28 ŞUBAT, FETHULLAH GÜLEN, VE 15 TEMMUZ

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lara yönelttiği bazı eleştirilere yer veriyor:

El-Makdîsî, kendilerinin takip ettiği söz konusu bu metodun bazı kimselerce İslam davetinin maslahatına halel getirmesi ve fitneye sebep olması düşüncesiyle eleştirilmesinden de yakınmaktadır. Ona göre; tevhidin hakiki anlamını gizlemek ve insanlar için anlaşılması noktasında dinlerini daha çetrefilli hale getirmek daha büyük bir fitnedir. Yine Müslüman için, İbrahim Milletini ikame etmekten, Allah’ın dinine dost olanları dost ve tağutu da düşman olarak ilan etmekten daha büyük bir maslahat bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu temel mesele için Müslümanların sıkıntıya uğraması ve bunun için fedakârlıkta bulunması tabiîdir. Zira kelime-i şehadetin ilk yarısı mucibince tüm tağutları aleni bir şekilde inkâr etmek, tüm Müslümanlar üzerine vaciptir (El-Makdîsî, 1988, 137; a.mlf, 1984, 23).

İslamî hakikatlerin açıkça söylenmesini fitne olarak gören fitneciler Türkiye’de de mevcut..

Mottoları da şu: “Her söylediğin doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Doğru bir söz, fakat bunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu yanlış uyguluyorlar.

Bir defa, takiyyeciliği meslek ve hatta karakter ve yaşam tarzı haline getirdikleri için, “her söyledikleri doğru” değil.

Yalan söylüyorlar.. İşleri güçleri yalan söylemek; orda öyle, burda böyle konuşmak..

Daha kötü olan ise şu: Bir süre sonra o söyledikleri yalanlar onların kesin ve vazgeçilmez doğruları haline geliyor.

*

Misal: FETÖ’nün (Fethullahçı Tefessüh Örgütü) lideri Fethullah.. 

(“Düşene bir tekme de biz vurmayalım, ehl-dil [gönül ehli] diyemeyiz düşene vurana, ehl-i dil düşene vurmak insaf değil” diyoruz, fakat, Erbakan’ın düştüğü sırada ona tekme vurma kalleşliğini yapan Fethullah’la ilgili bazı gerçekleri de “hakkın hatırı için” söylemek gerekiyor.)

28 Şubat sürecinde, 16 Nisan 1997 günü Kanal D'de Yalçın Doğan'a verdiği röportajda Fethullah, Milli Güvenlik Kurumu’nun “anayasal” niteliğine vurguda bulunup darbeciler için şunları söylemişti:

Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa, “Biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza göre, algılamalarımıza göre şu gelişmeler de rejim için şayet bir tehlike ise bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz” mülahazasıyla hareket ediliyorsa, meseleyi böyle algılıyorsa, bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.

Bir insanın bu kadar yalanı bir arada söyleyebilmesi kolay değildir, “deccal” (çok yalancı) diye nitelendirilmeyi hak edecek kadar pervasız olmalıdır.

Kur’an ve Sünnet’i az buçuk bilen bir adamın böyle konuşabilmesi için ondaki tefessüh (bozulma, çürüme, kokuşma) katsayısının kaç olması gerekir?

Bu laflardaki hatalar bir değil, iki değil, üç değil..

Bir defa, bu sözler, şirkin ve küfrün ta kendisi..

Darbeciler “tarih” önünde suçlu olurlarmış.. Tarih önünde suçlu olmayacak şekilde hareket etmelilermiş..

Allahu Teala’nın önünde suçlu olmamanın bir önemi yok.. Önemli olan “tarih” putu..

*

Fethullah’ın “şu gelişmeler” dediği şey, dönemin başbakanı Erbakan’ın icraatları..

Bunlar neler?

Dışarıda, D-8’ler ile küresel emperyalist küfür düzeninin işine gelmeyen bir “İslam ülkeleri arası dayanışma” oluşturmaya çalışması, içeride ise “havuz” sistemi ile faizci sömürgen asalakların çanına ot tıkaması..

Fakat darbeci askerlerin (ve onları sahaya süren MİT’çilerin) görünüşte rahatsız oldukları gelişmeler şunlardı: Sincan’da Kudüs Gecesi düzenlenerek Filistinliler’e destek verilmesi ve İsrail’in lanetlenmesi, Erbakan’ın Başbakanlık Konutu’nda Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa gibi dans partisi düzenleyip milletin karısı ve kızıyla dans etmek yerine yaşlı başlı alimlere iftar yaptırması, yine Erbakan’ın darbeci kuvvet komutanlarıyla birlikte yemek yerken zamanın Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın önüne “yerli ve milli içki rakı” koydurmayarak Selanikli’nin sünnetine aykırı hareket etmesi..

Bu türden şeyler..

Hem milletin karısı kızıyla dans etmiyor, hem rakı ikramında bulunmuyor, hem şişman herkesten..

Vatansever darbeciler, laik (siyasal dinsiz) rejimin bekçileri buna dayanabilirler mi?

ABD ve beynelmilel Masonluk teşkilatı bile Erbakan’a dayanamazken onların “dahil”deki “our boys”ları hiç dayanabilirler mi?

*

Fethullah’a göre, bir defa mevcut Kemalist/Atatürkçü ve de laik (siyasal dinsiz) rejimin korunması en büyük farz..

Ve de bu “siyasal dinsiz” rejimin siyasal nitelikteki dinsiz imansızlığını korumak için ne yapılsa caiz..

Bunu yapanlar masum..

Hatta masum olmanın da ötesinde, içtihatlarında hata etmiş, “algılamaları”nda yanılmış bile olsalar, yine de “bir sevap” alıyorlar.

Bu, masumiyetten fazla bir şey.. “Sevap sayacı”nın fıldır fıldır döndüğü bir “ibadet”.

Siyasal dinsiz rejim mabedinde “tarih” tanrısının önünde yapılan bir ibadet.

*

Rejimi bir tarafa bırakıp İslam açısından bakalım olaya.. Bu da “Helali haram, haramı helal yapmak” (Ki küfrün ta kendisidir) değilse, “Helali haram, haramı helal yapmak” nasıl birşeydir?

Şurası kesin: Fethullah (Ki çok zeki ve de ilmi olan bir adam) bu tür konuşmalarıyla küfre girdi.. Müşrikliğin daniskasını sergiledi.

Onun bu tür konuşmaları “Takiyye yapıyordu” filan denilerek caiz gösterilemez.. İslam’da böyle bir takiyye yok.. Takiyyenin bu kadarını takiyyeciliğin şampiyonu Şia bile yapmıyor ve savunmuyor.

Bu düpedüz hakkı batıl, batılı hak gösterme deccalliği ve küfrü..

Evet, Fethullah’ın yanında yöresinde olup da ilmi olanlar onun bu tefessüh ve sapıtmasına ses çıkarmadıkları için onlar da resmen şirke ve küfre bulaştılar.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen Yahudi ve Hristiyanlar’ın hahamlarını ve rahiplerini rabler edinme sapıklığını Fethullah için sergilediler.

Bu ayetle ilgili olarak (eskiden hristiyan olan) Adiyy bin Hatem r. a. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Biz rahiplerimizi rab kabul etmezdik” dediğinde Rasulullah s.a.s., “Onların Kitab’a aykırı olsa bile helal dediğine helal, haram dediğine haram diyordunuz, bu, onları rab edinmektir” anlamına gelen bir cevap vermiş bulunuyor.

FETÖ’cü kitlenin durumu budur..

Eğer tevbe etmezlerse dünyada çektikleri, ahirette yaşayacaklarının yanında bir hiçtir.

Şayet Fethullahçılar samimi İslamcı/Şeriatçı (müteşerrî) olarak hareket etseler, şirkin her türlüsünden kaçınmayı şiar olarak benimseseler, laik (siyasal dinsiz) rejimin bekçilerine karşı hak ve hakikati (vebalden kurtulmak ve tebliğ vazifesini yerine getirmek için) açıkça söyleme yolunu seçselerdi, ve sırf o yaptıklarından dolayı bugün yaşadıklarını yaşıyor olsalardı, "dünyalarını ahiret için feda etmeyi" göze almış sadık, istikamet üzere ve muhlis insanlar olarak (tarih önünde değlise bile) Allahu Teala katında büyük sevaba ve mükâfata layık hale gelirlerdi.

Şimdi ise ellerine hüsrandan başka geçen birşey yok.

*

Evet, Fethullah’ın burada önemsediği husus, laik (siyasal dinsiz) Kemalist rejimin selameti..

Rejimin (bırakın değişmesini) tehlikede bile olmaması gerekiyormuş.

Hatta,” gerçekten” tehlikede olmaması bile önemli değilmiş.. Tehlikede olduğunun vehmedilmesi durumunda bile rejimin “anayasal” bekçileri hemen, haklı haksız demeden, rejimi tehlikeye düşürdüklerini zannettikleri insanların tepesine çullanmalılarmış.. Çullanabilmelilermiş..

Diyelim ki aslında rejim tehlikede değil.. Ne gam!.. Birilerinin hatalı içtihatlarıyla, algılamalarıyla öyle olduğunu düşünmeleri, kendilerine her tür müdahale, baskı ve zorbalığı yapma hakkını otomatikman kazandırıyormuş.. “Böyle buyurdu anayasa tanrısı” diyerek onları “masum” kabul etmek gerekiyormuş.

Hatta masum olma nerde, sevap bile alıyorlarmış..

Rejim tehlikede olmadığı halde tehlikede zannedip bu yüzden birilerinin ensesinde boza pişirdiklerinde, onların başına pişmiş tavuğun başına gelmeyenleri getirdiklerinde, sadece “bir sevap” alıyorlarmış.

Tehlike gerçek olsa “iki sevap” alacaklarmış..

Hayır, bunları İslam dünyasındaki “cihatçı(mücahit) topluluklar için söylemiyor. Laik (siyasal dinsiz) Kemalist rejimin bekçileri için söylüyor.

Fethullah o cihatçıları müslüman saymıyor ki onlara “hatalı içtihat” nedeniyle “iki yerine bir sevap” versin..

Onları otomatikman tekfir edip Cehennem’e gönderiyor.. 

Gönderdi.

*

Şimdi aynı Fethullah, aynı FETÖ, 15 Temmuz’dan sonra yaşadıkları için feryad ü figan koparıyor.

Siz kendinizle ilgili fetvayı 15 Temmuz olayından 19 sene önce vermiştiniz.

Sizin itikadınıza göre AK Parti iktidarı sizinle ilgili tasarruflarında tümden masum kabul edilme durumunda..

Eğer sizinle ilgili içtihat ve algılamalarında yanılıyorlarsa (masum olmanın yanı sıra) ayrıca bir de “bir sevap” alıyorlar.

Yanılmıyorlarsa “iki sevap” almaktalar.

Yani ortada size yönelik bir zulüm mulüm yok.. Siz, onları zulüm yapmakla suçladığınızda iftira atmış oluyorsunuz.

Niye ABD’de, Avrupa’da feryad ü figan koparıyorsunuz, anlamak mümkün değil..

Ne yapsın AK Partililer, “tarih önünde” suçlu duruma düşmeyi mi seçsinler?

Sizin hakkınızdan gelmek suretiyle “masumiyet”i garanti altına almak ve “bir ya da iki savap” kazanmak varken suçlu mu olsunlar?

*

Demek ki keser döner sap dönermiş, bir gün gelir hesap dönermiş..

Demek ki bıldır hurma yerken sonraki seneleri de düşünmek gerekiyormuş.

Demek ki ne ekerseniz onu biçermişsiniz.

Ve bu biçmenin bir de ölümden sonrası, ahireti var.


"ANAYASA'DA İSLAM OLMASIN, İMAN OLMASIN, FAKAT İSLAM'IN ŞİRK VE KÜFÜR SAYDIĞI ŞEYLER OLSUN" ZİHNİYETİ

 









Dr. Nurullah Çakmaktaş'ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu ifadeler yer alıyor:

İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılar, İslamlaşma yolunda fevri davranıp bu mecrada yapılan hizmetlerin sekteye uğramaması ve İslami hareketin maslahatına zeval gelmemesi için özen gösterilmesi gerektiğini düşünmüşler ve yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Müslüman toplumların ve devlet idaresinin İslamlaşması için tedrici ve yer yer gizliliği esas alan bir yolun benimsenmesini salık vermişlerdir.

“Ana akım İslamcı” diye adlandırılan kesimin tavsiyesi teorik olarak doğru. 

Ve kulağa da hoş geliyor.

Ancak sıra pratiğe geldiğinde, uygulama safhasına geçildiğinde (tıpkı rakının, içildiğinde şişede durduğu gibi durmaması gibi) insanlar zıvanadan çıkabiliyorlar.

Gizlilik, gizlilik olarak kalmıyor; mesnetsiz, gereksiz, mazeretsiz ve aptalca takiyye haline gelebiliyor.

*

Takiyye ancak, anne ve babası şehit edilen Ammar bin Yasir r. a.’in ağır işkencelere uğratıldıktan sonra kuyuya sarkıtılıp boğulmaya çalışılması, nefessiz bırakılması gibi durumlarda caizdir (Ki ana ve babasını öldürenlerin onu da gözlerini kırpmadan öldürebilecekleri kesindi).

Evet, takiyye ancak öldürme ve bir uzva zarar verme tehdidi gibi durumlarda caizdir. Salt tehdit de mazeret değildir, tehditte bulunanların bunu fiilen gerçekleştirmeye kesin biçimde muktedir olmaları, onları engelleyecek birşeyin bulunmaması gerekir. 

Böyle bir durumda takiyye caiz olmakla birlikte azimetle amel edip takiyyeden kaçınarak ölen kişi şehit olur. 

Caiz olan takiyyenin durumu budur.

*

“Ana akım İslamcı” denilen kesimin gizlilik ve tedricîlik adına benimsedikleri takiyye ise bir yaşam biçimidir.

Caiz olan takiyye istisna durumunda iken, burada kural haline gelmiştir. Kurumsallaşmıştır.

Asıl kural (kaide) ise, lanetlenen bir istisnaya dönüştürülmüştür.

Türkiye’de bunun örnekleri bol.

Daha doğrusu Türkiye neredeyse baştan ayağa takiyye..

*

Takiyye, İslam’ın "kural" şeklinde benimsediği bir yöntem değildir.. 

Hangi peygamber nerde takiyye yapmıştır?!

Takiyye, Erzurum Kongresi’nde gündüz "saltanatın ve hilafetin kurtarılması, İslam’ın müdafaası için" kendisini feda etmeye hazır olduğunu söyleyen, “müftü efendi gibi” konuşup dua eden, gece ise hempalarına “zaferden sonra” tesettürün kaldırılacağını, millete şapkanın dayatılacağını, Latin harflerinin kabul edileceğini vs. müjdeleyen Selanikli Mustafa’nın yoludur.

Tedricîliğe gelince..

Tedricîlik birçok olayın doğasında vardır.. Çiçek, çekmekle büyümez, tedrîcen gelişir..

Bireyler, topluluklar ve toplumlar da böyledir, birden bire kemal seviyesine gelemezler. Gelişip olgunlaşma, yetkinleşme ve tekemmül zaman ister. 

Fakat bu takiyyeci “ana” akımların tedriciliği (Ki bunların büyük sorunları “ana”lıkta kalıp “baba” ve babayiğit olamamaları), doğallıktan uzak, işin doğasına aykırı bir tedricîlik..

Tedricîliğin ilk basamağına demir atıyor, bir sonraki basamağa geçme vakti geldiğinde tembel tembel etrafa bakınıyor, uyuşukluğun bütün haşmeti üstlerinde olarak esniyor, gözlerini ovuşturuyor ve “Şimdi bunun sırası değil, esas olan tedricîliktir” diyorlar.

Tedricîlikten anladıkları, doğmuş bebeğin doğduğu gibi kalmasına çalışmak, gelişip büyümeye başlaması durumunda ise “Eyvaaah, tedricîlik elden gidiyor, bu bebek büyüyor” diye bebeği öldürme planları yapmaktan ibaret.

İşte o yüzden Türkiye’de (takiyye yüzünden söyleyemedikleri esas hedef Şeriat’in ülkeye hakim olmasıyken) tedricîlik adına saçmasapan laflar söyleyip yazan “ana” akımcılar, “ana akım İslamcı” olmaktan tedrîcen, azar azar çıktılar, anti-İslamcı hale geldiler.

Tedrîcen İslamcılıktan/Şeriatçılıktan uzaklaşıldı, tedricî bir laikleşme yaşandı. 

Bunların yeni dünya görüşleri “yerlilik, Türkiyecilik anlamında millilik, muhafazakâr demokratlık, ılımlı laiklik” vs. haline geldi.

Merhum Arif Nilat Asya'nın dediği gibi:

"Bize bir nazar oldu, cumamız pazar oldu,

"Ne olduysa hep bize, azar azar oldu."

*

Çakmaktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:

Günümüzde diyor el-Makdîsî, beşerî kanunlar ve anayasalar üzerinde şirkin tahakkümünün ne kadar yaygın hale geldiği aşikârdır. Dolayısıyla davetçilerin, İbrahim Milleti’ne tabi olan Nebi’yi (Hz. Peygamber s.a.s.’i) örnek alarak … bunların eksikliklerini insanlara hatırlatmaları, bu yasa ve kanunları açıkça inkâr … etmeleri ve insanları da bu tutuma davet etmeleri gerekmektedir. Nasıl Hz. İbrahim tereddütsüz bir şekilde putları kırmış, Hz. Muhammed de hakikati haykırmışsa günümüz Müslümanları da zayıf oldukları bir dönemde dahi olsalar istenileni söylemekten imtina etmemeleri gerekir. Hz. İbrahim’in kırdığı put, herhangi bir yerde ve zamanda değişik formlarıyla ortaya çıkan bir heykel veya bir kabir, bir tağut veya bir sistem olabilir. Bununla kastedilen ise, tağuta karşı izhar edilmesi gereken buğz ve düşmanlığın en yüce mertebesi olan cihat ve savaştır. Şayet bu şekilde bir yöntem benimsenmezse hakikatin ortaya çıkması, insanların dinlerini gerçek anlamda öğrenmeleri, doğruyu yanlıştan ve dostu düşmandan ayırt etmeleri mümkün olmayacaktır (El-Makdîsî, 1984, 23,47). El-Makdîsî’ye göre; toplumun ve devletin İslamlaşması yolunda tek doğru ve takip edilmeyi hak eden yöntem söz konusu Millet-i İbrahim yöntemidir (El-Makdîsî, 1984, 33).

Geçmişin şirki ile günümüzün şirki (ya da küfrü) arasında fark var.

Geçmişin şirkçileri/müşrikleri (Mekke müşriklerinde olduğu gibi) Allahu Teala’yı en üstün biliyor, fakat putlarının da şefaatçiler ve Allah’ın yardımcıları olarak söz sahibi olduklarını ileri sürüyorlardı.

Günümüzün şirki ise, putlaştırdıkları şahıslar (Mesela Lenin, Hitler, Atatürk vs.. Evet Türkiye’de “Atatürk benim için ilahtır, ona tapıyorum” filan diyenler görüldü), tanrılaştırılan nesne ve kavramlar (mesela doğa/tabiat, madde ve enerji) ve topluluklar (kavim-kabile, örgüt, devlet) hesabına Allahu Teala’ya kendi sistem ve düzenlerinde hiçbir rol vermiyor, hiçbir söz hakkı tanımıyorlar.

“Eski İslamcı, yeni ılımlı laik” AK Parti yandaşlarına gelince, “Atatürk ilah değildir” türünden beyanlar için bu Erdoğanistler “ama, lakin, fakat”lı cümleler kurmakla meşguller: “ ‘Atatürk ilah değildir’ tamam da…”

Tamam da, böyle de konuşma!..

Tamam, putumuz Hübel, Allahu Teala'ya denk bir tanrı değil, fakat “tanrı olmadığını” söyleme!.. Sus!

İşte Mekke müşriklerinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den yapmasını istedikleri şey sadece buydu..

Bunu yapsaydı ona tıpkı şimdi Türkiye’de olduğu kadar “din ve vicdan hürriyeti” tanıyacaklardı.

*

Türkiye’nin bugünkü Anayasa’sının “Başlangıç” bölümünde şu ifade yer alıyor:

“Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;”

Bu ifadeler İslam açısından şirke karşılık geliyor (Laik vatandaş, hemen heyecanlanma, laiklik açısından değil, İslam açısından böyle; nasıl sen bu konularda müslümanca düşünmek zorunda değilsen, müslümanı gerici, irticacı vs. diye nitelendirebiliyorsan, müslümanın “dilini/terminolojisini” kullanmak zorunda değilsen, müslüman da İslam adına senin kavramlarınla düşünmek, olayı senin gördüğün gibi görmek zorunda değil).

Sözü edilen "Türklüğün tarihî ve manevî değerleri"nin ne olduğu açık değil..

Ancak, kastedilenin "dinî değerler" olmadığı, lafın devamından anlaşılıyor.

Zaten, mesela Araplığın tarihî ve manevî değerlerinden söz edildiğinde de bu, Arap’tan Arap’a değişir.. 

Mekkeli müşriğe göre, Hz. Peygamber s.a.s. Araplığın tarihî ve manevî değerlerine savaş açmıştı.

*

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”, anayasalarına “Kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” “hükmü”nü yerleştirmişler.

Bir nevi Allahu Teala’ya haşa “Haddini bil!” mesajı veriyorlar.

“Ana akım İslamcılar” ile “eski İslamcı, yeni ılımlı laikler”e gelince, onlar da “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini unutmayan, unutturmayan ve hatırlatanları nasıl "irşad" edeceklerinin hesabını ve planlarını yapmakla meşguller.

Darbe anayasasını yazanlara göre, kutsal din duyguları devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamazmış, fakat başka duygular karışabilirmiş.

“Hiçbir duygu karıştırılamaz” demiyorlar, duygular karışabilir, fakat şartı, “kutsal” olmaması.

*

Bir defa, böyle “toptancı” bir ifade kullanmak, “kutsal”a savaş açma bir yana, kafayı iyi kullanamama, mantıklı ve tutarlı düşünememe anlamına gelir. 

Mesela “barışçılık” da kutsal din duyguları arasında yer alır. Kur'an'da “Sulh daha hayırlıdır” ibaresi geçer.

Şu işe bakın, devlet işleri ve politika söz konusu olduğunda “Allahu Teala '’Sulh daha hayırlıdır' buyuruyor, barışçı olalım” derseniz kutsal din duygularını devlet işlerine ve politikaya karıştırmış oluyorsunuz. 

Kesinlikle karıştırmamanız gerekiyor. Kesinlikle.

Fakat Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın “Yurtta sulh, cihanda sulh” lafı söz konusu olduğunda bir yasak yok.

Sulhçuluğu/barışçılığı Allah’ın emrine imtisalen benimserseniz sevap alacaksınız ya, adamların derdi amel defterlerine hiç sevap yazılmaması..

“Amel defterimizde hiç sevap olmasın, sadece günah olsun..” Bütün dertleri bu.

O yüzden Allahu Teala’nın sözlerine devlet işlerinde yasak var, Selanikli’ninkine ise yok.

Selanikli devlet işleri ve politikaya dair konuşurken “gökten indiği sanılan” diyerek “kutsal din duygularını” aşağılayabilir. O, serbest..

Yani kutsal din duygularını politikada ancak aşağılama, küçümseme, tahkir ve ona savaş açma şeklinde gündeme getirebilirsiniz.

İşte çağdaş şirk böyle birşey.

Mekkeli bir müşrik mesela şöyle demiyordu: “Bütün söz hakkı putumuz Hübel’e aittir, Mekke siyaseti söz konusu olduğunda Allah’tan hiç söz edemezsiniz.”

Mekke’nin müşrikleri “çağdaş ve yerli” müşriklerin yanında çok ilkeller canım.. Çok geriler.

*

Dürüstlük, samimiyet, hakkaniyet, adalet, yardımseverlik, af ve merhamet, tevazu, ayıp örtücülük, tecessüsten kaçınma, kadirbilirlik, itidal ve denge, doğruluk, şefkat, hayırseverlik, büyüğe saygı küçüğe sevgi, bağışlama, iffet, tok gözlülük, ahde vefa (sözünde durma, pacta sunt servanda), güvenilir olma, emanete riayet..

Bütün bunlar kutsal din duyguları..

Gerçekten de bugün Türkiye'de bütün bunlar (kutsalla bağlantısının görünürlüğü nisbetinde) devlet işlerine ve politikaya elden geldiğince karıştırılmamaya çalışılıyor.

Serbestçe karıştırılabilen duygular Makyavelizm, dolandırıcılık, yalancılık, algı operasyonu, döneklik, kara propaganda, sahtecilik, yolsuzluk, sömürü, aldatma, 'itibar'cı israf, gösterişçilik, şatafat merakı, istihbarat hileleri, politik entrikalar, ayak kaydırmalar, gizli servis şantajları, faili meçhuller, ırkçılık, gurur-kibir, böbürlenip övünme, “en hakiki mürşit ilmin” nazarında hurafe olan “damarlarındaki kanda kudret bulma” inancı, enaniyet, hortumculuk, torpil, particilik/grupçuluk, nepotizm vs. vs..


İBRAHİM MİLLİYETÇİLİĞİNDEN ATATÜRK (ÇAĞDAŞ YAHUDİ-HRİSTİYAN UYGARLIĞI) MİLLİYETÇİLİĞİNE

 


Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde Makdîsî’nin bazı görüşlerini aktarıyor:

…  El-Makdîsî; günümüzde Müslümanların takip etmesi gereken yolu, (menhec) Kuran’da geçen “Millet-i İbrahim” tabirinden ilham alarak İbrahim Milleti olarak isimlendirmiş ve bu isimle bir kitap telif etmiştir. O, İbrahim Milleti’nin niteliklerini zikrettiği bu kitabında Mumtehine Suresi’nin 4. ayetindeki Hz. İbrahim’in kavmine karşı hitap tarzından ilham alarak İslamlaşma yolunda aleniliğin Kurani bir metot olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Bu ayetin tefsiri için geleneksel selefi ulemanın görüşlerine başvuran el-Makdîsî, düşmana karşı düşmanlığın ana akım İslamcıların yaptığı gibi gizli ve tedrici bir yolla değil aleni bir şekilde yerine getirilmesinin gerekli olduğu sonucuna ulaşmıştır. …

Makdîsî’nin atıfta bulunduğu ayetin meali şöyle:

İbrâhîm'de ve onunla berâber bulunanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine şöyle demişlerdi: “Doğrusu biz, sizden ve Allah'tan başka tapmakta olduklarınızdan uzak kimseleriz! Sizi tanımıyoruz; artık (siz) tek olarak Allah'a îmân edinceye kadar, sizinle bizim aramızda ebedî olarak düşmanlık ve kin başlamıştır.”(Ve onlar şöyle duâ ettiler:) “Rabbimiz! Ancak sana tevekkül ettik ve sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır!”

Ancak, bu ayetin, aynı surede yer alan diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmesi gerekir:

“Olur ki Allah, sizinle onlardan (Mekkelilerden) düşmanlık içinde bulunduğunuz kimseler arasında (onlara hidâyet vererek) bir dostluk meydana getirir. Çünkü Allah, (herşeye) hakkıyla gücü yetendir. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

“Allah, din husûsunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten ve onlara karşı âdil davranmaktan sizi menetmez. Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Mümtehine, 7-8)

Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri şu: Dostluk diye tercüme edilen kelimenin Kur’an’daki aslı “meveddet”tir.. Bu dostluk, “velayet” anlamındaki dostluktan farklıdır. 

(Mesela bir İslam devleti duruma göre Avrupalı devletlerle de meveddet ilişkisi içinde olabilir, fakat Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasında olduğu gibi “velayet”ini AB kurumlarına verme, onların “kriter”lerini benimseme ve iç hukukunu onların kararları doğrultusunda revize etme türünden bir dostluk yapamaz.)

*

Makdîsî’nin yaptığı “İslamlaşma yolunda alenîlik” vurgusu önem taşımakla birlikte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğinin ilk üç yılında daveti gizlice yaptığı unutulmamalıdır.

Ancak bu gizlilik, aşikârede gidip putlara tapma ya da önlerinde saygı duruşunda bulunma, Mekke’nin müşrik kodamanlarına “Mekke’nin birlik ve beraberliği, ulusal çıkarları” ekseninde dostluk arzetme anlamına gelmiyordu.

Evet, (fetihten önce) putlara saldırılmıyor, kırılmasına kalkışılmıyordu; fakat putların önünde saygı duruşunda da bulunulmuyor, mesela “Hübel putçuluğu ilkeleri”ne bağlılık yemini edilmiyordu.

Bu nokta önemlidir..

Söz konusu üç yıldan sonra ise tebliğ alenî yapılmaya başlanmış, putlar aleyhindeki ayetler müşriklerin yüzüne karşı uluorta okunmuştur.

*

İş o raddeye gelmişti ki, Bilal-i Habeşî gibi kölelere ve Yasir ailesi gibi zayıflara ağır işkenceler yapılıyordu. 

Onlardan istenen, Lât, Uzzâ, Menât ve Hübel gibi putlara saygı duyduklarını söylemeleriydi. (Lât, cömert bir “ata Arab”ın lakabı..  Hübel, Menât ve Uzzâ ise kökeni eski çağlara dayanan ithal putlar.)

Fakat Müslümanlar, bu putlara saygı göstermiyor, “Bütün inançlar saygındır, sizin bu inançlarınız da saygındır, putlarınıza da en derin saygı ve sevgilerimizi sunarız” dememekte diretiyorlardı.

Ölümü göze alacak kadar.

Nitekim, Yasir r. a. ile hanımı Sümeyye r. a. şehit edildiler (Ammar bin Yasir r. a.’in ana ve babası).

Onlardan beklenen, “Lât ve Uzzâ inancı, Muhammed’in dininden daha iyidir” demeleriydi.. Demediler. (Bugün birilerinden, "Laiklik Şeriat'ten iyidir" denilmesinin istenmesi ve onların da sözde müslüman olarak bunu söylemeleri gibi.)

Günümüz Türkiye’sine gelince.. Gökten bir taş düşse, “Laiklik Şeriat’ten daha iyidir” diyen ve kendisini hâlâ müslüman zanneden bir salağın başına isabet eder..

O kadar çoklar.

*

Makdîsî’nin kullandığı “millet-i İbrahîm” tabirine gelelim..

Bu ifade Kur’an’da yer alıyor:

“Kendini bilmeyenden başka kim İbrâhîm'in milletinden (an milleti İbrâhîme) yüz çevirir? And olsun ki (biz,) onu dünyada (peygamber olarak) seçtik. Doğrusu o, elbet âhirette de sâlih kimselerdendir.” (Bakara, 2/130)

Milletin Arapça’daki asıl anlamı “din”dir.. Irk ve ulusları ifade için kullanılan kelimeler ise kavim ve "şâ’b"dır. “Millî”, “dinî” demektir. Milliyetçilik de aslında dincilik anlamına gelir. Böyle olduğu için Arap milliyetçileri (ırkçıları) için (şâ’b kelimesinden hareketle) şuûbî denir.. Onlar, kendi batıl davalarını ifade için şuûbiyye(t) tabirini kullanırlar.

Türkiye’de ise ırkçılar (kavmiyetçiler) “kavramsal kapkaççılık” yaparak millet ve milliyetçilik kavramlarını gasbetmiş durumdalar.

Prof. Recep Şentürk, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Millet” maddesinde şunları söylüyor:

İslâmî literatürde millet kelimesinin, “Allah’ın kulları için kitaplarında ve peygamberlerinin diliyle koyduğu esaslar” şeklinde yer alan tanımıyla din ve şeriatla eş anlamlı olduğu belirtilmekte, ancak bakış açısına bağlı olarak aralarında fark bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Allah’ın koyduğu kurallar bakımından millet, onları yerine getirenler bakımından din kelimesinin kullanıldığı, ayrıca millet tabirinin Allah’a veya diğer insanlara değil sadece onu tebliğ eden peygambere nisbet edildiği, dolayısıyla “Allah’ın dini, Zeyd’in dini” denildiği halde “Allah’ın milleti, benim milletim, Zeyd’in milleti” denilmeyeceği (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “mll” md.), millet ve şeriatın Allah’ın kullarından yapmalarını istediği, dinin ise Allah’ın emrinden dolayı kulların yaptığı şey olduğu (Kurtubî, II, 93), şeriata kendisine uyulması bakımından din, üzerinde birleşip bir araya gelinmesi bakımından millet adı verildiği (Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, I, 14; et-Taʿrîfât, “dîn” md.), Allah’ın koyduğu prensiplerin bunları O’nun adına bildiren kimseye nisbetle millet ve bunlarla amel eden kimselere nisbetle din diye anıldığı (Ebüssuûd Efendi, V, 149) söylenmiştir.

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Bakara Suresi’nin 120’nci ayetini tefsir ederken “millet” kavramı üzerinde durmaktadır.

Ayetin meali şöyle:

Milletlerine (milletehüm) tâbi olmadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden aslâ hoşnût olmayacaklardır. De ki: “Hiç kuşkusuz Allah'ın gösterdiği yol, gidilecek asıl doğru yoldur!” Celâlim hakkı için, eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah'a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!

Merhum Elmalılı Hoca, bu ayet hakkında, “Bir âyet öncesinde son derece okşayıcı ve güven verici bir ifade kullandığı Peygamber’ine, onun arkasından bu sert uyarıyı irâd buyurması ne kadar mânâlıdır. Bu ihtarın Peygamber’den ziyade ümmetine yapılmış olduğuna şüphe yoktur diyor.

Evet, bu ihtar, Türkiye Müslümanları eğer kendilerini “Peygamber Efendimiz s.a.s.’in ümmetinden” kabul ediyorlarsa (Ki, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ gibi ümmet düşmanlığını yüksek sesle dile getiren, ümmetten olmayı zül addeden kendini bilmez ırkçı beyinsizler bu ülkede hiç de az değil), bu ihtar onlara..

Bu tehdit, laiklik adı altında Yahudi ve Hristiyanlar’ın milletlerine (inançlarına, kanunlarına, felsefelerine, dünya görüşlerine, devlet anlayışlarına) tabi olanlara.

Laikçiler ve laikleşen “eski İslamcılar” şunu bilsinler ki, onlar için “Allah’a karşı ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır”.

*

Merhum Hoca’nın “millet” kavramı hakkında söyledikleri ise şunlar:

... Zemahşerî'nin "Esas"ta beyanına göre; asıl mânâsı "tutulup gidilen yol" demektir ki, eğri veya doğru olabilir. İşte bu anlamdan alınarak din ve şeriat mânâsında kullanılmıştır. Şehristanî'nin "el-Milel ve'n-Nihal"deki beyanına göre din, şeriat, millet denilen şeyler hadd-i zatında hep aynı şeylerdir. Ancak itibar edilen ve gözetilen mânâya göre, yine de her biri bir başka yönden diğerinden farklı bir anlam kazanır. İtikat ve iman bakımından din, amel ve tatbikat bakımından şeriat, sosyal bakımdan, yani sosyal realite bakımından millet denilir. Gerçekte itikad edilen ne ise, amel edilen de odur. Amel edilen ve uygulanan ne ise esas itibariyle üzerinde ittifak edilen şey de odur. Şu halde millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlesinin bağlı bulunduğu hakim ilkeler ve takib edilen gidişattır, sülûk edilen yoldur. Bu yolun hak olanı, hak olmayanı, eğri olanı, doğru olanı vardır. Şu kadar var ki, yolun hak olanı güzel sonuca, hak olmayanı da hüsrana ve kötü akibete götürür. Demek ki millet, sosyal kurul dediğimiz toplumun kendisi değildir. Ona cemaat, kavim, ümmet veya ehl-i millet denilir. Mesela Yahudilik ve Hıristiyanlık birer millettir fakat yahudiler ve hıristiyanlar ehl-i millet, sahib-i millettirler, diğerleri de öyle... Bununla beraber "millet" kelimesi "ehl-i millet" mânâsına da mecaz olarak kullanılmaktadır. Mesela; "millet şöyle yaptı, millet böyle yaptı" denilir ki bu, kavim demektir. Müteallikı (taalluk edeni, ilgili olanı) zikredip, müteallakı (kendisine taalluk olunanı) murad etmek kabilindendir veya doğrudan doğruya mecaz-ı hazfîdir. Nitekim âyette "İbrahim milleti" tamlaması, her iki mânâya da tefsir edilebilir. Âyette "heva ve hevesleri" buyurulması, gösteriyor ki, yahudi ve hıristiyanların takip ettikleri din ve millet, yukarıdan beri, inkar edilemez delil ve burhanlarla isbat edildiği üzere, kendi heva ve hevesleriyle, gönüllerinin keyfince uydurulmuş hurafeler, din adına ortaya konulmuş bozmalardır. Bunlar hakka değil, keyiflerine tabidirler; milletleri, peygamberlere indirilen kitaplardan ve hak yol olan tevhidden, İslâm ve ihsan esaslarından çıkmış, bambaşka bir şey olmuştur. Cenab-ı Allah, bütün bu eski dinlerin temel ilkelerini Kur'ân'da açıklamış, bunları tasdik ve teyid edip yeniden onaylamış ve o ilkelerden ayrılanların, gerçek dine değil, kendi hevalarına uyduklarını göstermiştir. Bunların din dedikleri şeylerin aslında hevadan ibaret bulunduğunu hatırlatarak Peygamber’ini bunlara uymaktan şiddetle sakındırmıştır....

Evet, şiddetle sakındırmıştır, gel gör ki bugünün Türkiye’si tam da bunu yapmaktadır.

Merhum Hoca’nın “Millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî (toplumsal) duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlesinin bağlı bulunduğu hakim ilkeler ve takib edilen gidişattır” şeklindeki açıklaması dikkate alındığında, Türkiye’nin bugün gittiği yolun “İbrahim milleti”ne değil “Atatürk milleti”ne karşılık geldiği anlaşılır.

*

Bu açıdan bakıldığında bugünkü Anayasa’da geçen “Atatürk milliyetçiliği” lafının çok yerinde bir seçim olduğu söylenmelidir. 

Anayasa’nın “Başlangıç”ının beşinci paragrafı şöyle:

“Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;”

Ancak, Atatürk’ün “medeniyetçiliği” (çağdaş uygarlıkçılığı, muasır medeniyetçiliği) dikkate alınırsa, işin gelip Yahudi ve Hristiyan milletine dayandığı görülür.

Hülasa, Türkiye toplumu Atatürk’ün peşinde yani Atatürk milliyetçisi, Atatürk de (milliyetçiliğin Arapça’daki anlamı itibariyle) Batı milliyetçisi.. Fakat burada milliyetçilik değil “medeniyetçilik” kelimesi kullanılıyor. Medeniyet ise Batı demek..

Evet Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa (Ki sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını kullanmaya başlamış bulunuyor) sayesinde Türkiye toplumu İbrahim’in milleti”ne değil, çağdaş uygarlığın mucidi ve sahibi Yahudi ve Hristiyanlar’ın “millet”ine tabi olmuş durumda.

Anayasa böyle diyor.

*

Bu toplum, Millî Görüş diye bir hareket başlatan Erbakan’ın millet pusulasını yeniden Hz. İbrahim aleyhisselama çevireceğini umarken, 28 Şubat sonrasında kendisinden ayrılıp yeni bir parti kuran ve sırasıyla önce başbakan sonra da başkan (cumhurbaşkanı) olan Erdoğan’ın “İslam dünyası laiklik ile bağı niye geciktirdi anlayamıyorum” diye konuştuğuna şahit oldu.

Laik, yani Şeriatsız (yani, İslâm Ansiklopedisi'nden ve Hak Dini Kur'an Dili tefsirinden yaptığımız alıntılar ışığında düşünülerse, "din"siz, İslamsız) bir İslam dünyası..

Adı İslam dünyası, kendisi İslamsız dünya..

Üstelik Erdoğan Atatürk'ün laikliğine imanını kalb ile tasdik ve dil ile ikrarla sınırlı tutmadı, amel ile kemale erdirmeye çalıştı, Mısır ve Tunus’a laiklik ihraç etmeye kalkıştı.

Ne günlere kaldık ey Gazi Hünkâr!

*

Diyanet’in cuma hutbelerinde bu yazıda geçen ayetleri de okuyabildiği günlerin gelmesi dileğiyle yazıyı bitirelim..

Milletlerine (milletehüm) tâbi olmadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden aslâ hoşnût olmayacaklardır. De ki: “Hiç kuşkusuz Allah'ın gösterdiği yol, gidilecek asıl doğru yoldur!” Celâlim hakkı için, eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah'a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!

(Bakara, 2/120)


NATO'CU TÜRKİYE TEKFİRCİLİĞİ

 




Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, tekfir (kâfir ilan etme, küfre nisbet etme) tartışmaları hakkında şunları söylüyor:

“Dini radikalizmin önemli metinlerinde ana akım İslamcılık, tekfir konusunda Kuran ve Sünnetin açık beyanına mugayir tutum benimsemekle itham edilmiştir. Bu metinlere göre; naslardaki bu açık seçik beyanlara mugayir hareket eden İslamcılar ya cehaletle hareket etmektedirler ki bu durumda insanlara fikir beyan etmeleri caiz değildir, ya nasları reddeden sapkınlık içindedirler ya da imanı amelden bağımsız sadece tasdik ve ikrar olarak görmekte ve böylece onlara göre sapkın bir yol olan Mürcie mezhebinin düştüğü hataya gark olmaktadır (El-Lecnetu’ş-Şer’iyye, ts., 34-35).”

Ana akım İslamcılıktan kasıt, Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı gibi hareketler..

Tekfir meselesine gelince..

İmana iman, küfre de küfür demek önem taşır; dolayısıyla imana mugayir olmayan birşeyi küfür olarak görmek kadar, küfür olan şeyi imana muvafık kabul etmek de itikaden mahzurludur.

*

Haricîlerden beri tekfirde aşırılık sergileyenler her zaman olmuştur.. Bunlar, Hz. Ali’yi bile hakem olayından dolayı tekfir ettiler.

Bunların tam zıddı noktada, kâfir olduğu açık olan kişileri bile müslüman ilan edenler bulunuyor.

Hatta bu tür sahtekârların, küfrün önderlerini velî, seyyid, hafız filan ilan ettikleri de oluyor.

Bu tiplerin elinden gelse “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) ifadesini Kur’an’dan çıkaracaklar, fakat tahrife güçleri yetmiyor.

Bu konularda hatalı tutum sergileyenlerin bazıları cahil, bazıları ise bunu kasten yapıyor (Mesela laik rejimlerin dinî gruplar içindeki ajanları ve adamları).

*

İmanı amelden bağımsız sadece tasdik ve ikrar olarak görme”ye, Mürcie mezhebinin düştüğü hataya düşmeye gelince..

Ehl-i Sünnet’in cumhuruna göre iman tasdik (doğrulama) ve ikrardan (açıklayıp söyleme) ibarettir, amel ise imanın kemaline karşılık gelir.

Tasdik, kalb ile olur. İkrar ise dilin işidir.

Yani mümin, dinin gereklerini (Şeriat'i) kalbi ile onaylayan, ve bu onayını dili ile de ifade eden, itiraz etmeyen kişidir.

Kalbiyle onaylamayan (inanmayan) fakat dili ile onayladığını beyan eden kişi münafıktır.

Mürcie (ümitvarlık) mezhebine gelince.. Bunlar, imanda kendilerince kalb ile tasdiki ve dil ile ikrarı yeterli gören, amel olmadan kurtulunacağını düşünen, iman eden kişiye günahın zarar vermeyeceğini savunan zümredir. [Mürcie kelimesi reca (ümit) sözcüğünden türemiştir.]

Evet bunlar, amel etmeden (ne işe yaradığı belli olmayan) imanlarını başa kakan kimselerdir: “İman ettik ya, daha ne istiyorsunuz!”

*

Günümüzde Haricîler gibi ölçüsüz tekfircilerin sayısı fazla değil, fakat Mürcie taifesi (ve de münafıklar) sayıca çok kalabalık.

Zamanımızda ehlî sünnetçilik yapanların büyük çoğunluğu da (münafıkları bir yana bırakılırsa) bu Mürcie taifesinden.

Ancak günümüzün Mürciesi geçmişteki Mürcieden biraz farklı..

Geçmişin Mürciesi, ameli önemsemese de, dil ile ikrar etmeyeni, Şeriat’e karşı çıkanı imansız sayıyordu, günümüzün Mürciesi ise dil ile ikrar etmeyenleri bile mümin kabul ediyor.

Şöyle örnek verelim: Bir AK Partili düşünün, AK Partili olduğunu söylüyor fakat AK Parti’ye oy vermek için sandığa bile gitmiyor, sadece AK Partili olduğunu söylemekle yetiniyor, onu desteklemek için hiçbir şey yapmıyor. Fakat sırf böyle konuşmakla partisinin iktidarında kendisinin de bundan yararlanması, yakınlarını torpille işe yerleştirmesi hakkının doğduğuna inanıyor (Türk siyasetinin geleneği bu). 

AK Parti teşkilatında “Böyle hayırsız biri, AK Partili sayılır mı, sayılmaz mı?” diye tartışma çıkar. 

Bir de şöyle olduğunu düşünün: “AK Partiliyim” diyor, fakat hem sandığa gidip oy vermiyor, hem de AK Parti’nin kararlarının bir kısmını reddediyor. Mesela şöyle diyor: “Erdoğan’ın şu yaptığı iyi, bu yaptığı ise yanlış, bu çağda, böyle bir dünyada olacak şey değil bu.. Bu AK Partililikse ben AK Partili değilim.. AK Parti’nin kendisini güncellemesi lazım.. Ne o öyle eeeyytli meeyytli konuşmalar, herkesten biat istemeler, ‘Herşeyi ben bilirim’ demeler.. Bizim aklımız yok mu?! AK Parti’nin bazı politikalarını beğenmiyorum, bu çağa uygun değil.” 

Böyle konuşuyor, oy da vermiyor, fakat bir taraftan da “Ben de AK Partiliyim” diyor. Ve AK Parti iktidarında, oy veren ve Erdoğan’a kayıtsız şartsız biat edenler gibi muamele görmeyi istiyor. 

Böyle birini Erdoğan da, AK Parti teşkilatı da AK Partili kabul etmez.. Bozgunculukla, partinin içini karıştırmakla suçlarlar.

İşte günümüzün Mürciesinin durumu böyle.. Hem İslam’ın bazı hükümlerini bu çağa, çağdaş uygarlığa uygun bulmuyor, beğenmiyor, hem de müslüman sayılması, Allahu Teala tarafından mükâfatlandırılması gerektiğini düşünüyor.

*

Mesela adam umre yapıyor, bayram sabahı kalkabilirse bayram namazına gidiyor, oruç tutmasa bile hiç değilse huşu içinde iftar ediyor, ölüsü için Mevlid okutuyor, fakat bir yandan da “Bu zamanda faizsiz ekonomi mi olurmuş?! Bu zamanda el kesme mi olurmuş?!” filan diyor, ve günümüzün Mürciesi, bu tiplerin tekfir edilmesi karşısında feveran ediyorlar.. 

Tekfircileeer, Vehhabileeer” diye ortalığı velveleye veriyorlar.

Şahsen bu lafları Ezher mezunu bir AKP’li “düzen”bazdan bile duydum.. Afganistan İslam Emirliği için “Ne o el kesme, kol kesme!” diyordu. (Ezher’de okurken bir yandan da, vatansever ya, arkadaşları hakkında Türk konsolosluğuna bilgi vermiş, muhbirlik yapmış, o da ayrı bir konu.. Huylu huyundan vazgeçmez.) 

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) kanunları için böyle konuşmaz, fakat Kur’an’ın emri için böyle konuşur.

*

Günümüzün ehlî sünnetçi geçinen, İmam Matüridî istismarcılığı yapan Mürciesi, geçmişin Mürciesi gibi değil, zıvanadan çıkmış durumdalar.

İmdi, Ehl-i Sünnet itikadı adına Hanefî-Matüridî çizgisinin [imanı kalb ile tasdik ve dil ile ikrardan (“Şeriat’e bağlılığı dil ile ifade”den) ibaret gören, ameli (Şeriat’i uygulamayı) imanın kemalinden sayan] anlayışını tenkid eden ve onları Mürcielikle suçlayanların Ehl-i Sünnet dışı olduklarını söylerseniz, mesela Abdülkadir-i Geylanî rh. a.’i de Ehl-i Sünnet dışı ilan etmiş olursunuz.

Çünkü mezheben Hanbelî olan Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Azam Ebu Hanife rh. a.’e Mürcielik suçlaması yöneltmiş bulunuyor.

Gerçek şu ki iki tarafın da kendine göre delili var; burası içtihat mahalli.. İki taraf da Sünnet ehlidir.. 

İmam-ı Azam döneminin Mürciesine sorsanız onu kendilerinden kabul etmezlerdi.

*

Günümüzün Mürciesine gelince..

Yukarıda da söylediğimiz gibi bunlar bir taraftan “Ne bu el kesme, kol kesme!.. Müslümanlık buysa ben müslüman değilim” filan diyor, her küfür söze bir kulp takıyor, beğenmedikleri Şeriat hükümlerini aşağılıyorlar, diğer taraftan da kendilerinin en temiz kalpli, en merhametli, en rikkatli, en ince, en medenî müslüman olduklarını ileri sürüyorlar.

Afganistan’daki, Şeriat için savaşıp ölen, başta ABD olmak üzere NATO çatısı altındaki cümle kefere taifesine karşı “Sizin hatırınız için İslam’dan taviz vermeyiz” diyen mücahitleri beğenmiyorlar, fakat kefere taifesinden neredeyse tek farkı (dededen babadan kalma bir alışkanlıkla) “Biz de müslümanız” demek olanları (Şeriat hükümlerini beğenmediklerini açıkça söyledikleri halde) savunuyor, onların durumu hakkında gerçeği söyleyenleri tekfircilikle suçluyorlar.

Fakat DEAŞ (IŞİD), FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) vs. söz konusu olunca tekfirciliğin şampiyonluğunu da kimseye kaptırmıyorlar: “Bunların İslam’la alâkası yok.. Bunlara müslüman denilemez.."

*

Bunların ABD gibi devletlerin istihbaratlarının (doğrudan veya dolaylı) kontrolü altında olmaları, durumdan haberleri olsun olmasın üyelerinin tekfirleri için yeterliyse, senin devlet olarak o küfür devletleri ve (NATO, AB gibi) organizasyonlarla işbirliği yapman, onların bir parçası olmaya çalışman da küfür olur.

"Ben laik (siyasal dinsiz) devlet olarak işbirliği yaparsam sorun yok, fakat başka birileri bir örgüt kurup işbirliği yaparlarsa, Şeriatçı olduklarını söyleseler bile, kâfir olurlar."

Böyle bir çifte standart laik (siyasal dinsiz) devletlerin istihbarat teşkilatlarının itikadında yer bulabilir, fakat İslam itikadında yoktur.

Senin müslüman kalmanı sağlayan ne, Şeriatçı değil de laik (siyasal dinsiz) olduğunu söylemen mi?


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...