DEVLET, EVRENSEL HUKUK İLKELERİ, MANTIK VE LAİKLİK

 



Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip Şeriat’e karşı laikliği savunduğu sırada şunları söylemişti:

“Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laiklik tanımı şudur: Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur. Müslüman’a da Hristiyan’a da Musevi’ye de ateiste de. Ve bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Eğer burada aykırı düştüğümüz bir nokta varsa bunu her fırsatta herkesle müzakere ederiz. Eğer bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin.”

(http://www.timeturk.com/tr/2011/09/16/basbakan-laiklik-tartismasina-aciklik-getirdi-islam-a-aykiriysa-beni-ikna-edin.html)

Birincisi, laikliğin dinsizlik ya da din karşıtlığı olup olmaması meselesi, bir kimsenin öyle kabul edip etmemesine bağlı değildir.

İkincisi, sizin partinizin laiklik tanımı, İslam’a göre yapılmış bir tanım değildir.

Üçüncüsü, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü mantıksızdır. Çünkü, isterlerse kişiler de laik olabilirler. Bireylerin laik olmama gibi bir mecburiyetleri yoktur. 

Devlet de, istenirse, 1924 Anayasası’nda olduğu gibi, “Devletin dini, din-i İslam’dır” diyebilir.

*

Dördüncüsü, bu sözden kastınız, devletin laik olabilmesi fakat bireyin laik olmaya zorlanmaması ise, bu durumda, “laik olmayan kişi”, devletin laikliğini inancı gereği kabul etmiyorsa, ne olacaktır? 

İnancının gereğinden vazgeçmeye zorlanacak mıdır, zorlanmayacak mıdır?

Sen, kendi inancına ya da kanaatine göre, “Devlet laik olur” deyip yoluna devam ediyorsun, peki ya devletin laik olmasına inancı ve vicdanî kanaati gereği razı olmayanlar?..

Devlet karşısında bütün inançlar eşittir de senin ki "daha mı eşit"tir?

Beşincisi, “Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur” sözü de mantıksızdır. 

Devlet hem müslümanın devleti oluyor, hem de bütün inanç gruplarına eşit mesafede.. 

Müslümansan, bütün inanç gruplarına eşit mesafede değilsin demektir. Bütün inanç gruplarına eşit mesafede isen, bu takdirde de müslüman değilsin demektir.

Altıncısı, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü, zımnen, bir insanın aynı zamanda hem laik, hem de müslüman olamayacağının kabul edildiğini gösterir. Kişi müslümansa laik olmuyorsa, devlet de, müslüman devletiyse şayet, laik olamaz.

*

Yedincisi, “bütün inanç gruplarının inancının devlet güvencesi” altında olması, laik bir devletin ideali olabilir, fakat müslümanların devleti için böyle birşey yoktur. 

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hakimiyeti altına giren topraklarda putperestliği, şirki güvence altına mı almıştı?!

İnsanların müslüman olmaya zorlanmaması başka birşey, devletin her dine eşit mesafede olması ve şirki-küfrü de güvence altında tutması başka birşeydir.

Sekizincisi, İslam müslümana, “Devlet tarafından yönetilirken müslümanca hareket et, Allah’ın emirlerine uy, devleti yönetirkense dinler arasında tarafsız kalabilir, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını bir tarafa atabilirsin, atmalısın” şeklinde bir yol haritası sunmamıştır.

Şu taksimdeki garabete bakın.. Yönetilirken, elinde yetki yok ya, müslüman olduğunu hatırlayabilirmişsin, yönetirkense, elinde yetki olduğu için, müslümanlığını paketleyip bir tarafa atacak, laik davranacakmışsın.

*

Dokuzuncusu, İslam (yönetici olsun olmasın) bütün insanlara, “Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin, Şeytan’a uymayın” mesajını verir. “Devleti yönetirken Allahu Teala’nın yolu ile Şeytan’ın yolu arasında tarafsız kalabilir, Allah’ın yolu ile putperestlik yoluna eşit mesafede durabilirsiniz” dememiştir.

Onuncusu, İslam, müslümanlara, “Sizden (müslüman) olan ulu’l-emre / emir sahiplerine itaat edin” emrini vermiş, kâfirleri velî (yönetici) edinmeyi yasaklamıştır.

“Devletin (emir sahiplerinin) sizden olup olmaması önemli değildir” dememiştir.

Yani yönetici (kurumsal düzeyde “devlet”) bizden (yani müslüman) olmak zorundadır. Laik anayasalara göre böyle olmayabilir, fakat Kur’an‘a (yani Allahu Teala’ya) göre böyledir.

Ulu’l-emrin bizden (müslüman) olması, “müslümancılık”tan değil, İslamcılıktan kaynaklanır; yani yöneticinin müslüman olması, İslam’a göre yönetmesi bakımından gereklidir.

Yönetirken bütün dinlere eşit olunması durumunda yöneticinin bizden (müslüman) olmasının anlamı kalmaz. Bu, “ilkeler“i unutup “şahıslar“ı (şahsî ayrıcalıkları/çıkarları) gaye edinmek olur.

*

Burada sorun Erdoğan’ın laik anayasa ve yasalara göre yöneten bir yönetici olması değil. Tutup dini/İslam’ı laikliğe göre “güncelleme”ye kalkışması.

Böylece, bir açıdan, Atatürk’ün projesini bilerek veya bilmeyerek tamamlamaya çalışmış oluyor.

Mustafa Kemal İslam adına konuşamadığı için onun devrimleri, dinî bir mahiyet taşıma iddiasında değildi.

İslamcı değil, Batıcıydı.. Çağdaş uygarlıkçıydı.. Uygarlığın çağdaşı ise, ona göre, "yahudi-hristiyan Batı uygarlığı"ydı.

Yani Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa din adına değil, batılılaşma-çağdaşlaşma adına konuşuyordu. 

Erdoğan ise, onun laiklik projesine dinî meşruiyet kazandıracak şekilde sarf-ı kelam ediyor.

Din adına konuşuyor.

*

Erdoğan’ın laik devleti de, devlette bırakın yönetici (âmir, emreden) olmayı, memur (Ki memur, anlamı itibariyle, “emir alan, kendisine emredilen” demektir) olmayı bile, Atatürkçü olduğunu yeminle ifade etme kaydına bağlıyor; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına yemin etmeyene, bırakın yönetici olmasını, devlet kadrolarında sıradan bir memuriyet (emir alma) görevi bile vermiyor.

İslam da diyor ki, “Müslümanın yöneticisi, kulların değil, ancak Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı kalacağına yemin eden adam olabilir”.

Kim daha doğru yoldadır: Hayy ve Kayyûm olan Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı olan mı, Ali Rıza oğlu Selanikli’nin (Ki o şimdi ölü) ilke ve inkılaplarına bağlı olan mı?

Sorum, kendisini müslüman kabul edenlere.. Kemalistlere değil..

Bu ikisi çeliştiği halde, bir müslümana, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ettirmeniz, din ve vicdan hürriyeti ile ne kadar bağdaşmaktadır?

Bir Atatürkçüye "Allah'ın ve Rasulü'nün ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini" ettirmeyi din ve vicdan hürriyetine aykırı buluyorsunuz, fakat bir müslümanı Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye zorlamayı aykırı bulmuyorsunuz.

Şu sizin lehçede eşitliğin, özgürlüğün, din ve vicdan hürriyetinin manası bu mu?

Türkiye’de, din ve vicdan hürriyeti var mıdır? Fikri hür, vicdanı hür olmak, ve de vatandaşlık haklarından yararlanmak mümkün müdür?

İslam, dürüsttür, takiyye yapmaz, aldatmaca bir hak ve hürriyet söylemi ile kitleleri kandırmaz. Olduğu gibi görünür, sahtekârlığa tevessül etmez.

*

Madde madde gidiyorduk, devam edelim.

Onbirincisi, İslam “İtaat (devlet başta olmak üzere her tür otoriyete itaatancak maruftadır (Şeriat’e ve Şeriat’le çelişmemek kaydıyla akla göre iyi, doğru ve güzel olan hususlardadır)” hükmünü getirmiş, müslümanlara münkerle (kötülükle) elle, dille ve (güç yetmiyorsa) kalple mücadele sorumluluğu yüklemiştir.

Onikincisi, müslümanın İslam devleti diye bir derdi olmayacaksa, laik devlet yönetiminin İslam’a bir aykırılığı yoksa, FETÖ’nün (Fetullahçı Takiyye Örgütü’nün), çağdaş uygarlığın sahibi ve mucidi olarak laikliği icat edip patentini elinde tutan ve Türkiye’ye de ihraç eden hristiyan devletlerle işbirliği yapmasına söyleyecek bir sözünüz olamaz.

Onüçüncüsü “Bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin” şeklindeki ifadeye verilecek cevap şudur: 

“Bu söylediklerinizde İslam’a uygun bir taraf, bize ait bir değer var mı! Varsa gösterin! Bizi ikna edin!”

*

Ondördüncüsü, müslüman kimliğiyle konuştuğunuzda kendi kafanızdan birtakım kanaat ve iddiaları sıralamanız önem taşımaz, Kitap ve Sünnet’ten delil getirmeniz gerekir.. İddia başka, ispat başkadır.. Temelini akıl ve mantığın oluşturduğu evrensel bir hukuk ilkesi olarak, iddiayı ispat, müddeîye (iddia sahibine) düşer..

Diyelim ki birisi sizi, kanıt gösterme zahmetine katlanmadan hırsızlıkla suçladı, "Hırsız olmadığına beni ikna et, edemiyorsan hırsızsındır" diyebilir mi?!

“İddiam doğru, yanlışsa göster” diyerek ispat mükellefiyetini muhataba yüklemek, mantık sahibi âkil baliğ hiç bir vatandaşa yakışmaz, fakat devleti yönetme konumundaki insanlara hiç yakışmaz.

Çünkü, yönetilenlerde değilse bile, yönetenlerde mutlaka sağlam bir mantık ve ayrıca hukuk nosyonuna aşinalık bulunması gerekir.

Hiç kimsenin, (hem mantık, hem de usûlüddîn gereği) kendi ikna edilebilirliğini esas alarak kişisel zekâ, kavrayış düzeyi ve vicdanını dinde bir ölçü/kıstas haline getirmeye hakkı yoktur.

Bu sözler Erdoğan açısından büyük talihsizlik.

Etrafındaki danışmanlar ordusu da bu talihsizlikte ona ortak.


İSLAM HÜKÜMETİ VE YERLİ-MİLLİ HÜKÜMET

 




Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, bir İslam alimi olarak, laik Türkiye Cumhuriyeti hükümeti hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Başı Şeriat’a bağlı olmamak üzere müteşekkil (oluşturulmuş) bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi (yabancı) hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise, öyle bir milletin de, kişilerce (kişiler olarak) isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi (zorunludur).

“Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.”

https://belgelerlegercektarih.com/2012/07/30/seyhulislam-mustafa-sabri-efendi-m-kemal-ataturkun-foyasini-ortaya-cikardi/

Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa konusunda derin hassasiyet geliştiren ehlî sünnetçiler sakin olsunlar, bunları yazan zat selefî bir Arap değil..

Vehhabî hiç değil.

Osmanlı’nın sondan ikinci şeyhülislamı..

Tokatlı.. Türk oğlu Türk.

Kayseri ve İstanbul'da ilim tahsil etmiş.

*

Merhum Şeyhülislam'ın ifadelerinden anlaşılabileceği gibi, mesele bir hükümetin "milli/yerli" hükümet olmasından ibaret değil.

Asıl istenen idarenin İslam hükümeti (İslamî hükümet) olmasıdır.

İsrail'de Yahudiler'in kendileri açısından yerli-milli bir hükümete sahip olması, hak ve hakikat noktasından değer taşıyan bir durum değildir.

Hatta Yahudiler'in Müslümanlar'ın idaresi altında olması, kendilerine ait bir yerli-milli hükümetlerinin bulunmaması hem genel olarak insanlık, hem de kendileri için daha hayırlıdır.

*

Böyle olmakla birlikte, merhum Şeyhülislam'ın sözleri “laik (siyasal dinsiz) rejim” açısından kabul edilemez şeyler değil.

Çünkü başı Şeriat’e bağlı olmayan bir hükümete İslam hükümeti denilmesini İslam kabul etmediği gibi, laik (siyasal dinsiz) rejim de kabul etmez.

Bunun, benimsediği laikliğine (siyasal dinsizliğine) aykırı olduğunu söyler.

O yüzden, bugün Türkiye'de herhangi bir siyasal parti, programına “İslam hükümeti olarak faaliyet göstereceğiz” şeklinde bir ifade koyamaz.

Koyarsa, derhal kapatılır.

*

Ancak, laik rejimcilerin Şeyhülislam’ın bu tür yazılarına acayip “gıcık” olduklarını biliyoruz.

Kızmaları şundan: Aynı şeyi kendileri olumlu bir anlam yükleyerek ve övünerek, Şeyhülislam ise olumsuz biçimde ve yererek dile getiriyor.

Bunlar istiyorlar ki, Türkiye’nin laikliğini (siyasal dinsizliğini) herkes alkışlasın.

Kendileri “fikirsizliği hür, vicdansızlığı hür, irfansızlığı hür” olarak her lafı söyleyebilsinler, fakat Şeyhülislam gibi zatlar “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmasın.

Kendilerinin ilkokul ezberlerini herkes düşüncesizce tekrarlasın istiyorlar.

*

Ecnebî/yabancı bir hükümet ile yerli/milli hükümet arasındaki farka gelince..

Müşahhas örnek üzerinden gidelim, mesela Batı Trakya Türkleri‘ni alalım.

Batı Trakya, Lozan’la Yunanistan‘a bırakıldı. Oradaki Türkler açısından Yunan hükümeti ecnebi bir hükümetti, İslam hükümeti değildi. Bu hükümeti “kendi hükümetleri” kabul etmiyorlardı. Benimsemiyorlardı.

Dolayısıyla Yunan hükümetinin küfrüne onay vermiş olmuyorlardı.

Tabiî ki, (Yunan hükümeti İslam hükümeti olmaya tenezzül etmediği halde) “Bu hükümet de İslam hükümetidir” diye kabul etmeye başladıkları anda, İslam’ı tahrif edip bozma cinayetini işlemiş, küfre düşmüş olurlardı.

Çünkü, nasıl müslümanı tekfir etmek, kâfir saymak küfürse, bir kâfiri müslüman kabul etmek de küfürdür.

*

Türkiye Cumhuriyeti, laikliğini (siyasal dinsizliğini, siyaset sahasında dinsizliği benimsediğini) alıştıra alıştıra ortaya koydu.

Önce, cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra Anayasa’dan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesi çıkartıldı.

Ardından 10 yıl sonra, 1937’de de laiklik (siyasal dinsizlik) ilan edildi.

Yani hükümet, “Ben İslam hükümeti değilim” dedi. 

İslam açısından ecnebi hükümetinden (mesela bir Avrupa hükümetinden) farkının olmadığını ilan etti.

Bu durumda, saçmasapan teviller üreterek böyle bir hükümeti İslam hükümeti kabul etmek İslam açısından küfür, laik rejim açısından anayasal düzeni yıkma niyeti taşımak, akıl ve mantık açısından ise angutluk alanında rekora koşmak oluyordu.

Şeyhülislam’ın içi yanarak dikkat çekmek zorunda kaldığı husus buydu.

*

Fakat Şeyhülislam şunu da söylüyor:

“Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.”

Buna bağlı olarak bir mazeret daha var.

O da şu:

İslam açısından” Türkiye’de yaşamak ile, bir ecnebi hükümetin (mesela bir Avrupa ülkesi hükümetinin) idaresi altında (hukuk/yasalar çerçevesinde) yaşamak arasında bir fark bulunmadığını,

Türkiye’nin laik “yerlilik ve millilik” davasının (yine İslam açısından) Ebu Cehil’in Mekke’ye bağlılığı türünden dünyaperestlik ve ilkel kabilecilik taassubundan ibaret olduğunu,

Mevcut Türk hükümetinin hem İslam hem de mevcut Anayasa açısından İslam hükümeti olmadığını,

Yerlilik-millilik safsata ve hurafeleriyle devletin laikliğine/dinsizliğine (dininin olmayışına) kulp takılamayacağını,

Müslüman bir toplumun hükümetinin laik (dinsizlik siyasetine göre) bir hükümet değil İslam hükümeti olması gerektiğini...

Bütün bunları kabul eden bir müslüman da, (rejimi benimsemeden) gayrimüslim/ecnebi ülkelerde yaşamak durumunda olan veya zorunda kalan müslümanlar gibi, İslam ile bağını korumuş, Müslümanlık dairesinin dışına çıkmamış olur.

*

Buna karşılık, "Önemli olan hükümetimin yerli-milli olmasıdır, İslam hükümeti olması önem taşımaz.. Hatta hükümetim İslam hükümeti değil laik (siyasal dinsiz) hükümet olmalı, öküze, puta yahut tağuta tapıcılık da dahil bütün dinlerin hükümeti olacak şekilde politika belirlemelidir" diye inanıp düşünen kişi, İslam ile bağını koparmış olur.

Çünkü Kur'an'la bağını koparmış, Allahu Teala'nın kitabındaki açık ifadelere itiraz edip karşı çıkmış, onları yalanlamıştır.

İşte (Nurcular'ın edebiyatını çok fazla yaptıkları) "iman kurtarma" davasının bir boyutu da budur. 

Fakat Nurcular'ın bir bölümünün bu gerçekten haberi ne yazık ki hiç yok.

Mesele sadece Allahu Teala'nın varlığını ve birliğini kabul etmek olsaydı, Mekke müşrikleri de kurtulurdu. Çünkü onlar da Allahu Teala'nın yaratıcı olarak varlığını ve birliğini kabul ediyorlardı.

"Bizi putlar yarattı" demiyorlardı.

Fakat, bir yandan da, Allahu Teala'nın yarattığı (ve kendi elleriyle imal ettikleri, kendilerinin ürettiği, yaratıcı olmayan) putlarının Allahu Teala gibi saygıya layık olduklarını iddia ediyorlardı.

Tıpkı bugün Türkiye'de birilerinin "Bütün inançlar saygıya layıktır" diyor olmaları gibi.

Ve yine birilerinin devlet idaresinde Allahu Teala'nın hükümlerinin değil Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa'nın laflarının belirleyici olması gerektiğini iddia etmeleri gibi.

Ne yazık ki "Bütün inançlar saygıya layıktır" diyerek Allahu Teala'nın yanı sıra putlara kulluk edilmesini de saygıya layık bulan akılsızlar arasında kendilerini çok iyi müslüman zanneden, İslam'a hizmet ettiğini zanneden entellik meraklısı cahiller de var.


AK PARTİ LAİKÇİLİĞİNİN VE “MÜSLÜMANLARI LAİKLEŞTİRME” “HİZMET”İNİN TARİHİNDEN BİR KESİT

 


Genel yayın yönetmenliğini Prof. Dr. Yasin Aktay’ın yaptığı Stratejik Düşünce adlı derginin Ocak 2013 tarihli sayısında zamanın dışişleri bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun bir konferansının metni yer alıyordu.

Konferans, 27 Aralık 2012 tarihinde gerçekleştirilmişti.

O günlerde Davutoğlu, AK Parti’nin “superman” kabul ettiği bir isimdi..

Dışişleri bakanıydı, istikbal vaad ediyordu, ve gelecekte başbakan olacağını kendisi de dahil kimse bilmese de, hemen herkes onu Türk siyasetinin parlak beyinlerinden biri kabul ediyordu.

Ancak, konferansta ortaya atmış olduğu fikirlere bakıldığında, onun, “batılılaşma” ideolojisi bestesini yerli-milli kabul edilen enstrümanlarla aranje etmeye ve “içselleştirme”ye çalıştığını kabul etmek gerekiyordu.

!

Davutoğlu söz konusu “stratejik” derinlikteki konferansında şöyle demiş bulunuyordu:

“[Siyasal gelişmelere] Bir analiz içinde bakmak lazım ve ilkesel tutarlılık içinde bakmak lazım. Hatta bazen devlet adamları daha pragmatik olabilirler. Entelektüellerin devlet adamlarını daha idealist olmaya zorlamaları lazım. Şu veya bu gerekçeyle daha realist bir politikaya yönelebiliriz. Ama entelektüel camianın, o tarihî akış ve ilkesel duruş noktasında bizi uyarması lazım.”

Dışışleri Bakanı, bunları söyledikten sonra, kendilerine sadece hata arama dürtüsüyle yaklaşıldığını, son iki yıldır karşılaştıkları eleştirilerde, sözü edilen türden bir ilkesel duruşun mevcut olmadığını belirtiyordu.

Ancak, genelde siyasal iktidardan daha fazla pragmatik ve realist olan, neredeyse hiçbir ideal ve ilke kaygısına sahip bulunmayan Türk “entel”lerinde ilkesel duruş aramanın, kaplumbağalardan yarış atı olmalarını istemek gibi bir ham hayale karşılık geldiğini anlayamamış gibiydi.

Bununla birlikte, Davutoğlu’nun sözlerinden, pragmatik ve realist hareket ettiklerine, ideal yoksunluğuyla malul bulunduklarına dair bir vicdan muhasebesi içinde olduğu çıkarımı da yapılabilirdi.

*

Sözünü ettiğimiz konuşmasında yer alan başka ifadeleri, gerçekten de bir “ideal krizi” yaşadıklarını gösteriyordu.

Mesela şöyle diyordu:

“Tunus’taki sıradan bir genç, Mısır’daki sırada bir genç, şimdi Suriye’deki sıradan bir genç niye ayağa kalktı? Şu diktatör gitsin de, bu diktatör gelsin diye mi ayağa kalktı? Şu mezhebî grup gitsin de, bu mezhebî grup gelsin diye mi ayağa kalktı? Şu dinî gruba karşı, şu dinî grubun totaliter sistemini kuralım diye mi ayaklandı? Hayır, istedikleri, talep ettikleri şey, çok basit, anlaşılır ve insanlık onuruna yakışan şeylerdi.”

Davutoğlu’nun bu lafları, kavramsal çerçeve (conceptual framework) açısından, onursuz “onur yürüyüşü” düzenleyen LGBT’cilerin entelektüel “derin”liğiyle paralellik gösteriyordu.

“Entel”lik düzeyi bakımından aynıydı.

Bu “derinlik” düzeyi, pratikte, “Bir hayata çattık ki. hayata kurmuş pusu” dedirtecek şekilde, bütün yüce ve değerli idealleri süslü laflardan imal edilmiş kör bıçaklarla boğazlama idealine karşılık geliyordu.

*

Çünkü, Davutoğlu’nun bu lafları ne ilkesel ve idealist bir nitelikteydi, ne de gerçek anlamda entelektüel bir derinliğe (hikmete, hakîmane düşünceye) dayanıyordu.

Herşeyden önce, birtakım ön kabuller ya da zımnî varsayımlar üzerine kurulu basmakalıp ve ezbere yargılardan, içi boş sloganlardan ibaretti.

Buna göre, birincisi, Suriye halkının herhangi bir dinî talebi yoktu.

İkincisi, varsayımsal olarak, siyasal düzeyde, din ile totalitarizm aynı şeydi. Davutoğlu’nun “ezber”i çerçevesinde totalitarizm, dinî sistemin ayrılmaz bir özelliği oluyordu.

Üçüncüsü, dinî talepler anlaşılır ve insanlık onuruna yakışan şeyler olmaktan çıkıyor, onursuzluk haline geliyordu.

Dördüncüsü, anlaşılır ve insanlık onuruna yakışan şeylerdinî nitelik taşımamak zorundaydılar.

Davutoğlu’nun lafları, “anlaşılır” dil ve mantık kuralları çerçevesinde bunlardan başka bir anlam taşımıyordu.

*.

Halbuki, şöyle birşey demesi, hem daha idealistçe, hem de daha realist ve gerçeğe uygun olurdu:

“Mısır’daki sıradan bir genç, şimdi Suriye’deki sıradan bir genç niye ayağa kalktı? Şu laik diktatör gitsin de, bir başka laik diktatör gelsin diye mi ayağa kalktı? Şu mezhebî grup gitsin de, laiklik gelsin diye mi ayağa kalktı? Rusya ve İran’a karşı ABD’nin laik totaliter sistemini kuralım diye mi ayaklandı? Hayır, istedikleri, talep ettikleri şey, çok basit, anlaşılır ve insanlık onuruna yakışan şeylerdi. Onlar, müslümanca yaşayabilmek, Hama’da şurada burada katliama tâbi tutulmamak, inançlarından dolayı sürgüne gitmemek, hapishanelerde işkencelere katlanmak zorunda kalmamak istiyorlardı.”

Davutoğlu böyle söyleseydi, tam da vakıayı/gerçekliği dile getirmiş olurdu.

Ama öyle yapmamıştı.

Şu veya bu dinî grubun totaliter sistemi gelmesindi, onun İslam dünyası için temennisi ve onda görmekten mutlu olacağı şey buydu..

Peki ne gelsindi?..

Davutoğlu’nun sözlerinde bu babda müşahhas, elle tutulur hiçbir şey yoktu..

*

Suriye’ye gelebilecek tek dinî sistemin ne olabileceği malumdu: İslam..

Allah’ın kulları için seçtiği din, AK Parti ideoloğu Davutoğlu’nun türrehatı çerçevesinde totalitarizme karşılık geliyordu..

Konuşmasındaki bir başka sorunlu alanı, bizzat ilke anlayışı ve “halk” vurgusu oluşturuyordu.

Onda hak kavramı yoktu, halk vardı.

Şöyle konuşmuştu:

“Ben Esed’le son yaptığımız görüşmede üzerinde mutabık kaldığımız 14 maddelik bir plan vardı. Orada şunu çok açık bir şekilde kendisine iletmiştim; “Geçmişte birçok ülke size baskı yaparken, biz sizin yanınızda yer aldık. İzolasyonlara karşı yanınızda olduk ve yine baskı olursa yine yanınızda oluruz. Geçmişte o ülkelerle karşı karşıya kaldığınızda komşunuz olarak yanınızda olan bizler, eğer bir gün siz şunu derseniz, halkla karşı karşıya gelip ‘Ya halkı seçin ya da bizi seçin’ diye bir tercih sunarsanız, bir dakika bile tereddüt etmez, Suriye halkını seçeriz. Çünkü liderler geçicidir, halklar bakidir.”

Davutoğlu, halkların da liderler kadar geçici olduğunu idrak edememiş bir insan gibi konuşuyordu..

Şunu anlayamıyordu, bir liderin gidip diğerinin gelmesi gibi, bir nesil gider, bir başkası gelirdi. 

Nehir aynı nehirmiş gibi görünse de, su hiçbir zaman aynı su olmazdı.

Halk, soyut bir kavramdı, müşahhas olarak düşünüldüğünde, halkı oluşturan her bir bireyin, geçicilik ve kalıcılık bakımından lidere bir üstünlüğü yoktu.

Halkı seçmek ve tutmak değil, hakkı seçmek ve tutmak önemliydi.

*

Suriye’de o sırada halkın haklı olması, her durumda halkın haklı olmasını ve halktan yana olmanın bir ilke olarak savunulmasını gerektirmezdi.

Bazen yabancı güçler, ülke içinde beşinci kol faaliyetleri ile halkı yanıltabilirlerdi.

Hatta halkı isyana sevkedebilirlerdi.

Mesela Sultan Abdülhamid böylesi bir bahtsızlığı yaşamıştı.

Sultan Abdülhamid’i geçtik, Hz. Osman gibi halkın karşısına asker dikmeyen, modern tabirle tankının namlusunu halka çevirmeyen (halkı ordusunun oklarına hedef yapmayan) bir zatı bile “halk”, evine kadar girerek taciz etmiş, hatta öldürmüştü.

Onun merhametini ona karşı kullanmışlardı. 

Hz. İbrahim‘in (a.s.) halkının karşısında tek başına kalması, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Mekke halkının çoğunluğu tarafından dışlanması, bir kusur değildi.

Mekke’de Resulullah s.a.s.’in karşısında Ebu Cehil’in, Mekke’de Hz. Musa a.s.’ın karşısında Firavun’un halk desteğini arkalarına almış olmalarının bir kıymeti yoktu.

Hitler‘in ardındaki muazzam halk desteğine zerre kadar bir kıymet atfedilemezdi. 

Haklıdan yana olmak, ilkesel bir duruştu. Halktan yana olmak ise, saf ve yalın bir pragmatizmdi.

Faydacılık ve menfaatperestlikti.

Oportünizmdi, fırsatçılıktı.

*

Ve, AK Parti’nin “parlak” ismi Davutoğlu, bunu anlayamamıştı, ya da anlamazlıktan geliyordu.

Tıpkı diğer AK Parti ileri gelenleri gibi.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...