Adana’dan İstanbul’a gelişi de aynı güne rastlıyor.

Kader ortaklığı..

Kader ortaklığında İngiliz’in Filistin’de bunu kovalaması, bunun da arkasına bakmadan kaçması da var.

Bir de Anafartalar var.. Çok akıllı ya, askere, “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyor.

İstediği oldu, 57’nci Alay’ın tamamı öldü.

Sağ kalan sadece Selanikli ile yanındaki emir eri mi, her neyse, bir de o.

Herkes öldüğüne göre, bu, İngiliz’in o mevkideki zaferi anlamına gelir.

Bütün alay eratı ölüyor, ve sen, savaşı kazanmış oluyorsun.

Komutan olarak bir savaşa giriyorsun, bütün ordun gözlerinin önünde ölüyor, bir tek sen (Artık kaçarak mı, saklanarak mı, nasılsa?) kurtuluyorsun, ve bu bir zafer oluyor.

*

Evet, İngilizler’le müttefiklerinin donanmaları İstanbul’a geldiği gün Selanikli de payitahta geliyor.

Ve, annesinin Beşiktaş Akaretler’de evi bulunduğu halde gidip (işgalci İngiliz subaylarının postu serip karargâh haline getirdikleri) Pera Palas’ta kalıyor.

İngiliz subaylarına centilmenlik nasıl olurmuş gösteriyor, misafirperverliğin hakkını vererek onlarla aynı masa başında meşhur Türk kahvesini “höpürdetiyor”.

İngilizler’le dostluğu öyle ilerletiyor ki, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile “başbaşa, yalnız” görüşmeler yapıyor. 

(Nutuk’da Rahip’le “bir-iki” defa görüşmüş olduğunu itiraf ediyor, fakat onun ajanlığından hiç söz etmiyor. Adamdan gayet saygılı bir dille bahsediyor. Dokuz yıl sonra İstanbul’da ağırlayacağı İngiltere Kralı Edward’ın karşısında da [Ki Edward, fotoğraflarının gösterdiği gibi, ayak ayak üstüne atıp kasılarak oturmuş, Selanikli’nin yüzüne bakmaya bile tenezzül etmiyormuş gibi burnu havada poz vermiştir], efendisinden iltifat bekleyen mahcup bir yanaşma gibi duracaktır. Fakat aynı Nutuk’unda, bir yıl önce vefat etmiş olan Vahiddedin hakkında, artık konuşup kendisiyle olan ilişkilerinin içyüzü hakkında açıklama yapamayacağı [ve de Padişah’ın şahsıyla ilgili “koruma kanunu” bulunmadığı] için her hakareti sıralayabilmiştir. Nutukunu irad ettikten üç yıl sonra, 1930 yılında ise Yunanistan Başbakanı Venizelos’u Türkiye’de ağırlayıp koluna Afet İnan’ı takabilmiştir. Halbuki o tarihten daha sekiz sene önce Yunan ordusu, Anadolu’da Türk kadınlarının ırzına geçiyordu. Eh, ne de olsa Yunan Venizelos hazretleri Türk oğlu Türk Osman Gazi’nin, Fatih’in, Yavuz’un torunu değil.. Sonra da gelsin “Bir Türk dünyaya bedeldir” palavraları..)

Mustafa Kemal, o mütareke döneminde sadece İngilizler’le değil, Fransızlar ve İtalyanlar’la da dostluğu ilerletmişti.

Osmanlı Sarayı açısından da keyfi yerindeydi, çünkü veliahtlığı döneminde kafaya almış olduğu Vahideddin, onun İstanbul’a geldiği sırada dört aydır padişahlık makamındaydı.

*

Mustafa Kemal’in (Prof. Özergin’in sözünü ettiği) aşırılıklarına gelince..

İttihat ve Terakki erkânı bu aşırılıkları gayet iyi biliyorlardı.

Bir defa, acayip bir makam mevki, şan şöhret, alayiş ve gösteriş sevdası var. (Nitekim, Cumhuriyet’i ilan ettikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, 10 yıl süren savaşlardan çıkmış yok yoksul ülkede, sanki acil ihtiyaçmış gibi dünyanın parasını verip yurtdışından heykeltraşlar getirterek heykellerini diktirmek olmuştur. Süsünü püsünü hiç ihmal etmeyen, Osmanlı’nın herşeyini yıkmaya çalışırken bir tek padişahların sarayda yaşama tutkusuna sımsıkı yapışan halaskâr efendi, fotoğrafçılara özene bezene poz verme sanatının da ustasıdır.)

Makam mevki sevgisi o boyutlardadır ki, ısrarlar üzerine onu generalliğe terfi ettiren Enver Paşa, onun hakkında şunu demiştir: “... biliniz ki onu paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister.

Enver’in bu sözünü Çankaya’sında aktaran Falih Rıfkı Atay, hemen arkasından (geleceğin Atatürk’ü) Selanikli’nin süsünü püsünü, parlak ve şaşaalı görünme tutkusunu anlatır.

Enver’in onu, bizden daha iyi tanıdığı kesin..

Biz, ilkokuldan itibaren, bizzat görüşüp tanımadığımız, bozacının şahidi şıracı türünden dalkavukların anlattığı ve okulların müfredatının ayrılmaz parçası haline getirilen Andersen masalı formatındaki ilahlaştırılmış Atatürk’ü ezberledik, Enver ise, konuşup görüştüğü, komuta ettiği subayı Selanikli “günah tutkunu kul” Mustafa’dan söz ediyordu.

Selanikli, sonraki yıllarda, Enver’in kendisi hakkındaki teşhisini doğrulama imkânına sahip oldu..

Padişahlık kaldırıldığı için padişah olamadı, fakat onun muadili olan “cumhurbaşkanlığı” koltuğuna kuruldu.

Ankara’ya yerleşmesinden itibaren, cumhurbaşkanı olmasını sağlayacak taşları itina ile döşemişti.

Dolmabahçe Sarayı’nda padişah gibi yaşamayı da bildi, ve yaşadığı gibi de sarayda öldü. 

*

“Allah” olmaya kalkışmasına gelince..

Yanında yöresindeki asalak dalkavuklar onu Allahu Teala'ya ortak koşulan bir put yaptılar.. 

Hakkında şiir diye “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya yeter” türünden “ibadet ve kulluk metinleri” yazıldı.

Doğrudan Allah yapan beyinsizler de çıkmadı değil..

Biri, “Atatürk’ü sevmek millî ibadettir” diyen putperest Celal Bayar..

1932 yılında Mustafa Kemal (O tarihte soyadı kanunu çıkmadığı için henüz Atatürk değildir), bu putperest Celal’e “Bankacılığın Allah’ısınız” der.. Bu putperestin cevabı ise şu olur: ”Siz de öyle ise bizzat Allah’ın kendisi oluyorsunuz.

Enver Paşa, adamı iyi çözmüş.

Çözmeyi başaramayan ise, büyük alim merhum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin aksi yöndeki ısrarına, yalvarıp yakarmalarına rağmen onu Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle ve çil çil altınlarla Anadolu’ya gönderen, henüz 10 aylık tecrübesiz padişah Vahideddin’di.

*

Selanikli’nin bilinen başka aşırılıkları da vardı.

Falih Rıfkı Çankaya’sında şöyle diyor:

Mustafa Kemal İttihatçılara göre artık içtiği için sarhoşun biri, durmadan arkadaşları ile olup bitenleri tenkit ettiği için fırsatçının biri, zevkine düşkün olduğu için belki de ahlâksızın biri, askerlikte değeri varsa da ne verilse doyurulması imkânı olmıyan ''haris''in biri idi.

Evet, İttihatçılar’a göre Selanikli sarhoş, fırsatçı, ahlâksız ve haris (hırslı, ihtiraslı, gözü hep yukarılarda) bir adamdı.

İhtiraslarının büyüklüğünü Selanikli de itiraf etmiştir. Falih Rıfkı şunları diyor:

.. Bir değişmez hâli toplantı havasına o hâkim olmalı idi. Hırsı ve gururu şüphesiz, hele içtiği vakitler, kırıcı denecek kadar sert ve yalçındı. Ordu ve politikada kendinden üstün gördüğü yoktu. … Hiçbir huyu ve davranışı İttihatçı ölçüsüne göre değildi. O devirde y a ş a m a, ve onun zevklerini yaratan şeyler, kadın, içki, açık eğlence, dans, flört, hepsi ayrı ayrı günahtır. Hiç olmazsa ''gizli'' olmalıdır. Kimse görmemeli ve duymamalıdır. Mustafa Kemal'in huyu da gizliliği gurur ezici bulması idi. Ahlâkın … baskısına karşı idi.

İstanbul'da Madame Corinne denen bir dulla ilişkileri olmuştur. Sofya'dan ona Fransızca mektuplar yazmıştır. ... Birinde içini şöyle döker: ''Kış Sofya'da çetindir. Mevsimin eğlenceleri elçilikte geçirilen geceler, meslekdaşlar arasında küçük toplantılar, bazan da kâğıt oyunları... Beni çok eğlendirmiyen ve hiç hoşuma gitmiyen bir hayat... Umarım ki senin eğlenceleri hiç eksik olmıyan İstanbul'da daha hoş geçen bir hayatın var.'' Fakat mektup birdenbire parlayıverir: ''Benim ihtiraslarım, hem de pek büyük ihtiraslarım var. …”

İlerideki yıllarda bu büyük ihtiraslarının hemen hepsinin gereğini yerine getirecekti..

Fakat, yaverliğini yaptığı Vahideddin’in ve ardından da milletin karşısında, “ilişki” kurduğu dul Corinne’in (Ki ilişki kurduğu tek kadın değildir) karşısında olduğu gibi açık konuşmayacak, ihtiraslarını “millet hakimiyeti” ambalajına saracaktı.. 

Zeki adamdı vesselam, insanların saflığından yararlanmayı çok iyi biliyordu.. 

Ne var ki ambalaja “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” kurdelesini eklemeyi de unutmayacaktı.

*

Daha ortada İstiklal Harbi diye bir şey yokken Erzurum’da Kongre günlerinin birinin gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e bu ihtiraslarından bahsedecek, “zafer”den sonra saltanatın kaldırılıp cumhuriyet ilan edileceğini, tesettüre (örtünmeye) son verileceğini, Latin alfabesinin kabul edileceğini vs. müjdeleyecekti.

Gündüz ise Kongre’de (Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi Allah, Peygamber diyor, hilafetin kurtarılmasından bahsediyor, yanık dualar ediyordu.

Din istismarı dansının en kıvrak figürlerini sergiliyordu.

Adam gizli gündemin, riyakârlığın, yalancılığın, milleti aldatıp dolandırmanın, takiyyenin eşsiz ustası, benzeri bulunamayacak virtüözüydü.

Falih Rıfkı’nın dediği gibi “ahlâk”ın baskısına karşıydı.. Ahlâksızca hareket etmeyi ilke edinmişti ve bunu gayet iyi beceriyordu. 

*

İslam’a göre günah olan ne varsa hepsini şahsında toplamış olan bu adamın “din ile devlet işlerini” ayırmak istemesi de tabiî idi.. Dinin karışıp müdahale ettiği bir devlette her istediği günahın tadına bakması mümkün olmazdı.

O yüzden İslam’a cephe aldı, Anayasa’daki “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesini kaldırttı.

Gökten indiği sanılan” dediği vahiy ahlâksızlığı yasakladığı için, ona inanmak işine gelmiyordu. 

İhtiraslarına sadakati ve imanı ise gerçekten olağanüstü boyutlardaydı.

Mesela şapka ihtirası ve tutkusu yüzünden, ipe çamaşır asar gibi adam astırmaktan geri kalmadı

En kötüsü de bunun adına inkılab demesiydi.

*

İşin ilginç tarafı, sadece Enver’in çevresindeki İttihatçılar değil, sonradan Selanikli’nin sağ ve sol kolu olarak onun diktatörlüğünün payandası haline gelen Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü de onun “muhteris” (ihtiraslı) ve “menfaat düşkünü” olduğu kanaatini taşıyorlardı.

Mütareke döneminde Fevzi İstanbul’da Genelkurmay’da başkan, İsmet ise müsteşardı.. Bu ikisi Anadolu’ya, İstanbul’da artık istikbal ümidi kalmayınca geçtiler..

Hatta, Selanikli her ne kadar Erzurum Kongresi sırasında takiyyesini sadece hempalarına açmış, milletten gizlemiştiyse de, onun çelişkili davranışlarından şüphelenen Vahideddin ve İstanbul Hükümeti Selanikli’yi görevinden azledip İstanbul’a getirmeyi, onun yetkilerini başkasına devretmeyi düşündüler.

Buna engel olan, sonradan İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle yargılanan, kellesini Selanikli’nin elinden güçlükle kurtaran Karabekir’di.

İstiklal mücadelesine en baştan katılmış olan paşalar daha sonraki süreçte Selanikli’nin diktatörlüğüne karşı Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (Partisi’ni) kurarken, Fevzi ile İsmet, mücadeleye geç katılmış olmanın ezikliği ile Selanikli’nin bir dediğini iki etmediler.

*

Falih Rıfkı Çankaya’da şunları yazıyor:

… Fevzi Çakmak vatanını seven ve onun uğruna her zaman ölecek bir Osmanlı askeri idi. Mustafa Kemal'in ordu müfeƫtişliği ile Anadolu'ya gitmesi tertiplerini hazırlayanlardan biri idi. Bir gün Genelkurmay Reisliği odasında Mustafa Kemal, Cevdet Paşa ve o baş başa verdikleri zaman, İstanbul korkusu ile her şeyi feda etmekten bahis açılması üzerine:

- (Harita üzerinde İstanbul'u göstererek) Bir nokta için (elini bütün memleket üzerinde gezdirerek) hepsini feda etmek! diye haykıran o idi.

Fakat Fevzi Çakmak, kafa ve vicdan kuruluşu bakımından muhafazakârdır. Padişaha ve halifeye bağlıdır. Mustafa Kemal'in Anadolu hizmetlerini de bu disiplin çerçevesi içinde görür. O gün, ki Mustafa Kemal askerlikten ayrılarak bir ''ferd-i millet'' olmuştur. Padişah ve halifeye karşı isyan bayrağı açmıştır, Fevzi Çakmak hiç şüphesiz ikiden biri arasında onu seçmez.

Bir aralık Anadolu'da bulunan komutanlar da Ankara'yı değil, İstanbul'u tanımaya davet edildikleri zaman Bursa ve Konya'da bulunan ikisi Mustafa Kemal'den ayrılmışlardı. Bunlar belli başlı ordu paşaları idi. Refet Bey'in (General Refet Bele) bir baskını ile Konya'daki kolordu kumandanı kıt'alarının başından alınmıştı. Sonradan bu kumandan dahi, Fevzi Çakmak gibi, kurtuluş savaşlarında büyük hizmetler görmüştür.

Fevzi Çakmak bir aralık padişahtan Heyet-i Nasıha vazifesini, Anadolu'yu İstanbul'a itaat ettirmek ve Mustafa Kemal isyanından ayırmak işini üstüne almıştır. Bunda yabancı devlet menfaatlerini düşündüğü pek uzaktan bile hatıra gelemez. Ona göre devlet ve vatan, padişah ve halifesi ile bir bütündür. O bu bütünün parçalanmasında bir ölüm kaderi görür.

Şimdi rahmetli Kâzım Karabekir'in bir hatırasını dinleyiniz: Kâzım Karabekir bu hatırayı 1946'da İstanbul Milletvekili seçildiği zaman Vali Lütfi Kırdar ve yanındakilere anlatmıştır. Fevzi Paşa dindar tanınmış, iyi konuşur, halk için pek cazibeli bir şahsiyet idi. Sivas'a kadar bir hayli tesir yaparak gelmişti. O vakitler şahsî itibarından başka hiçbir kuvveti olmayan Mustafa Kemal bu yolculuktan kuşkulandı. Fevzi Çakmak'ı daha fazla dolaştırmıyarak İstanbul'a geri göndermesini Kâzım Karabekir Paşa'dan rica eti. Kâzım Karabekir Fevzi Çakmak'a yolculuğunun faydasızlığını söyliyerek birlikte doğuya doğru yola çıkmışlar. Yolda Fevzi Çakmak Karabekir'e:

- Sen vatansever bir askersin. Eğer Mustafa Kemal itaat etmezse onu padişah ve halifenin hükûmetine teslim etmez misin? demiş.

Kâzım Karabekir, aynı olayı Ali Fuad Cebesoy'a şöyle anlatmıştır:

- Fevzi Paşa bana, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşalar ''muhteris'' ve menfaat düşkünüdürler, dayandıkları sensin, şunu bil ki eğer Mustafa Kemal başa geçerse ilk işi seni ortadan kaldırmaktır, hatta en güvendiğin İsmet Bey (İnönü) ve Samsunlu Şefik Bey de bu fikirdedirler, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşaları yakalayıp İstanbul'a götüreceğim, sen mâni olma! demişti.

Fevzi Çakmak işgal tarihine kadar İstanbul'da kaldı. İngilizler devlet merkezine de el koyarak, vatanseverler arasında kendisini de tutacaklarını öğrenince Anadolu'ya sığınmaktan başka çare görmedi.

*

“Biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz” hesabı adamlar birbirlerini çok iyi tanıyorlardı.

Nasıl Enver Paşa Selanikli hakkında yanılmadıysa Fevzi Çakmak da yanılmadı, Selanikli’nin zaferden sonraki ilk işi Karabekir’i ortadan kaldırmaya çalışmak oldu.

Ordunun tepkisi yüzünden astıramadı, fakat siyasî mevta (ölü) haline getirdi.. Sürekli sivil polis ve hafiye (ajan) takibi ve tacizi altında (hanımının mücevheratını satmak zorunda kalacak kadar) fakr u zaruret içinde yaşamasına neden oldu.

Evet, başlangıçta Selanikli’nin tek dayanağı (emri altında düzenli ordu bulunan) Karabekir oldu.. Karabekir’in desteği olmasaydı kulağından tutulduğu gibi İstanbul’a postalanacaktı.

Falih Rıfkı’nın Selanikli’ye atfettiği “şahsî itibar” ise, onun, Padişah Vahideddin tarafından Anadolu’ya gönderilmiş yaveri olmasından ibaretti.

Vatanı kurtarmayı çok seviyordu da niye bin bir naz ve niyaz ile Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri alıncaya kadar kılını kıpırdatmamış, İstanbul’dan ayrılmamıştı?..

Gizlice Anadolu’ya geçemez miydi?!

*

Gerçek şu ki Selanikli İstanbul’da ağını iyi örmüştü.

Bu ağda İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile yaptığı gizli görüşmelerin katkısı var mıydı, buna dair müşahhas birşey söyleyebilecek (bir itiraf, bir şahitlik, bir belge gösterebilecek) durumda değiliz. 

Çünkü, Frew’nun, Selanikli ile yaptığı görüşmelerine ilişkin olarak yazıp siyasî karar mercilerine gönderdiği raporlara ulaşmamız mümkün değil.

Ancak, İngiliz Hükümeti'nin almış olduğu kararı, İsmet İnönü'nün Cumhuriyet’in 50’nci yılı münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecindeki itiraftan biliyoruz: 

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Bu, paradigmanın iflası olabilir. 

Fakat öncelikle, "yedi düvelle savaşarak vatan kurtaran kahraman" Atatürk efsanesinin iflasıdır.

Bu söylemin milleti aldatmaya yönelik bir palavra olduğunun itirafıdır.

Sanırım "hain"i Vahideddin'in değil başka birisinin şahsında aramak gerekiyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."