LAİKLİK KÜFÜRDÜR, LAİKLİĞİ SAVUNAN DA KÂFİRDİR

 



Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırlar yer alıyor:

"İslam dünyasında ulus devlet sonrasında neşvünema bulan İslami hareketler içinde tartışmasız bir şekilde dillere en fazla pelesenk olan ve İslamcılar arasında tartışmaya neden olan Kuran ayeti Maide Suresinin 44. ayeti olmuştur. Bu ayet etrafında ayetin gerçek maksadının ne olduğu üzerine tartışmalar mütemadiyen devam etmiştir. Ana akım İslamcılar, ayetin nüzul bağlamını önemsemenin gerekliliği üzerine vurgu yapmış ve ayetin özel olarak Yahudilerle alakalı olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla Müslüman ülkelerdeki devlet yöneticilerinin, bu ayeti referans alarak tekfir edilemeyeceğini savunmuşlardır. Ömer Abdurrahman ise esasında mahkeme savunması olan ve daha sonra kitaplaştırılan 'Kelimetu Hakk' isimli eserinde bu ayeti uzun uzadıya açıklamaya çalışmıştır."

Söz konusu ayet-i kerimenin meali şöyle:

“İçinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan Tevrât'ı muhakkak ki biz indirdik. (Allah'a) teslîm olmuş peygamberler, yahudi olanlara onunla (Tevrât'la) hüküm verirlerdi; Allah'ın Kitâbı'nı muhâfazaya me'mur edilmeleri sebebiyle Rabbânîler (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabb'e mensub olan kimseler) ve ahbâr (ilim sâhibi zâtlar) da Çünkü ona gözcülük eden (tahriften koruyan ve uygulanmasını sağlayan) kimseler idiler. O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukabilinde) satmayın! Artık kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

Ayetin Yahudiler hakkında inmiş olduğu doğru.. Fakat bundan, “Tevrat’ı uygulamayan Yahudiler kâfir olur, müslüman olduklarını söyleyenler Kur’an’ı uygulamadıkları zaman ise kâfir olmazlar” sonucunu çıkarmak için ya geri zekâlı ya da münafık olmak gerekiyor.

Ayrıca, ayetin “O halde insanlardan korkmayın” diye başlayan bölümünde sadece Yahudiler’e hitab edildiğini, Yahudi olmayanların ise “Allah’tan korkmama” imtiyazına sahip olduklarını düşünmek için salt geri zekâlı olmak yetmez, bunun yanı sıra insanda biraz şeytanlaşmışlığın da bulunması gerekir.

Başka ayetlerde Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin “zalimler” ve “fasıklar” oldukları da belirtilmiştir.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler bazen (duruma, içinde bulundukları şartlara göre) kâfir olmazlar, fakat “zalim” ve “fasık” olmaktan da kurtulamazlar. (Şeriat’e Şer’-i Şerîf yani Şerefli Şeriat ya da Şeriat-i Garra yani Aydınlık/Parlak Şeriat diyerek tazimde bulunan Selçuklu ve Osmanlı gibi devletlerin müslüman yöneticileri günahlarından ve noksanlarından dolayı tekfir edilmezler, fakat Şeriat’i aşağılayan, devri geçmiş Ortaçağ kalıntısı deyip küçümseyen, gericilik olarak nitelendiren, hükümlerini beğenmediğini söyleyen kişiler, Şeriat’i uygulasalar bile kâfirdirler.)

Zalim ve fasık olmaktan kurtulmak için “hiç hükmedemeyen, hüküm verme imkânına sahip olamayan, sözü dinlenmeyen aciz kimse” olmak gerekir.

*

Modern hukuk” diye adlandırılan hukuk düzeninden örnek verelim.

Türkiye’nin kendisine ait bir anayasası, kanunları, tüzük ve yönetmelikleri var.

Diyelim ki Hakkari valisi ve oradaki hakimler, güvenlik güçleri vs. şöyle dediler: “Bu kanunlar buraya uymaz, biz kendimiz başka kurallar koyup uygulayalım.. Ankara’da fî tarihinde çıkarılan kanun Ankara için uygun olabilir, fakat burası için uygun değildir. Zaman ve zemin önemli, hangi çağda yaşıyoruz!”

Böyle dediklerini ve kanunları uygulamadıklarını, kendi kafalarından Hakkari’ye göre bir anayasa ve yasalar hazırladıklarını, ve anayasa diye hazırladıkları metne şöyle yazdıklarını varsayalım: “Hakkari’de egemenlik Hakkari halkına aittir.. Hakkari Hakkarililerindir.. Hakkari’yi yönetecek kanunları Hakkari halkının seçtiği kimseler yapar. Ne mutlu Hakkariliyim diyene!.. Bir Hakkarili tüm Türkiye’ye bedeldir.”

İmdi böylesi bir durumda Ankara’daki devlet erkânı, “Aferin yav, bu Hakkarililer çağdaşlığın, uygarlığın, ilericiliğin, demokrasinin ruhunu kavramışlar, aydınlanmışlar, halkçılık ve devrimcilik gibi ilkeleri özümsemişler, dolayısıyla bunları taltif etmeli, onların bu aydınlanmışlığı karşısında şapka çıkarmalıyız” demezler.

Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını ben söylemeyeyim.

İmdi, Allahu Teala boşu boşuna peygamberler göndermiş, iş olsun diye kitaplar indirmiş gibi tutup o kitaplara sırt çevirecek kendi kafanızın doğrusuna gideceksiniz, fakat kâfir, zalim ya da fasık sayılmayacaksınız.. Örnek müslüman/mümin kabul edileceksiniz.. Bu dünyada keyfinize göre yaşayacaksınız, fakat öbür dünyada da yine keyfinizin istediği olacak..

Erdoğan gibi konuşalım, yok öyle 25 kuruşa simit.

*

Çakmaktaş, Ömer Abdurrahman’dan şu görüşleri aktarıyor:

"Ona göre bir Müslüman, Allah’ın teşri ettiği (şeriat/yasa olarak koyduğu) hükmün dışında bir hüküm ihdas eder ve Kuran’ın ortaya koyduğu ceza hukukunu uygulamazsa küfre girmiş olur. Zira Allah’ın koyduğu cezayı bırakıp yerine başka bir ceza hükmünü uygulamak İslam’dan yüz çevirmek anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 55-56). Dolayısıyla Allah’ın şeriatına muhalif olacak şekilde beşerî kanunlara uyanların küfre ve şirke düştükleri hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Öyle ki mirasta erkeğin kadından fazla pay almasını insafsızlık olarak görüp kadın ve erkeğin eşit olmaları gerektiğini söyleyerek veya çok eşliliğin ve boşanmanın kadına zulüm olduğunu düşünerek veya recm ve hırsızlık cezalarının vahşice bir muamele olduğunu kabul ederek yeni bir hukuk düzeni oluşturmak yaratıcının inkârı anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 62). Yine faizin serbest bırakılması, içki, zina ve hırsızlık gibi suçlara İslam ceza hukukunun uygulanmaması gibi Kuran ve Sünnete açıkça muhalif olan bir anlayışı sürdürmek ve kâfir devletler tarafından üretilmiş ithal kanunları İslam diyarında tatbik etmek ve bu kanunlara rıza gösterip başvurmak küfürdür (Abdurrahman, ts., 64)."

Bu meseleyi merhum Elmalılı Hoca Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şirk (Allahu Teala’ya ortak koşarak küfre düşme) kavramı etrafında ele alıyor.

İtikadî (zihniyet düzeyinde) ve amelî (pratikte, uygulamada) şirk ayrımı yapıyor.

İnsanların yaptıkları kanunları Allahu Teala’nın hükümlerine tercih edip onlara razı olanların itikadî şirke düşeceklerini ve dolayısıyla İslam’ı terk etmiş olacaklarını belirtiyor. (Türkiye’de böyle kendisini müslüman zanneden, hatta namaz kılıp hacca da giden aklı kıt zavallılar çok.. Dinin bir kısmını kabul ediyor ve uyguluyor olmak yetmez.. Ona kalırsa Yahudiler’in de ellerindeki Tevrat’ın hepsi uydurma değil, kendi aralarında uyguladıkları bazı hükümler gerçekten Allahu Teala’nın emri.. Allah’a inanıp o hükümleri uyguluyor olmaları onlara kurtarmayacak.. Aynı şekilde Şeriat’i –Ki Allahu Teala’nın Kur’an’daki hükümleridir- beğenmediğini, Şeriatçılığa karşı olduğunu söyleyerek namaz-oruç-hac müslümanlığını sürdüren ahmaklar da o Yahudilerle aynı konumdadır.)

Amelî şirke gelince.. Merhum büyük âlim (Bu nitelendirmeyi yapan, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi) Elmalılı Hoca, Şeriat’i kabul ettiği, ona razı olduğu halde, müşriklerin (başka şahıs, topluluk ve nesneleri Allahu Teala gibi yüceltip itaate ve tazime layık görenlerin) idaresi ve tahakkümü altında kalıp da istemeden o hükümlere göre yaşayanların amelî şirke düşeceklerini (yani putperest gibi yaşamış olacaklarını) belirtiyor.

Doğal olarak, bu amelî şirklerine zamanla alışıp beğenmeye başlar, onaylar hale gelir, razı olurlarsa, şirkleri amelî olmaktan çıkar itikadî şirke dönüşür, tam tekmil dört başı mamur müşrik (putperest) olurlar.

Namaz kılıp oruç tutuyor olsalar, akıllarınca Allahu Teala’ya ibadete devam etseler bile.. (Hristiyan rahipler de görünüşe göre gece gündüz Allahu Teala’ya ibadet ediyorlar.)

*

Evet, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini tefsir ederken şunları söylemiş bulunuyor:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur.

İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur.

Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur.

Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar.

Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

*

Demek oluyor ki, Ömer Abdurrahman’ın yazdıkları kendi icadı şeyler değil..

Böyle inanmak için Selefî veya Vehhabî olmak gerekmiyor. Bu, mümin/müslüman olmanın gereği.

İslam itikadı Arabistan’da başka, İstanbul veya Ankara’da başka olamaz.

Nitekim, Nakşibendî Tarikatı şeyhlerinden müderris Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere, icma vaki olan manalarının dışında mana veren kâfir olur. Buna göre ‘recmi’ iptal ettikleri için Haricîler kâfirdir. İslam milletinden olup da, bazı hükümlerde başka milletlere (başka din mensuplarına) uyan kimse kâfir olur."

(Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 155-6.)

Bu ifadeler ile Ömer Abdurrahman’ınkiler arasında hiçbir fark yok.

*

Türkiye’de Ehl-i Sünnet müdafaası maskesiyle ortaya çıkan bazı ehlî sünnetçi şirk ehlinin (Ki yularları derinlerin elinde), laik (siyasal dinsiz) düzenleri aklayıp paklamaya uğraştıkları, şirk konusunda yapılan uyarıları ise Selefî ve Vehhabî meşrep kişilerin “sapma”ları olarak göstermeye çalıştıkları görülüyor.

Gazzalî, Gümüşhanevî ve Elmalılı gibi zatların dile getirdikleri hakikatleri söyleyenleri hemen “tekfirci”likle, Vehhabîlikle suçluyorlar.

Muhammed Zahid el-Kevserî rh. a. de mi Vehhabî idi?!

O, laiklik hakkında şu fetvayı vermiştir:

“Kur’an ve Sünnet nassları, İslâm dininin hem dünya hem de ahiret maslahatlarını câmi olduğuna ve bunların ahkâmına açık bir şekilde delalet etmektedir. Bu itibarla, dini devletten ayırmaya çalışmak açıkça küfürdür.

(Zâhid el-Kevserî, Makalât, s. 453; Ebubekir Sifil, “Makâlâtu’l-Kevserî’nin Değerlendirilmesi”, Muhammed Zahid el-Kevserî: Hayatı – Eserleri – Tesirleri – Sempozyum Bildirileri içinde, İstanbul: Seha N., 1996, s. 167.)

Evet, açıkça küfürdür.

Bunun lam’ı, cim’i, tevil kabul eden bir tarafı yok.

Şeyhüslam Mustafa Sabri Efendi ise şöyle demektedir:

“Eğer ümmet böyle (lâik) bir hükümeti seçip hoşnutlukla kabullenirse, bana göre kesinlikle dinden çıkar. Bundan [dinden çıkıldığından] şüphe eden de dinden çıkar. Tevbe edip, dinî hüküm ve dinî yönetime dönmedikleri [dönmek gerektiğini kesin olarak kabul etmedikleri] sürece müslüman sayılmazlar.”

(Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgasının Arka Planı, çev. Oktay Yılmaz, İstanbul: İnsan Y., 2010, s. 176.)

Müslüman sayılmak için (İmam Gazzalî’nin el-Mustasfa’da belirttiği gibi) salt namaz kılıyor, kıbleye yöneliyor olmak yetmez:

 “… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)

*

Aşağıdaki satırlar, Ömer Abdurrahman’ın ya da Selefî, Vehhabî filan denilerek “son kale Türkiyeci ehlîleştirilmiş ehlî sünnetçiler tarafından lanetlenen birinin değil, Osmanlı’nın şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi'nın kaleminden çıkmış bulunuyor:

… İşte hâlâ Müslümanlık davasını elinden bırakmayan ve ukaladan (akıllılardan) geçinen birçok adamlar var ki, … Kur’an-ı Kerim’in sarahaten müsaadesine iktiran eden (açıkça iznine ulaşan) taaddüd-ü zevcatı (çok hanımla evlenmeyi) vahşet addederler. Yine Kur’an’ın sarahati mucibince (açık hükmü gereğince) kadını erkeğe müsavi (eşit) tutmamayı adaletsizlik sayarlar, Kur’an’daki miras ahkâmını (hükümlerini) makul ve mantıkî bulmayarak Frenk kanun-ı verasetleri (Avrupa miras yasası) ile mübadeleye (değiş tokuş etmeye) kalkarlar….

Türkiye haricindeki muhalifler arasında gezen bir İttihatçı asker bilirim ki işte bu itikatta bulunur, hem de müslüman geçinir.… Mehakim-i şer’iyeyi (Şeriat mahkemelerini) çürütmek için söylediği sözler arasında “o mahkemelerden sârıkın (hırsızın) eli kesilmesi gibi vahşiyane hükümler sadır olduğunu” da ilave ediyordu. Halbuki sârıkın bu vech ile cezalandırılmasını Kur’an-ı Kerim emreder….

Türkiye’nin … dinini ve milletini kaybetmiş olan bu mahkeme-i şer’iye düşmanları kadar dünyada daha sefil düşünceli adamlar olur mu acaba? …. Gayrimüslim bir devlet idaresinde bulunan mahkeme-i şer’iyyeyi ilga ettirmek (kapattırmak) marifet değil, açtırmak marifettir. ... Vay şaşkın herifler, vay alçak herifler vay! Haydi sen gel de aklın ve insafın varsa şimdi bunlara yine müslüman de bakayım!

İşte biraz evvel ta’dad ettiğimiz (saydığımız) vechile, (hem) sarahaten (açıkça) Kur’an- Kerim’de zikr olunan birçok ahkâm-ı şer’iyeyi (Şeriat hükümlerini) beğenmemek ve reddetmek cüretinde bulunsunlar, hem de müslüman kalsınlar…

Bu ne kadar tenakuz (çelişki)! 

Kur’an-ı Kerim’in münderecatını (içeriğini) kısmen (bile olsa) tahtie eden (hatalı gören) adam, onun Allah kelamı olduğunu kabul etmediğinden buna cüret eder.

“Cenab-ı Hak bazı şeyleri iyi bilememiş! Şimdi akıllı kulları Allah’ın yanlışlarını tashih ediyor (düzeltiyor)…” denilemez ya! Demek ki herif Allah’ı beğenmiyor, Peygamber’i tahkir ediyor (aşağılıyor), hem de “Allah’a iman ettim, Peygamber’e iman ettim, müslümanım” diyor.

“Hocalar beni tekfir etti (kâfir ilan etti)” diye kızıyor. “Yobazlar benim dinime, vicdanıma ne karışır! Beni müslüman yapmak, gâvur yapmak, aforoz etmek onların elinde mi?” diyor. “Müslümanlıkta ruhbaniyet yoktur; böyle salahiyetler (yetkiler) kimseye verilmemiştir” diyor.

Halbuki işte hocalar, ellerinde doğrusunu söylemekten başka bir şey olmadığı için herifi müstehak olduğu (hak ettiği) sıfatla tavsif ediyorlar. 

Bir kimseyi gâvur yapmak, Müslümanlıkta ibka etmek (bırakmak) ve günah affetmek hocaların elinde olsaydı, belki “Haydi hatır için seni yine müslüman addedeceğiz” diyebilirlerdi. 

Lakin hoca ne yapsın? Herifi Kur’an tekfir ediyor (kâfir ilan ediyor), akıl ve mantık tekfir ediyor, tenakuzlu (çelişkili) imanı tekfir ediyor….

Nefse, şeytana uyup günah işlemek fakat günahını ve kabahatini kabahat telakki ederek haddini bilmek ve kusurunu itiraf etmek başka, Allah’ı kabahatli çıkarmak, emr ve nehyini (yasağını) beğenmemek ve makul görmemek de başka…

Birinci nevi ve şekildeki günahlar ne kadar çok olsa imana zarar vermez, çünkü imana münafi (aykırı) olmaz.

Lakin ikinci nevi ve şekildeki günahın zerresi bile imanı zîr ü zeber (yerle bir) etmeye kâfidir.

(Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, İstanbul: Derin Tarih Kültür Yayınları, Eylül 2014, Derin Tarih dergisinin Eylül 2014 tarihli 30. sayısının hediyesi, s. 61-66.)


SAVAŞ LAİKE (SİYASAL DİNSİZE), YAHUDİ'YE, HRİSTİYAN'A HELAL, MÜSLÜMAN'A HARAMMIŞ

 



Yeni Asya gazetesinden Nurcu geçinen münafık meşrep bir dangalak soytarı, “Savaş yoluyla cihad dönemi artık bitmiştir” diye fetva vermiş.

Odatv de hemen duyurmuş. (Farklı kulvarlardaki derin elemanlar bazen aralarında bu türden paslaşmalar sergilerler.. Orkestra şefi çubuğunu bir sazcılara, bir dümbelekçilere, bir kemancılara, bir kavalcılara sallar, bunlar da aldıkları işarete göre aynı türküyü çalarlar. Medya sirkinde de durum budur. Derin çubuk sallandığı zaman sırayla eşekler anırır, öküzler böğürür, birbirlerinin şarkısına eşlik ederler.)

“Bel hum edall” olmaya heveslenmiş gibi görünen bu soytarının ideali maymunluk mu, eşeklik mi, öküzlük mü, bilmiyorum.. Fakat cahil müçtehitlikle sahih bir hadîse aykırı konuştuğuna göre hükmü küfür mü olur, yoksa sadece bid’atçi bir sapık olarak mı görülmelidir, buna Nurcular kendi aralarında karar versinler.

Zekâ ve karakter bakımından davar durumunda olan bu şahıs, (Arslanlardan farklı olarak davarların kitabında savaşa yer yoktur) her devletin acayip orduları, özel timleri, korkunç silahları vs. varken, NATO tipi örgütlenmeler yapılırken, Müslüman'a "Savaşma sıvış! Teslim olma pozisyonunda elini kaldır, dilinle cihat et, seni bombalayan adama 'Yaptığın çok ayıp, bak kalbim kırılıyor' de, ya da bağır çağır ki ya dipçikle kafanı ezsin veya kurşunla mideni doldursun" diye akıl veriyor.

Bu tür kullanışlı Nurculara böylesi yazılar yazdıran dangalaklar mesela TSK'nın lağvedilmesine, Türkiye'ye bir saldırı olduğunda savaşılmamasına, düşmanla sadece dil ile mücadele edilmesine razılar mı? 

Mesela Bosna'da Müslümanlar Sırplar'la sadece dil ile cihat etseler ne iyi olurdu değil mi?

Karabağ'da Ermeniler'e sadece dil ile karşılık verilse tadından yenmezdi değil mi?

Cihad, Yecüc Mecüc'e kadar devam eder, fakat bu haliyle Nurculuk miadını doldurmuş gibi görünüyor.

Bediüzzaman'ı galiba en az anlayanlar Nurcular.

*

Hadîs-i şerîf şöyle:

Seleme bin Nufeyl el-Kindi (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanında oturuyordum, bir adam şöyle dedi:

−Ey Allah’ın Rasulü! İnsanlar atlarını salıverdiler, silahlarını da bıraktılar ve şöyle diyorlar:

−(Artık) Cihad yoktur! Kuşkusuz ki, harp ağırlıklarını bırakmıştır.

Bu söze müteakiben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüzünü o kimseye çevirdi ve şöyle buyurdu:

Yalan söylüyorlar! İşte şimdi savaş zamanı geldi. Ümmetim içinden öyle bir cemaat olacak ki onlar hak yolunda (cihad ederek) savaşacaklar. Allah da bir kısım insanların kalplerini onlara meylettirecek ve onlar yüzünden diğerlerine rızık verecektir. Kıyamet kopup Allah’ın vaadi yerine gelinceye kadar, öyle ki Yecuc ve Mecuc çıkıncaya dek bu böylece devam edecektir. Kıyamet gününe kadar atların alınlarında hayır vardır. Rabbim bana vahyederek bildirdi ki çok geçmeden ruhum kabzolunacaktır. Sizler benim yoluma uyacaksınız, bir kısmınız da bir kısmınızın boynunu vuracaktır ve mü’minlerin esas yurdu da Şam (bölgesi) olacaktır.”

Nesei 3544, İbni Hibban 7307, Taberani Mucemu’l-Kebir 6357, 6358, 6359, Ahmed bin Hanbel Müsned 4/104, İbnu Sa’d Tabakat 7/427, Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 1961

(https://sahihhadisler.com/konu/detay/Allah-u-Telnin-Yolunda-Cihad)


TAĞUT (MİLLETİN Mİ, ZİLLETİN Mİ EGEMENLİĞİ?)

 









Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde yer alan şu satırlar İslam dünyasında yaşanan temel tartışmalara ışık tutuyor:

Cihâdî gruplar bu gerilimi sadece “tağut” olarak isimlendirdikleri müesses (kurulu) rejimlerle yaşamamış, aynı zamanda yine teo-politik bir hareket olan ana akım İslamcılarla da bu konu etrafında anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Onlar, başta İhvan-ı Müslimin olmak üzere ana akım İslamcıların, yeni ulus devletlerince oluşturulan anayasaları kabul etmelerini şiddetle eleştirmiştir. Mesela; ana akım İslamcılık düşüncesinden ayrışmanın miladı kabul edilen ellili ve altmışlı yıllardaki hapishane tecrübesi neticesinde Seyyid Kutup’un formülleştirdiği “cahiliye” ve “hâkimiye” teorileri, bir taraftan yeni kurulan (Mısır’daki) Nasır rejimini tanımlamaya yönelik bir çabayken diğer taraftan da zımnen İhvan’ın söz konusu rejime karşı benimsediği tutumun eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira Kutup’un “hâkimiye” düşüncesi, İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat) görmezden gelinmesine bir tepki olarak teşekkül etmiştir. Zira ona göre günümüzde insanların “cahiliye” içinde yaşamaları, Allah’ın, yeryüzündeki otoritesi ve ulûhiyetinin en belirgin özelliklerinden olan “hâkimiyet”i hususunda haddi aşmalarından kaynaklanmaktadır (Kutup, 1979, 8).

Kutup’a göre; günümüzde tüm toplumların “cahiliye toplumu” kapsamına girmesinin nedeni ise onların Allah’tan başkasının ulûhiyetine inanmaları veya ondan gayrısına tapınmaları meselesi değildir. Mesele, söz konusu bu toplumların pratik hayatlarını düzenlerken Allah’a kulluğun gereklerini yerine getirmemesidir. Bu toplumlar her ne kadar Allah’tan başkasını doğrudan doğruya tanrılaştırmamış olsalar da onlar kanunlarını, yasalarını, ilkelerini, değer yargılarını, adetlerini, geleneklerini ve bütün yaşamsal değerlerini Allah’tan başkasının hâkimiyetine teslim etmektedir. Bu ise ulûhiyetin en belirgin özelliklerinin ihlal edildiği anlamına gelmektedir (Kutup, 1979, 91-92). Ana akım İslamcılık düşüncenin en önemli temsilcisi kabul edilen İhvan-ı Müslimin içinde yetişen Seyyid Kutup’un bu düşünce örgüsü aslında İhvan’ın sahip olduğu teo-politik düşünceye bir tepki olarak da okunmalıdır. Nitekim sonraki yıllarda İhvan genel Mürşidi Hasan el-Hudeybi’nin “Davetçiyiz, Yargılayıcı Değil” isimli kitabını Kutup’un bu düşüncelerine reddiye olarak kaleme aldığı iddia edilmiştir (Zollner, 2009, 65-66).

Mesele, salt cihadî grupların kurulu rejimleri (düzenleri) tağutî diye nitelendirmelerinden ibaret değil.

Tağut kavramını bu gruplar icat etmiş değiller, Kur’an’da yer alıyor.

Kurulu düzenler nasıl Kur’an’ın hükümlerini hayattan silip atmaya çalışıyorlarsa, Kur’an dilini de unutturmaya çalışıyorlar.

Cihadî denilen gruplar ise, “Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmeye gücümüz yetmiyor, hiç değilse ‘dil’ini unutmayalım, kâfirlerin ıstılahatıyla/terminolojisiyle değil, Kur’an terimleriyle düşünelim” diyorlar.

Merhum Elmalılı Hoca’nın muhalled tefsirinin adını “Hak Dini Kur’an Dili” koymuş olması sebepsiz değil.

*

Seyyid Kutub’un “cahiliyet” ve “hakimiyet” “teori”lerinden söz etmeye gelince.. Bunlara ona ait teori demek yanlış.

Merhum Kutub’un yaptığı şey, Kur’an terimlerini hatırlatmaktan ibaret.

Ortada bir teori varsa, bu, Allahu Teala’nın “teorisi”..

Allahu Teala’nın bildirimleri (Popper gibi konuşmak gerekirse) “yanlışlanma”ya açık (ve yanlışlanmaya açık olduğu için de bilimsel değer taşıyan, bilimsellikleri, yanlışlanabilir nitelikte tezler olmalarından kaynaklanan) teoriler değildir..

Mutlak gerçektir. Cehennem bileti almak isteyenler tarafından inkâr edilebilirler, fakat yanlışlanamazlar.

"İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat’in)" görmezden gelinmesini “cahiliyet” davası olarak nitelendiren Seyyid Kutub değil ki..

Allahu Teala..

*

Allahu Teala’nın “hakimiyet”i meselesine gelince..

Allahu Teala’nın kâinat üzerindeki hakimiyetini (özünde deistçe bir mantıkla), yaratması ve yarattığı herşeye bir (“âdet” ya da “doğa yasası” diye adlandırılan) “doğal süreklilik” vermesi ile sınırlandırmak, hakimiyetini ontolojik düzleme hapsetmek; O'nun uluhiyetini (ilahlığını, tanrılığını) “sosyal tanrılar (putlaştırılmışlar, tağutlar)” lehine sınırlandırmak olur.

Bu, şöyle birşey demek gibidir: “Doğa tanrısı başka, sosyal tanrı ya da tanrılar başka.”

Allahu Teala insana akıl ve irade vermiş, (bir tür duygu sahibi canlı robot olan) hayvanlar gibi içgüdüye mahkum etmemiştir.

İnsanın yeryüzünde halife olması bu akıl ve iradeden kaynaklanır.

İnsanın “imtihan”da oluşunun esasını da yine bu akıl ve irade oluşturur.. Halifeliğin hakkını verecek midir, vermeyecek midir?

İnsan, Allahu Teala’yı uuttuğunda, yani sosyal alanda Allahu Teala’nın hükümlerine riayet etmesi gerektiğini kabul etmediğinde, halifelik yerine tanrılık davasına kalkışmış olur.

Allahu Teala insana bu imkânı vermiştir.. Bu, insanın Allahu Teala’ya haşa kafa tutabilecek kadar güçlü olmasından değil, imtihanın doğasından kaynaklanmaktadır. İmtihan edilen kişi zorlamaya maruz kalmaz, (belirli bir süreyle kayıtlı olmak üzere) serbest bırakılır.

Her bir insan bu dünyada “ömür” süresince serbesttir.. İnsanlık Kıyamet’e kadar bu serbestiyete sahiptir.

*

İhvan’ın mürşid (şeyh) geçinen budalalarından Hasan bilmem ne’nin kitabına gelelim..

Davetçiymiş, yargılayıcı değilmiş..

Aptal adam, her davet yargılama ile başlar.

Bir adamın davete muhtaç olduğuna onu yargılamadan, onun hakkında hüküm vermeden nasıl karar verebilirsin?!

Davet, “Kör tuttuğunu öper” tarzı yapılan birşey midir?

Mesela adamı şirk konusunda uyaracaksın diyelim, onda şirk emaresi bulunduğuna hükmediyorsun ki bunu yapıyorsun.

Yargılama üzerine kurulu olmayan bir davet, "riyakâr işgüzarlık" değilse aptallıktır..

*

Bu “hakimiyet” meselesi, İslam dünyasındaki “müesses” rejimlerin hassas nasırı durumunda..

Laik (ya da laikleşme heveslisi) rejimlerin hepsi, Allahu Teala’nın hakimiyetini “ontolojik” alana hapsetmeye çalışmakla meşguller.

Bu kabul edildiğinde zihniyet (itikad) düzeyinde mesele hallolmuş oluyor.

Söz konusu laik (siyasal dinsiz) rejimlere Batılılar da bu yönde akıl veriyor, yol gösteriyor, “Maşallah çağdaşlaşıyorsunuz, özgürleşiyorsunuz, uygarlaşıyorsunuz, Ortaçağ zihniyetinden kurtuluyorsunuz, size hayranlık duyuyoruz” filan diyerek onları gaza getiriyorlar.

Evet, bu hakimiyet meselesi önemli.. Allahu Teala’nın hakimiyetini ontolojik alanla sınırlandırıp sosyal alanda hakimiyeti “millet” denilen (pratikte neye karşılık geldiği belirsiz) kavramın tekeline verdiğinizde, laiklik heykelinin yapımını tamamlamış oluyorsunuz. 

(Evet, milletin neye karşılık geldiği, neye tekabül ettiği belirsizdir. Mesela Türkiye’de millet, Şeriat istediğinde, "demokratik" darbe ile başı ezilmesi gereken “millet düşmanı” haline gelmiş olur. Demek ki millet, gerçekte millet değil. O kadar ki, bazılarının gözünde millet ile zillet arasındaki fark sadece bir harften ibarettir: "Benim güdümümdeysen milletsin, değilsen zilletsin." “Milleti millette demen, millette değüldür / Bir millet vardır millette, milletten içerü.” )

*

Türkiye’de “hizmet” şampiyonu Fethullahçılar böylesi bir laikleşmeye hizmet ettiler.

Bundan 25 yıl önce düzenledikleri bir Abant Platformu toplantısının konusu buydu.

O zaman, Sağduyu gazetesindeki köşemde, 20 Temmuz 1998 günü şunları yazmıştım:

ALLAH’IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ

“İrticacı” vali ve kaymakamların Mesut Yılmaz hükümeti tarafından defterlerinin dürüleceğini dünkü gazetelerden birinde okurken, “sanal gerçeklik” kavramı üzerinde bir kere daha düşünme imkanı buldum.

Allah’ın hakimiyetini “ontolojik” düzlemle sınırlayan Abant Bildirgesi‘nin milletin hakimiyetine yaptığı vurgu, “siyasal” alandaki “gerçek” BÇG (Batı Çalışma Grubu) etkisinin yanında “sanal gerçeklik” olarak kalıyordu.

Bir zamanlar Medine Vesikası’ndan hareketle estirilen “sözleşme” furyası, Abant Toplantısı’nda yerini “milletin hakimiyeti”ne yapılan vurguya bırakmıştı. Fakat düşünce alanında sergilenen bu geniş mezhepliliğe paralel olarak, sosyal hayatta karşılaştığımız baskılar dramatik biçimde artıyordu.

“Sözleşmeciler”, sözleşme edebiyatından vazgeçmek zorunda kalmışlardı, çünkü sözleşme en az iki taraflı olurdu, kimse kendi kendisine gelin-güvey olamazdı. Bu anlamsız zihin jimnastiği, eğer tek taraflı sözleşme yapmak mümkün olsaydı, gazete ve dergi sayfalarının boş laf koleksiyonuna katkıda bulunmayı sürdürecekti; ama iş tek taraflı olunca, sözleşme değil, aç tavuğun kendisini darı ambarında sanması olayı yaşanıyordu.

Aydınlarımız bol keseden “kaynaklara dönüş” edebiyatı yapmış, sonunda döne döne Hobbes, Locke ve Rousseau gibi isimlere ulaşmışlardı. Kur’an’ın sesine kulak veren yoktu:

“Müşriklerle nasıl sözleşme olabilir ki, size galip gelseler hakkınızda ne bir yemin gözetirler, ne de bir sözleşme. Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar. Fakat kalbleri buna karşıdır. Onların çoğu insanlıktan çıkmış fasıklardır.” (9/8)

*

Ontolojik düzeyde Allah’ın hakimiyetine yapılan vurgunun ardından siyasî alanda hakimiyeti millete tahsis etmek, teorik olarak çok güzel bir çözüm olarak görünebilir, fakat pratikte seküler düşüncenin “din”e galebesinden başka birşey değildir.

Siyasî alanda hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olduğunda, Allah’ın kâinat üzerindeki hakimiyetini kabul edip etmemek kimsenin umurunda olmaz. Çünkü sizin milletin hakimiyetine teslim olmanız malum, onların Allah’ın ontolojik hakimiyetini kabul ettikleri ise daima meçhuldür.

Milletin hakimiyeti katı gerçeğin ta kendisi, Allah’ın ontolojik hakimiyeti ise vicdanlara gömülmüş bir meseledir.

Kur’an‘da ırk anlamında “millet” kelimesi geçmez, ama aşiretlerden sözedilir. Allahu Taala, insan üzerinde kabilesinin hâkim konumda olmasını kabul etmez: 

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretleriniz, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Resulü’nden ve hak yolunda cihaddan daha sevgiliyse, artık Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık bir kavme hidayet vermez.” (9/24)

Mücadele Suresi’nin 22’nci ayet-i kerimesinde de,“Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet eden” aşiretiyle mü’minin bir bağının olamayacağı belirtilir: 

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki, Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet edenlerle dostluk etsin. İsterse o muhalifler babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aşiretleri olsun. İşte Allah bunların kalblerine imanı yazmış ve kendilerini, tarafından bir ruh ile kuvvetlendirmiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî olarak kalacaklardır. Öyle ki, Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razıdırlar. İşte bunlar Allah’ın fırkasıdırlar. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, zafer bulanların ta kendisidir.”

Hak, hakikat ve hidayetin kaynağı bellidir: Kur’an ve Sünnet. Bunlara aykırı olarak ortaya konulacak her yenilik bid’attir, her bid’at de sapıklıktır.

Kaldı ki, dönüp dolaşıp insanı kavim, kabile ve aşiretine itaate çağıran, hakimiyeti onlara veren bir anlayış yeni bile değildir.

Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Gençlerle Başbaşa” adlı eserinde, gök kubbe altında yeni bir görüş bulunmadığını, her yeni fikrin eski bir düşüncenin değişik ifade edilmiş biçimi olduğunu söyler. Doğrudur.

İbn Haldun da, geçmişlerin geleceklere, suyun suya benzemesinden daha fazla benzediğini söylerken, zannediyorum sadece olayları kastetmiyordu, insanların düştükleri fikrî yanılgıları da buna dahil ediyordu.

*

Hakimiyet meselesi bugün olduğu gibi geçmişte de tartışılmıştır elbette, tıpkı suyun suya benzediği gibi.

Dinî tartışmalarda Osmanlı vs. örneğinin delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmaz, çünkü Osmanlı gibi örnekler şer’î deliller kapsamına girmez.

Hakimiyet meselesiyle Haricîler’in “hakem” meselesinin de bir ilgisi yoktur. Hz. Ali, bütün bir Arap milleti bir araya gelseler de Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir hükmü benimseselerdi, onlarla yine mücadele ederdi, “Hakimiyet milletindir” diye düşünmezdi.

Üstelik, hâkimiyeti teorik olarak millete atfetmeniz, pratikte de bunun böyle olduğunu göstermez. Bugün acaba milletin tercihleri mi ülke üzerinde daha belirleyicidir, yoksa (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulmuş illegal) BÇG’nin mi? Ülkenin gerçek meselesi budur. Tartışılması gereken budur.

Bir, milletin tercihleri vardır, bir de Allah’ın emir ve yasakları. Milletin hâkimiyeti ve tercihleri ancak mübah alanda geçerlidir.

Kaldı ki, bahsedilen ilkeler evrensel olmak zorundadır. 200 milyon müslüman Çinlinin yaşadığı Çin’de hâkimiyet acaba kimin olmalıdır?! Budist Çin milletinin mi?!

Tabiî ki bugün ülkemizde laik bir rejim yürürlüktedir ve kimse İslâm’a göre yaşamak zorunda değildir, ama bu, İslâm’ı rejime uydurmaya çalışma hakkı vermez kimseye.

Kur’an ve Sünnet yerinde duruyor. “Devrim” yapan ancak kendi kanaatlerinde yapmış olur.

*

Bunları yazdığım sıralarda hemen herkes (bugün FETÖ diye adlandırılan) Fethullahçı grupla can ciğer kuzu sarması modunda dostluk ilişkisi yaşıyor, şimdilerde hakaretler savurdukları Gülen’i “Hocaefendi” diye saygıyla anıyorlardı.

Onlar kendilerini biliyorlar, isimlerini saymayalım.

Fethullah’a tepki gösterenler de vardıysa da çoğunluğu, “hizmet yarışı”nda ondan geri kalmaktan dolayı içerleyip kahırlanan, “düzenin nimetleri”nden Fethullahçılar kadar yararlanamayan, “Pastadan bize de pay bırak” diyenler oluşturuyordu.

Fethullahçı gruba İslamî hakikatler için, Allah için tepki gösteren az sayıdaki kişi ise, (FETÖ içindeki “düzen”baz MİT’çilerin de gaz vermesiyle) FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) hedefi haline geliyordu. (FETÖ’cüler “radikal” buldukları bazı müslümanlarla uğraşarak “düzen”in gözüne gireceklerini, “düzen”in dikkatini kendilerinin üzerinden uzaklaştıracaklarını zannediyorlardı fakat işler umdukları gibi gitmedi. Kullanıldılar ve efendilerine efendilik taslayacak kadar fazla büyüdükleri düşünülünce defterleri dürüldü.)

*

Sağduyu gazetesindeki bu tür yazılarımdan dolayı Fethullahçıların beni hedefe koymuş olduklarını düşünebilirsiniz.. Koymadılar..

Fakat, Fethullahçılardaki bu itikadî boyuta kadar varan savrulmayı zevkten dört köşe izleyen derinler benim bu tür yazılarımdan rahatsızdılar..

Bundan dolayı, içinde bulunduğum cemaatin (İskenderpaşa’nın, Hakyolcuların) bünyesindeki derin elemanların ayak oyunlarıyla baş etmeye çalışmak zorunda kaldım..

O kadar ki, 28 Şubat yüzünden yurtdışında bulunan Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatin sırtına binmiş olan oğlu Nureddin, bana, Necdet Yılmaz vasıtasıyla “Yazılarında ayet meallerine yer vermesin” diye talimat gönderiyordu.

[Bu şeyh taslağı babasının ölümünden sonra bir taraftan Kur’an meali satmak suretiyle ayet ticareti yapıp cebini doldururken diğer taraftan kurduğu Sağduyu Partisi’nde siyaset alanında “dinî (İslamî) değerlere” sırt çevirdiğini ilan edecek, o değerlerin yerine, neye karşılık geldiğini bir tek kendisinin bildiği “dinî değersiz sağduyu” ile “herkesin kendi ideolojisine göre bağımsız olması” hurafesini oturtacaktı.. Cemaatten herhangi bir tepki gelmeyince de 2011 yılında düzen partisi MHP’nin boz kurtuna biat edecekti.. 

Tam da MHP’nin 15 kişilik yönetim kadrosundan 10 kalantorun boz kurt tipi “uçkurist” kasetler dolayısıyla siyasî mevta haline geldikleri sırada..

Mevlana ve Şeyh Sadî gibi zatlar, yandaşlık ve yoldaşlığın ortak paydalardan kaynaklanacağını söyler, örnek olarak da bir leylek ile karganın birlikte uçması örneğini verirler.. Örnekteki bu birliktelik bir arifin hayretini mucip olur. Sonra yere kondukları zaman fark eder ki ikisi de topal..

Ortak özellikler, ortak paydalar..

MHP ile Nureddin söz konusu olduğunda bunlar neler olabilir?.. Birlikte "uçma"larını hangi ortak özellikleri sağlıyor? 

Görünüşe göre ortak payda, boz kurt totemine olan ortak bağlılık..

Peki, MHP’nin arkasındaki derinler Nureddin’e böylesi bir “ev ödevi” vermiş olabilirler mi?.

Yine, Sağduyu Partisi’ndeki zırvalar da cemaati “laikleştirme” hedefi doğrultusunda derinler tarafından yazdırılmış şeyler olabilir mi?..

Gerçek şu ki, Sağduyu Partisi’ndeki ifadelerin ortaya koyduğu itikadî savruluş ve sapma, Fethullahçıların Abant Bildirgesi’ndekinden daha açık ve daha çirkin..

Ancak Nureddin’in bir Fethullah gibi “dış güçler” tarafından keşfedilip istihdam edilme, ABD’de ağırlanma şansı yok.. Bunun nedeni Fethullah’la kıyaslandığında çapsız, silik, kifayetsiz, yetersiz, sönük ve boş olması..

Dolayısıyla MHP’nin müttefiki “aziz başkan”ının emrinde “yerli milli” ve de “düzen”baz kalmak dışında bir seçeneği bulunmuyor.]

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


MEAL SORUNU

 



Bu ülkede “Türkçe Kur’an” meselesi çok tartışıldı.

Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın projelerinden bir tanesi, ezanı Türkçeleştirdiği gibi namazı da Türkçeleştirmekti.

Başaramadı.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi hamiyyet ve salabet sahibi ulema bu namazı da kamulaştırıp devletleştirme, Türkleştirme ve Türkçeleştirme işgüzarlığına tepki gösterdi. (Merhum Elmalılı Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nin başlarında Kur’an’ın meal ya da tercümelerinin ihtiyaca cevap vermeyeceğini uzun uzadıya anlatır.)

Bir defa Kur’an tercümesi, Kur’an’daki fesahat ve belagati yansıtamaz.

Tıpkı Fuzulî’nin, Bakî’nin, Mehmed Akif’in, Yunus Emre’nin şiirlerini (tam anlaşılsın diye) sadeleştirmeye tabi tuttuğunuzda onlardaki edebî değerin buharlaşıp yok olması gibi..

Fakat sorun sadece bu değil.. Tercüme ya da meallerde anlam da bozulabilmektedir.

En azından eksik yansıtılmaktadır.

Bazen de hatalı..

Dolayısıyla, salt meal okuyan biri, Kur’an’da “çelişki” bile bulabilmektedir.

*

Bir örnek verelim..

Türkiye Diyanet Vakfı’nın “Kur’an-ı Kerîm Açıklamalı Meali”.

Hazırlayanlar deve dişi gibi anlı şanlı adamlar: Hayrettin Karaman, Ali Özek, İbhahim Kafi Dönmez, Mustafa Çağrıcı, Sadrettin Gümüş, Ali Turgut..

Saffat Suresi 77’nci ayetin meali: Biz yalnız Nuh'un soyunu kalıcı kıldık.” 

Aynı mealde İsra Suresi’nin 3’üncü ayetinin karşılığı: (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.

Çelişki var mı?

Var!

Saffat Suresi’nin 77’nci ayetine Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde de (Hazırlayanlar, iki Ali’ler dışında aynı kişiler) aynı anlam verilmiş: “Ve yalnız onun soyunu kalıcı kıldık.”

Peki, ayetin aslı ne?

Şu:Ve ce’alnâ żurriyyetehû humu’l-bâkîne.”

Burada “yalnız”a karşılık gelen bir kelime var mı?

Yok!

Merhum Elmalılı Hoca nasıl meal vermiş?

Şöyle: Hem zürriyyetini bâkıy kalanlar kıldık.”

Ömer Nasuhi Bilmen, Hasan Basri Çantay, İzmirli İsmail Hakkı ve Ali Fikri Yavuz da bu şekilde mana vermişler. 

Demek ki meallere, tercümelere her zaman güvenmemek gerekiyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...