DİNCİLİK (İSLAMCILIK) KARŞITLIĞI: "DİNSİZ DİNDARLIK, İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK" GÖZBAĞCILIĞI






Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lara yönelttiği şu eleştirilere yer veriyor:

Yine bazı İslami hareket müntesiplerinin davet metodu olarak Kuran’daki yumuşak olma, nazik davranma ve kolaylaştırma ile ilgili nasları dini radikalizm metodunu eleştirme sadedinde sürekli gündemde tutmaları el-Makdîsî’yi rahatsız etmektedir. Ona göre; bu kimseler söz konusu nasları yerli yerinde kullanmamakta, davet hususunda samimi davranmamakta ve bu konuyu tam manasıyla kavrayamamaktadır. El-Makdîsî’ye göre; söz konusu naslar davete ilk defa muhatap olan kimse için söz konusu olup bu yaklaşım tarzı başarısız olduktan sonra davetin üslubu da değişmek zorundadır. Oysa ona göre; günümüzdeki “tağuti” rejimler, her geçen gün insanların arasında küfrün ve bozgunculuğun artmasına ses çıkarmamakta ve hatta bunu tasdik etmektedir. Üstelik toplumu ıslah etmek isteyen davetçilere karşı baskı kurmakta ve onları istihbarat ve polis servisleriyle sürekli gözetim altında tutmaktadır. Yine onların beşer ürünü, şirk mahsulü yasalarına itiraz eden, onu inkâr edip ondan uzak (berî’) olduğunu deklare eden ve insanlara bu yasaların batıl olduğunu anlatan herkesi cezalandıracak kanun ve kararnameler çıkarmaktadırlar. Buna mukabil Allah’ın dinine savaş açan her bir kimseye de alan açmakta ve küfür ve fesatlarını yaymak için basın yayın organlarını onların hizmetine sunmaktadırlar. İşte bu gibi kimselere karşı yumuşak üslup benimsemek, onlara güzel sözler söylemek ve onlara ve düzenlerine dostluk göstermek caiz değildir. Hz. İbrahim’in yaptığı gibi onlardan ve işledikleri fiillerden berî’ olunduğunu deklare etmek gerekir. ... (El-Makdîsî, 1984, 27).

Makdîsî’nin yumuşaklık yanlılarına yönelttiği eleştiriler yanlış değil.

Bunların özelliği ayet ve hadîslerden işlerine gelenleri öne çıkarmaları, gelmeyenleri ise yok saymaları..

Mesela, Hz. Musa aleyhisselam’a verilen “Firavun’a yumuşak konuşma” emrini sürekli hatırlatırlar, fakat şu ayetleri görmezden gelirler:

“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran! Onların varacağı yer Cehennem’dir, ve o ne kötü bir varış yeridir!” (Tevbe, 9/73)

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğu, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya akrabaları bile olsalar, Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelen kimselerle dostluk ediyor bulamazsın. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları tarafından bir ruhla desteklemiştir. Ve onları, içlerinde ebediyen kalıcı oldukları halde altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan.. İşte onlar Allah’ın hizbidir. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, gerçekten kurtuluşa erenlerdir.” (Mücadele, 58/22)

*

Çakmaktaş’ın yazısında şu ifadeler de yer alıyor:

Bazı kimseler el-Makdîsî’nin önerdiği metodu, İslam peygamberinin takip ettiği yola uymadığı için eleştirmişlerdir. Öyle ki peygamber, Mekke döneminde putların arasında on üç yıl boyunca yaşamış, zayıf olduğu bu dönemde putları kırmaya yeltenmemiştir. El-Makdîsî, bu görüşü ileri sürerek kendisine itiraz edenleri İslam dinini bilmemekle suçlamıştır. Ona göre; peygamberin on üç yıl boyunca kavmi arasında yaşaması günümüzde bazı davetçilerin yaptığı gibi tağuti yasalara karşı övgüyle bahsetmesi ve onlara saygı göstermesi anlamına gelmemektedir. Bilakis peygamber, kendisinin ve arkadaşlarının tağutun işlerinden ve ilahlarından berî’ olduğunu açıkça ilan etmiştir. Oysa günümüzdeki davetçilerin çoğunluğu batıl ehline karşı dalkavukluk yapmakta, onlara yumuşak davranmakta ve hatta onlara destek olup yardım etmektedirler. Artık mesele öyle bir hal almıştır ki, [kâfir ve münafıklarla] düşmanlık ve buğzun yerini vatanın ve milletin [sözde] selameti için omuz omuza iş birliği almıştır (El-Makdîsî, 1988, 137-138; a.mlf, 1984, 47-49).

Benzer şekilde Türkiye’de de “peygamberi üslub”tan filan bahseden sahtekârlara rastlıyoruz.

Peygamberî üsluptan anladıkları FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) tipi takiyye, “herkese mavi boncuk”çuluk ve ilkesizlik.

Peygamberî üslup adına herkesin önünde eğilip ellerini öpme..

Fakat bu Peygamberî üslup, farklı düşünen Müslümanlar söz konusu olduğunda buhar olup uçuyor.

Mesela Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde Kanal D’ye verdiği röportajında darbeci askerlere destek verirken Erbakan’la arasında tenafür (nefret ilişkisi) olduğunu söyleyebilmişti.

Herkese (Hristiyan’a, Yahudi’ye, Papa’ya, Demirel’e, Ecevit’e, İsrail’e, darbeci içtihatçı/müçtehit askerlere, Ecevit’e) karşı sevgi, hoşgörü, muhabbet fedailiği, bir tek Erbakan’a karşı nefret..

Madem muhabbet fedailiği adını verdiğiniz omurgasızlık ile herkese zeytin dalı uzatıyorsunuz, bari tutarlılık adına Erbakan’a da bir gramcık olsun hoşgörü gösterseydiniz ya..

Hayır, göstermezler..

Bu tür peygamberî üslup edebiyatçılarının işi gücü yalan ve çifte standart..

Kendilerine İslamî hakikatleri hatırlatanlara Vezüv Yanardağı gibi kin ve gayz püskürtürler.

*

Bu peygamberi üslup dolandırıcılığı ve çifte standardının salt FETÖ’ye özgü olduğu zannedilmesin.

Türkiye’de dindarlık, güzel ahlâk, irfan vs. edebiyatı yapan pekçok grupta aynı hastalık var..

Vatanın ve milletin selameti meselesine gelince..

Burada söz konusu olan daha çok birtakım imtiyazlı kesimlerin selameti ve kazanımlarının korunmasıdır.

Onların ayrıcalıkları söz konusu olduğunda olay vatanın ve milletin selameti “marka”sı altında pazarlanır.

Onların bu selamet sahtekârlığını yutmayanlar ise ihanetle suçlanırlar.

*

Çakmaktaş ayrıca şunları söylüyor:

Dini radikalizm; ana akım İslamcıları, din ile modern olan arasında sıkışıp kalmakla itham etmiş, onların sürekli bir kafa karışıklığı ile malul olduklarını iddia etmiştir. İhvan’ın pek çok meselede muğlak ve ikircikli (bize göre pragmatist) bir tutum sergilemesi çok sık eleştirilen mesele olarak dikkat çekmektedir. Dini radikalizm; İhvan özelinde yine ana akım İslamcıları, çoğulculuk, ötekine saygı ve düşünce özgürlüğü gibi konularda hâkim batılı paradigmaya teslim olmakla ve dinin bu konulardaki öğretilerini dikkate almamakla suçlamaktadır. İhvan’ın Mısır’daki Gayrimüslimlere yaklaşımının vatandaşlık hakları çerçevesinde olması, bu tutumunu vatan kardeşliği olarak tanımlanması da İhvan’ın el-velâ ve’l-berâ bağlamında eleştirilmesine neden olmuştur (El-Lecnetu’ş-Şer’iyye, ts., 36-44).

Vatandaşlık haklarından ve vatan kardeşliğinden söz etmek paradigma (kavramsal çerçeve, teorik zemin, düşüncenin üzerine bina edildiği temel varsayımlar) değişikliğine karşılık geliyor.

Dünyaya bakışınızı paradigmanız belirler. Düşüncenizin akışı kavramlarınızdan bağımsız olarak oluşamaz.

Mesela şu içinde yaşadığımız kâinata fizikçilerin vs. (kesin doğru olduklarının ispatlanması imkânsız olan) teorileri ve sadece belirli bir teorik model içinde anlam taşıyan kavramlarıyla bakarsanız bu evreni ve dünya hayatını müslümanca anlayıp değerlendirmeniz mümkün değildir.

Müslüman kalmak için bunların hepsini bir yana bırakıp “meleklere iman” ile düşünmeniz gerekir. Aksi takdirde farkında olmadan şirke düşmeniz mümkündür.. Fizikçi, geliştirdiği teorinin kesin doğru olduğunun söylenemeyeceğini bilerek yoluna devam ederken sen onun teorisini mutlak hakikat gibi kabul etme cehaleti sergileyip sözde bilimle aydınlanmış adam olduğunu zannedersin, fakat gerçekte, su katılmamış saf ve som budalasındır.

Bilim adamını peygamber, teorisini de vahiy yerine koymuş olursun.

Sosyal bilimler ve ideolojilerde de durum aynıdır. Kimin kavramlarıyla düşünüyorsan imanın ve itikadın odur.

*

Mesela Kur’an’da Allahu Teala bize ilk ayetlerde müminin, münafığın ve kâfirin tanımını yapar, onların özelliklerini anlatır.

Mümin müttekîdir, namazını kılar, zekâtını verir, Allahu Teala’nın indirdiği vahye ve ahirete inanır; münafık ise mümini gördüğü zaman kendisinin de iman etmiş olduğunu söyler, fakat kâfirlerle karşılaştığında “Ben onlarla kafa buluyorum” filan der; kâfir ise açıkça inkâr eder.

Dolayısıyla bir müslüman, topluma “Bu Türk, dolayısıyla dünyaya bedel bir ‘damarlardaki kan’ hazinesi (mesela 10 yıl kadar önce Mersin’de Özgecan diye bir kıza tecavüz edip öldüren Türkçü Türk, damarlarındaki kan dolayısıyla dünyaya bedel bir bulunmaz Hint kumaşıydı); şunlar Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak, Arnavut, Roman, Çeçen, Abaza, bunların kimlikleri ve dilleri lüzumsuzluktur, hatta bölücülük anlamına gelir, şunlar ise filan ırktan, dolayısıyla onlardan hiç hayır gelmez” diye bakamaz, fertleri kavim ve kabilelerine göre değerli ya da değersiz göremez.

“Bir Türk dünyaya bedeldir” ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” türünden hurafe ve safsatalar, kendisine soyadı olarak (sanki gerçekten Türkler’in atasıymış gibi) Atatürk adını seçmiş Selanikli bir “vatandaş” söyledi diye “gökten inmiş kutsal ayet” muamelesi görme hakkı kazanamazlar.

Evet, bir müslüman, insanların iman bakımından hangi gruba girdiklerine odaklanır: Samimi mümin midir, fırıldak münafık mıdır, inkârcı kâfir midir?

Yine bir mümin topluma mesela bir solcu gibi “Bu burjuva, şu proleter, şu işbirlikçi, bu bizim sınıftan, şu başka sınıftan” diye bakmaz.. Zenginle fakir, işçi ile patron arasında ayrım yapmaz, fakat zengine sırf zengin diye düşman da olmaz.

Şayet böyle yaparsa artık müslümanca düşünmüyor demektir..

Aynı şekilde, bir kimse insanları iman noktasından değil de soyu sopu noktasından değerlendirmeye başladığı zaman o artık müslümanca düşünmeyi unutan ya da önemsemeyen bir “ırk tapınıcısı” haline gelmiş demektir.

*

İhvan-ı Müslimîn teşkilatının vatandaşlık söylemi de bir ölçüde aynı durumda.. Vatan putunu cilalayıp parlatmış oluyorlar.

Vatan kavramının da, vatandaşlığın da İslam açısından bir önemi yoktur.. Müslüman, duruma göre, Dünya’nın her tarafında yaşayabilir..

Vatan, senin İslam’ı hür ve bağımsız biçimde yaşayabildiğin yerdir.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Kâbe ve çevresi kutsal (mukaddes ve mübarek) olduğu halde ashabını Habeşistan’a (Afrika’ya, Etiyopya’ya) gitmeye teşvik etmişti.

Daha sonra Medine İslam yurdu olunca onlar Medine’ye geldiler, yoksa hayatlarını Habeşistan’da sürdüreceklerdi.

Evet, İslam açısından (Batı’dan ithal) vatan kavramının bir önemi olmadığı gibi Müslümanlar'ın gayrimüslimlere yaklaşımları da laik (siyasal dinsiz) vatandaşlık kavramı etrafında şekillenemez.

Müslüman (dünya görüşü bağlamında) vatandan değil dâru’l-İslam’dan (İslam yurdundan) söz eder, gayrimüslim ise vatandaş değil zimmîdir, zimmet ehlidir, güvenlikleri garanti altına alınmış emanettirler.

Bir gayrimüslim sonradan senin izninle ülkene yerleşti diyelim, “vatandaş” değil diye, asıl vatanı burası değil diye daha az hakka sahip olmaz.

*

Devletlerin “vatandaşlık” vermesi ve vatandaşlıktan aforozu ile bu “vatan” kavramının içi iyice boşalmış durumda.. 

İstersen sen bu vatanda doğmuş ol, devlet seni vatandaşlıktan attığında, burası senin vatanın olmaktan çıkar mı?..

Çıkıyormuş.

Ne bu, süper lig takımına futbolcu mu alıyorsun, futbolcuyu kulüpten mi kovuyorsun?

Adamın ataları burada yaşamışsa, kendisi de burada doğup büyümüşse, burası onun vatanıdır, sen istersen vatandaşlıktan at..

Demek ki, “vatandaşlık” kavramının bizzat kendisi vatansız..

Laik (siyasal dinsiz) kavramların ekserisi böyle..

İçleri boş.

Çoğu safsata ve hurafe..

*

Son olarak şunu da belirtelim: Çakmaktaş'ın yaptığı "dinî radikalizm"-"ana akım İslamcılık" ayrımı da uygun değil..

Bu ayrım çerçevesinde dinî radikalizm, deyim yerindeyse "yan/tâlî akım İslamcılık" olmuş oluyor.

Dinî radikalizm tabiri gerçekte o akım mensubu olarak görülen kişilerin benimsedikleri bir adlandırma değil..

Bu kavram Batılı siyaset bilimci ve sosyologların icadı.. Bizimkiler onlardan alıyorlar.

İşte burada yine paradigma meselesine gelmiş oluyoruz.

Thomas Kuhn, Türkçe'ye Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla çevrilen kitabında (The Structure of Scientific Revolutions) bilim alanında yaşanan köklü değişimlerin paradigma (teorik zemin, kavramsal çerçeve) değişikliği anlamına geldiğini söyler.

Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde önce bu paradigma sorununun üstesinden gelmek zorundadırlar.

Müslümanca düşünme, ancak İslam'ın (Kur'an ve Sünnet'e dayanan) kendi kavramları temel alınarak sağlanabilir.

*

Bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Mesela Türkiye'de bu, Batı'dan ithal edilip kopyalanan vatan, vatanseverlik, (ırkçılık anlamında) milliyetçilik, millet hakimiyeti/egemenliği, inkılapçılık (devrimcilik), meşrutiyet, demokrasi, hürriyetçilik, ittihat (birleşme, birlik), ilerleme, kalkınma, müsavat/eşitlik, asrîlik (çağdaşlık) gibi moda kavramların İslamî kavramların yerini almasıyla başladı..

Bu süslü püslü, janjanlı, boyalı kavramlar, aşağılık duygusu ruhunun derinlerine işlemiş Osmanlı okumuşlarını büyüledi.

İslam'ın kendi kavramlarını devri geçmiş, önemsiz, sönük şeyler olarak görmeye başladılar.

Böylece ithal ve taklitçi Batıcılık ve Türkçülük akımları ortaya çıktı. (Batıcılık ve Türkçülüğün sentezi olan Atatürkçülük de doğal olarak tamamen taklit.. Selanikli'nin ilke ve devrimlerinde orijinal olan, kendi buluşu denilebilecek tek bir tane şey yok.. Mesela A4 kâğıdının ebadını belirleyen kişi Hitler'dir, onun böyle icatları var, Selanikli'de bu da yok. Batı'da ne varsa "Buraya uyar uymaz" demeden, ölçüp tartmadan, "sonradan görme" bir uygarlıkçılıkla aynen kopyalamaya çalışmış.. Şapkasına kadar.. Artık onda nasıl bir sihir, nasıl bir keramet gördüyse?.. Kral şapkanın üzerindeki uygarlık kostümünü herkes göremiyor, bunun için zeki olmak gerekiyor.. Ne şapkaymış ama, zekâ testi yanında hiç! Atatürkçülük ideolojisine göre bir Türk dünyaya, bir ecnebi şapkası bütün bir Türk milletine bedeldir!)

Meselelerin farkında olan âlimler ve bilgili müslümanlar İslam'ı savunmaya, herşeyin en güzelinin ve iyisinin (Allahu Teala'nın bildirmesiyle) İslam'da zaten var olduğunu, İslam dışı yolların uzun vaadede bu milleti çöküşe götüreceğini, toplumun tefessüh edeceğini, Osmanlı'da zaten yaşanmakta olan çürüme ve kokuşmanın kemale ereceğini  anlatmaya çalıştılar. 

Türkçü ve Batıcılar onları "gerici, mürtecî" diye adlandırdılar. Biraz daha ılımlı olanları ise İslamcı tabirini kullandılar.

Bu İslamcı adı onların üstüne yapıştı kaldı.

Aslında yanlış bir isimlendirme de değildi. Onlar İslamcıydılar, İslam taraftarıydılar.. 

Batı-cı ya da Türk-çü değildiler.

*

Evet, yukarıda da söylediğimiz gibi, bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Batılılar ve yerli-milli işbirlikçileri/uzantıları bunu bildikleri için Müslümanlar'ın kendi kavramlarıyla düşünmelerinin önüne geçmeye çalışıyorlar.

Mesela dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı icat edip önümüze koyuyorlar.

İslam'da böylesi ayrımlar yok.

Mantıken de böylesi ayrımlar mümkün değildir.. 

Kinci olunmadan kindar, emekçi olunmadan emektar olunamaz.. Bunlar kinci olmadan kindar olma gibi bir imkânsızı nasılsa başarabiliyorlarmış.. Buna inanmamızı bekliyorlar.

Müslüman, tanım gereği İslamcıdır, İslam taraftarıdır.

Allahu Teala müslümanlar için sadece müslüman tabirini kullanmıyor, onlar için "Hizbullah" (Allah'ın fırkası/partisi/hizbi, Allah'ın taraftarları) nitelemesini de yapıyor. 

"Ben dindarım dinci değilim, müslümanım İslamcı değilim" diyen adam, (münafık bir sahtekâr değilse) küfrün dolmuşuna binmiş bir aptal demektir, ondan Müslümanlar'a hayır gelmez.

*

Kim kendi kavramlarını başkalarına kabul ettirebiliyorsa, o, hâkim konumda demektir.

Mesela bir işadamı bir şirket kurup birilerine "Sen genel müdürsün, sen sekretersin, sen hademesin" vs. diyebildiği, onları tanımlayabildiği için onlar karşısında güçlüdür.

Kendisine "Get lan, senin genel müdürün mü olacakmışım, hadi ordan!" diyen üzerinde ise hakimiyetinden söz edilemez.

Hakimiyet tanımlayabilmek ve tanımlarını başkalarına kabul ettirebilmekten ibarettir.

Devletler (devletleri temsil eden siyasetçi ve bürokratlar) "Sen vatandaşsın, sen değilsin, sen milletvekilisin, sen değilsin, o genel müdür sen danışmansın, falan bakan sen de tebaasın" filan diyebildikleri için insanlar üzerinde hakim konumdadırlar.

Hakimiyet, tanımlayabilmek ve tanımını kabul ettirebilmektir.

*

İdeolojiler ve dünya görüşleri için de durum aynıdır. Hangi taraf diğer tarafa kavramlarını kabul ettirebiliyorsa, o, galip demektir.

Türkiye'ye bu açıdan baktığımızda ülkemizde İslamî hareketin (zihniyet bakımından) neredeyse bitmekte olduğunu görüyoruz. 

Ortalık dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen salaklarla dolu.

Bunlara Batılılar bir de "Siz de boş değlisiniz, sizin öyle bir irfanınız, öyle bir ahlâkınız, öyle bir tasavvufunuz var ki tadından yenmez.. İbn Arabî, Hallac-ı Mansur, 'Enel Hak', kem küm.. Aman ha onların kıymetini bilin" diyerek gaz verince afra tafralarından hiç geçilmiyor.

"Biz neymişiz be, Batılılar da bizim kıymetimizi biliyor.. Bir de şu Siyasal İslamcılar, cihatçılar, Şeriatçılar olmasa.. O zaman bütün dünya müslüman olacak ama işte bunlar İslam'ın adını kötüye çıkarıyorlar" diye maval okuyorlar.


CEMAATLERDEKİ DEVEKUŞU GİZLİLİĞİ

 




Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lar tarafından kendisi gibilere yöneltilen eleştirilere verdiği bazı cevapları aktarıyor:

Özellikle el-Makdîsî’nin benimsediği “davette alenilik” metoduna karşı ciddi eleştirilerin geldiği anlaşılmaktadır. Kitabında bu eleştirileri zikreden el-Makdîsî, bu eleştirilere cevaplar vermeye çalışmıştır. Bu eleştirilerden biri, el-Makdîsî ve onun yolunda gidenlerin davet yönteminde benimsedikleri aleniliğin, İslami hareket müntesiplerini ve onların planlarını deşifre etmesine, davetin ve onun meyvelerinin yok olmasına sebebiyet verme ihtimalini taşımasıdır. Nitekim bu kimseler İslam peygamberinin de gizlilik prensibini benimsediğini iddia etmiştir. El-Makdîsî bu eleştirilere itiraz etmiş ve peygamberin gizlilik prensibini tağutları, onların sistemlerini ve batıl ilahlarını eleştirme noktasında uygulamamış, daha çok savaş hazırlığında ve planlama yaparken bu prensibe bağlı kaldığını ifade etmiştir. O, davet ve tebliğde, hakikati söylemede gizli davranmayıp açıkça doğru olanı ilan etmiş ve “sizin dininiz size, benim dinim de bana” diyebilmiştir. Ona göre bu yöntem benimsenmediği sürece bazı kimselerin üzerine titrediği davetin semereleri hiçbir zaman olgunlaşmayacaktır. Hatta günümüzde gençlerin İslam konusunda cahil kalmalarının yegâne nedeni, söz konusu bu ulemanın hakikati açıkça söyleyememiş olmalarıdır. Âlim takiyye yaptığı takdirde hakikatin zuhur etmesi mümkün değildir (El-Makdîsî, 1984, 31-32).

Son cümle Ahmed bin Hanbel rh. a.’in sözünü hatırlatıyor: Cahil cehaleti dolayısıyla sustuğunda, alim de korkudan susarsa, Allah'ın hücceti ne zaman ortaya çıkar?” 

Türkiye gibi ülkelerde sorun biraz farklı: Cahiller susmuyor, kimse de onlara susun demiyor.

Hakkı ve hakikati söyleyenlere ise bazen “fitne çıkarma” suçlaması yöneltiliyor, yöneltildi.

Bazen “Her doğru her yerde söylenmez” deniliyor.

Bazen de “Bu konulara girmeyelim, irfan, güzel ahlâk, tasavvuf, ilahî aşk filan gibi konulardan bahsedelim” diye konuşuluyor.

Kimi zaman da düzenin derin adamları, piyonlar vasıtasıyla akla ziyan tartışma konuları icat ediyorlar.

Mesela ilahiyatçı geçinen sahtekârlara şu türden şeyler söyletiyorlar: “Aslında kabir azabı yok, Hz. Peygamber’in tek mucizesi Kur’an’dır; Hz. Adem aslında topraktan yaratılmadı, beşer denilen maymunsu taifenin çocuğuydu; kıyamet alâmetleri ve Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesi, Mehdî’nin çıkması diye birşey yok; hadîslere itibar etmek gerekmez vs. vs..”

Bu tür ilahiyatçı sahtekârların mesela tağutu inkârdan, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”in durumundan vs. bahsettiğini hiç gördünüz mü?
*

Ana akımcı geçinenlerin şu laflarına bir bakın!.. Davette alenilik İslamî hareket müntesiplerini ve onların planlarını deşifre edermiş..

Neyin planıysa?

Gayeniz tebliğ vazifesini yerine getirip vebalden kurtulmaksa, bunun alenilikten başka yolu yok..

Şayet asıl maksadınız (nihai aşamada) kendi (kişisel veya grupsal) ikbal ve istikbalinize hizmet değil de memlekette Şeriat’in hakim olması ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesiyse, bunu Allahu Teala, sadece gücü yetenlere farz kılmıştır.

Buna gücünüzün yetmediği zaman üzerinizdeki farz, sadece tebliğden, ve bu tür hakikatleri duyurmaktan, mevcut iktidar sahiplerini (şayet müslüman olduklarını söylüyorlarsa) “Allah’ın indirdiği ile hükmetmek zorundasınız, bunu, (inkâr suretiyle, kendi iradenizle anayasanıza yazarak) yapmadığınızda küfre düşersiniz, bunun böyle olması gerektiğini ikrar edip de farklı hareket ederseniz o zaman da fasık ve facir beş para etmez adamlarsınızdır” diyerek uyarmaktan ibarettir.

Şayet iktidar sahipleri açıkça müslüman olmadıklarını söylüyorlarsa o zaman da, nasıl onlar küfürlerini izhar ediyor ve saklamıyorlarsa sizin de müslümanlığınızı saklamamanız, onlara İslam’ı anlatmanız gerekir.

*

Onlara gizlilik adına “Şeriatsiz bir İslam”ı tebliğ ettiğinizde onları gerçek İslam’a davet etmiş olmazsınız. Bu, onları “aldatmak, kandırmaya çalışmak” anlamına gelir.

Aynı zamanda bu, İslam’a da ihanettir.

Sen hakikati olduğu gibi söyler vebalden kurtulursun, kabul eden eder, etmeyen etmez.

Davetçiye düşen sorumluluk daveti tam ve eksiksiz yapmasıdır, hidayet de, zafer de Allahu Teala’dandır, dilerse verir, dilemezse vermez. Asıl mükâfat ve ceza da bu dünyada değil ahirettedir.

Fakat gerçeği olduğu gibi söylemediğinde muhatabının “Bana hakikat tam anlatılmadı” diye mazeret beyan etme hakkı bakidir.

*

Evet, gelecekteki muhayyel iktidar için tebliğ ve davette alenîlikten kaçınma diye birşey yoktur. 

Bu kimin veya neyin iktidarı?.. İslam’ın iktidarıysa, bu, İslam açık ve net bir şekilde insanlara anlatılmadan gerçekleşemez.

Senin iktidarınsa ve İslam’ın iktidarı önem taşımıyorsa, o zaman güttüğün gayenin, İslam’a hizmet değil, İslam’ı kendine hizmet ettirmek olduğu anlaşılır. (İşte Fethullah’ın “hizmet hareketi”nin içyüzü buydu.)

Bütün anlattığınız (ahlâk, irfan vs. edebiyatı ve gösterişçiliğinden ibaret) “Şeriatsiz İslam” ise, bu tebliğ ettiğiniz irfan ve ahlâk gösterişçiliğini insanlar benimsediklerinde, artık sözde irşad ettiğiniz bu kimseler için, İslam namına gerçekleştirilecek başka bir hedef kalmaz.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerinden bir şikâyetleri olmaz.

Alenîlikten kaçınan “ana akım”cı beyzadeler, hayalini kurdukları gelecek için şimdiki vazifelerini yapmıyorlar.

Bugünkü vazifeni yapmıyorsan yarın bilfarz iktidar olduğunda da Allahu Teala’nın indirdikleriyle hükmetmezsin, sözde İslamî hareketin (yani hareketçi şahısların, zümrelerin) “dünyevî kazanımlar”ı zarar görmesin diye küfrün kanunlarını uygularsın.

Sonra da dersin ki: "Ben size zaten bundan başkasını söylemedim ki!.. Ben size başka birşey mi vaad etmiştim?!"

*

Davetin meyveleri”ne gelince..

Davetin meyveleri ancak insanların İslam’ı öğrenmesi, benimsemesi ve yaşamaya çalışması olabilir.

Ancak, bu “alenilikten kaçıp gizliliğin dehlizlerine sığınan” ana akımcıların bundan kastının “sözde davetçilerin devşirip yemeye başladıkları” dünyevî meyveler olduğu anlaşılıyor.

*

Gerçekte ortada gizlenebilen birşey de yoktur.

Devletler, sizin gizlediğinizi zannettiğiniz şeyleri zaten bilirler.

Yasal sınırlar içinde hareket eden grupları görünür kurumları vasıtasıyla takip edip denetlerler. Diyelim ki okul, hastane vs. açtınız, şirket kurdunuz, ilgili kurumlar bunları takip eder, kontrol altında tutar.

Şayet sizin başka arayışlar içine girmenizden şüphelenirlerse veya böyle bir potansiyeliniz varsa, “gizli” kurumları da (gizli servisleri, istihbarat teşkilatları) devreye girer.

İçinize adam yerleştirirler. Bu, üç günlük, beş günlük de olmaz.. Bütün ömrünü sizin aranızda geçirecek kişiler ayarlarlar.

(Türkiye’de devlet, son dönemde öğrenci yurtlarının sayısını çoğaltarak gerek solcuların gerekse muhafazakâr kesimlerin eleman devşirebildikleri özel yurtların ve öğrenci evlerinin önünü kapatmaya çalıştı. Ancak, cemaatler bu şekilde eleman kazandıklarını düşünürken bir taraftan da gizli servislerin kendi içlerinde yuvalanmalarının önünü açıyordu, yani devletin eli armut toplamıyordu. Lisede ayarlanan öğrenciler bu cemaat yurt ve evlerine yerleştiriliyor, zamanla o cemaatin önde gelen adamları haline gelebiliyorlardı. Bu şekilde bir cemaate yerleştirilen öğrenci beş-on sene zarfında o cemaatin yapısına da, söylemlerine de, davranış kalıplarına da hâkim hale gelir. Mesela geçen yıl medyada, Konya’da bir MİT’çinin liseli bir kızı okul yönetiminin bilgisi dâhilinde bu şekilde bir cemaatin içine girmek üzere ayarladığı, fakat sonra “görev gereği” filan diyerek onunla gayrimeşru beraberlik yaşadığı haberi yer aldı. Olay kızın ve ailesinin şikâyeti üzerine ortaya çıkmıştı. Adamın kendisini MİT’çi gibi gösterdiği yazıldı, fakat gerçek MİT’çi için de böyle bir durumda olayın kapatılması için aynı şey söylenir. [https://www.ntv.com.tr/turkiye/mite-alacagiz-diyerek-lise-ogrencisine-istismarda-diger-okulun-muduru-de-tutuklandi,DcNLnEY4lkqDP-n6kc37UA] Bu tür ayarlamaların münferit bir olay olduğu düşünülmemelidir, genel uygulamadır. Evet, daha liseden hedef gruplar için öğrenciler seçilir. Cemaat hocalarının ders halkalarında da durum aynıdır. Hocanın dersine sürekli devam edecek kişiler ayarlanır, bir süre sonra bu görevliler hocanın sağ kolu ve vekili, cemaatin yeni hocası, “abi”si vs haline getirilirler. Nurcularda bu durum yaygın, fakat sadece onlara ait bir özellik değil.. Cemaatlerin şantaj, tehdit, rüşvet vs. ile satın alınıp kullanılan yetişmiş adamlarını hiç saymıyoruz.)

*

Evet, birtakım grupların devletlerden gizli olarak birtakım planlar yapmaları ve faaliyette bulunmaları mümkün değildir.

Dolayısıyla, devekuşu cinsi “ana akımcı”ların bu davette gizlilik söylemi gerçekte bir aldanma, aldatma ve sahtekârlıktan başka birşey değildir.

Devletten sakladıkları, saklayabildikleri birşey yok, fakat sözde, devletten saklama uğruna halktan da bazı şeyleri saklıyorlar. Saklamış oluyorlar.

Aslında, bu devekuşu tarzı gizlilikle kendi “davet”lerini (mesajlarını) kendi elleriyle güdükleştiriyor ve öldürüyorlar.

Devletin, onların mesajını/davetini engellemek, akamete uğratmak için fazladan birşey yapmasına gerek kalmıyor.. Kendileri zaten “davet”lerinin içine ediyor, hakkından geliyorlar.

Ortada davet diye birşey kalmıyor.. 

Ancak, bu gizlilik dalaveresi, söz konusu sözde davetçilerin şahsiyetlerinin ölmesine, kaypak, dönek, omurgasız, fırıldak, sözüne güvenilmez, dirençsiz ve sebatsız, davalarını satmaya hazır takiyyeciler haline gelmesine yol açıyor.

Böylece bu gizlilik masalı ham davetin güdükleşip ölmesine, hem de kendisini davetçi zanneden budalaların şahsiyetinin yaz güneşinin altındaki buz kalıbı gibi erimesine, buharlaşıp kaybolmasına yol açıyor.

*

İşte devletlerin bu tür sözde gizli plan sahibi spastik davetçilere ve organizasyonlara göz yummalarının, müsaade etmelerinin nedeni budur.

Böylece, sözde davetçilere kendi davalarını kendi elleriyle boğduruyorlar. Adamların şahsiyetlerinin ölmesi de yanında eşantiyon.. Çift katlı ekmek kadayıfı.. Yeme de yanında yat.

Dolayısıyla bu davette gizlilik aklını zaten onlara verenlerin devletlerin istihbarat servislerinin ajanları olduğunu düşünmek için yeterince neden var.

Devletler, söz konusu bedensel ve zihinsel engelli grupların kendi aralarında gizlilik efsanesini büyük bir huşu içinde anlatıp dinlemelerini keyifle izliyorlar.

*

Ancak devletler, bu gizlilik masalı gerçekten gizli bir boyuta vardığında tutumlarını değiştirirler.

İşte FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü) başına gelen felaketin nedeni buydu..

Fethullah Gülen’in ABD’ye (Pensilvanya’ya) gittiği 1999 yılına kadar Türkiye Devleti açısından FETÖ’nün gizliliğinin zerrece önemi yoktu.

Fethullah 2013 yılında Erdoğan’ın Arena’da Türkçe Olimpiyatları sırasında yaptığı “hasretin bitmesi” çağrısına cevap verseydi (veya CIA'den izin çıkıp de verebilseydi), yine bu gizliliğin bir önemi olmayacaktı. (Bu davetten önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan da Fethullah’ı Türkiye’ye dönmeye ikna etmeye çalışmışlardı.)

Bir devletin topraklarında yaşayacaksın ve kendini devletten gizleyeceksin.. Gizli plan ve faaliyetlerin olacak..

Buna ancak devekuşu zekâsına sahip olanlar inanır.

Fakat birtakım cemaat liderleri, peşlerine takılan insanları bu şekilde aldatabiliyor, onların zekâ bakımından devekuşu kategorisine giriyor oluşundan sonuna kadar yararlanıyorlar.

*

Dolayısıyla bu gizlilik esaslı “ana akım”cı davetçilik aslında bir tiyatrodan, sahne oyunculuğundan başka birşey değil.

Gizledikleri birşeyler varmış zannetmeleri ve insanları buna inandırmaya çalışmaları hem kendilerini hem de insanları aldatmaya çalışmaları anlamına geliyor.

Aynı zamanda davetleri de davetten başka herşey denilebilecek bir şekle dönüşüyor.

Zamanla zaten bu gizlilik söylemini de unutuyor, “gizlediklerini” söyledikleri hakikatlerin inkârcısı haline geliyorlar.

Yani mevcut rejimlere uyum sağlıyor, onların dümen suyuna giriyorlar.

İçeride faaliyet gösterdikleri zaman “yerli ve milli” gayri İslamî düzenlerin, dışarıda faaliyet gösterdikleri zaman da FETÖ gibi yabancı istihbarat servislerinin oyuncağı haline geliyorlar.

İnandıklarını yaşamayan ve söylemeyenlerin zamanla yaşadıklarına ve söylediklerine inanmaya başlamalarında şaşılacak birşey yok.


28 ŞUBAT, FETHULLAH GÜLEN, VE 15 TEMMUZ

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lara yönelttiği bazı eleştirilere yer veriyor:

El-Makdîsî, kendilerinin takip ettiği söz konusu bu metodun bazı kimselerce İslam davetinin maslahatına halel getirmesi ve fitneye sebep olması düşüncesiyle eleştirilmesinden de yakınmaktadır. Ona göre; tevhidin hakiki anlamını gizlemek ve insanlar için anlaşılması noktasında dinlerini daha çetrefilli hale getirmek daha büyük bir fitnedir. Yine Müslüman için, İbrahim Milletini ikame etmekten, Allah’ın dinine dost olanları dost ve tağutu da düşman olarak ilan etmekten daha büyük bir maslahat bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu temel mesele için Müslümanların sıkıntıya uğraması ve bunun için fedakârlıkta bulunması tabiîdir. Zira kelime-i şehadetin ilk yarısı mucibince tüm tağutları aleni bir şekilde inkâr etmek, tüm Müslümanlar üzerine vaciptir (El-Makdîsî, 1988, 137; a.mlf, 1984, 23).

İslamî hakikatlerin açıkça söylenmesini fitne olarak gören fitneciler Türkiye’de de mevcut..

Mottoları da şu: “Her söylediğin doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Doğru bir söz, fakat bunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu yanlış uyguluyorlar.

Bir defa, takiyyeciliği meslek ve hatta karakter ve yaşam tarzı haline getirdikleri için, “her söyledikleri doğru” değil.

Yalan söylüyorlar.. İşleri güçleri yalan söylemek; orda öyle, burda böyle konuşmak..

Daha kötü olan ise şu: Bir süre sonra o söyledikleri yalanlar onların kesin ve vazgeçilmez doğruları haline geliyor.

*

Misal: FETÖ’nün (Fethullahçı Tefessüh Örgütü) lideri Fethullah.. 

(“Düşene bir tekme de biz vurmayalım, ehl-dil [gönül ehli] diyemeyiz düşene vurana, ehl-i dil düşene vurmak insaf değil” diyoruz, fakat, Erbakan’ın düştüğü sırada ona tekme vurma kalleşliğini yapan Fethullah’la ilgili bazı gerçekleri de “hakkın hatırı için” söylemek gerekiyor.)

28 Şubat sürecinde, 16 Nisan 1997 günü Kanal D'de Yalçın Doğan'a verdiği röportajda Fethullah, Milli Güvenlik Kurumu’nun “anayasal” niteliğine vurguda bulunup darbeciler için şunları söylemişti:

Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa, “Biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza göre, algılamalarımıza göre şu gelişmeler de rejim için şayet bir tehlike ise bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz” mülahazasıyla hareket ediliyorsa, meseleyi böyle algılıyorsa, bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.

Bir insanın bu kadar yalanı bir arada söyleyebilmesi kolay değildir, “deccal” (çok yalancı) diye nitelendirilmeyi hak edecek kadar pervasız olmalıdır.

Kur’an ve Sünnet’i az buçuk bilen bir adamın böyle konuşabilmesi için ondaki tefessüh (bozulma, çürüme, kokuşma) katsayısının kaç olması gerekir?

Bu laflardaki hatalar bir değil, iki değil, üç değil..

Bir defa, bu sözler, şirkin ve küfrün ta kendisi..

Darbeciler “tarih” önünde suçlu olurlarmış.. Tarih önünde suçlu olmayacak şekilde hareket etmelilermiş..

Allahu Teala’nın önünde suçlu olmamanın bir önemi yok.. Önemli olan “tarih” putu..

*

Fethullah’ın “şu gelişmeler” dediği şey, dönemin başbakanı Erbakan’ın icraatları..

Bunlar neler?

Dışarıda, D-8’ler ile küresel emperyalist küfür düzeninin işine gelmeyen bir “İslam ülkeleri arası dayanışma” oluşturmaya çalışması, içeride ise “havuz” sistemi ile faizci sömürgen asalakların çanına ot tıkaması..

Fakat darbeci askerlerin (ve onları sahaya süren MİT’çilerin) görünüşte rahatsız oldukları gelişmeler şunlardı: Sincan’da Kudüs Gecesi düzenlenerek Filistinliler’e destek verilmesi ve İsrail’in lanetlenmesi, Erbakan’ın Başbakanlık Konutu’nda Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa gibi dans partisi düzenleyip milletin karısı ve kızıyla dans etmek yerine yaşlı başlı alimlere iftar yaptırması, yine Erbakan’ın darbeci kuvvet komutanlarıyla birlikte yemek yerken zamanın Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın önüne “yerli ve milli içki rakı” koydurmayarak Selanikli’nin sünnetine aykırı hareket etmesi..

Bu türden şeyler..

Hem milletin karısı kızıyla dans etmiyor, hem rakı ikramında bulunmuyor, hem şişman herkesten..

Vatansever darbeciler, laik (siyasal dinsiz) rejimin bekçileri buna dayanabilirler mi?

ABD ve beynelmilel Masonluk teşkilatı bile Erbakan’a dayanamazken onların “dahil”deki “our boys”ları hiç dayanabilirler mi?

*

Fethullah’a göre, bir defa mevcut Kemalist/Atatürkçü ve de laik (siyasal dinsiz) rejimin korunması en büyük farz..

Ve de bu “siyasal dinsiz” rejimin siyasal nitelikteki dinsiz imansızlığını korumak için ne yapılsa caiz..

Bunu yapanlar masum..

Hatta masum olmanın da ötesinde, içtihatlarında hata etmiş, “algılamaları”nda yanılmış bile olsalar, yine de “bir sevap” alıyorlar.

Bu, masumiyetten fazla bir şey.. “Sevap sayacı”nın fıldır fıldır döndüğü bir “ibadet”.

Siyasal dinsiz rejim mabedinde “tarih” tanrısının önünde yapılan bir ibadet.

*

Rejimi bir tarafa bırakıp İslam açısından bakalım olaya.. Bu da “Helali haram, haramı helal yapmak” (Ki küfrün ta kendisidir) değilse, “Helali haram, haramı helal yapmak” nasıl birşeydir?

Şurası kesin: Fethullah (Ki çok zeki ve de ilmi olan bir adam) bu tür konuşmalarıyla küfre girdi.. Müşrikliğin daniskasını sergiledi.

Onun bu tür konuşmaları “Takiyye yapıyordu” filan denilerek caiz gösterilemez.. İslam’da böyle bir takiyye yok.. Takiyyenin bu kadarını takiyyeciliğin şampiyonu Şia bile yapmıyor ve savunmuyor.

Bu düpedüz hakkı batıl, batılı hak gösterme deccalliği ve küfrü..

Evet, Fethullah’ın yanında yöresinde olup da ilmi olanlar onun bu tefessüh ve sapıtmasına ses çıkarmadıkları için onlar da resmen şirke ve küfre bulaştılar.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen Yahudi ve Hristiyanlar’ın hahamlarını ve rahiplerini rabler edinme sapıklığını Fethullah için sergilediler.

Bu ayetle ilgili olarak (eskiden hristiyan olan) Adiyy bin Hatem r. a. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Biz rahiplerimizi rab kabul etmezdik” dediğinde Rasulullah s.a.s., “Onların Kitab’a aykırı olsa bile helal dediğine helal, haram dediğine haram diyordunuz, bu, onları rab edinmektir” anlamına gelen bir cevap vermiş bulunuyor.

FETÖ’cü kitlenin durumu budur..

Eğer tevbe etmezlerse dünyada çektikleri, ahirette yaşayacaklarının yanında bir hiçtir.

Şayet Fethullahçılar samimi İslamcı/Şeriatçı (müteşerrî) olarak hareket etseler, şirkin her türlüsünden kaçınmayı şiar olarak benimseseler, laik (siyasal dinsiz) rejimin bekçilerine karşı hak ve hakikati (vebalden kurtulmak ve tebliğ vazifesini yerine getirmek için) açıkça söyleme yolunu seçselerdi, ve sırf o yaptıklarından dolayı bugün yaşadıklarını yaşıyor olsalardı, "dünyalarını ahiret için feda etmeyi" göze almış sadık, istikamet üzere ve muhlis insanlar olarak (tarih önünde değlise bile) Allahu Teala katında büyük sevaba ve mükâfata layık hale gelirlerdi.

Şimdi ise ellerine hüsrandan başka geçen birşey yok.

*

Evet, Fethullah’ın burada önemsediği husus, laik (siyasal dinsiz) Kemalist rejimin selameti..

Rejimin (bırakın değişmesini) tehlikede bile olmaması gerekiyormuş.

Hatta,” gerçekten” tehlikede olmaması bile önemli değilmiş.. Tehlikede olduğunun vehmedilmesi durumunda bile rejimin “anayasal” bekçileri hemen, haklı haksız demeden, rejimi tehlikeye düşürdüklerini zannettikleri insanların tepesine çullanmalılarmış.. Çullanabilmelilermiş..

Diyelim ki aslında rejim tehlikede değil.. Ne gam!.. Birilerinin hatalı içtihatlarıyla, algılamalarıyla öyle olduğunu düşünmeleri, kendilerine her tür müdahale, baskı ve zorbalığı yapma hakkını otomatikman kazandırıyormuş.. “Böyle buyurdu anayasa tanrısı” diyerek onları “masum” kabul etmek gerekiyormuş.

Hatta masum olma nerde, sevap bile alıyorlarmış..

Rejim tehlikede olmadığı halde tehlikede zannedip bu yüzden birilerinin ensesinde boza pişirdiklerinde, onların başına pişmiş tavuğun başına gelmeyenleri getirdiklerinde, sadece “bir sevap” alıyorlarmış.

Tehlike gerçek olsa “iki sevap” alacaklarmış..

Hayır, bunları İslam dünyasındaki “cihatçı(mücahit) topluluklar için söylemiyor. Laik (siyasal dinsiz) Kemalist rejimin bekçileri için söylüyor.

Fethullah o cihatçıları müslüman saymıyor ki onlara “hatalı içtihat” nedeniyle “iki yerine bir sevap” versin..

Onları otomatikman tekfir edip Cehennem’e gönderiyor.. 

Gönderdi.

*

Şimdi aynı Fethullah, aynı FETÖ, 15 Temmuz’dan sonra yaşadıkları için feryad ü figan koparıyor.

Siz kendinizle ilgili fetvayı 15 Temmuz olayından 19 sene önce vermiştiniz.

Sizin itikadınıza göre AK Parti iktidarı sizinle ilgili tasarruflarında tümden masum kabul edilme durumunda..

Eğer sizinle ilgili içtihat ve algılamalarında yanılıyorlarsa (masum olmanın yanı sıra) ayrıca bir de “bir sevap” alıyorlar.

Yanılmıyorlarsa “iki sevap” almaktalar.

Yani ortada size yönelik bir zulüm mulüm yok.. Siz, onları zulüm yapmakla suçladığınızda iftira atmış oluyorsunuz.

Niye ABD’de, Avrupa’da feryad ü figan koparıyorsunuz, anlamak mümkün değil..

Ne yapsın AK Partililer, “tarih önünde” suçlu duruma düşmeyi mi seçsinler?

Sizin hakkınızdan gelmek suretiyle “masumiyet”i garanti altına almak ve “bir ya da iki savap” kazanmak varken suçlu mu olsunlar?

*

Demek ki keser döner sap dönermiş, bir gün gelir hesap dönermiş..

Demek ki bıldır hurma yerken sonraki seneleri de düşünmek gerekiyormuş.

Demek ki ne ekerseniz onu biçermişsiniz.

Ve bu biçmenin bir de ölümden sonrası, ahireti var.


"ANAYASA'DA İSLAM OLMASIN, İMAN OLMASIN, FAKAT İSLAM'IN ŞİRK VE KÜFÜR SAYDIĞI ŞEYLER OLSUN" ZİHNİYETİ

 









Dr. Nurullah Çakmaktaş'ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu ifadeler yer alıyor:

İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılar, İslamlaşma yolunda fevri davranıp bu mecrada yapılan hizmetlerin sekteye uğramaması ve İslami hareketin maslahatına zeval gelmemesi için özen gösterilmesi gerektiğini düşünmüşler ve yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Müslüman toplumların ve devlet idaresinin İslamlaşması için tedrici ve yer yer gizliliği esas alan bir yolun benimsenmesini salık vermişlerdir.

“Ana akım İslamcı” diye adlandırılan kesimin tavsiyesi teorik olarak doğru. 

Ve kulağa da hoş geliyor.

Ancak sıra pratiğe geldiğinde, uygulama safhasına geçildiğinde (tıpkı rakının, içildiğinde şişede durduğu gibi durmaması gibi) insanlar zıvanadan çıkabiliyorlar.

Gizlilik, gizlilik olarak kalmıyor; mesnetsiz, gereksiz, mazeretsiz ve aptalca takiyye haline gelebiliyor.

*

Takiyye ancak, anne ve babası şehit edilen Ammar bin Yasir r. a.’in ağır işkencelere uğratıldıktan sonra kuyuya sarkıtılıp boğulmaya çalışılması, nefessiz bırakılması gibi durumlarda caizdir (Ki ana ve babasını öldürenlerin onu da gözlerini kırpmadan öldürebilecekleri kesindi).

Evet, takiyye ancak öldürme ve bir uzva zarar verme tehdidi gibi durumlarda caizdir. Salt tehdit de mazeret değildir, tehditte bulunanların bunu fiilen gerçekleştirmeye kesin biçimde muktedir olmaları, onları engelleyecek birşeyin bulunmaması gerekir. 

Böyle bir durumda takiyye caiz olmakla birlikte azimetle amel edip takiyyeden kaçınarak ölen kişi şehit olur. 

Caiz olan takiyyenin durumu budur.

*

“Ana akım İslamcı” denilen kesimin gizlilik ve tedricîlik adına benimsedikleri takiyye ise bir yaşam biçimidir.

Caiz olan takiyye istisna durumunda iken, burada kural haline gelmiştir. Kurumsallaşmıştır.

Asıl kural (kaide) ise, lanetlenen bir istisnaya dönüştürülmüştür.

Türkiye’de bunun örnekleri bol.

Daha doğrusu Türkiye neredeyse baştan ayağa takiyye..

*

Takiyye, İslam’ın "kural" şeklinde benimsediği bir yöntem değildir.. 

Hangi peygamber nerde takiyye yapmıştır?!

Takiyye, Erzurum Kongresi’nde gündüz "saltanatın ve hilafetin kurtarılması, İslam’ın müdafaası için" kendisini feda etmeye hazır olduğunu söyleyen, “müftü efendi gibi” konuşup dua eden, gece ise hempalarına “zaferden sonra” tesettürün kaldırılacağını, millete şapkanın dayatılacağını, Latin harflerinin kabul edileceğini vs. müjdeleyen Selanikli Mustafa’nın yoludur.

Tedricîliğe gelince..

Tedricîlik birçok olayın doğasında vardır.. Çiçek, çekmekle büyümez, tedrîcen gelişir..

Bireyler, topluluklar ve toplumlar da böyledir, birden bire kemal seviyesine gelemezler. Gelişip olgunlaşma, yetkinleşme ve tekemmül zaman ister. 

Fakat bu takiyyeci “ana” akımların tedriciliği (Ki bunların büyük sorunları “ana”lıkta kalıp “baba” ve babayiğit olamamaları), doğallıktan uzak, işin doğasına aykırı bir tedricîlik..

Tedricîliğin ilk basamağına demir atıyor, bir sonraki basamağa geçme vakti geldiğinde tembel tembel etrafa bakınıyor, uyuşukluğun bütün haşmeti üstlerinde olarak esniyor, gözlerini ovuşturuyor ve “Şimdi bunun sırası değil, esas olan tedricîliktir” diyorlar.

Tedricîlikten anladıkları, doğmuş bebeğin doğduğu gibi kalmasına çalışmak, gelişip büyümeye başlaması durumunda ise “Eyvaaah, tedricîlik elden gidiyor, bu bebek büyüyor” diye bebeği öldürme planları yapmaktan ibaret.

İşte o yüzden Türkiye’de (takiyye yüzünden söyleyemedikleri esas hedef Şeriat’in ülkeye hakim olmasıyken) tedricîlik adına saçmasapan laflar söyleyip yazan “ana” akımcılar, “ana akım İslamcı” olmaktan tedrîcen, azar azar çıktılar, anti-İslamcı hale geldiler.

Tedrîcen İslamcılıktan/Şeriatçılıktan uzaklaşıldı, tedricî bir laikleşme yaşandı. 

Bunların yeni dünya görüşleri “yerlilik, Türkiyecilik anlamında millilik, muhafazakâr demokratlık, ılımlı laiklik” vs. haline geldi.

Merhum Arif Nilat Asya'nın dediği gibi:

"Bize bir nazar oldu, cumamız pazar oldu,

"Ne olduysa hep bize, azar azar oldu."

*

Çakmaktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:

Günümüzde diyor el-Makdîsî, beşerî kanunlar ve anayasalar üzerinde şirkin tahakkümünün ne kadar yaygın hale geldiği aşikârdır. Dolayısıyla davetçilerin, İbrahim Milleti’ne tabi olan Nebi’yi (Hz. Peygamber s.a.s.’i) örnek alarak … bunların eksikliklerini insanlara hatırlatmaları, bu yasa ve kanunları açıkça inkâr … etmeleri ve insanları da bu tutuma davet etmeleri gerekmektedir. Nasıl Hz. İbrahim tereddütsüz bir şekilde putları kırmış, Hz. Muhammed de hakikati haykırmışsa günümüz Müslümanları da zayıf oldukları bir dönemde dahi olsalar istenileni söylemekten imtina etmemeleri gerekir. Hz. İbrahim’in kırdığı put, herhangi bir yerde ve zamanda değişik formlarıyla ortaya çıkan bir heykel veya bir kabir, bir tağut veya bir sistem olabilir. Bununla kastedilen ise, tağuta karşı izhar edilmesi gereken buğz ve düşmanlığın en yüce mertebesi olan cihat ve savaştır. Şayet bu şekilde bir yöntem benimsenmezse hakikatin ortaya çıkması, insanların dinlerini gerçek anlamda öğrenmeleri, doğruyu yanlıştan ve dostu düşmandan ayırt etmeleri mümkün olmayacaktır (El-Makdîsî, 1984, 23,47). El-Makdîsî’ye göre; toplumun ve devletin İslamlaşması yolunda tek doğru ve takip edilmeyi hak eden yöntem söz konusu Millet-i İbrahim yöntemidir (El-Makdîsî, 1984, 33).

Geçmişin şirki ile günümüzün şirki (ya da küfrü) arasında fark var.

Geçmişin şirkçileri/müşrikleri (Mekke müşriklerinde olduğu gibi) Allahu Teala’yı en üstün biliyor, fakat putlarının da şefaatçiler ve Allah’ın yardımcıları olarak söz sahibi olduklarını ileri sürüyorlardı.

Günümüzün şirki ise, putlaştırdıkları şahıslar (Mesela Lenin, Hitler, Atatürk vs.. Evet Türkiye’de “Atatürk benim için ilahtır, ona tapıyorum” filan diyenler görüldü), tanrılaştırılan nesne ve kavramlar (mesela doğa/tabiat, madde ve enerji) ve topluluklar (kavim-kabile, örgüt, devlet) hesabına Allahu Teala’ya kendi sistem ve düzenlerinde hiçbir rol vermiyor, hiçbir söz hakkı tanımıyorlar.

“Eski İslamcı, yeni ılımlı laik” AK Parti yandaşlarına gelince, “Atatürk ilah değildir” türünden beyanlar için bu Erdoğanistler “ama, lakin, fakat”lı cümleler kurmakla meşguller: “ ‘Atatürk ilah değildir’ tamam da…”

Tamam da, böyle de konuşma!..

Tamam, putumuz Hübel, Allahu Teala'ya denk bir tanrı değil, fakat “tanrı olmadığını” söyleme!.. Sus!

İşte Mekke müşriklerinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den yapmasını istedikleri şey sadece buydu..

Bunu yapsaydı ona tıpkı şimdi Türkiye’de olduğu kadar “din ve vicdan hürriyeti” tanıyacaklardı.

*

Türkiye’nin bugünkü Anayasa’sının “Başlangıç” bölümünde şu ifade yer alıyor:

“Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;”

Bu ifadeler İslam açısından şirke karşılık geliyor (Laik vatandaş, hemen heyecanlanma, laiklik açısından değil, İslam açısından böyle; nasıl sen bu konularda müslümanca düşünmek zorunda değilsen, müslümanı gerici, irticacı vs. diye nitelendirebiliyorsan, müslümanın “dilini/terminolojisini” kullanmak zorunda değilsen, müslüman da İslam adına senin kavramlarınla düşünmek, olayı senin gördüğün gibi görmek zorunda değil).

Sözü edilen "Türklüğün tarihî ve manevî değerleri"nin ne olduğu açık değil..

Ancak, kastedilenin "dinî değerler" olmadığı, lafın devamından anlaşılıyor.

Zaten, mesela Araplığın tarihî ve manevî değerlerinden söz edildiğinde de bu, Arap’tan Arap’a değişir.. 

Mekkeli müşriğe göre, Hz. Peygamber s.a.s. Araplığın tarihî ve manevî değerlerine savaş açmıştı.

*

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”, anayasalarına “Kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” “hükmü”nü yerleştirmişler.

Bir nevi Allahu Teala’ya haşa “Haddini bil!” mesajı veriyorlar.

“Ana akım İslamcılar” ile “eski İslamcı, yeni ılımlı laikler”e gelince, onlar da “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini unutmayan, unutturmayan ve hatırlatanları nasıl "irşad" edeceklerinin hesabını ve planlarını yapmakla meşguller.

Darbe anayasasını yazanlara göre, kutsal din duyguları devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamazmış, fakat başka duygular karışabilirmiş.

“Hiçbir duygu karıştırılamaz” demiyorlar, duygular karışabilir, fakat şartı, “kutsal” olmaması.

*

Bir defa, böyle “toptancı” bir ifade kullanmak, “kutsal”a savaş açma bir yana, kafayı iyi kullanamama, mantıklı ve tutarlı düşünememe anlamına gelir. 

Mesela “barışçılık” da kutsal din duyguları arasında yer alır. Kur'an'da “Sulh daha hayırlıdır” ibaresi geçer.

Şu işe bakın, devlet işleri ve politika söz konusu olduğunda “Allahu Teala '’Sulh daha hayırlıdır' buyuruyor, barışçı olalım” derseniz kutsal din duygularını devlet işlerine ve politikaya karıştırmış oluyorsunuz. 

Kesinlikle karıştırmamanız gerekiyor. Kesinlikle.

Fakat Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın “Yurtta sulh, cihanda sulh” lafı söz konusu olduğunda bir yasak yok.

Sulhçuluğu/barışçılığı Allah’ın emrine imtisalen benimserseniz sevap alacaksınız ya, adamların derdi amel defterlerine hiç sevap yazılmaması..

“Amel defterimizde hiç sevap olmasın, sadece günah olsun..” Bütün dertleri bu.

O yüzden Allahu Teala’nın sözlerine devlet işlerinde yasak var, Selanikli’ninkine ise yok.

Selanikli devlet işleri ve politikaya dair konuşurken “gökten indiği sanılan” diyerek “kutsal din duygularını” aşağılayabilir. O, serbest..

Yani kutsal din duygularını politikada ancak aşağılama, küçümseme, tahkir ve ona savaş açma şeklinde gündeme getirebilirsiniz.

İşte çağdaş şirk böyle birşey.

Mekkeli bir müşrik mesela şöyle demiyordu: “Bütün söz hakkı putumuz Hübel’e aittir, Mekke siyaseti söz konusu olduğunda Allah’tan hiç söz edemezsiniz.”

Mekke’nin müşrikleri “çağdaş ve yerli” müşriklerin yanında çok ilkeller canım.. Çok geriler.

*

Dürüstlük, samimiyet, hakkaniyet, adalet, yardımseverlik, af ve merhamet, tevazu, ayıp örtücülük, tecessüsten kaçınma, kadirbilirlik, itidal ve denge, doğruluk, şefkat, hayırseverlik, büyüğe saygı küçüğe sevgi, bağışlama, iffet, tok gözlülük, ahde vefa (sözünde durma, pacta sunt servanda), güvenilir olma, emanete riayet..

Bütün bunlar kutsal din duyguları..

Gerçekten de bugün Türkiye'de bütün bunlar (kutsalla bağlantısının görünürlüğü nisbetinde) devlet işlerine ve politikaya elden geldiğince karıştırılmamaya çalışılıyor.

Serbestçe karıştırılabilen duygular Makyavelizm, dolandırıcılık, yalancılık, algı operasyonu, döneklik, kara propaganda, sahtecilik, yolsuzluk, sömürü, aldatma, 'itibar'cı israf, gösterişçilik, şatafat merakı, istihbarat hileleri, politik entrikalar, ayak kaydırmalar, gizli servis şantajları, faili meçhuller, ırkçılık, gurur-kibir, böbürlenip övünme, “en hakiki mürşit ilmin” nazarında hurafe olan “damarlarındaki kanda kudret bulma” inancı, enaniyet, hortumculuk, torpil, particilik/grupçuluk, nepotizm vs. vs..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."