NATO'CU TÜRKİYE TEKFİRCİLİĞİ

 




Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, tekfir (kâfir ilan etme, küfre nisbet etme) tartışmaları hakkında şunları söylüyor:

“Dini radikalizmin önemli metinlerinde ana akım İslamcılık, tekfir konusunda Kuran ve Sünnetin açık beyanına mugayir tutum benimsemekle itham edilmiştir. Bu metinlere göre; naslardaki bu açık seçik beyanlara mugayir hareket eden İslamcılar ya cehaletle hareket etmektedirler ki bu durumda insanlara fikir beyan etmeleri caiz değildir, ya nasları reddeden sapkınlık içindedirler ya da imanı amelden bağımsız sadece tasdik ve ikrar olarak görmekte ve böylece onlara göre sapkın bir yol olan Mürcie mezhebinin düştüğü hataya gark olmaktadır (El-Lecnetu’ş-Şer’iyye, ts., 34-35).”

Ana akım İslamcılıktan kasıt, Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı gibi hareketler..

Tekfir meselesine gelince..

İmana iman, küfre de küfür demek önem taşır; dolayısıyla imana mugayir olmayan birşeyi küfür olarak görmek kadar, küfür olan şeyi imana muvafık kabul etmek de itikaden mahzurludur.

*

Haricîlerden beri tekfirde aşırılık sergileyenler her zaman olmuştur.. Bunlar, Hz. Ali’yi bile hakem olayından dolayı tekfir ettiler.

Bunların tam zıddı noktada, kâfir olduğu açık olan kişileri bile müslüman ilan edenler bulunuyor.

Hatta bu tür sahtekârların, küfrün önderlerini velî, seyyid, hafız filan ilan ettikleri de oluyor.

Bu tiplerin elinden gelse “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) ifadesini Kur’an’dan çıkaracaklar, fakat tahrife güçleri yetmiyor.

Bu konularda hatalı tutum sergileyenlerin bazıları cahil, bazıları ise bunu kasten yapıyor (Mesela laik rejimlerin dinî gruplar içindeki ajanları ve adamları).

*

İmanı amelden bağımsız sadece tasdik ve ikrar olarak görme”ye, Mürcie mezhebinin düştüğü hataya düşmeye gelince..

Ehl-i Sünnet’in cumhuruna göre iman tasdik (doğrulama) ve ikrardan (açıklayıp söyleme) ibarettir, amel ise imanın kemaline karşılık gelir.

Tasdik, kalb ile olur. İkrar ise dilin işidir.

Yani mümin, dinin gereklerini (Şeriat'i) kalbi ile onaylayan, ve bu onayını dili ile de ifade eden, itiraz etmeyen kişidir.

Kalbiyle onaylamayan (inanmayan) fakat dili ile onayladığını beyan eden kişi münafıktır.

Mürcie (ümitvarlık) mezhebine gelince.. Bunlar, imanda kendilerince kalb ile tasdiki ve dil ile ikrarı yeterli gören, amel olmadan kurtulunacağını düşünen, iman eden kişiye günahın zarar vermeyeceğini savunan zümredir. [Mürcie kelimesi reca (ümit) sözcüğünden türemiştir.]

Evet bunlar, amel etmeden (ne işe yaradığı belli olmayan) imanlarını başa kakan kimselerdir: “İman ettik ya, daha ne istiyorsunuz!”

*

Günümüzde Haricîler gibi ölçüsüz tekfircilerin sayısı fazla değil, fakat Mürcie taifesi (ve de münafıklar) sayıca çok kalabalık.

Zamanımızda ehlî sünnetçilik yapanların büyük çoğunluğu da (münafıkları bir yana bırakılırsa) bu Mürcie taifesinden.

Ancak günümüzün Mürciesi geçmişteki Mürcieden biraz farklı..

Geçmişin Mürciesi, ameli önemsemese de, dil ile ikrar etmeyeni, Şeriat’e karşı çıkanı imansız sayıyordu, günümüzün Mürciesi ise dil ile ikrar etmeyenleri bile mümin kabul ediyor.

Şöyle örnek verelim: Bir AK Partili düşünün, AK Partili olduğunu söylüyor fakat AK Parti’ye oy vermek için sandığa bile gitmiyor, sadece AK Partili olduğunu söylemekle yetiniyor, onu desteklemek için hiçbir şey yapmıyor. Fakat sırf böyle konuşmakla partisinin iktidarında kendisinin de bundan yararlanması, yakınlarını torpille işe yerleştirmesi hakkının doğduğuna inanıyor (Türk siyasetinin geleneği bu). 

AK Parti teşkilatında “Böyle hayırsız biri, AK Partili sayılır mı, sayılmaz mı?” diye tartışma çıkar. 

Bir de şöyle olduğunu düşünün: “AK Partiliyim” diyor, fakat hem sandığa gidip oy vermiyor, hem de AK Parti’nin kararlarının bir kısmını reddediyor. Mesela şöyle diyor: “Erdoğan’ın şu yaptığı iyi, bu yaptığı ise yanlış, bu çağda, böyle bir dünyada olacak şey değil bu.. Bu AK Partililikse ben AK Partili değilim.. AK Parti’nin kendisini güncellemesi lazım.. Ne o öyle eeeyytli meeyytli konuşmalar, herkesten biat istemeler, ‘Herşeyi ben bilirim’ demeler.. Bizim aklımız yok mu?! AK Parti’nin bazı politikalarını beğenmiyorum, bu çağa uygun değil.” 

Böyle konuşuyor, oy da vermiyor, fakat bir taraftan da “Ben de AK Partiliyim” diyor. Ve AK Parti iktidarında, oy veren ve Erdoğan’a kayıtsız şartsız biat edenler gibi muamele görmeyi istiyor. 

Böyle birini Erdoğan da, AK Parti teşkilatı da AK Partili kabul etmez.. Bozgunculukla, partinin içini karıştırmakla suçlarlar.

İşte günümüzün Mürciesinin durumu böyle.. Hem İslam’ın bazı hükümlerini bu çağa, çağdaş uygarlığa uygun bulmuyor, beğenmiyor, hem de müslüman sayılması, Allahu Teala tarafından mükâfatlandırılması gerektiğini düşünüyor.

*

Mesela adam umre yapıyor, bayram sabahı kalkabilirse bayram namazına gidiyor, oruç tutmasa bile hiç değilse huşu içinde iftar ediyor, ölüsü için Mevlid okutuyor, fakat bir yandan da “Bu zamanda faizsiz ekonomi mi olurmuş?! Bu zamanda el kesme mi olurmuş?!” filan diyor, ve günümüzün Mürciesi, bu tiplerin tekfir edilmesi karşısında feveran ediyorlar.. 

Tekfircileeer, Vehhabileeer” diye ortalığı velveleye veriyorlar.

Şahsen bu lafları Ezher mezunu bir AKP’li “düzen”bazdan bile duydum.. Afganistan İslam Emirliği için “Ne o el kesme, kol kesme!” diyordu. (Ezher’de okurken bir yandan da, vatansever ya, arkadaşları hakkında Türk konsolosluğuna bilgi vermiş, muhbirlik yapmış, o da ayrı bir konu.. Huylu huyundan vazgeçmez.) 

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) kanunları için böyle konuşmaz, fakat Kur’an’ın emri için böyle konuşur.

*

Günümüzün ehlî sünnetçi geçinen, İmam Matüridî istismarcılığı yapan Mürciesi, geçmişin Mürciesi gibi değil, zıvanadan çıkmış durumdalar.

İmdi, Ehl-i Sünnet itikadı adına Hanefî-Matüridî çizgisinin [imanı kalb ile tasdik ve dil ile ikrardan (“Şeriat’e bağlılığı dil ile ifade”den) ibaret gören, ameli (Şeriat’i uygulamayı) imanın kemalinden sayan] anlayışını tenkid eden ve onları Mürcielikle suçlayanların Ehl-i Sünnet dışı olduklarını söylerseniz, mesela Abdülkadir-i Geylanî rh. a.’i de Ehl-i Sünnet dışı ilan etmiş olursunuz.

Çünkü mezheben Hanbelî olan Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Azam Ebu Hanife rh. a.’e Mürcielik suçlaması yöneltmiş bulunuyor.

Gerçek şu ki iki tarafın da kendine göre delili var; burası içtihat mahalli.. İki taraf da Sünnet ehlidir.. 

İmam-ı Azam döneminin Mürciesine sorsanız onu kendilerinden kabul etmezlerdi.

*

Günümüzün Mürciesine gelince..

Yukarıda da söylediğimiz gibi bunlar bir taraftan “Ne bu el kesme, kol kesme!.. Müslümanlık buysa ben müslüman değilim” filan diyor, her küfür söze bir kulp takıyor, beğenmedikleri Şeriat hükümlerini aşağılıyorlar, diğer taraftan da kendilerinin en temiz kalpli, en merhametli, en rikkatli, en ince, en medenî müslüman olduklarını ileri sürüyorlar.

Afganistan’daki, Şeriat için savaşıp ölen, başta ABD olmak üzere NATO çatısı altındaki cümle kefere taifesine karşı “Sizin hatırınız için İslam’dan taviz vermeyiz” diyen mücahitleri beğenmiyorlar, fakat kefere taifesinden neredeyse tek farkı (dededen babadan kalma bir alışkanlıkla) “Biz de müslümanız” demek olanları (Şeriat hükümlerini beğenmediklerini açıkça söyledikleri halde) savunuyor, onların durumu hakkında gerçeği söyleyenleri tekfircilikle suçluyorlar.

Fakat DEAŞ (IŞİD), FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) vs. söz konusu olunca tekfirciliğin şampiyonluğunu da kimseye kaptırmıyorlar: “Bunların İslam’la alâkası yok.. Bunlara müslüman denilemez.."

*

Bunların ABD gibi devletlerin istihbaratlarının (doğrudan veya dolaylı) kontrolü altında olmaları, durumdan haberleri olsun olmasın üyelerinin tekfirleri için yeterliyse, senin devlet olarak o küfür devletleri ve (NATO, AB gibi) organizasyonlarla işbirliği yapman, onların bir parçası olmaya çalışman da küfür olur.

"Ben laik (siyasal dinsiz) devlet olarak işbirliği yaparsam sorun yok, fakat başka birileri bir örgüt kurup işbirliği yaparlarsa, Şeriatçı olduklarını söyleseler bile, kâfir olurlar."

Böyle bir çifte standart laik (siyasal dinsiz) devletlerin istihbarat teşkilatlarının itikadında yer bulabilir, fakat İslam itikadında yoktur.

Senin müslüman kalmanı sağlayan ne, Şeriatçı değil de laik (siyasal dinsiz) olduğunu söylemen mi?


ÇAĞDAŞ ZINDIKLIĞIN ANATOMİSİ [LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETTE 'DÜZEN'BAZ DİN İSTİSMARI]

 













Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Eymen ez-Zevahirî’nin Müslüman Kardeşler teşkilatının kurucusu Hasan el-Benna’ya yönelttiği eleştirilere yer veriyor:

… Eymen ez-Zevâhiri, İhvan’ın kurucu ismi Hasan el-Benna’nın şiddet karşıtı sözlerini ve onun takip edilmesi gereken yöntem hususunda ortaya koyduğu şiddet karşıtı duruşu uzun uzadıya kritiğe tabi tutmuştur. Ez-Zevâhiri’nin aktarmasıyla Hasan el-Benna; kötülük (münker) olarak kabul edilen meselelerde, kötülüğün ortadan kaldırılması hususunda bireylerin ferdi olarak inisiyatif alamayacağını belirtmiş, bu görevi hükümetlerin icra etmesi gerektiğini, aksi taktirde toplumda kaos ortamının oluşacağını ifade etmiştir. Benna’ya göre; İslam’ın münker olarak kabul ettiği meselelerin kanun ve nizam çerçevesinde değişebilmesi için de bu konulara duyarlı Müslüman temsilcilerin parlamento içinde bulunması gerekir.

Eymen ez-Zevâhiri, Hasan el-Benna’nın bu konudaki görüşlerini eksik ya da hatalı anlamamışsa, merhum el-Benna’nın oldukça naif ve safça düşündüğünü kabul etmek gerekir.

Bu, Mekke’de İslam’ın ilk yıllarında Müslümanların, Mekke parlamentosu Daru’n-Nedve’ye katılma ve orada sonuç almaya çalışma dışındaki seçenekleri gözardı etmelerine denk bir durumdur.

İslamlaşmayı ve kötülüğün ortadan kaldırılmasını Daru’n-Nedve’den beklemek gibi birşeydir.

İslamî hareket Daru’n-Nedve’nin kararları çerçevesinde yürütülseydi bugün İslam diye birşey olur muydu?!

El-Benna’nın sözleri ancak anayasasında Kur’an ve Sünnet’e (Şeriat’e bağlılık) kaydı yer alan bir İslam devleti için anlamlıdır. (Merhum, bütün bu şiddet karşıtlığı ve uzlaşmacılığına rağmen, sırf düzene biat etmediği, İslamlaşma idealinden vazgeçmediği, rejimle “örtülü” işbirliği yapmadığı için suikastle şehit edildi.)

*

Çakmaktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:

Ez-Zevâhiri, kötülüğün önlenmesine yönelik görevin hükümetlere ait olduğuna dair Hasan el-Benna’nın görüşüne itiraz etmektedir. Ona göre; “iyiliğin emredilip kötülüğün yasaklanması” farz-ı kifâye hükmünde bir vecibedir. Şayet siyasi otorite dinin münker gördüğü hususları ortadan kaldırma konusunda harekete geçmezse bu görev, gücü yetebilen her bir ferdin sorumluluğuna geçmiş olur. Ayrıca ez-Zevâhiri, münkerin ortadan kaldırılması görevini meclis çatısı altındaki dindar temsilcilere hasreden Hasan el-Bennâ’yı bazı hakikatleri görmezden gelmekle suçlamaktadır. Öyle ki ez-Zevâhiri’ye göre bizzat parlamento seçimleri laik anayasal düzenin kontrolü altında gerçekleşmektedir. Dolayısıyla seçimlere katılmak da bu laik anayasal düzenin meşru olduğunu kabullenmek anlamına gelmektedir. Diğer taraftan Mısır’ın o dönemde içinde bulunduğu fesadın asıl nedeni müesses laik rejimdir ki onları kontrol eden İngiliz sömürüsü zaten İslami değişim talebine izin vermeyecektir.

Türkiye söz konusu olduğunda sorun çok daha karmaşık.. 

Çok boyutlu ve çok katmanlı..

Bir kere, mesele sadece parlamento seçimlerinin laik anayasal düzenin kontrolü altında gerçekleşmesinden ibaret değil.

Aynı zamanda bu laik düzen, devletin İslamlaştırılmasını hedefleyen bir siyasal harekete örgütlenme, partileşme ve seçimlere girme izni vermemektedir.

Yani seçime girecek partilerden, önce, laik düzene iman ettiklerini beyan etmelerini, laik düzenin kelime-i şehadetini söylemelerini, yani "şahsiyet özürlü" hale gelmelerini talep etmektedir. 

Müslümanlara "şahsiyetsiz iç politika"yı dayatmaktadır. (Ve güya Müslümanlar adına ortaya çıkan bazı partiler, salt “Partimiz yürürlükteki Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası çerçevesinde faaliyet gösterecektir” demeleri yeterliyken bununla da yetinmiyor, rejimperestlere yalakalık olsun diye, kendilerine dayatılmayan beyanlarda da bulunuyorlar. Mesela Sağduyu Partisi’nin "dinî değerler yerine sağduyu ve bağımsızlık ilkelerini savunduklarını" söylemelerinde olduğu gibi.)

Zevahiri’nin mevcut düzenin “İslamî değişim talebine izin vermeyeceği” tesbiti de doğru çıkmış bulunuyor.

Mısır’da İhvan’ın ve Mursi’nin geldiği nokta bu.. (Tunus’taki Raşid Gannuşi fırıldağı da aynı akıbete uğradı.. İslamcılığı bırakıp Türkiye’deki AKP tipi laikliği savunmaya başladığı halde darbeyi yedi.)

*

Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri şu: Bu herşeyi parlamentodan bekleyen “eski İslamcılar”, sözde demokrasiyi savunan laiklerden daha demokrat bir duruş sergiliyorlar.

Laik düzene öyle bir iman ediyorlar ki, kraldan fazla kralcı, Papa’dan fazla katolik oluyorlar.

Çünkü Müslümanlara, “Herşeyi parlamentoya ve hükümete bırakın” öğüdünü veriyorlar. Buna karşılık laikler “Herşey parlamentoya ve hükümete bırakılamaz, laikliğin tehlikede olduğunu görürsek aramızdan gücü yeten herkes duruma müdahale eder, gerekirse darbe yapar, şiddetin her türlüsüne başvurur” diyorlar.

28 Şubat’ta darbenin medya ayağının başındaki Ertuğrul Özkök Hürriyet’te askerlerin ağzından şu manşeti atmıştı: “Gerekirse silah bile kullanırız.

Bu ülkede birilerinin gerekirse silah bile kullandığını faili meçhullerden biliyoruz.

Sadece bu da değil, gerekirse zehir de kullanıyorlar..

Trafik kazası hizmeti de ayarlıyorlar.

Çok bonkörler.

*

Evet, laik demokratlar laiklik (siyasal dinsizlik) söz konusu olduğunda (kendilerince siyasal dinsizliğin tehlikeye düştüğü kanaatine vardıklarında) kanun, nizam, yasa, anayasa, demokrasi, parlamento vs. tanımıyorlar.

Yani Zevahirî’nin Müslümanlardan İslam için beklediğini (mevcut düzene sınırsız ve sonsuz sadakatten kaçınmayı) laik demokratlar laiklik hesabına zaten yapıyorlar.

“Sınırlı sorumlu laik demokrası için demokrasi dışı hareket edebilir, şiddetin her türlüsüne başvurabiliriz; kendimiz koymuş olsak bile kanun nizam tanımayız” diyorlar.

Buna karşılık tatlısu müslümanları İslam’la alâkası olmayan “düzen”lere, o düzenlerin "oyunlarının kurallarına", düzenin kendi adamlarından daha sadık ve saygılılar..

Mükâfatını da arasıra (Mursi ve Gannuşi gibilerin akıbetlerinin ortaya koyduğu üzere) eksiksiz biçimde alıyorlar.

*

Bu noktada Türkiye’deki nursuzlaştırılmış Nurculuk hareketi üzerinde de durmakta yarar var.

Bazı Nurcuların Bediüzzaman’a verdikleri konum, Yahudi ve Hristiyanların haham ve rahiplerini rabler edinmelerinden bahseden Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini hatırlatıyor.

Dinde 'esas' olan Kur’an ve Sünnet iken, edille-i şer’iyyenin diğer iki rüknü (icma ve kıyas/içtihat) bu iki 'asl'a bağlıyken, ve Bediüzzaman’ın (şahsına özgü) fikirleri (fıkıh usulüne uygun olmak kaydıyla) ancak “kıyas/içtihat” olarak kabul edilebilecekken, ve de içtihat ancak sahibini bağlayan birşeyken, ayrıca içtihat içtihadı nakzedemezken, yani bir başkasının (usule uygun) farklı içtihadı da aynı değere sahipken, bu Nurcuların Risale-i Nurları neredeyse Kur’an’ın bile önüne aldıklarını, Risale-i Nurları Kur’an gibi “asıl” kabul ederek ondan hareketle “içtihat”lar yaptıkları görülüyor.

Mevzumuzla ilgili bir örnek verelim..

Sorularlarisale.com diye bir site var..

Şöyle bir soru yöneltip akıl(sızlık)larınca cevap vermeye kalkışmışlar: “Bediüzzaman Said Nursi ile Seyyid Kutup’ın vizyon ve misyon farkı nedir? Dahili ve harici cihada değinerek konuyu açar mısınız?”

*

Aynı sitede Yanlış Tanıtılmaya Çalışılan Bir Dâhi” başlıklı yazıda şunların söylendiğini görüyoruz:

Bediüzzaman ile alakalı yanlış tespit ve yorumlardan biri de, onun Şeyh Said ile karıştırılması veya en azından Şeyh Said isyanına destek vermiş olduğunun yayılmasıdır. Maalesef, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan bu tespit, güvenlik raporlarına yazıldığı gibi, vatanperver ilim adamlarının zihinlerine de yer etmiş durumdadır. Şeyh Said'in Bediüzzaman gibi bir dâhiyi yanına almak isteyişi doğrudur; ancak bu büyük alimin mezkûr teklif karşısında takındığı tavır, kasden yanlış aksettirilmiştir. Buyrun Şeyh Said'e olan cevabını beraber okuyalım:

"Türk Milleti, asırlardan beri İslamiyet'in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez.

“Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer'an caiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur'an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir, teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir."

Bu rivayet doğruysa, Bediüzzaman’ın o gün için Türk milletinin torunlarına kılıç çekilmesini istememesi anlaşılabilir bir durum..

Teşebbüsten vazgeçilmesi teklifini “akim kalması, başarısız olması” ve “birkaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkeğin telef olması” ihtimallerine bağlamakla yetinseydi yeterli olurdu.

Ancak, "Türk Milleti, asırlardan beri İslamiyet'in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez” şeklindeki laflar, bir “dahi”ye yakışmıyor.

Bir İslam âlimine hiç yakışmıyor.

Böyle bir mantıkla düşünülürse, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın oğlu (İsrail lakablı) Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yusuf ile onun kardeşlerinin soyundan gelen, içlerinden Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. İsa gibi peygamberler çıkmış, tarihte bir dönem İslam’ın hakim olduğu bir devlet kurmuş, Hz. Davud ile Hz. Süleyman’ın liderliği altında hak dine hizmet etmiş bir kavmin torunlarına da hiçbir şekilde kılıç çekilmemesi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in (Medine Sözleşmesi çerçevesinde “dahil”e dahil kabul edilen) Yahudiler’e kılıç çekmemesi gerekirdi.

Bediüzzaman’ın o gün için o  olay çerçevesinde sergilediği tavır isabetli olabilir, fakat tavrını makul gösterme gayesiyle ileri sürülen böylesi bir gerekçelendirme yanlıştır.

Mesele torun olmaysa herkes Hz. Adem a.s.'ın torunu.. Herkes Hz. Nuh a.s. ile gemisindeki müminlerin torunu..

*

Gelelim şu ifadelere:

“Bu şer'an caiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz.”

Bu sözler de bir dâhiye ve fakihe yakışmıyor.

Dahil nerde başlar nerde biter, dahil nedir, nereye düşer, önce onun belirtilmesi gerekir, usta!.

Ayrıca, mutlak olarak (kayıt ve şart getirmeden) “Dahilde kılıç kullanılmaz” dediğinizde devletin de isyancılara karşı kılıç kulllanmaması gerektiğini söylemiş olursunuz. Mantıken bu sonuç çıkar, fakat bu sözlerle kastedilenin, mantıken anlaşılması gerekenler değil, varsayılması ya da vehmedilmesi gereken "mantığa aykırı kabuller" olduğu görülüyor.

Gelelim "kılıç çekilmeyen" dahildekilere..

Mesela 28 Şubat Süreci'nde bu "dahil"dekiler "Gerekirse silah bile kullanırız" diyorlardı.. 

Niye?

Çünkü Sincan'da "Kudüs Gecesi" düzenlenmişti.. Selanikli'nin kurduğu devlette İsrail'e laf söylenebilir miydi?!

Erbakan Başbakanlık Konutu'nda yaşlı başlı din alimlerine iftar vermişti.. Halbuki, milletin karısını kızını toplayıp onlara dekolte kıyafetler giydirmeli, tıpkı Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa Atatürk gibi balo düzenlemeli, milletin karısı kızıyla teker teker dans etmeli, vals yapmalı, salonda kızlarla pervane gibi dönmeliydi.

Erbakan, kızlarla dans etmek yerine hocalarla iftar yapmakla devletin temellerini sarsmış, laikliğe (siyasal dinsizliğe) büyük darbe vurmuştu.

Dolayısıyla ona karşı silah bile kullanılmalı, kafası duvarlara vurulmalı, beyni kurşunlarla delik deşik edilmeliydi.

*

Böyle bir Türkiye'de, o silah kullanma meraklılarının Nurcular arasındaki ajanları ise nursuz Nurculara sabah akşam "Dahilde kılıç kullanılmaz" türküsünü talim ettiriyorlar.

Bu Risale ezbercileri, “Dahilde kılıç kullanılmaz, şer’an caiz değildir” demekle aslında, “dahil”de kılıç kullanmış olan ashabın şer’an caiz olmayan şeyler yapmış olduklarını söylemiş oluyorlar.

Çünkü ashab, dahilde kılıç kullandılar. Cennetle müjdelenmiş olan Zübeyr bin Avvam ile Talha bin Ubeydullah r. a. Hz. Ali k. v.’ya karşı ayaklandılar.

Aynı şeyi Muaviye r. a. de yaptı.

İmdi, ashab söz konusu olduğunda “Dahilde kılıç kullanılmaz, şer’an caiz değildir” demiyor, “Hz. Ali’ye karşı kılıç çeken ashab içtihat etmiştir, içtihatta hata bile edilse sevap alınır, dolayısıyla onların şer’an caiz olmayan bir şey yapmış olduklarını söylemiyoruz, çünkü içtihat şer'an caiz” diyorsanız, kendinizle çelişkiye düşmüş olursunuz.

Bu durumda sizin fıkıh usulünden habersiz olduğunuz anlaşılır.

İşin doğrusu şudur: "Dahil"de kılıç kullanmak bazen caiz olur, bazen olmaz.. Mesela İmam-ı Azam’ın fetvası da bu yöndedir.. 

O, İmam Zeyd’in isyanı için “Caiz değildir” fetvası vermemiştir.

Hariçte de böyledir, kılıç kullanmak bazen caiz olur, bazen olmaz.

*

Kaldı ki, Şeyh Said’in Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’ya olan isyanı ile ashabdan bazılarının Hz. Ali’ye karşı olan isyanı aynı kefeye konulamaz.

Rasulullah s.a.s.'e suikast yapılması planlanan gece öldürülme riskini göze alarak onun yatağına yatan Hz. Ali ile, şapka devrimcisi, "Din, benim başında bulunduğum devlete karışamaz, fakat benim yönettiğim devlet dine karışır, ezanı bile değiştirir. Kur'an öğretimini yasaklar" diyen şapkalı Selanikli bir olabilir mi?!

Böyle bir konuda, ne anlama geldiği belli olmayan, Kur’an ve Sünnet’ten kendisi için bir delil bulunamayacak olan uydurma bir “dahil” kavramına dayanılarak fetva verilemez.

Bu “dahil” nerde başlıyor, nerde bitiyor, çeyrek dahiler?

Mesela Suriye dahil midir, hariç midir?.. Irak dahil midir, hariç midir?

Yavuz Sultan Selim döneminde Memluk (Kölemenler) devleti dahil miydi, hariç miydi?

Fatih Sultan Mehmed’in savaştığı Akkoyunlular “dahil” değil de “hariç” miydi?

Evet, saçmasapan bir lastikli “dahil” kavramı üzerine şer’î hüküm bina edilemez.

Su üstüne şato yapılabilir mi?!

*

Söz konusu sitedeki “Bediüzzaman Said Nursi ile Seyyid Kutup’ın vizyon ve misyon farkı nedir? Dahili ve harici cihada değinerek konuyu açar mısınız?” başlıklı yazıya dönelim.

Şu saçmalıkları yazmışlar:

Dahil ve hariç arasında dağlar kadar fark vardır. ... Dahildeki bu gibi yanlışlara sadece ve sadece kolluk kuvvetleri ve devlet müdahele eder. Vatandaşlar kendi başlarına kesinlikle hareket edemezler. Vatandaşın görevi devletine tebliğ ile ilimle, şefkat ve merhametle yardımcı olmaktır.

Devlete terettüp eden bu gibi meseleler devlet tarafından ihmal edilirse; vatandaşlar devletine isyan edemezler. Çünkü mesuliyet devletindir. Zekatını vermeyen zenginin hesabını fakirler ve vatandaşlar göremez öyle bir vazifeleri yoktur. Bu meseleler idareyi ilgilendirir.

Ancak devleti ve hükümeti kifayetsiz görenler; kendilerinde bir yetenek ve kabiliyet görüyorlarsa, oyunları kurallarına göre oynamak kaydıyla parti kurarlar ve iktidara gelirlerZinhar isyan edemezler.

Peygamber Efendimiz (asm) bu iki cihat arasındaki farkı çok güzel izah etmiştir. Hadiste buyurulur ki; hükümdarın zalimi fitne ve anarşiden hayırlıdır.

“Başınızda habeşi siyah bir köle dahi olsa, itaatten elinizi gevşetmeyiniz.” (Buhârî, Ahkâm, 4)

Sondan başlayalım..

Bre dangalaklar, “laik” bir devlette vatandaşların sorumluluklarını “hadîs”e dayandırırsanız laiklik ilkesini yok saymış, devletin laik (siyasal dinsiz) olduğunu gözardı etmiş olursunuz.

Bu, Hz. Musa'nın karşısına geçip Firavun'a itaati savunmak için “Başınızda habeşi siyah bir köle dahi olsa, itaatten elinizi gevşetmeyiniz” demek gibi birşeydir. İtaat "sizden olan" (siz müslümanlardan olan, Şeriat'e iman eden) ulu'l-emr içindir.. Ve itaat ancak marufta (Şeriat'e aykırılık taşımayan hususta) olur.

Laik devlet böylesi nursuz Nurcu tipi itaat anlayışından ve hadis istismarcılığından memnun olur da, bu aptalca yaklaşım, İslam açısından laiklik (siyasal dinsizlik) ile İslam devletini eşdeğer kabul etmek, küfür ile imanı, Şeriat ile şirki eşitlemek demektir.

Nursuz Nurcuların ezbercilik, ahmaklık, düşüncesizlik ve zekâ özürlülük gibi dikkate alınması gereken mazeretlerinin bulunduğu belki düşünülebilir, fakat bu karıştırma ve iltibası bilinçli yapan biri küfre düşer. İmanlı kalamaz.

Laik devlet de az uyanık değildir, Müslümanların’ın ayet ve hadîsleri laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekasına hizmet edecek şekilde yorumlamaları durumunda laiklikten feragat eder, “Devlet karşısındaki tutumunuz hep böyle Şeriat’e göre olsun” der.. (Devlet, bu tür yorumları ajanları vasıtasıyla köpürtür, o ayrı bir konu.)

*

Görüldüğü gibi, nursuz Nurcu "kardeş"imizin anlattığı din İslam değil, demokrasi dini..

Müslümanın yapması gereken parti kurmakmış, bu şekilde iktidara gelmekmiş..

Gel gör ki, bu laik düzen müslümana, Selanikli’nin ilke ve inkılaplarına iman etme şartıyla iktidar olma izni veriyor. Bunun için ayrıca bir de yemin ettiriyor.

Fakat, sizden huylanırsa “Demokrasi oyunu buraya kadar, şimdi darbe faslından oyun havasına geçiyoruz, haydi eller havaya” diye horon tepmeye başlıyor. Heyecan olsun diye havaya ateş etmeyi de ihmal etmiyor, mermilere acımıyor.

Nursuz Nurcu saftirik (veya saftirik numarası yapan ajan), “oyunları kurallarına göre oynamak kaydı”nı belirtmeyi de unutmamış.. Oyunları laikliğin (siyasal dinsizliğin) koyduğu kurallara göre oynayacaksın, zinhar “İslam’ın bu konudaki kuralı nedir?” diye sormayacaksın.

*

Nursuz Nurcu fırıldağın söz konusu yazısında şu ifadeler de yer alıyor:

Mesela, Mekke-i Mükerreme'de o kadar işkence, zulüm, tecrit, baskı ve acımasız boykotlara rağmen kan dökülmemiştir. Yani Peygamber Efendimiz (asm) sahabelere müşriklerin evlerini basmalarını ve boyunlarını vurmalarını emretmemiştir. Öyle bir vakayı da bilmiyoruz. Çünkü düşman ve fitne dahildedir. Mekke'de bir muharebe bir yığın mazlumun ve masumun zayi olmasına sebebiyet verirdi. Hicretten sonra düşman hariçte kalmış oldu. Hariçten gelen düşmanın zulmünü defetmek için sahabe-i kiram müdafaa tarzında ilk olarak Bedir harbi yapmıştır.

Mekke’de Müslümanlar bu dangalağın yazdığı şeyleri yapamazlardı.. Güçleri yoktu..

Ayrıca, gücü olsa bile, müslümanın mücadelesi böyle ev basıp boyun vurarak olmaz. Bu, İslam’ın yöntemi değildir, laik terör devletlerine ve terör örgütlerine özgüdür.

Dahası, Bedir Harbi müdafaa tarzında da yapılmamıştır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Bedir’e, Şam bölgesinden gelmekte olan Kureyş kervanını basmak için gelmişti.. Ebu Süfyan’ın liderlik ettiği kervan, Müslümanlar’a görünmeden sıvışmayı başarmış, fakat kervanı savunmak için de Mekkeliler ordu toplayıp Bedir’e hareket etmişlerdi.. Yani müdafaa konumunda olanlar Mekkelilerdi.. Mekke ordusu bin (rakamla 1000) kişiydi.. Müslümanlar ise 310 küsur kişiydiler..

Peki, İslam ordusundaki muhacirlerin (Mekkelilerin) sayısı ne kadardı?

Sadece 67 kişiydiler.. Gerisi Ensar (Medineliler)..

Rasulullah s.a.s. bu 67 kişiyle mi Mekke’de “ev basıp boyun vuracak”tı, akılsız, bilgisiz ve nursuz Nurcu "dahi"ler!

*

Şu noktanın da altını çizmek gerekiyor: Bediüzzaman gibi zatların (ve müteşerrî meşayihin), yaşadıkları dönemde farklı hareket etme şansları yoktu.

Mesela Mehmed Zahid Kotku rh. a.’i alalım..

Bir köy imamı.. Sonra Bursa’ya intikal etmiş.. Daha sonra, Abdülaziz Bekkine rh. a.’in, vefatından sonra Mehmed Zahid Efendi’yi İstanbul’a getirip ona intisap etmelerini cemaatine vasiyet etmesi üzerine İstanbul’a gelmiş..

Gelmiş ama, cemaat bir avuçken onun da bir bölümü Mehmed Zahid Efendi’yi küçümsemişler, “köylü” kabul etmişler.

Öyle bir dönemde, o günkü şartlarda Mehmed Zahid Efendi ne yapacaktı, Şeriat için laik devlete savaş mı ilan edecekti?

*

Evet Bediüzzaman gibi zatların söylemlerini ve hizmet tarzlarını kendi şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Onları suçlamak doğru olmadığı gibi, onların hareket tarzlarını ve söylemlerini “her dönem için geçerli, her hal ve şartta takip edilmesi gereken değişmez prensipler” olarak görmemek gerekir.

İslam değişmez, fakat şartlar değiştiği zaman ameller değişir. Güneş doğmadan önce namaz kılarsın, fakat tam da Güneş’in doğduğu sırada namaz kılarsan yanlış yapmış olursun.

Bediüzzaman gibi zatların Güneş doğarken namaz kılmayı kerih bulmalarına bakarak namazı tümden defterinden silersen sapıtırsın..

Cihad vs. de böyledir.. Bu zatların dönemi ve kendi dönemlerine özgü icraatları ve amelleri dinde şer’î delil katına çıkmazlar, çıkarılamazlar.

Onların eylem ve söylemlerini motamot taklit zındıklık sonucunu verir.

Halid-i Bağdadî k. s., Risale-i Halidiye’de, şeyhi (kâmil mürşid olsa bile) her hususta taklidin zındıklığa yol açacağını söyler.. (Günümüzün irşada muhtaç sahte şeyhlerini düşüncesizce taklidin hükmünü varın siz düşünün.)

Ne yazık ki bu zaman insanının önemli bir bölümü şeyhlerini ya da şeyh yerine ikame edilen hocalarını “taklid mercii” olarak görüyor, onların sözleri ve amelleri mevzubahis olduğunda ayet ve hadis teferruat haline geliyor.

Böylece hocalarını rab edinmiş oluyorlar. 

Zındık hale geliyorlar.

Fakat farkında değiller.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."